30 Eylül 2013 Pazartesi

"Trying to make a move just to stay in the game"



 
Müsaadenizle kendimi hatrısayılır bir GQ okuru olarak tanımlıyorum. İlk çıktığı günden itibaren düzenli olarak takip ettiğim derginin genel yayın yönetmeni değişikliğine dair iki kelam etmeyi de kendime hak görüyorum. Olağan tezcanlılığım (ve kırk yılda bir yazı yazma zamanı bulabilmem ile) ile Ekim sayısına göz atar atmaz kendime bir fikriyat edinip, klavyenin başına geçtim. 

Aslında Okan Can Yantır'ın gemiyi resmen teslim aldığı ilk sayı Eylül sayısı bugüne kadar okumaktan en keyif aldığım GQ sayısı oldu. Sadece okunası bir çok şey olması değil, okuduğum çoğu şeyden keyif almam da Eylül sayısını benim için epey janjanlı kıldı. Dergicilik işini  çok bilmemekle birlikte, bu sayının güzelliğini Okan Can'a vermeyi de Mirgün Cabas'ın bu kadar sayılık emeğine haksızlık olarak düşündüm. Nihayetinde bir dergiyi ilk ayında baştan aşağı değiştirme şansınız yok ve zaten değişim Ekim sayısında kendini dillendirmeye başlamış durumdayken, asıl referansım Ekim ve sonraki sayılar olacak.

 

Ekim sayısına geçmeden, Eylül sayısında nazarımda şahane yapan bölümleri sıralayayım. Onur Erdem'in yaptığı Önder Özen röportajını (Özen'in her satırı hayat dersi,) Elif Key'in Zeki Müzen portresini, Elif Türkölmez’in mağazaların konseptten bağımsız müzik ısrarı üzerine yazdığı “bir daha çalma sam” yazısını, Ebru Çapa ve Ethem Onur Bilgic'in j.d salinger'in hayatı ve mahremiyet üzerine yazdıkları portreyi , Tony Parsons'un tüm uyku düzenimi dillendirdiği “uykusuz her gece” yazısını, Samet Atan Dargın'ın kurumsal babaneliği anlattığı “açık ofis yazısını” ve Yiğit Karaahmet'in ev partilerine dair şahane önerilerini bu kadar güzel şey tek bir dergide olabiliyormuş heyecanı ile okudum .

 

 
Böyle bir referansla Ekim sayısını alınca da, itiraf ediyorum az biraz hayal kırıklığına uğradım.
 
Evvela şunu belirtmeliyim ki, Engin Altan Düzyatan benim nazarımda tam bir overrated popüler kültür insanı. Evet gayet hoş ve karizmatik de bir kişilik ama bugüne kadar yer aldığı hangi projeyle sizi etkiledi acaba? (Bir Bulut Olsam’daki doktor rolü için meral okay'ın karakter yaratma etkisini aklınıza getirin öncelikle) Fazla yakışıklı olmak, avantaj olduğu kadar bazen de büyük bir önyargı sebebi olabiliyor ki benim kanaatimde de bu durum  geçerli sanırım. Yani benim için Engin Altan Düzyatan, güzel kapak için doğru vefakat dolu içerik için yanlış seçim. Aslına bakarsanız, güzel kapak kızlarında da aynı şey olduğuna göre, GQ doğru yolda ben ise yanlış beklentideyim. Benim EAD’ye olan duygularımı dile dökmek için GQ kapağında kendisini görmem gerekiyormuş.
 
Okan Can Yantır’ın kariyerine dair pek fikir sahibi değilim ama ana röportajı genel yayın yönetmeninin yapması fazla “işin içinden geliyorum” tavrı olarak seziyorum. 
 
Yiğit Karaahmet, ne yazarsa yazsın eğlence ile okunacağını artık hepimiz biliyoruz. Belki de bu güvenle OCY kendisine farklı mecralara gönderip, değişik konsept yazıları yazmasını istemiş. Ama henüz bu konsepte hazır olmadığından olsa gerek (Vogue'da da benzer yazılar yazıyor galiba, düzenli okumadığım için iddia edemeyeceğim) hipodromda geçen bir günü anlattığı Ekim yazısı, Yiğit Karaahmet ruhundan biraz uzakta kalmış.
 
Elif Key, nerde yazarsa yazsın farkını ortaya koyacağı için kendisine dair dönemsel bir kıyaslamaya girmeyi hadsizlik olarak adlediyorum.
 
Asıl bu yazıyı yazma sebebim ise Dilara Gönder’in Kasım sayısı ile birlikte GQ’da röportaj yapmaya başlayacak olması. Dilara Gönder’i dünya gözüyle görüp çok da beğenmiştim. Ama konu kendisinin güzelliğinden ziyade, güzelliğinden ötürü röportaj işine dahil edilmesi.  Birçok derginin ruhunda bu tarz uygulamalar olsa da, röportajın alametifarikası Ebru Çapa’yı bünyesinde barındıran GQ için buna ne gerek vardı onu da bilemiyorum.

 
Hepsini bir araya getirince epey negatif bir etki yaratsa da, amacım yeni GQ’yu harcamak değil. Bildiğiniz üzere değişime kafadan burun bükmek genetik kodumuzda var. Bu fikriyatlarım da önyargıdan ziyade, sadık okur tereddütü olarak kayıtlara geçsin.
 
Okan Can Yantır’a dair kısa twitter gözlemime dayanarak, Mirgün Cabas gibi snob bir profil çizmediğini, hatta twitter’da epey martaval geçtiğini, bunun da derginin kimliğine bir şekilde yansıyacağını düşünüyorum.
 
Ve bu kadar lafın sonunda, değişime dair ufak burun kıvırmalarım olsa da, GQ’un ömrünün upuzun ve keyifli olmasını diliyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

 
  • GQ Style ekinde Civan Er’i kentin stil sahibi erkekleri olarak konuk etmelerine de ayrıca şapka çıkartıyorum.
  • Bir harfle yine GQ'ya yazı konusu olma fırsatını kaçırma vesilem olan Elif Key'in Ekim yazısını da bilahere tavsiye ederim. 
  • Moda çekiminden anlayan birileri de dergideki tüm pozlarda Engin Altan'ın dudaklarının aralık olmasını açıklasın lütfen.
 
ps. başlık şarkısı  fazla manidar olarak Keane'den Everybody's changing

ps.2 Hayatın geneline yayılacak anket sorusu; bir şey gayet başarılı (mekan, marka, vb) iken yine de "yerinde saymamak adına" değişim/dönüşüm işlerine girilmeli mi? Kafi diyebilmek risk almamak mıdır, yoksa güzel olanı muhafaza etmek mi?

ps.3 Siyah fon işi, her yazımın katili. Bu sebeple yazının şekilsizliği için de gözü ve zevki bozulanlardan özür dilerim.

11 Eylül 2013 Çarşamba

"mutlu gibi, umutlu gibi, bir düşte gibi"



Şu dünyadaki en büyük güzellik, sanırım sadelik.  Ve günümüz abartı çağında gerçeği “olduğu gibi aktarabilmek” şapka çıkartılacak bir yetenek. Benim için Peri Gazozu güzelliğinde bir kitabı okumak ise, gerçek anlamda bir şans.

İsminin yarattığı iyimserliğe rağmen, Peri Gazoz’u okuruna mutluluk yerine gerçek vaat ediyor. Ercan Kesal’ın taşrada doktorluk yaptığı zamanlara ait anılar, klişe ama ülke tarihine ve insan'a ayna tutuyor.

Ve Ercan Kesal’ın kelimeleri (Bir Zamanlar Anadolu'da etkisi de yadsınamaz) sayesinde okuduğunuz her hikaye bir şekilde sizin anınız, sizin acınız oluyor.

Bu sebeple kitaptan parçaları aşağıya bırakıp, tercihinize ve zevklerinize bırakmadan bu kitabı almanızı da şiddetle  öneriyorum.

"Kahrolsun Faşizm yazmışlar. Yalnız faşizmdeki “z” ile “m”nin arasına da i koymuşlar. Neyse söyledim düzelttiler. Oraya “i” konulmaz dedim. Daha imla kurallarını bilmiyorsunuz ki oğlum, nasıl devrim yapacaksınız."
"Ne alakası var baba"

"Hiç bilmediğim şeyler var sanki bu dünyada ve sanırım hayat, hiç de kolayca anlaşılabilir bir şey değil. Bana ne oluyor böyle? Büyümek ne zor şeymiş…"
"Ben büyüdüm baba"

"Yıllarca taşıdım o fotoğrafı. Kaderim gibi…Yıllar sonra o fotoğraflara değil, geçip giden ömrümüze baktık birlikte. Keder bulaşmış ömrümüze.
Tüm yazdıklarımız bizim olsa da ne fark eder ki. Üzerindeki kan, hikayelerini her gün kayıtsızca izlediğimiz o bahtsızların. Bunu böylece bilin."
"Fotoğraftaki kan kimin?"


"Döner diyorlar kendilerine, kestikçe azalan bir şeyden söz eder gibi ve donör’den mülhem….Ne kadar da küçükmüş meğer. Sığamadık yeryüzü sofrasına. Kibir denizinde boğulmuşuz da haberimiz yok. Değirmenimiz susmuş, unumuz bitmiş. Fırınlarımız da kararmış, kalplerimiz gibi.
Artık burnumuzda sıcak ekmek kokusu yerine kan kokusu var…
"Ekmek kokusu mu kan kokusu mu?"

"Birbirimizin hayatları içindeyiz. İstesek de istemesek de. Birbirimizin hayatlarının içindeyiz. Bundan hiç haber olmasak da.
Dedemden öğrendiğim, “insan olmak” kendi mutlu olduğun şeyleri yanındakilere de iletmektir. İnsan, kendinde olmasını istediğini herhangi bir şeyi bir başkası için de aynı şiddette isteyebiliyorsa “insanım” diyebiliyor.
Birbirimizin hayatları içindeyiz ve insan olmak galiba “diğerkam” olmaktan geçiyor
Oğlu, sevdiği yemeği bitirsin diye, ölüsünün yanında sessizce bekleyen annenin hikayesini anlattığınızda bir arkadaşınıza, onun hiç tepki vermeden ağladığını görmüşseniz ya da bugünlerde, ağzınıza götürdüğünüz her lokma boğazınızdan bir türlü geçmiyor ve yutkunuyorsanız sürekli ve oğullarını birer birer toprağa veren annelerin ülkesinde, kendi oğlunu koklamaktan hicap duymaya başlamışsanız eğer, birbirinizin hayatlarını da fark etmeye başlamışsınız demektir. Bu da iyi bir şeydir. Şimdilik."
"Ne kalır bizden geriye?"

"Şimdi arkanıza yaslanın ve bir an düşünün n’olur. Bir baba, on sekiz yıl önce öldürülen ve kaybedilen oğlunun kafatası ve kemikleri, yanmış bir halde bir kuyunun dibinde bulundu diye sevinç gözyaşları döküyor. Bundan sonraki tüm sevinçlerim bu ülkeye haram olsun.
Ölülerimiz nerede? Bir karga bile değilsiniz. Kabil’in kargayı görüp de utanan kalbi yok sizlerde, anladık. Ama yorulmadınız mı ağzınızda cesetlerle yıllar yılı tepemizde akbaba gibi dolaşmaktan? Bir karga gibi yapın hiç olmazsa. İnin yere ve bırakın ölülerimizi. Kalplerimiz onlara mezar yeridir."
"Ölülerimiz nerede?"

"Ne biçim insanlar bu anneler? Çok tuhaflar. Hiç kimseye benzemiyorlar. Ama, birbirlerini tanıdıklarına eminim. Kendi aralarında konuşup anlaştıkları, bizim bilmediğimiz ortak bir dilleri var muhakkak. Belki de gizlice buluşup, haberleşiyorlardır birbirleriyle kim bilir?"

"Analar kokularından bulur kuzularını"

"Belki de biricik mesele bu. Dünyanın bizimle birlikte kurulduğunu, zannedip kendimiz için sonsuz bir yaşam hayal etmek.. Bu yüzden bu kadar kalınlaştı derimiz. Bu yüzden dipsiz bir kuyuya dönmüş içimiz."
"Üç tarz-ı hakikat ve biz"

"Bazı şeyler insana geri dönülmez yollar çizer. Bir sarsıntı, bir kırılma olur hayatınızda ve sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz."

"Yaralarım nedendir?"

ps. Kitabı kitap kadar güzel anlatan Ece Temelkuran yazısı için de bir tık. 
ps. Başlık şarkısı Çilekeş ve Kendimden Geriye

3 Eylül 2013 Salı

"bir defa kalsam yanında, hayat güzel hikayemde kalınca"




Bu aralar;

Bugüne kadar beni ve ben yapan, hayatımı zor kılan, kurallarımı, takıntılarımı, sınırlarımı yavaş yavaş da olsa genişletiyorum. Ters düz olmasam da, dönüşüyorum. Umursamamayı öğreniyorum. Blogdan carpe diem sloganını kaldırdıktan sonra anı yaşamanın gerçekliliğini tecrübe ediyorum.
Bir’ey olmanın keyfini çıkartıyorum. Gözümde büyüttüklerime “ne çıkar “ diyerek, kendimi daha az yormayı deniyorum.

İnsanın başına gelecekleri az çok bildiği/hissettiği gibi bir inancım var. Ya da şöyle söyleyeyim, bazı isteklerinizin, şaka veya hayal olarak dilinizden dökülenlerin siz unuttuğunuzda başınıza geldiğine çok kez tanık oluyorum. Bazı şeyleri oluruna bırakmanın ne büyük keyif olduğunu öğreniyorum.
Ve içini bir şekilde özellikle en kötü zamanlarda  ferah tutabilmeyi becerebiliyorsan, hayatın sana sundukları ile başetmenin daha kolay olduğunu görüyorum.
Bir de bazı şarkıların gün gelip gerçekliğiniz olduğuna ciddi ciddi inanıyorum.   
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Su altında müzik dinlemek dünyadaki açık ara en güzel şey olabilir.
  • Ercan Kesal’ın Peri Gazozu sadeliğin, gerçekliğin muhteşemliğinde bir kitap. 
  • Hamdi Koç’un Çıplak ve Yalnız’ı bu yıl içinde okuduğum en iyi roman. Onu az ve yanlış tanıyanlar bu kitabı es geçerse, ne çok üzülürüm.
  • Yaz’a kendim adına çok da güzel veda etmişken, aklıma biraz da klişe olarak Murathan Mungan’ın Yaz Geçer lafı geldi. Lafla sınırlı kalmayıp, şiire odaklanalım dedim, hoş olmadı. Yine de hatırlatmakta fayda var,
 
Yaz geçer, yine gelir…
Yaz geçer, iyi gelir sözcükler…

 
 ps. başlık şarkısı Sakin ile Bu Defa