27 Ağustos 2015 Perşembe

"kendi iç savaşlarımızın gazisiydik hepimiz"

Aslında yolun başında fikrimiz aynıydı. İkimiz de Emrah Serbes’i çok sevdik. Ama işte Varol Döken’le bizim dünyaya aynı noktadan uzun süre bakmamız pek mümkün olmadığı için, sonra yollarımız ayrıldı. Ben 2014 Haziran’ında ilk çıktığı gün alıp okuduğum DeliDuman’ı çok severken, kendisi bu da roman mı şimdi resti çekti.
Üzerine bir de EmrahSerbes yazarlığı bıraktığını açıkladı.
Ardından TV’ye çıkıp, yazmayı bırakmadığını ama edebiyat piyasasının şartları dahilinde kitap yayınlamayacağını söyledi.
Sigortasız işçi çalıştıran D&R’da kitabım satılacağına, korsan satılsın daha iyi dedi.
TV’ye çıktığı her zamanki gibi, cümlelerini toparlayamadan bol tekrarla söyledi. Beni gezinin ekmeğini yemekle suçladılar ki, ben cop, gaz bir de devrim marketten bir börek yedim dedi.
Ben bu kadar yakın tarihte yaşanmış bir olayın, kısa zamanda hikayeleştirilmesinden memnun olanlardanım, Varol ise bu şekilde aceleye getirilerek saçma sapan bir hikayenin ortaya çıkmasına itinayla gıcık olanlardan.
Biz bu tartışmayı alakasız bir yazının yorum kısmında sürdürdüğümüz için de, bu yorumları ayrı bir yazıda toplamak farz oldu. Aşağıda varol ile olağan fikir ayrılıklarımıza (=benim dediğim doğru inadı) ilişkin bir episode göreceksiniz. Siz de Emrah Serbes, Deliduman ve yazarlığı bırakması üzerine fikirlerinizi paylaşırsanız (yorum yazmasanız da okuyorsunuz, istatistikler yalan söylemez) bu ikili delilik renklensin.

Bloggervarol döken dedi ki...


Gerçi hâlâ böyle düşünüyorum. Bu kadar gerizekalının olduğu yerde benim normal olmam pek normal değil. Emrah Serbes'in Deliduman'ı da bok gibi olmuş işte.

3 Mart 2015 14:43

SilBloggermalumafatrus dedi ki...

elifkey'in de dediği gibi vasat'ın askerleriyiz Varol. Normal olmak değil de, vasat olmak zor benim için de.

gel gör ki, istatistikler çok da sıradan insanlar olduğumuzu sürekli bize hatırlatıyor...

Yalnız Deliduman kısmı olmamış, orada yollarımızı ayıralım:)

3 Mart 2015 16:44

SilBloggervarol döken dedi ki...

Beğenmiş olamazsın?!!??!?!?!?

3 Mart 2015 16:53

SilBloggervarol döken dedi ki...

O kitabı beğendiysen vasat sevmen gayet normal. Kitap kötü falan değil rezalet, en işe yarayacağı yer soba olur.

3 Mart 2015 16:54

SilBloggermalumafatrus dedi ki...

daha önce burada kitaba methiyeler düzen benken, şu an beğenmedim mi diyeyim? Vasatlıksa vasatlık çok sevdim, pişman da değilim:))

ve evet ben de robot değilim.

4 Mart 2015 09:31

Sil

Bloggervarol döken dedi ki...


Ama nesini sevdin, Behzat'ı yazan adam bunu nasıl yazmış olmadın mı? Cidden bir kağıt israfı olmuş kitap ya, ki Emrah'ı ne kadar sevdiğimi, dönemdaşları arasında ne kadar özel bulduğumu biliyorsun. Bu kitap bayağı kötü, edebi açıdan da, hikaye açısından da vasat bile değil.

4 Mart 2015 16:27

Sil

Bloggermalumafatrus dedi ki...


hikaye vasat evet ama okurken çok sevip, çok eğlenmişim; kelimeler yalan söylemez:)

ayrıca pişman değilim, bugün de olsa aynı şekilde övebilirim kitabı...

http://malumafatrus.blogspot.com.tr/2014/06/bir-iyilik-et-kendine-kaldgm-ckmazda.html

5 Mart 2015 09:16

SilBloggervarol döken dedi ki...

Yazık:(((

13 Mart 2015 11:47

SilBloggervarol döken dedi ki...

Dayanamadım gittim o post'a da yazdım.

13 Mart 2015 11:56

SilBloggervarol döken dedi ki...

Bir de en iyi kitap seçilmiş çıldırıcimmm:(((
https://www.facebook.com/video.php?v=936542256379366

13 Mart 2015 15:23

SilBloggermalumafatrus dedi ki...

peki sen bu yazıda bahsettiğim olayın ne olduğunu tahmin ettin mi varol?

Bir de Emrah Serbes'in yazarlığı bırakmasını nasıl değerlendiriyorsun? bunu da ayrı bir yazıda bol yorumla değerlendirsek mi?

19 Ağustos 2015 08:46

Sil

Bloggervarol döken dedi ki...


Anladım istersen yazayım ama o zaman herkes anlar:)

Emrah Serbes Delidumanla yazarlığı zaten bırakmıştı, kayıp değil.

Sen bunun post'unu aç, bu yorumları da oraya taşı:)

26 Ağustos 2015 10:53

SilBloggermalumafatrus dedi ki...

ilk fırsatta kitabın sevdiğim cümlelerinden ve senin aksi yorumlarından oluşan bir yazı derleyeceğim Varol.

bu kadar ayrı düşünmemize rağmen, Deliduman'a ve emrahserbes yazarlığına kayıp değil demen beni çok üzüyor.

EmrahSerbes Tv'ye hiç çıkmasın ama hep yazsın ısrarımı itinayla devam ettireceğim.

26 Ağustos 2015 11:50

SilBloggervarol döken dedi ki...

Behzat'ı yazan Emrah'sa gelsin, Erken Kaybeden Emrah'sa gelsin ama Deliduman'ı kitap diye, yazarını da Emrah diye ciddiye alamam.

Ayrıca Emrah'ın yazıp yazmaması cidden beni ilgilendirmiyor, güzel yazarsa okurum kötü yazarsa söylerim, adam mutlu değilse niye yazsın, hem bu ara boksörlük revaçta:)

26 Ağustos 2015 11:59

SilBloggermalumafatrus dedi ki...

adam yazıyorum ama yayınlamam diyor..yoksa düzenli yazıyormuş. bu arada yazmaya ara verme bahanesi asıl manasız, onu bilahere tartışalım..

içimizdeki boksör İrlandalılara da ayrıca selamlar..

ps. senin (ki blogun tek yorumcusu olarak) blog yorumlarının benim mailime itinayla düşmemesini nasıl çözeceğiz peki?

26 Ağustos 2015 12:31

Sil

İsteyen de search tuşuna varoldöken emrahserbes yazıp, kendisinin geçmiş emrahserbes övgülerini okuyabilir.
 
 

17 Ağustos 2015 Pazartesi

"Artık en sevdiğim şey, orta yaş bunalımı "


Tuğba’nın olağan yaş dönümü güncesi;

Takvimler 17 Ağustos’u gösterirken şapkamı önüme alıyor ve iyi ki büyüyorum diyorum.

Geçtiğimiz sene yazdığım fikriyatların katlanarak arttığı bir yıl geçirdim. Değişimse değiştim, alışmaksa alıştım, olgunlaşmaksa onda bile epey yol katettim...

Biten yaş mı 33, başlayan mı tereddütteyim ama geçen gidenden ziyadesiyle razı olduğum kayıtlara düşülsün lütfen.

Nereye varmak istediğimi bilmediğim, amacımın olmadığı, geriye dönüp baktığımda “elle tutulur” hiçbir şeyimin olmadığı, buna karşılık huzurlu olduğum bir dönemdeyim.

Sportiflik sayesinde yüksek seratonin ile seviyeli bir birliktelik kurdum. Her zamanki gibi aşırıya kaçtım, her zamanki gibi burnumun dikine gittim. Ne kadar aynı isem, o kadar da geçmişten ayrıştım.

Güzel ve farkli olan ne diye sorsanız söyleyecek somut bir şey bulamam ama bende kalan hissiyat kesinlikle pek keyifli...

Daha güzellerini görebilmek dileğiyle şükranlar, iyi niyetler ve dileklerle yola devam ediyorum...
 

5 Ağustos 2015 Çarşamba

"they say people never change, but that's bullshit, they do"



Yaklaşık 8 aydır süregelen sportif hayatım malumunuz…Daha önce de yazdım, bu yola çıkmam da bir itici motivasyonum yoktu, her şey fazlasıyla denk geldi ki nereden baktığınıza göre buna kader veya tesadüf diyebiliriz.

Ve bu süreçte benim için en anlamlı tesadüf ise fotoğrafın sahibi olan hocamla denk gelmek oldu. Burada alçakgönüllülük yapamayacağım, kendi motivasyonum ve inadım olmasaydı hiçbir şey olamazdı ama işte benim motivasyonum ve onun yönlendirmeleriyle geldiğim noktadan ziyadesiyle çok memnunum.

Hiçbir şey kolay olmadı. Özellikle fiziksel ve zaman açısından. Sevdiklerim dahil, çok şeyi ihmal ettim hatta bence biraz patates beyne dönüştüm. Ama günün sonunda hep mutluydum ve iyi ki dedim.

Ve bu süreçte ağzı olan herkesi dinledim. Çünkü herkesin spora dair fikri vardı, herkes sizin hayatınız için en iyisini biliyordu.

Neyse ki ömrüm kendi bildiğimi okumak üzere kurulu. Bu nedenle de bir kere bile acaba demedim, umarım bundan sonra da demem.

İşte tam da bu yüzden bu fotoğrafın altındaki satırları buraya not düşmem gerekiyordu.

Çünkü şu an yürüdüğüm yolda ziyadesiyle mutluyum. Gelecek ne gösterir bilmiyor, dert de etmiyorum. Sadece sevdiğim bir şeyi yaparken, gerçekten de birilerinin beni anlamasına, özellikle de onaylamasına ihtiyaç duymadığımı kamuoyunun bilgisine bir de yazılı olarak sunmak istedim.

sizlerin de hiç tereddüt etmeden keyifle yürüyeceğiniz yolların –henüz yoksa- yakında karşınıza çıkması dileğiyle..

sevgiler…
 
ps. başlık şarkısı Tame Impala'nın ismiyle müsemma şarkısı yes i'm changing

 

29 Temmuz 2015 Çarşamba

"Don't be afraid of it or what other people think of it"


 

 
Uzun zamandır bölük pörçük kitaplar okuyorum. Geçtiğimiz günlerde Hamdi Koç’un satırlarına denk gelip, güzel bir kitaba ne kadar ihtiyacım olduğunu hatırladım. O kitabı bulsam ne zaman okuyacağımı bilmiyorum ama bir kitaba dalıp gitmeyi gerçekten çok özlemişim.

Aşağıdaki satırlar bir kitaba ait değil..Tesadüfen beni bulan ve okuyunca tam da bu dediğim satırlar olduğu için burada yer almasını ve halen blogumu okuyan azınlık’a da bir ayna tutsun istedim.

Ne mutlu ki bana, istediğim zamanlarda sürüden ayrılıp sadece kendi istediğimi yaptığım bir hayatım var. %100 bir memnuniyet veya mutluluk var mı bilmiyorum, ben böyle bir arayışta değilim. Elbette incir çekirdeğini doldurmayan şeylere üzülüp, takılıyorum ve halen kendimi çok önemsiyorum.

Buna karşılık, birileri istiyor diye, genel ortalama öyle diye bir şeyler yapmak zorunda hissetmiyorum kendimi. Tercihlerimin herkes tarafından kabul görmesi gibi bir derdim olmadığı için, kendi seçimlerimi yaşayıp, getirisini de götürüsünü de başımın üzerine koyuyorum.

Daha çok eksiğim var ama öğrenmek güzel..

Umarım aşağıdaki yazıda sizde bir ışık yakar..

 ps. Bu yazıya uygun şarkı da tereddütsüz Baz Luhrmann’dan everybody’s free to wear sunscreen.
 
HOW TO RUIN YOUR LIFE

Understand that life is not a straight line. Life is not a set timeline of milestones. It is okay if you don’t finish school, get married, find a job that supports you, have a family, make money, and live comfortably all by this age, or that age. It’s okay if you do, as long as you understand that if you’re not married by 25, or a Vice President by 30 — or even happy, for that matter — the world isn’t going to condemn you. You are allowed to backtrack. You are allowed to figure out what inspires you. You are allowed time, and I think we often forget that. We choose a program right out of high school because the proper thing to do is to go straight to University. We choose a job right out of University, even if we didn’t love our program, because we just invested time into it. We go to that job every morning because we feel the need to support ourselves abundantly. We take the next step, and the next step, and the next step, thinking that we are fulfilling some checklist for life, and one day we wake up depressed. We wake up stressed out. We feel pressured and don’t know why. That is how you ruin your life.

You ruin your life by choosing the wrong person. What is it with our need to fast-track relationships? Why are we so enamored with the idea of first becoming somebody’s rather than somebodies? Trust me when I say that a love bred out of convenience, a love that blossoms from the need to sleep beside someone, a love that caters to our need for attention rather than passion, is a love that will not inspire you at 6am when you roll over and embrace it. Strive to discover foundational love, the kind of relationship that motivates you to be a better man or woman, the kind of intimacy that is rare rather than right there. “But I don’t want to be alone,” we often exclaim. Be alone. Eat alone, take yourself on dates, sleep alone. In the midst of this you will learn about yourself. You will grow, you will figure out what inspires you, you will curate your own dreams, your own beliefs, your own stunning clarity, and when you do meet the person who makes your cells dance, you will be sure of it, because you are sure of yourself. Wait for it. Please, I urge you to wait for it, to fight for it, to make an effort for it if you have already found it, because it is the most beautiful thing your heart will experience.

You ruin your life by letting your past govern it. It is common for certain things in life to happen to you. There will be heartbreak, confusion, days where you feel like you aren’t special or purposeful. There are moments that will stay with you, words that will stick. You cannot let these define you – they were simply moments, they were simply words. If you allow for every negative event in your life to outline how you view yourself, you will view the world around you negatively. You will miss out on opportunities because you didn’t get that promotion five years ago, convincing yourself that you were stupid. You will miss out on affection because you assumed your past love left you because you weren’t good enough, and now you don’t believe the man or the woman who urges you to believe you are. This is a cyclic, self-fulfilling prophecy. If you don’t allow yourself to move past what happened, what was said, what was felt, you will look at your future with that lens, and nothing will be able to breach that judgment. You will keep on justifying, reliving, and fueling a perception that shouldn’t have existed in the first place.

You ruin your life when you compare yourself to others. The amount of Instagram followers you have does not decrease or increase your value. The amount of money in your bank account will not influence your compassion, your intelligence, or your happiness. The person who has two times more possessions than you does not have double the bliss, or double the merit. We get caught up in what our friends are liking, who our significant others are following, and at the end of the day this not only ruins our lives, but it also ruins us. It creates within us this need to feel important, and in many cases we often put others down to achieve that.

You ruin your life by desensitizing yourself. We are all afraid to say too much, to feel too deeply, to let people know what they mean to us. Caring is not synonymous with crazy. Expressing to someone how special they are to you will make you vulnerable. There is no denying that. However, that is nothing to be ashamed of. There is something breathtakingly beautiful in the moments of smaller magic that occur when you strip down and are honest with those who are important to you. Let that girl know that she inspires you. Tell your mother you love her in front of your friends. Express, express, express. Open yourself up, do not harden yourself to the world, and be bold in who, and how, you love. There is courage in that.

You ruin your life by tolerating it. At the end of the day you should be excited to be alive. When you settle for anything less than what you innately desire, you destroy the possibility that lives inside of you, and in that way you cheat both yourself and the world of your potential. The next Michelangelo could be sitting behind a Macbook right now writing an invoice for paperclips, because it pays the bills, or because it is comfortable, or because he can tolerate it. Do not let this happen to you. Do not ruin your life this way. Life and work, and life and love, are not irrespective of each other. They are intrinsically linked. We have to strive to do extraordinary work, we have to strive to find extraordinary love. Only then will we tap into an extraordinarily blissful life.
 

 

9 Temmuz 2015 Perşembe

"i have burned my tomorrows, and I stand inside today"


 


Pek dillendirmesem de Acıbadem’de oturmayı seviyorum. Yemekle hatrısayılır bir derdim varken oturduğum Dikilitaş’ta  herhangi bir cafe veya restoran yokken, aç kalmayı tercih ettiğim bu dönemde restoranın cafenin ortasında yaşamak da  benim irade testim oldu. Varsın olsun we love challenges.
Yine de her akşam yorgun argın acıbadem caddesinde yürürken ve bu akşam da yemek yemeden uyuyabilsem diye irademle savaşırken, herkesin bir köşede itinayla yemek yemesine de ufaktan gıcık olmuyor değilim. Aslında sinir olduğum o saat itibariyle o kalabalığın sokakta ve enerjik olması ve benim buralarda bir yerlerde bir parti vardı da ben mi kaçırdım hissiyatı.
Spor kadar hayatımın bir parçası olan şey de uykusuzluk…Düzenli spor yaptığımı beni görünce anlamayabilirsiniz ama uykusuzluğum gözlerimin altından okuyabilirsiniz. Sıcaklar da gelince deliksiz bir uyku benim için hayal oldu. Neyse ki Suits var da, tavana bakıp kendime sinir olmak yerine saçma sapan saatlerde Harvey Specter izleyerek mutlu oluyorum.
İnsanın kendini bilmemesi, farkındalığının yerlerde sürünmesi en büyük derdim. Bu noktada millete burun bükerken ben neredeyim ki sorusunu da itinayla kendime soruyorum. aksini düşünen olmadığını bilmekle birlikte ben gerçekten de sorunlarımın farkındayım diye düşünüyorum. Benim derdim, o sorunun kök nedenine tam olarak inememek ve bu paralelde de bir çözüm üretememek. (bu kadar antin kuntin eğitimin sonunda gelebildiğim nokta bu)
 Ve hayatı gözlem üzerine kurulu bir insan olarak da, etrafımda binlerce çatlak olduğunu düşünüyorum. Spot resminde dediği gibi gerçekten siz de en fazla etrafınızdakiler kadarsınız, bu nedenle ben de normal değilim evet ama yine de etrafımdakiler kadar anormal olduğumu düşünüyorsanız lütfen kamu spotu olarak bana“bir kendine gel” diyin.
İnsan sevmesem de hayatımın bu dönemini politik insan seviciliği ile geçiştiriyorum. Kısacası yapmacık bir şey olup çıktım ve “not my type” diye nitelendirdiğim hal ve tavırlarımdan ötürü kendimden de açık ara nefret ediyorum.
Nihayetinde arkadaşlar iyidir ve gerçekten az ama öz iyi arkadaşım da var ve bu yeni tanıdığım insanlara dair maceralarımı onlara anlatarak bu sahtelikten nispeten de olsa arınıyorum. Ve aslında bu kadar çok çeşit insan olmasına da, insanların irili ufaklı sayısız derdi olmasına da gerçekten üzülüyorum.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
Spor ayakkabı konusunda obsesyona giden bir durumda ilerlediğimden nike designer’larından ricam, bir süreliğine de olsa durmaları. Ben ne alırsam alayım, onlar yenisini ürettikçe benim hevesim hiç sona ermiyor. Sonu gelmeyen değişimlerime almama ve az ile yetinmeyi de eklediğim gün hayattan emekliliğimi isteyeceğim sanırım. Onu öğrenemeden gideceksem de vasiyetimdir tüm kılık kıyafetimi de gerçekten ihtiyacı olanlara ulaştırın lütfen.  
Komşu Fırın’ın niye kahveli dendiğini bilmediğim içinden çikolata akan kurabiyesini yıllar yıllar önce ilk yediğim anı dün gibi hatırlıyorum. Ve diyetti sağlıklı yaşamdı diye kendimi kandırsam da, tüm karbonhidrat kaçamaklarımı kendisi üzerine inşa ediyorum. Ne mutlu ki Kanyonda ve ev yolumun üzerinde Komşu Fırın yok da, kırk yılda bir gerçekten kaçamak niyetine ruhumu çikolatanın güzelliğine teslim ediyorum.
Düşünen Spor Dergisi Socrates’e duyduğum sevgi ve ilgiyi twitter üzerinden sıklıkla ifade ediyorum ama derginin genel yayın yönetmeni Caner Eler’e duyduğum hayranlığın boyutunu henüz kelimelere dökebilecek durumda değilim. Socrates ve sporsever güzel insanlar üzerine ayrı bir yazı yazmak niyetiyle, şimdilik Socrates’in ömrünün uzun (siz de benim gibi 4-5 tane dergi alın, bir tane ile yetinmeyin) Caner Eler’in sağlığının çok daha iyi olmasını diliyorum.   
 
ps. başlık şarkısı Unkle ile Burn My Shadow

26 Haziran 2015 Cuma

"We can find an easy way out, we can find an exit out"


Genetik koduma tanımlanmış alışveriş tutkusu yok olmasa da, yıllar içinde alma tutkumun gerekçeleri değişiyor.

Mesela bu dönem itinayla spor ayakkabı çeşitlerini araştırıp, ufacık bir şey almak için girdiğim markette uzun vakitler geçirebiliyorum. En komiği ise, yurt dışından şarap, peynir vb yerine meyveli yoğurt veya activia taşıyorum.

Spor ayakkabı hadisesi ise daha derin. Alma istediğimin de, beğendiğim modellerin de sonu yok. En son Amsterdam’da 3 saat Nike Air Jordan modeli bakıp, en sonunda ayağımda çok çirkin durduğu gerçeğini kabul ederek, hevesimi ötelemiştim ama  başlayan indirimlerle birlikte kafamda deli sorular ve modeller dönmeye başladı.  Ben ki çok alışveriş yapsam da, her ürün için bir üst sınırım vardır, onun ötesini ödemem diye düşünürdüm, spor ayakkabısında bunu da aştım, çoluğun çocuğun rızkını iki lastik pabuca seve seve yatırıyorum. Ve ne ilginçtir ki Nike ile New Balance ile derin duygular yaşarken, Adidas’tan da bir o kadar uzak duruyorum. Bilinçaltımda bir yerlerde Adidas’a dair tuhaf bir önyargı var ve mağazalarının içinden bile girmiyorum.

Spor yapmaktan değil ama spor salonu insanlarından da sıtkım sıyrıldı. Spor yapan sağlıklı olur mantığına inat, türlü türlü çeşit!! insanla muhatap olma zorunluluğu fiziksel efordan daha çok yoruyor beni. İnsansevmezliğim de zirveye oynadığım günlerde, bunca zamandır süregelen spor manyaklığımın sonucunda şekil şemal olarak da bir başarı hikayesi anlatamıyorum size. Aynı formda biraz daha kaslı (semi-zeyna) olarak hayatıma devam etmek de, genel başarısızlık hikayelerim içinde yerini alacak sanırım.

Hayatımda değişmeyen bir şey kalmadı ama en çok ne değişti deseniz, sanırım damak zevkim derim. Yani aslında eskiden yemeklerin çoğuna dair önyargım vardı, şimdi sadece deneyerek elde ettiğim bir yargım var. Yine de bu meyve salatası yoğurt ve biber reçeli üçlüsünü birlikte yiyip, çok da beğenmemi açıklayamıyor. Neden bu kadar ayarsızımın sorusunun cevabını ben de bazen merak ediyorum.

Mevsim itibariyle, su altında dinlemesi en keyifli şarkılar diye liste yapma vaktim geldi. Su geçirmez kulaklığımı koşarken de kullandığım için playlistim biraz orta yolcu oldu. Türkçe şarkı sayısı da sanırım 5’te kaldı. Bunlardan ikisi Mor ve Ötesi’nin Son Sabah’ı ile Oyunbozan. Oyunbozan’ını ilk defa Aralık 2012’de dinlemişim. 2013’de bir dönem peynir ekmek niyetine şarkıyı dinlediğim oldu. Ve hala da bu ergen ruhlu şarkıyı çok seviyorum. Ufak tefek birkaç sorun mu var, geçer geçer zaman şu an yalan. Nedir ki bak silindi hafızam faslının devamında gelen ölüm kadar rahatmış ayrılık vs. hayat kadar yalanmış ayrılık lafları da nazarımdaki en güzel şarkı sözlerinden.

Hayatımda ilk defa bir yerde müdavim oldum ve sanırım mutluluktan öleceğim. Kanyon kahve dünyasından içeri girer girmez hazırlanan kahvem ve gördüğüm ilgi sonunda, kahve içmeye tövbe etsem de aynı kahveyi almaya itinayla devam ederim sanırım.

Yine daldan dala oldu ama kafamı toplayıp bir yazı yazmaktan o kadar uzağım ki şu sıralar, tarihe not düşmek adına aklıma geleni sıraladım. Bu halde bile halen bloğu okuyanlara da ayrıca teşekkürlerimi sunuyor, daha çok yazabilme umuduyla satırlarıma son veriyorum.   
 
ps. başlık şarkısı easy way out ile other lives