31 Aralık 2014 Çarşamba

"the race is long, and in the end, it’s only with yourself"



2014 şarkılarıM,

Benim için 2014’ün en güzel olaylarından biri şüphesiz spotify üyeliğimdir..kendisi müzikle yatıp kalkma olayını mecazdan gerçeğe dönüştürme sebebim oldu… ve müzikle aramdaki tuhaf bağdan olsa gerek, 2014’ün güzel anlarında hep arkada bir fon müziği vardı.

Yılın ilk 10 şarkısı diye bir liste yapması zor sadece, dönem dönem hangi şarkılar başroldeydi hangi şarkılar bir an’la birleşip hafızama yer edenleri ortaya karışık sıralayacağım.

Spring Offensive Not Drowning But Waving ile 2013’de sular altındaki hakimiyetini 2014’de de sürdürdü benim için. Lead Your Good Heart ile birlikte havuz turlarımda “artık çıkabilirsin” mesajı oldular benim için. İki şarkı da bir tatlı hüzün  demek benim için..2015’de de hisli hisli dinlemeye devam ederim muhtemelen.

No Rest; bu şarkıyı da 2013’de ilk kez dinlemiş olsam da 2014’ün bir döneminde özellikle giriş introsu ve“I loved you in the best;I loved you in the best way possible “ nakaratı beynimde çaldı. Weights&Measures da dry the river’ın hatrı sayılır bonus şarkılarından biri olarak müzikal hafızamda yer edindi.

Woodkid Iron ve I Love You, sanırım Mayıs ve Haziran demekti benim için. Dinleyip, dinletmekten etrafımı baydığım, halen dinlediğimde de bir tuhaf olduğum şarkıları ile 2014 playlistinin olmazsa olmazıdır woodkid.

Benim için yaz ise tamamen The Killers demekti. 2014 yazını güzel hatırlıyorsam bundan Brandon Flowers’ın sesinin hatrı sayılır bir etkisi vardır. Can you Read My Mind sorusunun arkasındaki net istek de, klibinin absürdlüğü de (35.5 mio kere izlenmiş), SomebodyTold Me’deki erkek arkadaşın geçen şubatta çıkılan kız arkadaşa benzemesi de, Bones’daki o acayip ruh ve Mr Brightside’ın koşturmacası bir yana; I Can’t Stay ve Just Another Girl esasen 2014'e ait keşiflerim oldu ve hepsini çok sevdim. Halen de dinlemelere doyamıyorum ve soruyorum are we human or are we a dancer?

The Killers’ın şarkıları gibi How to Save a Life da ne kadar nostaljik olsa da, 2014’de farklı nedenlerle kafamda net yer edenen şarkılardan oldu. Dinlemek kadar söylemesi de güzel olduğu için bir gece yolculuğunda yüksek sesle arabada dinlenmesi gereken şarkılarda da tereddütsüz ilk 5 şarkı arasına eklerim.

Canımın içi Suits sayesinde keşfettiğim iki şarkı da pek kıymetli oldu benim için. İlki Fink’den Looking Too Closely ki halen dizide çaldığı sahneyi çok net hatırlamam da şarkı sayesindedir. Sea Wolf Whirpool da, spotify aracılığı ile dinleyemediğimden benim için daha kıymetli hale gelen, suits’in de o dalgalı vakitlerine pek güzel oturan şarkıdır.

Yazının başında da söylediğim gibi müziğe fazla anlam atfettiğim için bir liste yapmam pek mümkün değil. Bu şarkılar şu an bir çırpıda sayabildiklerim. Hayatımın son çeyreğinde, artan sportif faaliyetlerim ve nabzım ile birlikte dinlediğim şarkıların formatı çok değiştir. Muse ve Linkin Park’ları geçtim, rap ve elektronik müziğe de meylettim. Onları ve Türkçe sözlü şarkılar yapan tuhaf isimli grupları da ayrı ayrı yazılarda anlatayım ki, siz de “bu nasıl bir karmaşa yahu” diye isyan etmeyin.

Bunlarla birlikte ismini anmazsam hatrım kalırlar;

Spring Offensive’in Carrier, Worry Fill My Heart ile No Assets’i

The Cinematic Orchestra- To Build A Home

St. Lucia ve Closer Than This


Ve elbette başlı başına National albümü…
 
ps. başlık şarkısı yıllık olağan Buz Luhrmann satırları- Everybody's free to wear sunscreen'den
 

29 Aralık 2014 Pazartesi

"the way it was"


 
Bir sakin "an" bulup 2014 değerlendirmesi yazamasam da, notumu vermeden yılı bitirmek istemedim...

Her yıl için bunu desem de, bu seferki bambaşka acayip hızlı geçti bana göre ..(ve konuştuğum çoğu kişiye göre)

Bana göre part 1 ve part 2 olarak ikiye ayrılsa da, ilk bölüm biraz can sıksa da, ben sevdim 2014'ü. Ki blog ahalisinin eskisi  çift sayılı yıllara karşı önyargımı iyi bilir..ama zaten 2014'ün alamet-i farikası, boşvermeyi öğretmesi, ezber bozması oldu benim için.

Kendime dair ufak bir motivasyonum var, onun dışında 2015'e dair plan ve niyetim yok...

Geleni en güzel şekilde yaşayabilmek ve olan bitene rağmen iyimser kalabilmek...

Güzel günler görebilmek dileğiyle...

Mutlu olun...
 
ps. başlık şarkısı The Killers

1 Aralık 2014 Pazartesi

"ben senden vazgeçeli çok oldu"

 
Anadolu Yakası ile seviyeli bir birlikteliğim var… Aklımda Avrupa Yakası olmasa belki seveceğim ama ben tam bir gurbetçi gibi ne Avrupa’ya ne de Anadolu’ya ait olduğum bir dönem yaşıyorum. Pek mümkün olmasa da, Anadolu yakasında herhangi bir etkinliğe katıldığımda aslında gayet keyif de alıyorum. Komşu mahalle Koşuyolu’na ayrı bir sempatim olsa da yemek içme konusunda Anadolu Yakası’nın Avrupa Yakası’nın eline su dökemeyeceğini Varol ile de tartışmaya hazırım.
Redd’in – bana göre- dağılmasından sonra, sevgim mesafe ve kırgınlığa dönüştüğü için konserlerine gitmeye pek hevesli değildim. Gelin görünki, onlar da benim gibi çok değişti ve yıllar sonra (bana göre ilk kez) Anadolu Yakası’nda sahneye çıktılar. Yeni tarzlarını çok merak ettiğim için, küslüğü bırakıp, geç vakitte evden çıkıp, konsere gitmenin keyfini çıkardım.
Konserin tamamını artık Berke ve İlke, hiç bu ortamda olmayacaklar, merak etseler bile hiçbir şekilde onları canlı izlemeyecekler ve bir süre sonra onlar artık Redd denildiğinde anılmayacak diye üzülerek geçirdim. Eğlenmek amacıyla gidilen bir etkinlikte; geçip giden zamana, eskiye yeniye, falana filana epey efkarlanarak yaşlanmanın gerekliliklerini yerine getirdim.
Müzikal açıdan değerlendirecek uzmanlığım yok, sadece kendi kulak zevkime dayanarak söylüyorum bana müzikal açıdan bir tık popülerleşecekler gibi geldi. Bu nedenle de  bazı şarkılarında ortaya çıkan Coldplay ruhunu ilerleyen dönemde daha çok duyacağız hissiyatındayım.
Bazı şarkılarda klavyeyi Doğan çaldı, bazı şarkılarda ise klavye playback olarak şarkılara dahildi yanılmıyorsam. Kötü değil, gelin görün ki alışmak sevmekten kesinlikle daha zor..Öyle hemen aa eskisinden de güzel demem pek mümkün değil.
- Şimdi kendimle çelişeceğim-

Buna karşın,yeni şarkıları, ben senden vazgeçeli çok oldu’ya hemen kanım ısındı. (3.27’den sonrası enfes)  Öyleki, 1.5 gündür sürekli kötü bir konser kaydını dinliyorum. Bu yüzden de albümlerini heyecanla ve merakla bekliyorum.
Bu arada daha önceki konserlerde genelde Hatipoğlu Berke’yi gözlemlediğim için, Özgümüş Berke’nin performansına şapka çıkartmayı unutmuş olabilirim. Cumartesi gecesi daracık mekanda ve o ses düzeninde gösterdiği performansa da acayip hayran kaldım.
Yine de “artık melek değilim” ve “bir yol bulursun” çalmadan biten konser benim için gerçek bir redd konseri olamaz, bunu da dağa küsmüş tavşan olarak vurgulamadan geçemem.
Anlayacağınız üzere, redd ile aramdaki ilişki aşk nefret gelgitleri ile devam edecek. Anadolu Yakası ile ilişkimizi seviyeliden yüzgöze dönüştürecek miyiz, bunu da zaman gösterecek.

Son zamanlarda;
  • Interstellar’ı izleyip, pek beğendim;
  • Oyun Atölyesi’nde Dolu Düşün Boş Konuş’u izleyip, hiç beğenmedim.
  • Okumam gereken bir sürü kitabın kapağını bile açamadım.
  • Her güzel şeyin sonu olmasın diye, Suits’in son bölümünü izlemeyi de kendimi şaşırtacak şekilde epey erteledim. Yeni sezon başlayana kadar dayanabilir miyim, onu da  - benim sübjektifliğimde çok hızlı geçen- zaman gösterecek.
  • Kuaförüm beni terk ettiği için (aslen çalıştığı mekanı terk etti) yıllar sonra saçımı başka insanların eline teslim ettim ki, eski ben olsa bundan bir travma yazısı çıkarırdı, şimdiyse belki de alışmam lazım diyerek olayı kendi haline bıraktım..

Kusburnu’na not; ki’ler konusunda kafam çok karışık, bu konunun üzerinden ilk fırsatta birlikte çalışmayı rica ediyorum.

ps.1  ben bu yazıya bir video eklediğimi sanıyorum, ama siz yazıda video yerine bir beyazlık veyahut bir siyahlık görüyorsanız, lütfen ses edin.

12 Kasım 2014 Çarşamba

"denize kıyısı olmayan insanları hiç sevemedim "


Bu yazı buralarda bir yerde dursun…Bir umut, aklını çocuğuyla bozan tüm ebeveynlerin kulağına da  küpe olsun.
Benim bir oğlum var..

Üç yaşına basmak üzere olan bir oğlum var. İyi bir insan olsun istiyorum. Dürüst olsun. Çalışkan olsun. Büyüklerini saysın. Küçüklerini sevsin. Sevildiğini ve ona her zaman güvenen bir ailesi olduğunu bilsin. Ama o, ailesine değil, en çok kendine güvensin. Her zaman elinden gelenin en iyisini yapan bir insan olsun. Elinden gelenin daha azıyla yetinmesin. Değerleri olsun. Gerekirse uğruna her şeyini feda edebileceği değerleri. Eğilmesin, bükülmesin. Kimseden fayda ummasın, kol kanat dilenmesin... Fikri, vicdanı, irfanı hür olsun...

Paylaşmayı bilsin. Ödünç aldığını geri vermeyi unutmasın. Doğru bildiğini yapmaktan çekinmesin. Konuşmak kadar, dinlemeyi de önemsesin. Dünyanın en iyi hatibi de olsa, dinlemenin konuşmaktan daha değerli olduğunu öğrensin. Kibar bir insan olsun. Başkalarına değer versin. Dedikodu yapmasın. Zor da olsa her zaman doğruyu söylesin. Oyun oynayacaksa, adil oynasın. Kuralına göre, centilmence oynasın. İşler zora girince mızıkmasın. Ne hak yesin, ne hakkını yedirsin...

Olur olmaz şikâyet etmesin. Zırt pırt ağlamasın. Affedici olsun. Sahip olduklarına şükretmeyi bilsin. Sabırlı olsun. Tabii mümkünse akıllı, yetenekli ve şanslı da... Etrafta küçük padişahlar gibi dolaşan çocuklardan olmasın... Hani her istediği alınan, her dediği yapılan... Hastalanmasın diye misafirlere galoş ikram edilen, sadece çizgi film seyredilen evlerde yaşayan... O uyanmasın diye alçak sesle konuşulan ama kendisi bar bar bağıran... Yok valla, o evlerden olmadı, olmasın bu ev. Benim oğlum, saltanatın bittiğini, bu ev sınırları içinde ya da dışında padişah olamayacağını anlasın.

Ha buna karşılık birey olduğunu da bilsin. Bu ailenin bir ferdi olduğunu, sözünün dinlenmesi için 18 yaşına gelmesi gerekmediğini, mantıklı bir şey söylüyorsa kabul edeceğimizi, tehlikeli bir şey yapıyorsa pek tabii engelleyeceğimizi, tehlike arzetmeyen her şeyin başkalarını rahatsız etmiyorsa serbest olduğunu, ona ‘koşma düşersin’ bile demeyeceğimizi, aksine koşmasını ve düşerse bir şey olmayacağını görmesini istediğimizi bilsin... Bu ev sınırları içerisinde ne anne-baba olmanın abartıldığını, ne çocuk olmanın azımsandığını düşünmesin...

Şımarık olmasın benim oğlum. Arsız olmasın. Dağıtırsa, toplamak zorunda olduğunu bilsin. Kadın-erkek işi diye bir ayrım olmadığını, ‘su getir’ derse o suyun başından aşağı döküleceğini, başka çocuğun elindeki oyuncağı çekip almasına izin vermeyeceğimizi, insan gibi almayı bilmiyorsa, o oyuncaktan kusur kalacağını tahmin etsin. Hak ve sorumluluğun kol kola yaşadığını, sorumluluklarını üstlenmeden haklarının olamayacağını anlasın. Ne 8, ne 18 yaşında silahla oynamasın benim oğlum. İçki içecekse kendi bilir ama ağzıyla, adabıyla içsin.

Yapması gereken bir işi yaptığı için övünmesin. Gerim gerim gerinmesin. Bizim ailede dürüstlüğün ve çalışkanlığın meziyet sayılmadığını, herkesin zaten öyle olması gerektiğini beklediğimizi bilsin. Düşene bir tekme de o vurmasın. Köşeyi dönmeyi beceri saymasın. Başarının eşiğinden atlayınca kavuşulacak bir kapı değil, basamak basamak çıkılacak bir merdiven olduğunu ama her çıkışın bir de inişi olabileceğini unutmasın. Haksızsa özür dilemeyi bilsin ama abartmasın. Varsın biraz naif olsun ama yalaka olmasın.

Gündem ne, sen ne yazmışsın demeyin. Duydum ki; “TT Arena’dakilerin babaları belli değildir” diyenler olmuş, en azından anneleri kim bilsinler istedim.

(Radikal Gazetesi - 19/01/2011) Banu Yelkovan

ps. başlık şarkısı Konuşulacak Şeyler ve Yüzyüzeyken Konuşuruz

ps.2 Instagram'dan takip ettiğim kadarıyla da Aras'a ve hayal dünyasına bayılıyorum.

 

9 Kasım 2014 Pazar

"her gün her şeyin aynı olduğu bu yerde, bir tekinsizlik var ileride"

 
Son zamanlarda;
Spor salonunda hatrısayılır bir süre geçiriyorum. Sabit ruhum her koşul ve şartta kendini gösterdiğinden, spor salonunda da vaktimin çoğunu aynı konum ve alette geçiriyorum. Konumumu koruyabildiğim sürece de eurosport’ta spor namına yayınlanan her türlü aktiviteyi izliyorum. Maçlar zamanın hızlı geçmesine sebep olurken, her zaman olduğu üzere tuttuğum taraf koşulsuz şartsız yeniliyor. Bazen spor adı altında abudik gubudik atraksiyonlar da yanılıyor ama koca ekran bir şekilde dikkatimi çekiyor.
Twitter’da yazdım, görsel anlamda izlemesi en keyifli takım sporu voleybol iken; bireysel sporlarda ise tenisi es geçiriyorum. Yugoslav ekolüne saygım her şekil ve şartta devam etse de, tenis’te gönlümü Djkovic’den alıp, Federer’e verdim. Kendi programımı nefes nefese sonlandırmaya heves ederken, maçı başlarsa bana bir enerji geliyor ve sportif faaliyetlerim gönüllü olarak uzuyor.
 
Lokasyonum tv ile birlikte basketbol sahasının da karşısında olduğu için, bir de içimden yetenek avcılığı yapıyorum. Düzenli basketbol oynayan çoğunluğa dair ciddi fikriyatlarım var ve artık kendimi meşgul etmeye nasıl kanalize olduysam,atılan şutların basket olup olmayacağını tahmin etmek en büyük hobim oldu. Teknik anlamda başarılı küçük bir yüzde olsa da, çoğunluğun basketbol oynamaktan anladığı iyi şut atmak olduğundan, maçlar da maalesef pek keyifli olmuyor.
Tenise geri dönmek gerekirse, eurosport’un ilk 10 listelerinin biri de bacak arasından kazanılan sayılara ait ve sırf bu liste bile kendisine duyduğum sevginin artma vesilesi. Gerçi açık konuşmak gerekirse, kendisinin tenisteki başarısından ziyade yakışıklı olmamasına rağmen dünya sempatiği bir gülüşe sahip olmasına; twitter ve instagram’daki hallerine bayılıyorum. Kendisinin 2’şer ikizden, 4 çocuk sahibi olmasını ise şaşkınlıkla karşılıyorum.
Sportiflikten konu açılmışken; envai çeşit diziden sadece Gönül İşleri’ni düzenli olarak izliyorum, o da sağolsun içinde hatrı sayılır dramı içeriyor. Gelin görün ki, dramla birlikte birçok güzel insan evladını da içinde barındırdığı için, içimdeki ergen ortaya çıkıyor.
 
Dizilerin çoğu birer birer yayından kalkar da, TV’de denk gelemezseniz diye dizinin güzel süprizi Can Yaman’ı genç kızlara takdim etmek de bana düşüyor. Can Yaman, sadece 25 yaşında bir avukat ve ilk dizisi de Gönül İşleri. Pamir Pekin ile birlikte kendisi, dizinin esmer güzelleri. Bayılarak izliyor, dizinin de ömrünün uzun olmasını diliyorum.

Konuları bulamaç ettiğim için, toplu taşıma ve insan nefretimi de ayrı bir yazı ile dile getirmek üzere huzurlarınızdan ayrılıyorum.
ps. başlık şarkısı Son Feci Bisiklet ile Rahatsız Vals

20 Ekim 2014 Pazartesi

"Neden insan ayıpladığını yaşamadan ölmüyor?"



Şu an olmak istediğim yerde misin?

Değilsen seni oradan uzakta tutan da aslında sen değil misin?
Kendinle barışmak için ne yapman gerektiği aslında çok basit.Yaşadığın anı anlamlı kılmak, bir amaç edinmekle başlayacak. Korkma, çünkü kaybetmek aslında en iyi öğretmen. Ve sen "sana" güvenirsen, karşına çıkacak tüm yokuşları da kolayca tırmanacaksın. Doğru zamanda doğru adımı atabilmek için öncelikle ne istediğini bilmelisin.

Bilmediğin yollar tehlike değil, güzellik vadediyor. Alışılmışın ve bilinenin konforundan çık artık ve sınırlarını egale et,

Rüzgarı arkana al ve kendini sabote etmekten vazgeç.
Gerçekten mutlu olmak istersen (ve buna izin verirsen), aslında bir engel olmadığını sen de göreceksin...
 

7 Ekim 2014 Salı

"Yamalı laflar,dilim dönmüyor; yaralı yollar, kimse gitmiyor"


 
Bu yazın başında okuyup da pek hayran olduğum Varolmayanlar, isminden de anlaşılacağı üzere Tutunamayanlar'a selam eden kitaplardan. Geçen yaz doğum günü hediyesi olarak kusburnuna sipariş verdiğim Tutunamayanlar'a ufak bir giriş yapıp sonrasında kitabı ileride görüşelim diye hızlıca kitaplığımdaki heybetli yerine kaldırmıştım. Okusaydım belki aşağıdaki satırları daha önce bloga taşırdım. 

Belki de aşağıdaki satırlar Tutunamayanlar'da yer almıyordur. Varolmayanlar'ın yazarı Doğu Yücel, kitabın bitirilmeyeşine güvenip böyle bir referans vermiş de olabilir, kitabı bitirmeden bundan emin olamayacağım. (Aslında es verilmeyen, nokta konulmayan paragrafın uzunluğu Oğuz Atay için sağlam bir referans da, emin olmadan konuşmayı tercih ediyorum)

Varolmayanlar'da Tutunamayanlar'ın 141. Sayfası referansı ile paylaşılan (elbette o sayfaları kontrol ettim, yoktu) paragrafı da, varolmayanların tamamını da şiddetle öneriyorum. halka hizmet amacıyla da olsa, ben alıntılarken yoruldum, siz bu paragrafı bile okumayabilirsiniz ama yazanlar ne yapsın diye hepinizi empatiye davet ediyorum.

Söz konusu satırlar ne zaman yazılırsa yazılsın, insana ve sisteme dair çok doğru bir tespit.

Ben de daha önceki bir twitimle konuya dair fikriyatımı özetlemek isterim.

 Allah günah yazmasın ama kullarının sevilecek yanı yok..
 

"Mahkemede, suçlu sandalyesinde, bilerek ya da işledikleri suçları bilmek zahmetine katlanacak kadar dahi düşünmediklerinden bilmeyerek, eziyet eden, hor gören, aşağılayan, ihmal eden, aldırmayan, unutan, kötüleyen, alay eden, ıstırabı paylaşmayan, insanlar arasına duvarlar çeken, küçümseyen, çaresiz bırakan, yalnız bırakan, terk eden, baskı yapan, istismar eden, ezen, cesaret kıran, iyilik etmeyen, değer vermeyen, kalbi temiz olmayan, doğruyu yanlışı gösteren, samimiyetsiz, insafsız, korkutan, yanına yaklaştırmayan, başkasının yaşama hakkına saygı duymayan ve kendinden memnun olabilmek için her davranışı meşru sayan onlar,  yani bizim küçük kalabalığımızı hava sızdırmayan tabakalar halinde üst üste saran, nefes almamızı dahi engelleyen, yani mahallemizin bütün bileği kuvvetli ve içi boş küçük kabadayıları ve onların büyük ortaklıkları, yani esasında sayıca üstün olanlar, yani her zavallıdan daima bir rütbe bir kademe bir sınıf yukarıda olanlar, yani şekilsiz hüviyetleriyle daima vuran ve kaçınabilenler, yani hem ezip hem de ezdiklerini kabul etmeyenler, yani bir mertebe aşağıdayken ezilen ve bir derece terfi edince ezenler, yani çırağını, bir şeyler öğretmesine karşılık her zaman döven ve ona insan muamelesi etmeyen ustalar, muavinin başına vuran şöförler ve onlarla birlikte memurlarına dalkavukluk ettiren amirler, duygusuz amirlerle birlikte garsonlara paralarıyla orantılı olarak bağıran müşteriler ve kaba müşterilerle birlikte hakkını arayanlara yumruklarını gösteren görevliler ve yetkilerini kötüye kullanan görevlilerle birlikte bilgisizin bilgisizliğini suratına çarpan ve ondan bir kelime fazla bilen bilgiçler, yani öğrenmek isteyen herkese eziyet eden öğreticiler ve onlarla birlikte bilgisizlerin bilgisizliğine gülen onlardan daha bilgisizler ve cahillerle birlikte her değişik davranışa saldıran şekilsiz kalabalık ve kalabalıkla birlikte onlara alkış tutanlar ve onlarla birlikte her tartışmada en bayağı usullerle haklıyı haksız çıkaranlar ve onlarla birlikte her savaşta kazananı tutanlar ve onlarla birlikte kimseye zararı olmayan zayıfları ezerek kuvvetli olma duygusunu tatmin edenler ve onlarla birlikte her zaman ve her yerde her sınıftan ve her ideolojiden ve her düşünceden insanlar arasında daima ön safa geçerek aslan payını kendilerine ayıranlar ve ayırır ayırmaz insanlarla arasına aşılmaz duvarlar örenler ve böylelerine her zaman haklı çıkarıcı bahaneler sebepler yasalar kurallar sınıflamalar bulup çıkaranlar yani her zaman insanları insanlardan ayıranlar ve onları birbirlerine düşman edenler ve onlara körü körüne uyan kalabalıklar ve gerçeği boğanlar ve onlarla birlikte insanı bu koca dünyada yalnız bırakarak arkadaşlık dostluk sevgiyle uzatacakları sıcak bir elleri olmayanlar yani elsiz gözsüz akılsız kalpsiz ve kansız gerçek sakatlar yani onlar onlar onlar... karşımıza oturacaklar..

Ve biz onlara diyeceğiz ki..."

Ps. blog sahibesi bir müsait vakitte, kitaptaki cevabı belki alıntılar ama siz kitabı okusanız bu bölük pörçük parçalar yerli yerine oturur ve her şey daha da anlamlı hale gelir.

Ps.2 başlık şarkısı eski halimden konan anlar yeni adamlar'ın eski dostum tankla gelmiş albümünden insanların düştüğü durumlar...

4 Ekim 2014 Cumartesi

"Gölgesinde evler uzanıp giderken sonbahar, tüm ellerimden kayıp gider zaman"



Koca yaz bitmiş, bir Eylül geçmiş, şuralara iki kelam etmeyerek, büyük eşeklik etmişim sayın okur...

Tam bir Ağustos böceği gibi geçirdiğim yazın sonunda güneş gidince, ben de evime dönüp, paşa paşa depresyonumu yaşıyorum.

Kendi kendime uydurduğum bir teori var, yaz aylarında doğan insanların yaz mevsiminde kendilerini bulduklarını düşünüyorum. Ya da sadece ben yaz'a kendimce daha çok anlam yüklüyorum...

Nihayetinde benim için ziyadesiyle keyifli bir yaz geçti. Maddi olarak harcadığım paraları ve aldığım kalorileri koca kış boyunca dengeye getirmekle uğraşacak olsam da, yaz hiçbitmesinceyim. Ve en çok da bir yılbaşına sıcak memleketlere gitmek hayalindeyim.

Bunun dışında hayatımı şehirhatları vapuru gibi avrupa anadolu arasında mekik dokuyarak geçiriyorum. Gebze'de çalışıp, Avrupa'da spora gittiğim ama Anadolu'da ikamet ettiğim bir saçma hayatım var. Vakti zamanında twitter'a da yazdım; bu üçgende yorulsam da alışmak sevmekten zor geliyor ve Anadolu yakası nazarımda hep üvey muamelesi görüyor.

Her yıl bu hissiyat pekişiyor mu bilmiyorum ama 2014 pek çabuk geçti. Tecrübelerim de son 3 ayın çok daha hızlı ve koşturmacalı geçeceğini söylüyor. Bu seneyi de büyük başarısızlıklar senesi olarak kişisel tarihime not düşüp, galiba mevsim şartları nedeniyle de pek yakında depresyona gireceğim.

Bir hızlı kitap okumaya başlamışken ne oldu da yazın çoğunda aynı kitabı taşıdım elimde bilemiyorum. Belki depresyonla birlikte okumaya başlar, belki yine kendime öğrencilik sebepleri yaratırım.

Bu kadar şey olup biterken, hayatımda bir tek müziğin yeri değişmiyor. Yeni şarkıları keşfetmek en büyük mutluluğum oluyor. Bu arada bir gün geliyor en sevdiğim grup dağılıyor..

Her güzel şeyin sonu öyle ya da böyle geliyor...

Ama nankörlük de yapmak istemem, iyi şeyler de olmadı değil...

Sonuçta her şey sende bitiyor...bunun farkında varınca için ve aklın da ferahlıyor...

İyi bayramlar, depresyonu az kış'lar olsun..

Ps. Başlık şarkısı Yok öyle kararlı şeyler ile Sonlubahar

25 Ağustos 2014 Pazartesi

"yara bandı sevdiğin için kendini kesmemelisin"




Her manasız popülerlik gibi Icechallange olayını da anlamlı bulmuyorum. Yani olayın farkındalık yaratmaktan çok farklı yönlere gittiğini düşünüyorum. Hele ki bizim ülkemizde, hem farkındalık yaratıp hem de bağış toplamının imkansız olduğunu düşünüyorum. Bir de özünde ice olan hadisede sadece soğuk suyu başından dökenlerin de zekalarına saygı duyuyorum.
Bu aralar en iyi dostum spotify. Yeni şarkıları keşfedip, aynı şarkıyı yüz milyon kez dinlemekten daha çok zevk aldığım bir şey yok. Gelin görün ki, spotify arşivi beni ağırlıkla ters köşeye yatırıyor. Yakın geçmişe dair bir çok şarkıyı bulamazken, bazen dev arşivlere denk geliyorum. İşin komiği de, hiç dinlemediğim Türkçe grupları keşfetmeme vesile oluyor kendileri ki özellikle Yok Öyle Kararlı Şeyler ve Son Feci Bisiklet son dönem gözdelerim. Yok Öyle Kararlı Şeyler de, bence acayip cool bir grup ismi.
İyi olan müzik için araştırmacı gazeteci olsam da, içimdeki bakkal müzik sevdalısı arada hortluyor ve beni saçma bir şarkıya esir ediyor. Durumun vehametini şöyle tarif ediyim;  ardaturan’ın instagram hesabında bir şarkı duyup, nedir diye Google’a sordum, sonra da dilime dolandı ve 2 gün beynimi şarkıya teslim ettim.
32 senenin sonunda hayatımda ilk defa çadırda kaldım. İnsanlık için geç benim içinse büyük olay…Pazar günü bütün Marmara’da fırtına niye koptu diye düşünüyorsanız, sebebini küresel ısınmada değil benim bahtımda arayınız. Hava şartları yanımda olmasa da, pek keyifli bir macera oldu benim için. Özellikle gözümü açar açmaz denize girebilmek benim adıma şahane bir keyif. Ve her tatil bilançosu, işe azimle sarılmak için sağlam bir neden. Tam bir ağustosböceğiyim, yaz bittiğinde sanırım iflasımı da açıklamış olacağım.  
Her sene aynı şeyi yazıyorum artık nankörlük olarak adledmezsiniz diye umut ediyorum; almak için alınan doğum günü hediyelerinden yorgun düşüyorum. Ve artık iyice arsızlığa vurup, siparişli hediye kabul ediyorumJ İş bu yazıda gördüğünüz fotoğraf da bu tür bir siparişin ürünü, Leyla. Bir de dilsiz uşak alıp, kendisine isim verirsem, şizofreni alanında sağlam bir kariyer yaparım diye düşünüyorum.
Bir de pasta kesme ritüellerinden itinayla kaçıyorum. Aslında ben   pasta sevmiyorum sayın okur. Ve bir hafta içinde yenilen her yemeğin adı doğum günü yemeği olunca; sonrası bir de pasta olsun tekliflerine – uyuzun teki- olarak yaftalanacak olsam da hayır demeye çalışıyorum. Her şey değişirken, bazı şeylerin modası niye yerinde sayıyor onu da pek anlayamıyorum.
Hayata karşı daha fazla nefretim vardı. Uykusuzluktan şu an yarısını hatırlamıyorum. Kendime gelir gelmez kaldığım yerden devam edeceğim.

Ama önce kahvemi içmem şart…

7 Ağustos 2014 Perşembe

"Hayat güzel hikayemde kalınca"

 
 

Ağustos klişemizdir, geçen giden yaşa dair burun büküp, yeniye dair da umutlar sıralarım.

Her sene bir önceki doğum günü yazımı okur, ne çok şey değişmiş, ne kadar depresifmişim, ne kadar iyimsermişim diye şaşırırım.

Ama değişmeyen bir şey var, her sene aynı şeyleri diler, ve o yaş içinde de bu dileklerin olması adına sadece konuşurum.

Geldiğim noktada yıllardır olmasını istediğim şeyleri sadece dillendirmiş ama aksiyon almaktan itinayla kaçınmış olmamı, belki de gerçekten istemiyorumdur böyle olmasına verecek noktaya geldim.

Böyle demek, aksine bu evrimin tamamlanmadığının göstergesi olsa da, çok değiştim ve büyüdüm.

Değişimimden ziyadesiyle memnunum. Aksi halde, yine hiçbir şeyi başaramadığım bir yaşın sonunda ziyadesiyle mutsuz ve kendimden şikayetçi olurdum.

 

 
Geç oldu ama hatalarımı kabul etmeyi, başarılı olmak zorunda olmadığını kabul ettim. Yine en çok kendimleydi derdim ama biraz da olsa sanırım kendime nefes aldırmayı öğrendim.

Çok konuştum. Yaşlanma delaleti midir bilmiyorum ama çenem düştü. Herkesle her şeyi konuşur oldum ki, bu konuda eski bana geri dönmeyi tercih ederim.

En önemlisi evimi ve yakamı değiştirdim. Artık gününü Avrupa’da geçirip, Anadolu’ya dönmek zorunda olan bir faniyim. Çok yoruldum ve tam da bu sebepten boşvermeyi öğrendim.

Hayat bir şeyler çıkartıyor önümüze. Beklentiler ne kadar azsa, mutluluğun o denli çok olabileceğini tecrübe ettim.

Fazlasıyla şükrettim. Sahip olduğum, öğrendiğim her şey beni hem güçlendirdi hem de hayatı kabul etmemi sağladı.

 
 
Nihayetinde bence keyifle hatırlanacak bir yaş oldu.

Daha güzeli olsundan başkasını dilemek şımarıklık olur…

ps. başlık şarkısı, bu sene sürekli kulaklarını çınlattığım Sakin'den Bu Defa.
ps.2 Ben her zamanki gibi erken başladım ama bugün blogun resmi ve tek yorumcusu VarolDöken'inin  doğum günü. keyifli ve güzel günler geçirmesi dileğiyle, nice mutlu yaşları olsun...

15 Temmuz 2014 Salı

"Bi düş gördüm ya da o beni gördü"


Şımarıklık olarak adlettiğim için, güzel şeyleri buraya yazmaktan genelde kaçınırım. Buna karşılık, bunalımlarımı paylaşmakta bir sakınca görmeyince de bloğun yönü depresyona kaydı, güzel olmadı. Bu nedenle de müsaadenizle az biraz görgüsüzlük yapıp, biraz mübalağa yapacağım.

Blog dışındaki sosyal mecralardan anlamışsınızdır, tatile gittim. Tüm mecralarda denk gelmiş olabilirsiniz, bilmem kaçıncı kez yine ve yeniden Kaş’a gittim. Pek de güzel bir tatil geçirdim.

Az oldu, tadı damağımda kaldı. Yaz uzun diye üzülmedim. Ki artık üzülmem gereken şeylere bile üzülmemeyi öğrendim.


İnatla havasını attığım su geçirmez kulaklığım bozuldu, ağlamadım.

Boşverdim.

Hayat bu sayede pek güzel oldu..
 
ps. başlık şarkısı yeni favori grubum Gece'den; Yarım.

10 Temmuz 2014 Perşembe

"Neden insan hep kendine köle?"


Gizemli yazar Emre Yılmaz'ın Genç Bir İşadamına'sını geçen yaz okuyabilmeşken, Şeytanın Fısıldadıklarını okumak  bu yaza kısmet oldu. Deliduman  sonrası biraz da tesadüfen başladım Şeytanın Fısıldadıkları'na. Genç Bir İşadamı'na sonrası dil ve üsluba alışkın olduğum için abartılı methiyeler düzmeye gerek görmesem de, sevdim Şeytanın Fısıldadıklarını. Ne olursa olsun, okuduğu satırları çizmeyi seven bir ergen var içimde ve Emre Yılmaz kitapları da bu anlamda çok da uygun satırları içinde barındırıyor
Özellikle iş hayatında, "niye bu çileyi çekiyorum" ben diyenler için, kışkırtıcı bir kitap Şeytanın Fısıldadıkları. Bazı güzide kısımları paylaşıyor, genç kurumsallara da en azından bir Emre Yılmaz kitabı okumasını öneriyorum.
 
"İnsan hayatta istediklerine ulaşmada göstereceği aşırı gayretkeşlik, ısrarcılık ve kararlılık hayatın bütün mucizelerini, tılsımlarını ve kerametlerini küstürür.

Hayatımın yüzde elli hissesi kısmetin elindedir; yüzde kırk dokuzu zaruretin; yüzde biri ise çabanın.

Zaruret ve kısmetle pazarlık yapılmaz. Çaba ise yüzde bir hissesine bakmaz; anasının nikahını ister. Düş kırıklıklarımızın yegane sebebi ise, çabanın hissesini daha yüksek sanmamızdır.

Zaruret ve kısmet olmasa çabalamaktan resmen ölürdük.

Yine de hiçbir şey yapmayanların başına gelenler kader;

Bir şeyler yapanların başına gelenler ise kısmettir.

Ona göre.."

30 Haziran 2014 Pazartesi

"bir iyilik et kendine, kaldığım çıkmazda beni bekleme"

 
 
 

 
 
"Ömrümüzü yaptığımız yanlışlardan geri dönmekle harcamıştık ama hayatı hala ilerlenecek bir şey olarak görüyorduk. İnsandık çünkü biz, budalaca zaferlerimiz vardı hiçbir işe yaramayan ve bilgece yenilgilerimiz vardı bizi birbirimize daha sıkı bağlayan, umutsuzca kaderle bağlayan bizi birbirimize. Kendi içimizde sessizce ve korkunç mücadeleler vermiştik, kendi iç savaşlarımızın gazisiydik hepimiz, kendimize yenilip kabul etmiştik kendimizi ve kendimize boyun eğmiştik ve şimdi hiç kimseye boyun eğmeyecektik."
 
 
Klişe ama siz hiçbir kitabı okurken, böyle göğsünüze bastırmak istediniz mi? Ben çok uzun zaman sonra Deliduman'ı tam da bu duygular ile okudum. Tanık olduğunuz güzellik karşısında ağlamak istersiniz ya, işte öyle komik bir duygu haliyle bitirdim kitabı.
Dağıtım sorunsalıdır, bir kitabın raflarda olacağı belirtildiği gün genelde henüz dağıtımı yapılmamış olur. Buna rağmen, 20 Haziran Cuma günü valizimle yönümü bir kitapevine çevirip, ufak bir umutla Deliduman'ı sordum. Ve bulduğum zaman gayet cinsiyetçi bir ruhla dedim ki, delikanlı adam yazınca kitabı da zamanında satılabiliyormuş...
 
Behzat Ç'yi sevmek ile Emrah Serbes sevmeyi aynı sanan çoğunluğa inat, Emrah Serbes'in yazı diline, nobranlığına, Ot öykülerine, Erken Kaybedenler'ine bambaşka bir sevgi duyanlardan olduğum için, yeni romanını laf olsun diye değil, cidden hevesle bekleyenlerdendim. Ve pek tabii Behzat Ç etkisinden çıkamazsa diye de ufak ufak korkuyordum.
Ama zekasına, diline, içindeki nefrete bile şapka çıkardığım Emrah Serbes pekala beni ters köşeye yatırdı. Bir denizotobüsü yolculuğunun büyük çoğunluğunu aptal bir sırıtışla geçirmeme sebep olacak kadar ironik bir roman Deliduman. Bana göre Murat Menteş ve Alper Kamu (Alper Canıgüz karakteri) dilinden etkiler barındıran Çağlar İyice de muhteşem bir kaybeden.
Gezi'ye dair roman/hikaye yazmak çoğu insan için kolay olsa da Emrah Serbes zor olanı yapıp, bambaşka bir bakış açısı ile, hatta düpedüz hayallerine engel olan bir süreç olarak bakıyor yaşananlara. Olan biten haksızlıklara karşı aklımızı yitirmemek için bu dil de bence çok kıymetli.
Abartma huyum malumunuz, gerçek hayatta da sosyal mecraların kıyısında köşesinde de kitabı övmelere doyamıyorum. İsterim ki, herkes bir çırpıda okusun (ki çok okunacağını biliyorum, sadece hemen olsun istiyorum) sonra altınız çizdiğimiz satırların üzerinden bir kez daha geçip vay be diyelim, okurken sinirlerimiz bozulsun, saçma sapan gözyaşı dökelim.
Yok okumam derseniz, telifini falan düşünmem her gün kitaptan bir sayfayı paylaşır, inatla çok güzel değil mi diye başınızın etini yerim. Beni kötü yola şevketmeyin, lütfen edebiyatı sevip, Emrah Serbes'in kıymetini bilin.
"Niye evlenmiyor o zaman?"
"İyi bir dayak yemediği için. Beni bilirsin Mikrop. Aile kurumuna karşıyım çünkü sonunda hep mutsuzluk var. Mutsuzluğa da karşıyım çünkü sonunda bir boka yaramıyor. Ama konu dayımın evlenip sonunda mutsuz olmasıysa buna karşı değilim çünkü bu olağan sonu herkesten çok hakediyor şerefsiz."
"İnsanın hayatında öyle bir an gelir ki önünde uzayıp giden karanlık yolda ilerlemekten başka çaresi kalmaz, geri adım atamayacak kadar yorgundur çünkü ve yerinde duramayacak kadar da yıkkın. Hayatta çoğu zaman asıl ihtiyacımız olan şey de budur işte, sağlam kalan parçalarımızı toplayıp kör bir karanlıkta yolumuza devam etmek. Nihayet, dedim kendime, bulvara bakan karanlık konteynırların kuytuluğunda oturmuş ağlarken, asıl konumuza gelmiş bulunuyoruz evladım. İnsana, yani o büyük acıya. Misal bütün şartlar eşit olduğunda, bu şehirdeki en üzgün insan kim acaba? Sen misin? Neden olmasın. Peki o zaman üzgün insan, şimdi, bu akşam, burada, kendime acıma duygusunu daha fazla körüklemenin ne alemi var?"
 

 
"Bilgisayarın başında, elim çenemde, hala hangi ümitle beklediğime kendim de şaşırak bekliyordum öyle, belki mutluluk yüklenir diye. Yüklenmiyordu. Bağlantı hızımız çok düşük ve kotamız kederle doluydu. ."
"Gerçek zannetmezseniz rüyaların ne anlamı kalırdı ki zaten?"
 
ps. Çerçeveletip, blogun tepesine asacağım satırları da unutmayalım; Çünkü bu dünyada o kadar çok mankafa var ki abartmayınca hiçbir şeyi anlamıyorlar.

ps. 2. başlık şarkısı girişi ile gönlümün bu haftaki 10 numarası olan Athena eseri, Çöküşlerdeyim.

21 Haziran 2014 Cumartesi

"And when I need you then I know you will be there with me"


Mikail'in bana duyduğu derin duygulardan olsa gerek, normal hava şartlarında seyahat etmem bu aralar pek mümkün değil. Hafta sonu şehir dışına çıkacaktım ve elbette havanın bol yağışlı olmasına hazırdım...hazır olmadığım bir gün önceden havanın çıldırmasaydı. Yağmura dair en ufak bir fikrim olsa, elbet yazlık mod tiril tiril elbisem ile konser alanına yol almazdım.

Güneş gözlüğümü şemsiye mi tercihinde hep yanlış tarafta olan bendeniz, istanbul yağmur istilasına tutulduğunde elbette açık ayakkabılı ve güneş gözlüklüydüm..oysaki benim why does it always yazan (varol'a not; bu da bir travis şarkısı) şemsiyem vardı, ve ben kuru havada bile konsere bu şemsiye ile gidip sükse yapmalıydım. Yapmadım ama bu kadar acıtasyona rağmen de neredeyse hiç ıslanmadım:))

Çünkü İstanbul için bence büyük bir hazine olacak olan black box, maslak metro çıkışına pek yakın ve pozitif metro çıkışına servisleri de -akşam trafiğine rağmen- gayet başarılı organize etmiş...

Yağmura yakalanmadan içeri girme derdine doğrudüzgün bir fotoğrafını çekemesem de black box aslında bir kompleksin içinde. Tam olmaları için bir %10'luk kısım daha olmasına rağmen ben pek beğendim black box'u.

Özellikle konser mekanı oturma ve ayakta olan düzenlemesi, yüksek tavanı ve havalandırması ile benden puanları kaptı. İlk konser akşamında,saçma sapan bir havada herhangi bir aksaklık olmadığı için de black box'a kanım çok ısındı. darısı bob dylan ve pixies'cıların başına...

Konserin kendisine dair bilumum sosyal mecralarda hissiyatlarımı kaleme alsam da, derin duygularımı ifşa etmekte sakınca görmüyorum; izlediğime çok ama çok mutlu oldum...

Bana göre Travis'i canlı izlemek, müzikal performanslarından ziyade sahnedeki enerjileri sebebiyle kıymetli ve de keyifli..iskoçya'nın havasından mı suyundan mı bilinmez ama Fran Healy benim sahnede izlediğim en sempatik solist...hele de Türkiye'de binbir tribe girişine tanık olduğumuz rockçuların yanında, kendisi nazarımda bulunmaz hint kumaşı, insan güzeli. 6 yıl önce park ormanda sahnedeki Dougie gerçeği ile tanıştığım için, dün akşam insanları tebessüm ettiren hallerine pek de şaşırmadım.

Asıl şaşırdığım, bir önceki konserdeki ergen kitlenin büyüyüp gelmiş olması ve benim artık konser yaş ortalamasının üzerinde kalmamdı. Gerçi bahsettiğim gözlemler daha çok ayakta izleyenlere özgü, belki yaşını başını almışlar benim aksime konseri oturarak dinlemeyi tercih etmişlerdir.

Konserdeki ziyadesiyle dikkat çekici kadın popülasyonunu da, yakışıklı sayılmayan bir boyband için tüm ekip üyelerinin kalplerinin güzelliğine verdim.

Ve şunu anladım, çoğu insan için Travis ergenlik kırılganlığı demek. Where you stand dışında yeni albüm şarkılarına eşlik edilemezken (pek de söylemediler gerçi) eski şarkıları , videolardaki acayip çığlıkların kaynağı oldu...

Bu güzel insanlar serin bir Haziran akşamında mutluluk sebebim oldu...

Ps. Fran'in ak düşmüş sakalını görünce konser sonrası ilk işim yaşını kontrol etmek oldu ki, o sakaldan sonra 42 yaşında olduğuna inanmakta epey zorluk çektim. İskoçya iyi güzel de insanlarını çabuk çökertiyor gibi geldi bana:))

Ps.2 Bilinçli bir tercih olduğunu düşünsem de, sebebini anlayamadığım bir şekilde black box'da cep telefonu çekmiyor. Kısmen vodafone çekse de, turkcell direkt yok. Konser mekanında buluşuruz diye plan yaparken bunu gözardı etmeyin derim.

ps.3 Başlık şarkısı en ama en sevdiğim Travis eseri olan Closer'dan

20 Haziran 2014 Cuma

"and I wanna tell you, this is a reminder"

 


Dünkü konserde dünyanın en sempatik solisti Fran’in müzik ve şarkılara dair şahane bir tespiti oldu.

Gerçekten şarkılar bookmark gibi, dinlediğinizde sizi o ilk dinlediğiniz ana götürüyor.

Benim için dünkü Travis konseri de aynı hissiyattaydı. Dünyanın en tatlı müzisyenleri benim için eski bir dosttan kalma kıymetli hediye.

Travis’i sevmeme, bu bloğa adını vermeme sebep olan kişiye teşekkürlerimle…

Ps. Bu kadar kolay kurtulamazsınız konser yazısı bilahere yazılacak.



ps. 2 başlık şarkısı da bugüne kadar nasıl olup da dinlemediğimi anlamadığım Travis şarkısı Reminder'dan.

17 Haziran 2014 Salı

"O günlerimizle biz ölmemişiz de biraz yıpranmışız "


 
Bir film, siz sinemadan çıktığınızda bitmiyorsa; hatta sizin sinemadan çıkışınızdaki duygularınız daha sonra evrilip bükülüp güzelleşiyorsa; o film benim nazarımda iyi filmdir sayın okur.
Ben Bir Zamanlar Anadolu’dan çıktığımda, çok güzel bir film demediğimi gayet iyi biliyorum. Ki o zamanki beni düşündüğümde, süresi başta olmak üzere bir çok şeye burun kıvırmış olmam da kuvvetle muhtemel.
Kendi arşivimi aramayı beceremediğimden, filme dair burada ne yazdığımı bulamadım. İki yazının da sahibi benim ama hislerim zamana indirgenmiş ve değişmiş durumda. Bu nedenle bu yazıyı Kış Uykusu yazısından ziyade, Bir Zamanlar Anadolu’daya saygı kuşağı olarak değerlendirirseniz sevinirim.
Bir Zamanlar Anadolu’da, senaryo ve montaj sürecine dair güncesini okuduğum ilk film. Filmden hemen sonra kusburnu’nun sayesinde Nuri Bilge Ceylan’ın montaj sürecine dair günlüğünü okuyup, iki gıdımlık vizyonumla burun kıvırdığım filmlerin arkasındaki emek hakkında az çok bir fikir sahibi olmuştum.  
Ama filmin kalbimde yer etme sebebi, senaryonun da çıkış sebebi Ercan Kesal’ın Evvel Zaman kitabı oldu. Peri Gazoz’undan sonra Ercan Kesal market listesi yazsa alıp okurum sanırım. Bu nedenle de filme dair hevesimden değil, Ercan Kesal sevgimden kitabı alıp bir çırpıda da okudum. Ve kendisinin sahiciliği, dilinin yeteneği sayesinde film içime daha da bir nüfus etti. Özellikle tatilde olmamın da avantajı ile bir zamanlar anadolu’da kafamda 2-3 gün boyunca oynadı. Fırsat buldukça bazı sahneleri yeniden izledim. Film çekmenin fiziksel zorluklarına, gösterilen titizliğe, olan bitenin bir fikirden geldiği noktaya hayran kaldım.
 
 
Nuri Bilge Ceylan’ın zor beğenen ve muhtemelen de gıcık bir adam olduğunu; ama işi için ölesiye titizlendiğini de bu kitaplar sayesinde anladım.
Tam da bu referansla, Kış Uykusu vizyona girer girmez izlemeye koştum. Eski ben olsa 3.5 saatlik süreden ötürü filme dair epey önyargılı olurdu ama senaryo sürecine dair detaylara az çok fikir sahibi olunca, vardır o sürenin de bir hikmeti dedim ve sinema koltuğuna kuruldum.  
Hiç lafı uzatmaya gerek yok; bence Bir zamanlar anadolu’daya rakip olacak güzellikle bir film olmuş. Bir zamanlar anadolu’da da bir konu vardı; Kış Uykusu’nda ise insanlar ve durumlar var. Her zaman olduğu gibi ne doğru ne de yanlış var. Herhangi bir karakter için iyi veya kötü demeniz mümkün değil. İlk yarının sonunda Haluk Bilginer ve Demet Akbağ arasındaki sahne bence muhteşem. Bu kadar iyi tespitler ve bu kadar doğal bir konuşma, tiyatro kökenli iki oyuncunun da yağ gibi  oynayışı falan; nazarımda hepsi 10 numaraydı. İkinci yarıda da benzer bir sahne Melisa Sözen ve Haluk Bilginer arasında var ki, o da ayrı bir en.
Serhat Mustafa Kılıç, açık ara filmin en iyi oyuncusu bana göre. Mehmet Ali Nuroğlu’na da bizi gıcık etme becerisinden ötürü özel ödül veriyorum. Nejat İşler, her zamanki gibi, suratıyla çok şey anlatanlardan. Demet Akbağ, estetik uğruna mahvettiği suratı dışında gayet iyi. Haluk Bilginer ise tüm dünyayı hakir gören mimikleri ve vurguları ile şahane. Melisa Sözen o çocuksu şaşkın bakışları ile karakterin toyluğunu gayet başarılı yansıtıyor.
 
Nuri Bilge Ceylan kolaya kaçmayan bir adam olarak yine karda kışta film çektiğinden, fiziksel zorlukları tasavvur etmek bana düştü. At sahnesini maalesef estetik bulmaktan ziyade, içim acıdı. Bir de sonlardaki av sahnesinin ne anlatmak istediğini de henüz çözemedimJ
Sözlükte denk geldiğim yorumlardan rrgezgin’e ait olana da ziyadesiyle katıldığım için, bir kısmını buraya kopyalıyor; bu filmin de güncesi çıksın diye dört gözle bekliyorum.
“masum değiliz hiçbirimiz” diye bağıran film. Benim- senin gibi, büyük beklentileri olan fakat ortalama ve mutsuz bir hayat yaşayan, var olma şavaşı veren, özünde bencil insanlar anlatılıyor.
Filmi bir kez de evde, elimde not defteri ile izlersem; size diyalogların şahaneliği üzerine daha da derin örnekler sunabilirim. Mesela Aydın karakterinin biz mutlu olmamışız bu nedenle de mutlu etmeyi de beceremiyoruz repliğini çok sevdim. Ama bunun gibi 100 tane altı çizilesi diyalog var filmde.
En iyisi ben bu satırların kaynağı olan Çehov’u okuyim, siz de bu arada önyargılarınızı salonun dışında bırakıp Kış Uykusu’nu izleyin.
 
ps. başlık şarkısı Yüzyüzeyken Konuşuruz ve Ölmemişiz

ps.2 Kara kalem çalışmasını da Google aracılığı ile buldum ama kaynağı kaybettiğim için burada paylaşamıyorum. Emek sahipleri kusuruma bakmasın lütfen.

10 Haziran 2014 Salı

"Well, anyway, it's looking like a beautiful day"


 
Her işte bir hayır vardır komitesi iftiharla sunar;

Hayatım plan yapmak üzerine kurulsa da, tatil konusunda erken rezervasyon olaylarını pek beceremem...Sınav muhabbetinden fazlasıyla sıkıldığım bir an, kendimi ders çalışmak yerine uçak bileti bakarken buldum. Havuz falan bir yere kadar denizi görmek gerek diyerek, insanlık için erken benim için normal bir vakite ufak bir tatil ayarladım...

Uzun vadeli planlar yapılırken duyulan heyecan, olağan hayat meşgalesinde unutulduğundan zamanı gelince heves kaçar, o biletler gözüne eziyet gibi gelir ya, bana hiç öyle olmadı...ki sağolsun hayatım yeni belirsizliklere doğru yelken açıyordu, ben yine de bir farklılık olur, iyi gelir diye gayet motiveydim.

Sonra yağmurlar başladı...o yağmurlar hiç bitmedi. Ben weather.com'a baktım, kendimi kandırabilirim diye meteor.gov.tr'ye ve accuweather.com'a baktım ama hava iyiye gideceğine kötüye gitti ve benim tatil süremde londra havasını bana yaşatacağının bilgisini verdi.

Hayatta her şeyin bir vazgeçme noktası olduğuna inananlardanım. Dedim uçak biletleri yansın, oteli iptal edip, istanbul'un yağmurunda ıslanayım. Ama erken rezervasyon fakir işi olduğundan, ben de riski sevdiğimden, iade edilmez otel rezervasyonu ile sonunu düşünmeyen kahraman olmuşum.



Ekim ayında Kaş'ta sel'i tecrübe etmesem, bu kadar karamsar olmazdım. denize girmek için gidilen tatil mekanında odada tıkalı kalmak adlı sanat filmini tekrar çekmek istemediğimden, bütün alternatifleri değerlendirdim, hepsinde de astarı yüzünden pahalıya çıktığı için 5 gün öncesinden hazır ettiğim valizim ile yola çıktım.

Ve hayat bir kez daha sıtmayı gösterip, beni üşütmeye razı etti. Kendi beklentilerim çerçevesince pek de güzel bir tatil geçirdim. Yazlıkçı olma ruhunu iliklerimde hissettim. Küresel iklim saçmalaması olmasa, her sene de bu vakitlerde aynı şeyi yapacak kadar sakinliğin keyfine vardım...

Nihayetinde her işte bir hayır varcılar kazandı, iptal edilemeyen otel sayesinde keyfim yerine geldi ve kanıma bu sezonun tatil virüsü girdi...
 
ps. Başlık şarkısı Elbow- One Day Like This

6 Haziran 2014 Cuma

"Madem öyle lafı uzatmaya gerek yok"




Blogun eskisi Ayçaşen sempatizanlığımı bilir...blog arşivi kendisinin sayısız köşe yazısı ile dolu...

Twitter ahalisi de kendisi ile yakın zamanda gerçekleştirdiğimiz seviyeli iletişimimiza tanık.

Yine de bilmeyenler için kısa bir özet geçmek isterim. 

Soma'daki maden kazasının sabahında ayçaşen twitter'da "neşeli ol ki genç ölesin"diye ironik bir cüme yazdı... Kendisine olan sevgi ve sempatimin, twitter ile azaldığını, özellikle kendisine dair iltifat twitlerini retweet etmesinin gözümdeki aycasen algısına ne kadar ters olduğunu bir vakitler yazmıştım. Yani sen de artık herkes gibisin ruhuyla takip ediyordum kendisini. 

Ama o sabah mevzubahis ordaki insanların çaresizliği ve hayatı olunca, yıllardır aşina olduğum aycasen tarzı ironiden midem bulandı ve kendisine sen de beyinsizliğinde ölesin diye yazdım. Son golü "o kadar angutsun ki, bu kadar sarih bir lafı bile anlayamıyorsun" ile o attı. Dediğim gibi, benim gözümdeki değeri zaman içinde o kadar eksilmişti ki, kendisiyle daha fazla liseli kız dalaşını ilerletmedim. Konu yaşandı bitti saygısızca seviyesinde sona erdi.

Olan bitenden ötürü uzun zaman önce başladığım ama zamansızlıktan bitiremediğim Hayalet Ağrı'yı bir kenara atmadım. Aksine sonra fırsat bulup, nihayet kitabı da bitirdim...Hikaye absürd olsa da ayçaşen'in tespitleri çok yerinde. Bu anlamda özellikle kadınların kendilerine dair çok şey bulacağını düşünüyorum ben kitapta. Hikayenin sonu bana göre çok saçma bağlansa da, tatil için kitap arayan bünyelere tavsiyemdir.


Hayalet ağrı'nın hemen ardından Hakan Bıçakçı'nın Doğa Tarihi'ni okudum. Öykülerine alışık olduğum Hakan Bıçakçı'nın okuduğum ilk romanı olan Doğa tarihi bir çırpıda okunan ve plaza hayatlarını egzajere ederek anlatan bir kitap. Özellikle Doğa'nın bir gün önceden yarın giyeceği kıyafetleri hazır etmesi ile kendimi çok örtüştersem de, plaza yaşamındaki kadınlara karşı fazla önyargılı bir dil olduğunu düşünüyorum. Yine de yaz kitabı olarak ve yine kadınlara öneririm kendisini de.

Yüce Yaradan beni gündemsiz bırakmasa da, şu sıra biraz fazla kitap okuyup, koca bir ot olarak geçirdiğim kış mevsimini de inşallah telafi edeceğim...

Herkese edebi günler dilerim...