30 Haziran 2014 Pazartesi

"bir iyilik et kendine, kaldığım çıkmazda beni bekleme"

 
 
 

 
 
"Ömrümüzü yaptığımız yanlışlardan geri dönmekle harcamıştık ama hayatı hala ilerlenecek bir şey olarak görüyorduk. İnsandık çünkü biz, budalaca zaferlerimiz vardı hiçbir işe yaramayan ve bilgece yenilgilerimiz vardı bizi birbirimize daha sıkı bağlayan, umutsuzca kaderle bağlayan bizi birbirimize. Kendi içimizde sessizce ve korkunç mücadeleler vermiştik, kendi iç savaşlarımızın gazisiydik hepimiz, kendimize yenilip kabul etmiştik kendimizi ve kendimize boyun eğmiştik ve şimdi hiç kimseye boyun eğmeyecektik."
 
 
Klişe ama siz hiçbir kitabı okurken, böyle göğsünüze bastırmak istediniz mi? Ben çok uzun zaman sonra Deliduman'ı tam da bu duygular ile okudum. Tanık olduğunuz güzellik karşısında ağlamak istersiniz ya, işte öyle komik bir duygu haliyle bitirdim kitabı.
Dağıtım sorunsalıdır, bir kitabın raflarda olacağı belirtildiği gün genelde henüz dağıtımı yapılmamış olur. Buna rağmen, 20 Haziran Cuma günü valizimle yönümü bir kitapevine çevirip, ufak bir umutla Deliduman'ı sordum. Ve bulduğum zaman gayet cinsiyetçi bir ruhla dedim ki, delikanlı adam yazınca kitabı da zamanında satılabiliyormuş...
 
Behzat Ç'yi sevmek ile Emrah Serbes sevmeyi aynı sanan çoğunluğa inat, Emrah Serbes'in yazı diline, nobranlığına, Ot öykülerine, Erken Kaybedenler'ine bambaşka bir sevgi duyanlardan olduğum için, yeni romanını laf olsun diye değil, cidden hevesle bekleyenlerdendim. Ve pek tabii Behzat Ç etkisinden çıkamazsa diye de ufak ufak korkuyordum.
Ama zekasına, diline, içindeki nefrete bile şapka çıkardığım Emrah Serbes pekala beni ters köşeye yatırdı. Bir denizotobüsü yolculuğunun büyük çoğunluğunu aptal bir sırıtışla geçirmeme sebep olacak kadar ironik bir roman Deliduman. Bana göre Murat Menteş ve Alper Kamu (Alper Canıgüz karakteri) dilinden etkiler barındıran Çağlar İyice de muhteşem bir kaybeden.
Gezi'ye dair roman/hikaye yazmak çoğu insan için kolay olsa da Emrah Serbes zor olanı yapıp, bambaşka bir bakış açısı ile, hatta düpedüz hayallerine engel olan bir süreç olarak bakıyor yaşananlara. Olan biten haksızlıklara karşı aklımızı yitirmemek için bu dil de bence çok kıymetli.
Abartma huyum malumunuz, gerçek hayatta da sosyal mecraların kıyısında köşesinde de kitabı övmelere doyamıyorum. İsterim ki, herkes bir çırpıda okusun (ki çok okunacağını biliyorum, sadece hemen olsun istiyorum) sonra altınız çizdiğimiz satırların üzerinden bir kez daha geçip vay be diyelim, okurken sinirlerimiz bozulsun, saçma sapan gözyaşı dökelim.
Yok okumam derseniz, telifini falan düşünmem her gün kitaptan bir sayfayı paylaşır, inatla çok güzel değil mi diye başınızın etini yerim. Beni kötü yola şevketmeyin, lütfen edebiyatı sevip, Emrah Serbes'in kıymetini bilin.
"Niye evlenmiyor o zaman?"
"İyi bir dayak yemediği için. Beni bilirsin Mikrop. Aile kurumuna karşıyım çünkü sonunda hep mutsuzluk var. Mutsuzluğa da karşıyım çünkü sonunda bir boka yaramıyor. Ama konu dayımın evlenip sonunda mutsuz olmasıysa buna karşı değilim çünkü bu olağan sonu herkesten çok hakediyor şerefsiz."
"İnsanın hayatında öyle bir an gelir ki önünde uzayıp giden karanlık yolda ilerlemekten başka çaresi kalmaz, geri adım atamayacak kadar yorgundur çünkü ve yerinde duramayacak kadar da yıkkın. Hayatta çoğu zaman asıl ihtiyacımız olan şey de budur işte, sağlam kalan parçalarımızı toplayıp kör bir karanlıkta yolumuza devam etmek. Nihayet, dedim kendime, bulvara bakan karanlık konteynırların kuytuluğunda oturmuş ağlarken, asıl konumuza gelmiş bulunuyoruz evladım. İnsana, yani o büyük acıya. Misal bütün şartlar eşit olduğunda, bu şehirdeki en üzgün insan kim acaba? Sen misin? Neden olmasın. Peki o zaman üzgün insan, şimdi, bu akşam, burada, kendime acıma duygusunu daha fazla körüklemenin ne alemi var?"
 

 
"Bilgisayarın başında, elim çenemde, hala hangi ümitle beklediğime kendim de şaşırak bekliyordum öyle, belki mutluluk yüklenir diye. Yüklenmiyordu. Bağlantı hızımız çok düşük ve kotamız kederle doluydu. ."
"Gerçek zannetmezseniz rüyaların ne anlamı kalırdı ki zaten?"
 
ps. Çerçeveletip, blogun tepesine asacağım satırları da unutmayalım; Çünkü bu dünyada o kadar çok mankafa var ki abartmayınca hiçbir şeyi anlamıyorlar.

ps. 2. başlık şarkısı girişi ile gönlümün bu haftaki 10 numarası olan Athena eseri, Çöküşlerdeyim.

21 Haziran 2014 Cumartesi

"And when I need you then I know you will be there with me"


Mikail'in bana duyduğu derin duygulardan olsa gerek, normal hava şartlarında seyahat etmem bu aralar pek mümkün değil. Hafta sonu şehir dışına çıkacaktım ve elbette havanın bol yağışlı olmasına hazırdım...hazır olmadığım bir gün önceden havanın çıldırmasaydı. Yağmura dair en ufak bir fikrim olsa, elbet yazlık mod tiril tiril elbisem ile konser alanına yol almazdım.

Güneş gözlüğümü şemsiye mi tercihinde hep yanlış tarafta olan bendeniz, istanbul yağmur istilasına tutulduğunde elbette açık ayakkabılı ve güneş gözlüklüydüm..oysaki benim why does it always yazan (varol'a not; bu da bir travis şarkısı) şemsiyem vardı, ve ben kuru havada bile konsere bu şemsiye ile gidip sükse yapmalıydım. Yapmadım ama bu kadar acıtasyona rağmen de neredeyse hiç ıslanmadım:))

Çünkü İstanbul için bence büyük bir hazine olacak olan black box, maslak metro çıkışına pek yakın ve pozitif metro çıkışına servisleri de -akşam trafiğine rağmen- gayet başarılı organize etmiş...

Yağmura yakalanmadan içeri girme derdine doğrudüzgün bir fotoğrafını çekemesem de black box aslında bir kompleksin içinde. Tam olmaları için bir %10'luk kısım daha olmasına rağmen ben pek beğendim black box'u.

Özellikle konser mekanı oturma ve ayakta olan düzenlemesi, yüksek tavanı ve havalandırması ile benden puanları kaptı. İlk konser akşamında,saçma sapan bir havada herhangi bir aksaklık olmadığı için de black box'a kanım çok ısındı. darısı bob dylan ve pixies'cıların başına...

Konserin kendisine dair bilumum sosyal mecralarda hissiyatlarımı kaleme alsam da, derin duygularımı ifşa etmekte sakınca görmüyorum; izlediğime çok ama çok mutlu oldum...

Bana göre Travis'i canlı izlemek, müzikal performanslarından ziyade sahnedeki enerjileri sebebiyle kıymetli ve de keyifli..iskoçya'nın havasından mı suyundan mı bilinmez ama Fran Healy benim sahnede izlediğim en sempatik solist...hele de Türkiye'de binbir tribe girişine tanık olduğumuz rockçuların yanında, kendisi nazarımda bulunmaz hint kumaşı, insan güzeli. 6 yıl önce park ormanda sahnedeki Dougie gerçeği ile tanıştığım için, dün akşam insanları tebessüm ettiren hallerine pek de şaşırmadım.

Asıl şaşırdığım, bir önceki konserdeki ergen kitlenin büyüyüp gelmiş olması ve benim artık konser yaş ortalamasının üzerinde kalmamdı. Gerçi bahsettiğim gözlemler daha çok ayakta izleyenlere özgü, belki yaşını başını almışlar benim aksime konseri oturarak dinlemeyi tercih etmişlerdir.

Konserdeki ziyadesiyle dikkat çekici kadın popülasyonunu da, yakışıklı sayılmayan bir boyband için tüm ekip üyelerinin kalplerinin güzelliğine verdim.

Ve şunu anladım, çoğu insan için Travis ergenlik kırılganlığı demek. Where you stand dışında yeni albüm şarkılarına eşlik edilemezken (pek de söylemediler gerçi) eski şarkıları , videolardaki acayip çığlıkların kaynağı oldu...

Bu güzel insanlar serin bir Haziran akşamında mutluluk sebebim oldu...

Ps. Fran'in ak düşmüş sakalını görünce konser sonrası ilk işim yaşını kontrol etmek oldu ki, o sakaldan sonra 42 yaşında olduğuna inanmakta epey zorluk çektim. İskoçya iyi güzel de insanlarını çabuk çökertiyor gibi geldi bana:))

Ps.2 Bilinçli bir tercih olduğunu düşünsem de, sebebini anlayamadığım bir şekilde black box'da cep telefonu çekmiyor. Kısmen vodafone çekse de, turkcell direkt yok. Konser mekanında buluşuruz diye plan yaparken bunu gözardı etmeyin derim.

ps.3 Başlık şarkısı en ama en sevdiğim Travis eseri olan Closer'dan

20 Haziran 2014 Cuma

"and I wanna tell you, this is a reminder"

 


Dünkü konserde dünyanın en sempatik solisti Fran’in müzik ve şarkılara dair şahane bir tespiti oldu.

Gerçekten şarkılar bookmark gibi, dinlediğinizde sizi o ilk dinlediğiniz ana götürüyor.

Benim için dünkü Travis konseri de aynı hissiyattaydı. Dünyanın en tatlı müzisyenleri benim için eski bir dosttan kalma kıymetli hediye.

Travis’i sevmeme, bu bloğa adını vermeme sebep olan kişiye teşekkürlerimle…

Ps. Bu kadar kolay kurtulamazsınız konser yazısı bilahere yazılacak.



ps. 2 başlık şarkısı da bugüne kadar nasıl olup da dinlemediğimi anlamadığım Travis şarkısı Reminder'dan.

17 Haziran 2014 Salı

"O günlerimizle biz ölmemişiz de biraz yıpranmışız "


 
Bir film, siz sinemadan çıktığınızda bitmiyorsa; hatta sizin sinemadan çıkışınızdaki duygularınız daha sonra evrilip bükülüp güzelleşiyorsa; o film benim nazarımda iyi filmdir sayın okur.
Ben Bir Zamanlar Anadolu’dan çıktığımda, çok güzel bir film demediğimi gayet iyi biliyorum. Ki o zamanki beni düşündüğümde, süresi başta olmak üzere bir çok şeye burun kıvırmış olmam da kuvvetle muhtemel.
Kendi arşivimi aramayı beceremediğimden, filme dair burada ne yazdığımı bulamadım. İki yazının da sahibi benim ama hislerim zamana indirgenmiş ve değişmiş durumda. Bu nedenle bu yazıyı Kış Uykusu yazısından ziyade, Bir Zamanlar Anadolu’daya saygı kuşağı olarak değerlendirirseniz sevinirim.
Bir Zamanlar Anadolu’da, senaryo ve montaj sürecine dair güncesini okuduğum ilk film. Filmden hemen sonra kusburnu’nun sayesinde Nuri Bilge Ceylan’ın montaj sürecine dair günlüğünü okuyup, iki gıdımlık vizyonumla burun kıvırdığım filmlerin arkasındaki emek hakkında az çok bir fikir sahibi olmuştum.  
Ama filmin kalbimde yer etme sebebi, senaryonun da çıkış sebebi Ercan Kesal’ın Evvel Zaman kitabı oldu. Peri Gazoz’undan sonra Ercan Kesal market listesi yazsa alıp okurum sanırım. Bu nedenle de filme dair hevesimden değil, Ercan Kesal sevgimden kitabı alıp bir çırpıda da okudum. Ve kendisinin sahiciliği, dilinin yeteneği sayesinde film içime daha da bir nüfus etti. Özellikle tatilde olmamın da avantajı ile bir zamanlar anadolu’da kafamda 2-3 gün boyunca oynadı. Fırsat buldukça bazı sahneleri yeniden izledim. Film çekmenin fiziksel zorluklarına, gösterilen titizliğe, olan bitenin bir fikirden geldiği noktaya hayran kaldım.
 
 
Nuri Bilge Ceylan’ın zor beğenen ve muhtemelen de gıcık bir adam olduğunu; ama işi için ölesiye titizlendiğini de bu kitaplar sayesinde anladım.
Tam da bu referansla, Kış Uykusu vizyona girer girmez izlemeye koştum. Eski ben olsa 3.5 saatlik süreden ötürü filme dair epey önyargılı olurdu ama senaryo sürecine dair detaylara az çok fikir sahibi olunca, vardır o sürenin de bir hikmeti dedim ve sinema koltuğuna kuruldum.  
Hiç lafı uzatmaya gerek yok; bence Bir zamanlar anadolu’daya rakip olacak güzellikle bir film olmuş. Bir zamanlar anadolu’da da bir konu vardı; Kış Uykusu’nda ise insanlar ve durumlar var. Her zaman olduğu gibi ne doğru ne de yanlış var. Herhangi bir karakter için iyi veya kötü demeniz mümkün değil. İlk yarının sonunda Haluk Bilginer ve Demet Akbağ arasındaki sahne bence muhteşem. Bu kadar iyi tespitler ve bu kadar doğal bir konuşma, tiyatro kökenli iki oyuncunun da yağ gibi  oynayışı falan; nazarımda hepsi 10 numaraydı. İkinci yarıda da benzer bir sahne Melisa Sözen ve Haluk Bilginer arasında var ki, o da ayrı bir en.
Serhat Mustafa Kılıç, açık ara filmin en iyi oyuncusu bana göre. Mehmet Ali Nuroğlu’na da bizi gıcık etme becerisinden ötürü özel ödül veriyorum. Nejat İşler, her zamanki gibi, suratıyla çok şey anlatanlardan. Demet Akbağ, estetik uğruna mahvettiği suratı dışında gayet iyi. Haluk Bilginer ise tüm dünyayı hakir gören mimikleri ve vurguları ile şahane. Melisa Sözen o çocuksu şaşkın bakışları ile karakterin toyluğunu gayet başarılı yansıtıyor.
 
Nuri Bilge Ceylan kolaya kaçmayan bir adam olarak yine karda kışta film çektiğinden, fiziksel zorlukları tasavvur etmek bana düştü. At sahnesini maalesef estetik bulmaktan ziyade, içim acıdı. Bir de sonlardaki av sahnesinin ne anlatmak istediğini de henüz çözemedimJ
Sözlükte denk geldiğim yorumlardan rrgezgin’e ait olana da ziyadesiyle katıldığım için, bir kısmını buraya kopyalıyor; bu filmin de güncesi çıksın diye dört gözle bekliyorum.
“masum değiliz hiçbirimiz” diye bağıran film. Benim- senin gibi, büyük beklentileri olan fakat ortalama ve mutsuz bir hayat yaşayan, var olma şavaşı veren, özünde bencil insanlar anlatılıyor.
Filmi bir kez de evde, elimde not defteri ile izlersem; size diyalogların şahaneliği üzerine daha da derin örnekler sunabilirim. Mesela Aydın karakterinin biz mutlu olmamışız bu nedenle de mutlu etmeyi de beceremiyoruz repliğini çok sevdim. Ama bunun gibi 100 tane altı çizilesi diyalog var filmde.
En iyisi ben bu satırların kaynağı olan Çehov’u okuyim, siz de bu arada önyargılarınızı salonun dışında bırakıp Kış Uykusu’nu izleyin.
 
ps. başlık şarkısı Yüzyüzeyken Konuşuruz ve Ölmemişiz

ps.2 Kara kalem çalışmasını da Google aracılığı ile buldum ama kaynağı kaybettiğim için burada paylaşamıyorum. Emek sahipleri kusuruma bakmasın lütfen.

10 Haziran 2014 Salı

"Well, anyway, it's looking like a beautiful day"


 
Her işte bir hayır vardır komitesi iftiharla sunar;

Hayatım plan yapmak üzerine kurulsa da, tatil konusunda erken rezervasyon olaylarını pek beceremem...Sınav muhabbetinden fazlasıyla sıkıldığım bir an, kendimi ders çalışmak yerine uçak bileti bakarken buldum. Havuz falan bir yere kadar denizi görmek gerek diyerek, insanlık için erken benim için normal bir vakite ufak bir tatil ayarladım...

Uzun vadeli planlar yapılırken duyulan heyecan, olağan hayat meşgalesinde unutulduğundan zamanı gelince heves kaçar, o biletler gözüne eziyet gibi gelir ya, bana hiç öyle olmadı...ki sağolsun hayatım yeni belirsizliklere doğru yelken açıyordu, ben yine de bir farklılık olur, iyi gelir diye gayet motiveydim.

Sonra yağmurlar başladı...o yağmurlar hiç bitmedi. Ben weather.com'a baktım, kendimi kandırabilirim diye meteor.gov.tr'ye ve accuweather.com'a baktım ama hava iyiye gideceğine kötüye gitti ve benim tatil süremde londra havasını bana yaşatacağının bilgisini verdi.

Hayatta her şeyin bir vazgeçme noktası olduğuna inananlardanım. Dedim uçak biletleri yansın, oteli iptal edip, istanbul'un yağmurunda ıslanayım. Ama erken rezervasyon fakir işi olduğundan, ben de riski sevdiğimden, iade edilmez otel rezervasyonu ile sonunu düşünmeyen kahraman olmuşum.



Ekim ayında Kaş'ta sel'i tecrübe etmesem, bu kadar karamsar olmazdım. denize girmek için gidilen tatil mekanında odada tıkalı kalmak adlı sanat filmini tekrar çekmek istemediğimden, bütün alternatifleri değerlendirdim, hepsinde de astarı yüzünden pahalıya çıktığı için 5 gün öncesinden hazır ettiğim valizim ile yola çıktım.

Ve hayat bir kez daha sıtmayı gösterip, beni üşütmeye razı etti. Kendi beklentilerim çerçevesince pek de güzel bir tatil geçirdim. Yazlıkçı olma ruhunu iliklerimde hissettim. Küresel iklim saçmalaması olmasa, her sene de bu vakitlerde aynı şeyi yapacak kadar sakinliğin keyfine vardım...

Nihayetinde her işte bir hayır varcılar kazandı, iptal edilemeyen otel sayesinde keyfim yerine geldi ve kanıma bu sezonun tatil virüsü girdi...
 
ps. Başlık şarkısı Elbow- One Day Like This

6 Haziran 2014 Cuma

"Madem öyle lafı uzatmaya gerek yok"




Blogun eskisi Ayçaşen sempatizanlığımı bilir...blog arşivi kendisinin sayısız köşe yazısı ile dolu...

Twitter ahalisi de kendisi ile yakın zamanda gerçekleştirdiğimiz seviyeli iletişimimiza tanık.

Yine de bilmeyenler için kısa bir özet geçmek isterim. 

Soma'daki maden kazasının sabahında ayçaşen twitter'da "neşeli ol ki genç ölesin"diye ironik bir cüme yazdı... Kendisine olan sevgi ve sempatimin, twitter ile azaldığını, özellikle kendisine dair iltifat twitlerini retweet etmesinin gözümdeki aycasen algısına ne kadar ters olduğunu bir vakitler yazmıştım. Yani sen de artık herkes gibisin ruhuyla takip ediyordum kendisini. 

Ama o sabah mevzubahis ordaki insanların çaresizliği ve hayatı olunca, yıllardır aşina olduğum aycasen tarzı ironiden midem bulandı ve kendisine sen de beyinsizliğinde ölesin diye yazdım. Son golü "o kadar angutsun ki, bu kadar sarih bir lafı bile anlayamıyorsun" ile o attı. Dediğim gibi, benim gözümdeki değeri zaman içinde o kadar eksilmişti ki, kendisiyle daha fazla liseli kız dalaşını ilerletmedim. Konu yaşandı bitti saygısızca seviyesinde sona erdi.

Olan bitenden ötürü uzun zaman önce başladığım ama zamansızlıktan bitiremediğim Hayalet Ağrı'yı bir kenara atmadım. Aksine sonra fırsat bulup, nihayet kitabı da bitirdim...Hikaye absürd olsa da ayçaşen'in tespitleri çok yerinde. Bu anlamda özellikle kadınların kendilerine dair çok şey bulacağını düşünüyorum ben kitapta. Hikayenin sonu bana göre çok saçma bağlansa da, tatil için kitap arayan bünyelere tavsiyemdir.


Hayalet ağrı'nın hemen ardından Hakan Bıçakçı'nın Doğa Tarihi'ni okudum. Öykülerine alışık olduğum Hakan Bıçakçı'nın okuduğum ilk romanı olan Doğa tarihi bir çırpıda okunan ve plaza hayatlarını egzajere ederek anlatan bir kitap. Özellikle Doğa'nın bir gün önceden yarın giyeceği kıyafetleri hazır etmesi ile kendimi çok örtüştersem de, plaza yaşamındaki kadınlara karşı fazla önyargılı bir dil olduğunu düşünüyorum. Yine de yaz kitabı olarak ve yine kadınlara öneririm kendisini de.

Yüce Yaradan beni gündemsiz bırakmasa da, şu sıra biraz fazla kitap okuyup, koca bir ot olarak geçirdiğim kış mevsimini de inşallah telafi edeceğim...

Herkese edebi günler dilerim...