31 Mart 2014 Pazartesi

"Bu incecik bir veda havasıdır, incinen bir hayatın yarasıdır"


Angutyus’un bu yazısını Ot Dergi’de Cumartesi günü okumuş, bizim gibilerin duygularına tercüman diye de bir çırpıda bloğa kopyalamıştım. Sonra dedim, belki azıcık umut kırıntısı oluşur Pazar günü, sonuçları görüp öyle yayınlıyım yazıyı. Ben ki kendimce rasyonel kimilerine göre da karamsarımdır, seçim sonuçlarından mucize falan beklemiyordum. Buna rağmen bile şu an hissetiğim tek şey devasal bir hayalkırıklığı.  

Geçmişin ince hastalığı denilen şey günümüzün çaresizlik veya mutsuzluk hali. Ölünür mü bilmiyorum ama süründürdüğü belli.

 CİNNET

Sabah bir uyanıyorum; bir gün dış mihrak oluyorum, bir gün çapulcu. Ertesi gün terörist, akşama bir de bakıyorum maşa olmuşum ve daha onlarca hakaret. Babamdan yemediğim fırçayı yiyorum tanımadığım, bilmediğim kişilerden. İçim sıkılıyor, canım yanıyor. Sokağa çıkıyorum biraz dertleşeyim diye, eşek kadar adam diyor ki "abi bunlar hep dış mihrakların oyunu". "Ulan, el. Arsa araç gönderirken damacanaya hallenen, ördek siken bir ülkeyi dış mihrak ne yapsın?" diyemiyorum. Sonra biraz yürüyorum, taksiye biniyorum, abi diyor "biz Osmanlı torunuyuz. Bizden korkuyorlar". Adamın sıfata, tipe bakıyorum. Bırak İtri'yi, Piri Reis'i, Mimar Sinan'ı bilmez bana Osmanlı'yı anlatıyor. Kafamı sallıyorum, abi diyor "üçüncü köprü var ya. Bir de havaalanı bitirecek Avrupa'yı diyor". Ulan diyeceğim "Alman mühendisler, İsveç iş makinaları ve Avrupa'dan aldığın para ile mi bitireceksin Avrupa'yı?", susuyorum. Soramıyorum, en son ne zaman evine et girdi? Avrupa meraklısı değilim ama o sürünüyor dediğin Avrupalının evinde beslediği köpeğin maması, bakımı, sana ödenen aylık asgari ücret ile kafa kafaya. Biraz sorgula, biraz araştır. Dış mihrakmış, evet ben aile tarafından Fransız'ım zaten. Her gece annem, babam ve ben açıyoruz şarabımızı, kahkahalar içerisinde bu ülkeyi nasıl batırırız diye kafa patlatıyoruz. Manyağız çünkü biz.
Lan benim tek keyfim, iki bira alıp televizyonun karşısında haberleri seyretmekti. Bira alırken hesap ediyorum, bir litre bira, bir litre benzinden pahalı. Zaten televizyona bakmak, kafayı sıyırmadan izlemek büyük bir lüks. Oradan kaçıyorum, orada yakalanıyorum. İnternetin karşısına geçeyim, biraz kafa dağıtayım diyorum. Linç edilen çocukları, tekme yiyen kadınları, çocuk tecavüzcülerine işlemeyen adaleti görüyorum. Sokağa çıkayım biraz kafa dağıtayım diyorum, içim yanıyor; yolların pisliği, insanların cinneti, tekmelenen sokak hayvanlarını görünce. Ulan hadi ben eşek kadar adamım ben sığamıyorum, senin gözüne batıyorum eyvallah, ona da eyvallah da el kadar kedinin sana ne zararı var be kansız, tekme atıyorsun hayvana?
Ben bunları neden anlatıyorum ki? Sanki senin hayatın, kafana taktıkların benden farklı. Yarısı çöl değil ki "lan burada yaşanmaz" diyelim, kaçıp gidelim. Zeki Müren var, kavun var, Safiye Ayla var, beyaz peynir var. İki duble attıktan sonra her tarafı anason kokan hatıralarımız var. Deniz var, göl var, mangal var. Bir sürü güzelliği var. Ayar olduğum, beni çıldırtan konu bu işte. Böyle güzel bir ülkede, cehennem azabı çekmeyi hak edecek hiçbir yanlış yapmadım ben bu yaşıma kadar.
Ne günahım var lan benim?
 

27 Mart 2014 Perşembe

"Biliniyor şarkıların sırası bizde, biliniyor hayat bizden razıdır "

 

Malumafatrus değişiminin tarihini yazıyor...

Şaka değil, şarkı sözü hiç değil her şey birdenbire oldu. Hayatta en sevdiğim şey alıştığım düzenimken, hiç öngörmediğim yepyeni bir düzenin içinde buldum kendimi. Değişime hazırlanmak diye bir şey var mı bilmiyorum ama yine de hiçbir plan yapmadan her şey oldu ve bitti.  Benim gibi sabit düzen sevdalısı bir insanı kendi haline bırakırsanız 20 yıl aynı sokakları arşınlayabilir. Tam da bu sebepten bugüne kadarki tüm taşınmalarım Almanya'dan gelen oğlan sebepli oldu. Ama bu son süreç çok çirkin bir o kadar da hızlı gelişti.

Kentsel dönüşüm uğruna evini yenilemek isteyen bir apartman ahalisi, buna rağmen ben onay vermiyorum siz rahat oldun diyen bir ev sahibi arasında pinpon topuna döndük. Sonunda da bir güzel son dakika golü yiyerek, insanlara halen güvendiğimiz için kendimize de küfrettik.

 
Sonraki süreçteki emlakçı, ev sahibi, inşaatçı muhabbetlerine hiç girmeyeyim, zira aklıma geldikçe halen deli oluyorum. Beddua etmeyi hak görsem de, korkumdan sadece şunu diyebiliyorum bana yaşattıklarının aynısını tecrübe etsinler. Bu gerizekalı insanlarla, ahırdan bozma ev diye gösterilen yerlerle, sahibinden com’la tekrar muhatap olmamak adına da ilk kez ev sahibi olma gerekliliği hissettim. Kötü ev sahibi, beni bile mal sahibi yapabilecek duruma getirdi. Tanıyanlar bilir benim için bu işe niyetlenmem bile büyük devrim. En azından bu evden kovulurken, ev aramak yerine kendi evime çıkmak gibi bir iyi niyet içindeyim, Allah utandırmasın, utandırırsa da bu kiralara bir dur desin.

 
İstanbul ve emlak piyasasının saçma hali üzerine sayısız kitap yazılabilir. Özellikle kentsel dönüşüm nedeniyle, her şey iyice uçmuş durumda. İşte tam da bu sebepten bendeniz bırakmaya niyetim olmayan Avrupa Yakası’nı terk ettim. Aslında illa Anadolu veya Avrupa olsun diye değil, düzgün bir ev bulabilelim diyerek, az zamanda birçok alternatifin içinden tek insan gibi olanı seçtik.


Bu süreçteki en büyük şansım, taşınma işlerinde benim yüzünden uzmanlaşan aile desteğim oldu. Bir de hakkını vermem gerek Anadolu Yakası’nda abonelik işleri Avrupa Yakası’na nazaran çok daha kolay halloldu ve su yolunu buldu.

 

Duygusal etkisi olacak bu tür dönemleri pek sorgulamadan, geçmişe bakmadan geçirmeye çalışıyorum. Aksi halde bu geçiş süreçleri, tam bir çöküş süreci olabilir benim için.

Kaldı ki, ne kadar yüzeysel de geçirsem fiziksel olarak yamulmuş durumdayım. Stres tüm hastalıkların kaynağıdır diyen doktorlara inanmaya fazlasıyla yakınım..

Anadolu Yakası’na karşı önyargım olmayan bir semtte taşındığım için, aslında bir gardım yok. Gelin görün ki, taşınma üzerine konuştuğum herkesin “bir alış bak sonra bırakamayacaksın” önermesine de itinayla gıcık oluyorum (5 yıl Anadolu yakasında yaşadım). Muhtemelen alışır ve severim, konumuz bu da değil zaten. Konumuz gayet memnun olduğum bir düzeni bırakmış olmak.

Nihayetinde alışmak da sevmekten zor geliyor.
 
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
 
Herkes her şeyin en iyisini biliyor ve herkesin her şeye dair bir fikri var ya, işte bu beni çok yoruyor sayın okur.
ince ince test ediliyor. Pes edip, koyvermek çok kolay ve akla da yakın olan ama insan bir şekilde devam ediyor. İşte orda yanınızda moral verecek ya da en azından sizi dinleyecek insanların olması pek kritik. Kriz dönemlerinde yok saymak, taşınacağınız gün kurak şehre şakır şakır yağmur yağarken, var bunda da bir hikmet diyebilmek kolay değil ama inanın bana aksi de hiç iyi bir hal değil.

18 Mart 2014 Salı

"drinking is bad, feelings are worse "




Çeşitli şekil ve şarttan, en çok da zorunluluktan ben de kentsel olarak dönüştüm ve yönümü 216'ya çevirdim.

Bundan sonra köprüden önce son çıkışta, Avrupa Yakası'nı özlüyor olacağım...

yasal uyarı; kendimi tanıyorsam, taşınma sonrası ağır depresyon is coming...içi sıkılan ve aklı olan beni okumadan önce bir kez daha düşünsün.

14 Mart 2014 Cuma

9 Mart 2014 Pazar

"ben senin sokağına ulaşamam, dardayım "



Malumafatruş bezginliğin merkezinde hayatı sorguluyor...

Hayattaki en büyük bağımlılığınız nedir?

Benim telefonum imiş, cuma günü bunu bir güzel tecrübe ettim.

İyi şeyler birdenbire olur, öyle çok bekletmez insanı diyen Oğuz Atay'a inat, şöyle bir hissiyatım var kötü şeyler üstüste gelir ve insanı bir güzel sınar...

İster secret deyin, ister polyannacılık hep şanslı biri olduğumu düşündüm. Ama bazı zamanlarda aksilikler o kadar üstüste geliyor ki, büyük bir uğursuzluğun peşime takıldığı inancına kapılıyorum.

Hayatta en sevmediğim şey belirsizlik değilmiş gibi, 2 haftadır oturduğum evle ilgili benden bağımsız belirsizlikler içindeyim. Apartman sakinleri kentsel olarak dönüşecek mi dönüşmeyecek mi sorunsalında ciddi bir meydan muharebesi veriliyor. Resmi olarak arafta kalmış durumdayız, eğer bir şeyler netleşir de çok kısa bir sürede taşınmak durumunda kalırsak da tez vakitte depresyondayız.

Anlayacağınız kafamda deli sorular. Emlak piyasasının hali malumunuz ki, kendileri üzerine nefretlerimi başka bir yazıda uzun uzun mevzubahis edeceğim.

Bugün konumuz, birden bire elimden uçup giden telefonum. Tam anlamıyla her şey birden bire oldu. Ben şansıma ve daha önceki tecrübelerime dayanarak telefonumun çalışmaya devam edeceğini düşündüm, ama bu sefer fena çuvalladım. Ve kendisine nasıl bağlandıysam o anla birlikte dünyadan soyutlandım.

Bir klasiktir, telefonunuzu bir yerde unutursanız çok aranacağınızı düşünürsünüz ama telefonunuzla yüzleşince pek de merak edilmediğinizi anlarsınız. Benim için de muhtemelen durum pek değişmeyecekti ama yine de haber vermem gereken birileri vardı, işin kötü yanı haber vermem gereken kişilerin numaralarına dair pek fikrim yoktu. 7/24 eğitimde olduğum için, ulaşılabilir olacağım bir telefon veya laptop da olmayınca, insan kendini ciddi ciddi çaresiz hissedip, ben de pekala sudan çıkmış balık gibi kalıyormuş.

İlk iş, kendime bir tamirci bulmaya çalıştım ki, telefon tamirinde ciddi bir kartel olduğundan sayısız tamirciden aynı yüksek tutarı duydum. Kafamda bir model ve fikriyat olmamasına rağmen, telefon olmayınca insanın alarmı bile olmadığı ve benim bir yedek telefonum bile olmadığı için kendime acilen bir telefon almaya karar verdim.

Ama konudan o kadar bihaberdim ki, hangi telefonu almak gerektiğine dair sıfır fikriyattaydım. Iphonesever olmadığım için, kısıtlı erişimimle birkaç bilenden hızlı görüşler aldım.


Bu telefon denen melet pahalı bir şey olduğu için ve teknik destek alabilecek kadar zamanım da olmadığından Turkcell'den kampanya ile alıyım dedim. Ama ne oldu sittin senedir kullandığım hattım annemin üzerine diye işlem yapmadılar. Ben yine bir güzel ortada kaldım. Oha lan bu nasıl bir gün derken, ege'nin yaşlarında bir ufaklık gördüm. Kafası dahil her tarafında yaralar ve bandajlar vardı. O anda gerçek çaresizlik kafama dank etti ve boşverdim. Ve her zaman olan oldu, boşvermişliğin sonundan bir çare çıktı. Ben de bir koca günü telefonsuz geçirince, resmen arındım ve anladım, bir cisme de insana da bağlanmak ciddi bir çaresizlik haliymiş.

Gnün sonunda da AyçaŞen'in Hayalet Ağrı'daki satırlarını okuyup, eksik parçaları birleştirdim. 

"Peki, bu makinenin sahibi ben miydim,yoksa benim sahibim o muydu?

Bütün gün çok hırpalanmıştım. Aslında iyi bir insandım. Bunlar neden başıma gelmişti? Acaba şükretmediğim için mi? 

Şimdiye kadar yaşadığım hayatı neden takdir etmedim diye sinir oldum kendime.

Bir şeylerin değeri neden kötü günlerde belli oluyor ki? Acaba onlar yeterince iyi olmadığı için mi?

Neyse ya, tövbe tövbe."

ps. başlık şarkısı Ahmet Kaya vokalinin yanından bile geçemeyecek Harun Tekin versiyonu ile Beni Vur
ps.2 Fotolar fazla depresif kaçtığı için depresiz yazılar ile başını şişirdiğim blog okuruna açıklamayı borç bilirim;  an itibariyle gayet iyiyim. (umarım yarın başka bir zırva ile karşınıza çıkmam)