29 Aralık 2018 Cumartesi

"ev'ry time we say goodbye"







2018’i anlamlandıran şarkılarım üzerine. ( with the help of spotify)


The Family Crest ekibi ile tanışmam birçok kişi gibi Beneath the Bride ile olmuştu. Bir dönem marş gibi dinlediğim şarkının hafızamdaki yeri ise Bozcaada koşusunun son 500’ünde kulaklarımda çalmaya başlaması ile ilişkilidir. İkinci albümlerine denk gelmem ise Spotify’ın beni benden çok tanıması sayesinde oldu. Yeni çıkan albümlerini ne kadar çabuk dinleyip, şarkılara da vurulduysam artık;  ilkbahar gibi şarkı “the rock’s resting on your back”’in sözlerinin tam olarak anlamak için google’dan uzunca süre destek bulamayıp, rotayı kulağı iyi arkadaşlarıma çevirdim.

Şarkı bence acayip bir enerjiye sahip, çok da sevdim vefakat bir sebepten algım nahoş bir hatıra ile eşledi, bu sebeptendir ki shuffle’da karşıma çıktığında ufak bir gıcıklık gölgesinde dinliyorum güzelim şarkıyı. (Albüm adı: The War: Act 1)

Bazı hatalarımdan ısrarla ders almadığım için, canım ciğerim Travis’in Idlewild’i de bir münasebetsiz hatıraya fon oldu. Vefakat şarkının naifliği ve Travis’in travisliği münasebetsizliği bir güzel silkelediği için, 2018’in sonbaharı manasında yer etti hafızamda.

Editors mü National mu sorusuna bu sene daha net cevap verebilecek kadar National’ciydim. About a today’in konser versiyonu başta olmak üzere, day i die, guilty party, fake empire dinlemeyince eksik kaldıklarımdandı.

Türkçe müzik ekseninde 2 grup artı birkaç Can arasında gidip geldim. Büyük Ev Ablukada ve Yüzyüzeyken Konuşuruz’un yanına Can Güngör’ün Tesellisi yanaştı. Son dönemde ise Can Kazaz’ın Bunca Yıl’ı, albümün hikayesi nedeni ile radarıma girdi.

Büyük Ev Ablukada’nın evren bozması da ismiyle müsemma en sevdiklerimdendi. Ve hafızamda akşam iş dönüşü çamlıca tepelerinden batan güneşin fon müziği oldu çokça.  ( yakında bir gezegende, unuttuğum tüm şeyler..)

Uykusuz ve Dengesiz’i zaten mevzubahis etmiştik ki, ikinci suyunu çıkardığım “yüzyüzeyken konuşuruz “ şarkısı da “sen yokken ne gece ne de gündüz, ne ay var ne tek bir yıldız” ile Dinle Beni bi oldu.

Eskilerden dair ciddi manada büyük keşifim 2 şarkı oldu bu sene. İkisinin de sahibine dair hayranlığım olmasa da şarkılarına epey hayran kaldım. Nükhet Duru’nun Gözlerin Bulutlu ile Ajda Pekkan’ın Güneş Yorgun’u. “Yüzüme bak biraz, yeni görmüş gibi” diye başlayan Gözlerin Bulutlu’nun muhteşem sözlerini bugüne kadar duymamış olmam da benim ayıbım olabilir.

Spotify olmasa hiç dinlemeyeceğimi düşündüğüm Güneş Yorgun’u ise benim diyen Ajdan Pekkan hayranı biliyor mudur, halen şüphelerim var. şarkının güzelliği belki de az bilinmesindendir ama yine de önerim siz kendisine bir fırsat verin.  

Fatima Spar’ın Bosa Noga’sı ise, yaz ve arabada son hızla gidilen zamanlardı. Aynı dönemde beynimde yer alan ve yaz sabahlarında yollarımı keyiflendiren diğer şarkı ise eski dost Devotchka’dan, Straight Shot oldu. “it takes time, time, time”  desem de, zaman pek de mucize yaratmadı.

Bence önceki yıllara nazaran en çok değiştiğim alan ise, sözü olmayan eserler ile daha fazla haşır neşir olmam oldu. Max Richter zaten canımın İstanbul köşesi, rüyalarımın fon müziği olmaya devam ederken, Vivaldi’nin dört mevsimi ile yaşadığım derin sorgulara Michael Nyman’ın Time Lapse ve Brad Mehldau’nun Exit Music’i de eşlik etti.

21 Haziran günü için hafızam “Ladies and Gentlemen we’re floating in space”’i seçti.

Sabahları koşarken, Fix You’nun klibini izlemek hem hüznüm hem umudum oldu.

Camille Yarbrough’un Take Yo’Praise’i  kış ayının güzel tesadüflerinden biri olurken, Blue Lab Beats’in Pineapple’i beklenmeyen  ama gelen mutluluk gibi ters köşeden girdi listelerime.

Kendime en çok şaşırttığım şarkı ise Ege Çubukçu’dan geldi. Birden bire karşıma çıktı, yavaş yavaş kanıma girdi ve tekerleme ile terapi arasında bir şey oldu. Neden sevdiğimi anlayamasam da, çok dinledim ondan yana hiç şüpheniz olmasın. (Durdu zaman nasıl durduysa Geçmiyor zaten kim kurduysa Güzel olacak her şey diye güzel olmak mı lazım?)

Ama 2018’i tek bir şarkı ile anlatsan desen, yine biraz Berkun Oya etkisi ile ( çünkü size yıllar sonra yazdığı Dünya’da karşılaşmış gibi oyununu ne kadar çok beğendiğimi anlatmadım) Beethoven’in 14. Sonatı derdim.

Geriye dönüp bakınca aslında daha çok an/şarkı bağı çıktı ortaya ama şimdilik bu kadar yeter. Hem belki geçmiş günlerdeki gibi, ıvır zıvırı buraya yazar, o zaman şarkıları da daha dönemsel olarak masaya yatırırım.

Ne mutlu hayata merhem olan melodilere..

Hatıraları süsleyen şarkılara…                                                                            
                           
 
 
 

Hiç yorum yok: