22 Nisan 2014 Salı

"Aşkımızın üstü tozlanmış, örtsek bir çarşafla"



Asabiyet güncesi;

Anadolu yakası'na taşındığımı öğrenen ve benim işimin gezmek/bilmek olduğunu bilmeyenlerin bana kendince yeni bir yer önermesi ve benim olgunluğum nedeni ile artık bunlara “ilk defa duyuyormuş” gibi tepki vermem,  asaletimden değil, bezginliğimdendir. En son zamane kahvesi diye bir yer var, çok seversin diyen oldu. Ben de ne yapayım, ben hevesimi alalı 3 yıl oldu demek yerine, aa evet biliyorum, oraya da uğrarım birara dedim. (Bu süreçteki en büyük istisnam da kuşburnu komşum. Mahallemize dair her şeyi itinayla kusburnu ve ayheyt’e danışıyorum. Kendileri ailecek analitik olduklarından hiçbir sorum da cevapsız kalmıyor maşallah. )

Son zamanda hem iş hem bu mekan olaylarında, senin gittiğin yollardan ben dönüyorum hissiyatını o kadar derinden hissediyorum ki, bu da beni huysuz bir ihtiyar olmaya çok yakınlaştırıyor..


Her köşede biten şablon restorancılığa gıcık olsam da, feri sayesinde, gidip gördüğüm Anadoluhisarı big chefs’i çok beğendim. Kuytu da kalmasını istemekle birlikte, hisarda karnımı güzelce doyurabileceğim bir mekanın açılmasından da gayet memnunum. Zira bilmeyenler olabilir benim için Anadolu yakası aslında cadde tarafından ziyade, boğaz hattıdır.

Her gün prime time’da metrobüs kullansam, kesin kafayı yerdim. Hız ve trafik anlamında büyük rahatlık sağlasa da, her yolculuk büyük bir insanlık mücadelesi. Hafta sonu kullanımlarında bile insanlar birbirini eziyor ama biz yine de İstanbul için metropol, refah seviyesi gibi kelimeler kullanabiliyoruz da, insan gerçekten hayret ediyor.  Daha geçen gün, gözümün önünde bir adam kapıya sıkıştı, kapı açılmadı, kolu kapıda kaldı, otobüs hareket etti ve ben bir yerden sonra gözlerimi bu gerçekliğe kapayıp, sadece bağırdımJ

Yine bir Türkçe pop şarkının esiri oldum. Bir hevestir, geçer diye daha sonra pişman olacağım link paylaşımlarında bulunmuyorum ama şunu itiraf edebilirim Pazar gününden itibaren 300 kez kesin dinledim. Tam da bu sebepten Türkçe pop olayını çekirdek çitlemek ile eşdeğer tutuyorum. Paket açıldı mı, bitmeden insana huzur yok, beyninde sürekli aynı melodi dolanıyor. Bu noktada bir şarkı dinlemekten fiziksel olarak kusacak ilk insan olmaya da adaylığımı koyuyorum.

Çemkirmelerim burada bitmiyor, daha bunun iş halleri var…

Pek yakında, yine bu sinemada.
 

15 Nisan 2014 Salı

"yarın olacak gittiğimden beri kaçıncı yarın"


Daha bir ay bile olmasa da sevmeye başladım buraları...Aklımın bir yerlerinde "yabancılık" hali olsa da, baharla beraber her gün yeni bir yönünü keşfettiğim bu semte mutluyum...

Ve bu ev sayesinde yeniden Gilmore Girls izleyebiliyorum ki en çok da bu sebepten derin duygular besliyorum yeni evime.

İnsanlık için dolaylı benim için direkt mutluluk etkisi...(bir diğer mutluluk vesilesi Suits de bilahere övülecek)

Bu yazıdan çıkartılmayacak müzikal sonuç; 

Ceylan Ertem'in Bu Kaçıncı Yarın'ı benim alışma sürecimin marşı oldu. Eski ergen günlerime ithafen sözlerinden bir kupleyi de buraya aktarayım ki, ayrılık şarkısını taşınma/alışma ile ilişkilendirmeme hak verilsin.

Alışırsın Bu Kokulara,
Korkma alışırsın başka yollara, başka pusulaya
Çabalıyorsun güneşin yardımıyla,
Çabalıyorsun ayın nehre vurmasıyla
Çabalıyorsun yalanlarıyla gölgelerin
Zaman ilaç mıdır yoksa kalbini yavaş yaran yoran bir bıçak mıdır?

malumafatrus Stars Hallow'u bulamadığı için, yaşamayı tercih ettiği Anadolu yakasından bildirdi.

13 Nisan 2014 Pazar

"korkma alışırsın başka yollara, başka pusulaya"


Bazen hiç tarzın olmayan kişilerin yazılarına denk gelip, ortak paydanın büyüklüğüne şaşırıyorsun. Bazı yazarları ise seni sana anlatsın diye okuyorsun. 

Doğru düzgün kitap okuyamadığı zamanlarda, bazı köşe yazıları daha da kıymetli oluyor.

Elif Key ve Elif Türkölmez; dilleri de kendileri gibi arkadaş olan iki yazar...

ve bu da ismi elif olan  yazarların içime dokunan kıymetli yazılarından vol 482;




İnsanlar bisküvilere benziyor. Hatta bir dakika, insanlar tıpkı birer bisküvi. Mesela, onlar gibi çayın içine düşüp parçalanabiliyorlar. Kaşının ucunda tatlıca bir beni olan şu kahverengi kazaklı kadın mesela… Karşısında oturan kızıl sakallı adamın bir lafıyla, adeta bir parça pötibörmüşçesine bardağın içine doğru eriyiverdi.


Hepimiz gördük. Kadın kendini diklemesine ikiye böldü önce. İlk parçasını alıp soktu dumanı tüten çaya. Sonra içerdeki koluyla dışarda kalan parçasını da aldı. Bardağın içinde öylece süzüldü bir süre. Sonra lapalaşıp blop blop diye dibe çöktü. Saçları, görseniz, denizin dibindeki azman yosunlar gibi, dalga dalga…



Bakakaldık. Pötibör kadın, çay bardağının dibine çöktüğünde mutlu görünüyordu. Orası da bu arada, ne güzel bir yere benziyor. Çayın dibi yani… İnsana; yıldızsız, kapkara göklerin altında uyuyan ve karamsar bir ilkokul 3 tarafından çamura çevrilmiş suluboya sularına benzeyen göllere şlop diye balıklama dalmayı hatırlatıyor. Yosunların tatlı tatlı gıdıklayışını, az sonra ayağımıza ne değeceğini bilmemenin korkunç zevkiyle daha da dibe batmayı…


Bence çıkmayın oradan benli kadın. Çayın dibinde yaşayın. Şeker kalıntıları ve çay yaprakları içinde, mesela Régina Deforges okuyun. O adam da sakallarını yolsun, ah desin, fazla tuttum, parçaladım, ah... Der mi? Demez herhalde. Çünkü o sizin gibi bir pötibör değil. Ve siz orada Deforges okurken, o kahvesinden sinir bozucu küçüklükte yudumlar almaya devam ediyor. Bence kahveden yudum 
almanın bir standardı olmalı. Ondan az ya da çok alana bir daha kahve vermemeli. 

Siz küçükken tam bir piknik bisküviydiniz, kesin. Beslenme dersinde, üzerindeki yumurta sarısı soğuyup kabuklaşmış, sönük ve sade poğaçalardan yer, poğaçanız bitince pembe elbezi tasından çıkardığınız sabunlu bezle ellerinizi siler, sonra da ders bitene kadar sessizce yerinizde otururdunuz. Tek bir poğaçadan oluşan öğününüz kısa sürerdi. Belki yanında bir de vişne suyu olsaydı…

Siz yaşlanıp mevlitlere giden bir teyze olsaydınız, tansiyon hapınızı içerken su isteyemez, ayranınızla hallederdiniz. Kimsenin kalkıp “Sabriye Teyze, dur su getireyim” demediği Sabriye Teyzeler gibi, mevlit okunurken duygulanır, piknik bisküvinin arkasındaki sağa sola yatık çizgiler gibi sallanır dururdunuz.

İnsanlar bisküvilere benziyor. Ortasındaki kaymaklar, oh bir güzel sıyırıldıktan sonra geriye kalan parçaları çöpe sallanıyor. Susamlı bisküvi gibi, bazen ne tadı ne tuzu oluyor. Kedidili gibi, ihtiyaç duyulmadıkça aranıp sorulmuyor. Finger gibi tek başına kalınca manasızlaşıyor, illa süt, illa bir koca bardak süt istiyor. Aydede bisküvi gibi nasıl özleniyor… Onu bir daha hiçbir zaman göremeyeceğini biliyorsun, burnunun kökü sızlıyor. Şeker gibi insanlar ölüp gidiyor, üzeri şekerli basit bir bisküvi bazen geçmişi her şeyden daha kuvvetli hatırlatıyor.

İnsanlar aynen bisküvileri andırıyor. Kırılıyor, bayatlıyor, ufalanıyor, dağılıyor, dökülüyor. 

Gallerli sanatçı Nathan Wyburn bisküvi kırıntılarından portreler yapıyormuş. Çoğunlukla ünlülerin portrelerini… Prensler, şarkıcılar, oyuncular falan var içlerinde. Kendisi bilir tabii ama ben olsam iki paket pötibör bisküvi alır, pasta yapardım. Önce çikolatalı pudingi pişirip bisküvileri içine batırır, sonra onları domino misali sırt sırta dizer, kalanı üzerlerinden döker, buzdolabında soğutup dilimlerdim. 

Çocuklar çok sever. Limonatasız yenmez. Bir de, sanatsa ayrıca mesele, hiçbir prensin portresi, Çokoprens’le boy ölçüşemez.


Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar; 

  • Kendime bir biskuvi türü seçecek olsam, tercihim hiç düşünmeden Petibör çiftekavrulmuş olurdu. 
  • ElifKey blogunu sessizce sanal alemden çekip çıkarttı ve ben durup durup eski yazılarını okuyamadığım için çok üzülüyorum sevgili blog.
  • Yazmayı bıraktı, artık sadece oyunları ile idare ederim dediğim Berkun Oya'nın Krek'i de Santral İstanbul'u terkediyormuş. Uzun zamandır eski ruhu zaten yoktu ama Krek de gittiğine göre Santral'ın ölüm fermanı için son imza da atılmış oldu. İstanbul için rüya gibi olabilecek bir kampüs üniversite yönetimi ve hükümetin takdire şayan performansıyla mahvedildi ve biz yine bir şey yapamadık
Başlık şarkısı; ayrı bir yazı konusu olacak olan Ceylan Ertem ve Bu Kaçıncı Yarın

4 Nisan 2014 Cuma

"tostumu yedim bekliyorum"


Sinirlerimizin üzerinden dev bir kamyon geçmiş olmasına rağmen halen olağan hayatlarımıza devam etmeye çalışıyoruz. Ama bünye error veriyor. Her kötü durumu espriye vurmak iyi mi kötü mü doktorlar açıklasın, ben hayat felsefemi bu kadar net ortaya çıkaran bir sloganı bulmuşken, tostumu yiyip yoluma bakacağım.  
 
ps. Bilmeyen genç nesil için; başlıktaki şahane cümle vakti zamanında Çağla Şıkel tarafından Şenol İpek'e mesaj olarak atılmıştı. Ve bence magazin dünyası bundan daha derin ve felsefik mesaj da bulamadı.