24 Şubat 2014 Pazartesi

"but there isn't words yet for the comfort i get"


Eskiden saatim kolumda olmadığı zamanlarda kendimi eksik hissederdim, şimdi kolumda olduğunda kendimi kelepçelenmiş hissediyorum. Ve eskiden attığım her adımda kulağımda müzikçalarım olmalı diye düşürken, artık müziksiz de hareket edebiliyorum.

Buna karşın evde olduğum zamanın çoğunu ise müzikle geçiriyorum. Bir de yürüyüş ve yüzme gibi sportif mecralarda kulağımı tūm dūnyaya tıkayıp müziğe açıyorum.

Aynı playlisti kullansam da yüzmek ve yürümekle ayrı ayrı eşleştirdiğim birkaç özel şarkı var ki, onları dinleyince yaptığım şey anlamlı hale geliyor. Özellikle yüzerken spring offensive dinlemek için ek turlar atıyorum.

Aynı gün benim ısrarım olmadan editors ve spring offensive çalmışsa da kendimi şanslı adlediyorum.

Yüzmek yazla ilişkilendirelecek bir spor. Ben de kapalı bir havuzda yüzerken bu gerçeği yoksayıp, kendimi bir yaz sabahı çarşaf gibi bir denizde yüzdüğümü hayal ediyorum. Tuhaf olansa, yüzmekle ilişkilendirdiğim bu iki şarkının yaz ve güneşle ilişkilendirilmeyecek kadar depresif olduğu (bknz. i feel the winter more now satırları)

Psikolojim mi yoksa genetik kodum mu bozuk bilmiyorum ama bilinçaltı tuhaf ve arızalı bir hal..Kızgın kumlardan serin sulara atlayarak adam etmeye çalışıyor, yanlış şarkılarda tedavi arıyoruz...

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Son dönemde let your good heart lead you home, well worn hand'in tahtını sallayama noktasına geldi. Çünkü hala aklım başındayken well worn hand'i dinlemekten imtina ediyorum.

Farkettim ki,yürüyüş şarkılarında tercihim daha çok Türkçe şarkılardan yana...bunu da bir başka yazıda mevzubahis ederiz pekala.


22 Şubat 2014 Cumartesi

"all of this time i thought we were pretending"




Size bu satırları uzun zaman sonra bir İdo yolculuğundan yazıyorum. Mamafih havada öyle bir sis var ki, yazıyı yayınlama imkanım olur mu tereddütü ile sürekli dışarıyı gözlüyorum.

Uzun zamandır spor, kitap,sağlık iş üzerine iki kelam etmiyorsam, sebebi gündemimin biraz yoldan çıkmasındandır. Okumak ve öğrenmenin yaşı yok diye dahil olduğum bir süreç eksenim oldu, bir süre sonra da benim eksenim kaydı.

Bu ot'laşma süreci henüz sonlanmasa da artık hafta sonlarım benim. Bu sayede biraz kitap okur, iki film izlerim de iş güç sınav dışında iki kelam edebilecek duruma gelirim inşallah.

Ders çalışmakla birlikte yaptığım en düzenli iş son zamanlarda yüzmek.  Su geçirmez mp3 playerım olmasaydı bu düzen olur muydu tartışılır. Kendimce düzene oturttuğum bir işte iki gıdımlık gelişme gösteremem ise olağan yeteneksizliğim ile açıklanabilir.

Kişisel gelişime pek kıymet veren şirketimle, bilinçaltım birleşince insanlara hayatlarındaki en'lere dair sorular soran bir anketör halini aldım. Son dönemdeki favori sorum ise "hayatta en iyi yaptığınız şey?". Artık acımasızlık mı beceriksizlik mi bilemiyorum, henüz kendim adına bir cevap bulabilmiş değilim. Varol dışında bu blogu okuyan birileri kaldıysa, bu soruya cevap verir benim de vizyonumu genişletirseniz sevinirim. Eğer kimse kalmadıysa, Varol'dan başka nicklerle blogda şizofrenik bir kalabalık yaratmasını rica ediyorum.

Bu arada olmaz sanıyordum ama kara köründü, bu nedenle yazıya bir es verip, müsadenizle kaptanı öpücem.

Ayça Sen'e dair twitter sonrası yaşadığım kalbi soğumaya rağmen kendisinin yeni kitabı Hayalet Ağrı'yı aldım. Ve içimden bir ses de bu kitapla aramız yeniden düzelecek diyor...



Anne etkisinden olsa gerek, ıslak saçla sokağa çıkma konusunda hep dikkat eden biriydim. Ama ne olduysa bana bu sene bir isyan hali geldi ve spor sonrası İstanbul'un en rüzgar alan yerinde ıslak kafayla gezmeye başladım. (mutsuz insanlar ihtiyatsız davranır) Bereyle de oldum olası muhabbetim olmadığından tez vakitte sinüzit oldum. Bu sebeple de yine doktorların yüz akı olan şahane bir doktorla tanıştım. Yine de istisnalar kaideyi bozmuyor; kayıtlara geçsin doktorluk müessesine acayip gıcığım, acıbadem hastanesine ise ciddi şekilde düşmanım.

Konuyu çorba yapmışken, bir de yediğim kurumsal golü anlatayım. Ben hayatımdaki tek yatırımı kılık kıyafete yapmışken, kıymetbilen şirketim kıyafet uygulamasında değişikliğe giderek benim gardrobu büyük batırdı. Ekonomiye can vermeyi kendime görev adletsem de, o kıyafetleri yedirtmem, iş hayatıma damüstü saksağan formatıyla devam ederim.

Bir sonraki çorbanın malzemeleri;


  • İbrahim Kutluay ile basketbol nostaljisi.
  • Geçmiş ve fotoğraflar ile yüzleşme.
Ps. Başlık şarkısı simply falling ile iyeoka.

9 Şubat 2014 Pazar

"the take off and landing of everything"




Hayat bayat...okuduğumuz, gördüğümüz, yaşadığımız her şeyin dört bir yanı saçmalık..

Kafayı serin tutmayı becerebilen, kendine umut niyetine bir şeyler bulabilen herkes gerçekten maharetli...

Neyi istedik diye bu mutsuzluk bilmiyorum ama eksik bir şey değil, çok şey var...

Eyvallah-Burak Aksak

Heves biter tortusuyla idare edersin. Yol uzun çünkü, yürümek gerek. Başkasının gösterdiği yoldan, gitmek bile istemediğin bir yere varabilmek adına yürürsün. Kan ter içinde kalırsin. 

Eşzamanlı bitişler güzeldir. kimsenin kimseyi yarı yolda bırakmadığı bir son gibi. Güzel insanlar tanımışsındır. Gülmüş, ağlamış, üzülmüş yorulmuşsundur yol boyu...pişmanlıkların da olmuştur elbet. Hatalarından ders çıkarmış, çıkardığın derslerden bütünlemeye kalmışsındır her seferinde. bir yere ait olmak istersin. Tribüne gidip marşlara eşlik eder, camide safları sıklaştırır, rakı masalarında kadeh kaldırırsın. hiçbiri de dindirmez yalnızlığını. Sensiz de o tribünler inler, saflar sıklaşır, kadehler bir dolar bir boşalır..kimseyi suçlamaya hakkın yok senin. Küfrün de sitemin de kendinedir.. Durma denize doğru yürü şimdi. Uzak değil, bir sigara içimlik mesafededir. Yak sigaranı, eğ başını arkana bile bakmadan ez bütün kaldırım taşlarını. Sakın kafanı kaldırma . Sokakları kirlidir bu şehrin. Televizyonu kirli, futbolu kirli, siyaseti kirlidir. Görme hiçbirini. En yakınına bile güvenmeyip, "hukuka ve adalete güvenim sonsuz" diyen insanların arasından geçip git.Tıka kulaklarını. Ezbere kurulan cümleler hepsi. Duymasan da olur hiçbirini. Kirli beton yığınlarının arasından geçip git. Olsun.  Doğa, bu boktan griliğin intikamını alacaktır nasılsa. Hayallerini mesai saatlerinde harcayanların özgürlüğünü asgari ücrete satanların, üç parça kemik için  boynuna tasma takanların, çıkarları için beş para etmez adamların önünde elpençe divan duranların arasından geçip git...

Takma kafana. Kazanmasını bilmeyen bir adamı, kaybetmekle korkutamazlar. Korkakların, suskunların umudunu geçmişte bırakanların arasından geçip git. Cebini doldurmak için seni kullananların, mülke tapanların, parayı dost sananların arasından geçip git. Deniz kokusu gelmeye başlamıştır..

Amacına ulaştığında yaşarsın en büyük hayalkırıklığını. Ne deniz senin düşündüğün gibidir, ne de o kabullenir seni...

Güzel dergi Ot

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar

Emrah Serbes'in bu ayki yazısını buraya kopyalatmak yerine, çerçeveletip duvara asmayı tercih ederim. Bizle aynı şeylere üzülen, derdimizi dile döken güzel insanlara da şükranlarımı sunarım...

Azıcık ben; Başarı ile mutluluk arasında ters bir koreleasyon var...Öyle zamanlar var ki, başarılı olmak (kime göre, neye göre) benim için koca bir boşluk ve bir büyük anlamsızlık hissiyatı...

ps. başlık şarkısı Elbow'un Mart'ta çıkacak albümünün adı.