30 Temmuz 2013 Salı

"I hope you make it alright"


Yaz ekranı ve teknik imkanlar sağolsun, televizyona ilişkimi sıfırın altında bir yerlere konumlandırdım.  Tv’dan bir şey takip etmiyorum, bir şeyler izlediğim vakit de beynimde yer etmemesini temenni ediyorum.

Türk televizyonlarında yaz ekranı bir kabus olurken,  pek sevdiğim yabancı diziler birer ikişer yeni sezon bölümleri ile internet ortamlarında arz-ı endam ediyor..

Eski ben'in internetten dizi izleme haline ne kadar gıcık olduğu malumunuz.  Halen interneti dizi izlemekten ziyade, iyi müzikler dinlemek için kullanmayı tercih etsem de Suits gerçeği malumunuz.  Ne mutlu ki bana mayıs ayından beri beklediğim yeni sezon bölümleri ile Newsroom’un yeni bölümleri aynı zamanda yayınlanmaya başladı.

                                      
Birkaç bölüm biriktirip izleyecek sabrım olmasa da, yeni bölümler yayınlandıktan birkaç gün sonra ipad’i karşıma alıp, hayatı donduruyorum. Ve size komik gelecek biliyorum ama bazen izlediğim sahnelerden o kadar mutlu oluyorum ki, ipad’e sarılmak istiyorum.  Böyle güzel dizileri izleyebildiğim, istersem tekrar tekrar da  izleyebileceğim için emeği geçen tüm teknik ve yapımcı ekibe telapatiyle sevgilerimi gönderiyorum.

 
 
Yasal uyarı; Bu kısmı kusburnu ve Suits’in ilk 2 sezonunu izlemeyenlerin okuması tehlikeli.
 
Suits ‘de 2. sezonun sonunda değişmeye başlayan dengeler 3. sezon ile birlikte iyice ayyuka çıkmış durumda. Eski tozpembe günlerdeki gibi çözümler eskisi kadar kolay değil. Harvey’in yakışıklılığı 10 misli artsa da, kendine güven konusunda onun bile tereddütleri var. Herkes “acabaları” ile bambaşka bir sorgulama sürecine girdiği için, dengeler fay hattında. Ve bu nedenle Suits izlemek artık daha da bir ciddiyet ve taraf seçmeyi gerektiriyor beraberinde. (2 bölümden 10 bölümlük senaryo çıkartan insan)
 
 

Newsroom ise bildiğimiz gibi. Bu sene habercilik ve Amerikan doğruculuğu paralelinde aşk üçgen/dörtgenleri de hatrısayılır bir yer edinecek gibi gözüküyor. Diyalogları özümsemek için ciddi bir mesai gerektiren dizinin geriye dönük tekrarlarını izlemek parçaları birleştirmek ve Mackenzie'yi anlamak adına pey keyifli.
 
YenalBilgici 'nin yazısı vesilesiyle, ilk sezonun en şahane bölüm sonunu bilmem kaçıncı kez tekrar izledim. Hiçbir zaman bir kezle yetinmediğim için sonra birkaç kez daha izledim. Ama inatla aynı şekilde üzülüp, Don'un "o bir insan, öldüğünü gazeteci değil, doktor açıklar" repliğine hayran kalıp, vurulan kongre üyesinin ömrünün iki klavye tuşu ile uzatılmasına ve pek tabii ki Fix You etkisine girip, uzunca bir müddet de çıkamadım. 
 
Üzülmekten ötürü sevindim. Ipad'e sarılmak kesmedi, bir de buraya not düşme ihtiyacı hissettim.

Seviyorum, izliyorum, bitecekler diye şimdiden üzülüyorum...

ps. Başlık şarkısı Sutis soundracklerinden Sleeping at Night ile Caught a Ghost 
ps.2 Suits'teki kadınların şahaneliğini de ayrı bir yazı konusu yapabilirim.  

ps.3 Suits'e dair ıvır zıvırlar...

28 Temmuz 2013 Pazar

"Sing me a love song from your heart or from the phone book"



Tom Smith aşk acısı çekecek diye, biz ölelim mi?
 
Daha önce de söyledim, ne tür müzik dinlersem dinleyeyim içinde dram barındıran şarkıyı şıp diye bulmak gibi güzide bir özelliğim var. Bu anlamda Tom Smith etkisi sağolsun, Editors beni en kestirme yoldan hüzünle dar alanda kısa paslaşmalara itiyor. Well Worn Hand’in en sevdiğim Editors şarkısı olması (aynı zamanda bileklerimi kesmem gerektiğinde, fon müziği yapacağım şarkıdır kendisi) da sanırım durumu gayet net özetliyor. (Diğer dram kokan şarkılar için bknz. Push Your Head Towards The Air ve Smokers Outside The Hospital Doors)

Şarkılarının albüm hali ile konser  versiyonu arasında seçim yapacak olsam, bir an bile düşünmeden konser versiyonlarını seçeceğim grubun yeni albümünden şarkıları ile de önce bu şekilde  tanıştım, geçtiğimiz günlerde de albüm kayıtlarını (niye cd versiyonu demiyorsam) dinlemeye başladım.  Bilen bilir, benim için dinlemenin sınırları epey geni ve o sınırın yarısı geçince, bir de şarkıları çok sevince, "The Weight of Your Love’a" dair duygularımı kağıda dökmek istedim.



Öncelikle şunu vurgulamakta fayda var, "The Weight of Your Love" Türk bir grup tarafından yayınlansaydı, albümün çıkış tarihi Temmuz değil en erken Ekim olurdu. Bu yüzden ben yasal olarak uyarımı yapayım; albüm o denli melankolinin dibine vurmuş durumda ki, bu sıcağın üzerine bu kadar dram adamı mahveder, havalar  azıcık serinleyip, bünyeler depresyona girmeye heves edince dinlerseniz, yazınızı heba etmemiş olursunuz.

Bakmayın A Ton of  Love ile lansman yaptıklarına, bana göre albümün hiti açık ara Sugar. Müzikal açıdan gitar etkileri ile albümün geneline göre sert sayılabilecek şarkının sözleri, ismi kadar şeker değil. Biraz fazla dinlediğiniz vakit, albümün kalpte taşikardi etkisi yaratabilecek şarkılar grubunda. (bknz.  It breaks my heart to love you)
Ama ben bana sunulan acı ile yetinmem, daha da derinlere inerim. Bu yüzden gözönünde olmasa da ilk dinleyişimle Two Hearted Spider ile What is This Thing Called Loveı bir yerlere not ettim. Sanırım Two Hearted Spider’ı çok farklı versiyonu ile vakti zamanında Rock-n coke’da da   icra etmişler.  Açıkçası ben o halini de sevdim, ritm münasebetiyle acıya o kadar da derin girmemesi de hassas kalpler adına faydalı ama bu albümde niyet “o depresyona illa ki girilecek” olduğu için, el mecbur dinleyerek acıya direneceğiz.

Benim albümdeki Well Worn Hand’im kesinlikle “What is This Thing Called Lovedır.  Ayrılık sonrası dinlenilmesi tehlikeli de olsa, bence  “all the pretending; God knows that we tried” satırları da zamanı geldiğinde, gerçekleri hatırlatıp yola devam ettirecek türden de  bir şarkı.



Ve bana göre albümün gizli hiti ise, bonus track olarak Sting. Bir kere gerçekten tam bir Editors şarkısı ve bu yüzden de bilinçaltımın kendi kendine en çok mırıldandığı şarkı da şimdilik The Sting. Albümdeki dram ruhunu bir yana  bıraktıran ve muhtemelen de bir başka şarkıya müzikal açıdan benzeyen şarkı ise Formadelhyde.  Kolay ezbere alınan şarkı bana göre, bir yere yetişirken özellikle merdivenlerde koştururken (tecrübeyle sabit) şahane bir soundrack etkisi de yaratıyor. ( never let go)
Honesty de albümün damar tarafına oynayan, hatrı sayılır güzellikte bir şarkı. Hyena ise karşı tarafa (albümün ritmik kısmında) oynayan, Editors ruhunu ziyadesiyle yansıtan ve kolay eşlik edilebilir şarkılardan. Bird of Prey ise halihazırda kanıma giren ama dinledikçe daha çok da seveceğimi düşündüren şarkılardan.

Hangi müzik türü olursa olsun, bana kemanla gelene ben 10 adım giderim. Bu sebeple de ilk dinlediğim andan itibaren Nothinge karşı da ziyadesiyle derin duygular besliyorum. Genel Editors standartlarında  olduğu üzere konser versiyonu ile bambaşka bir ruhta olan şarkı “i got nothing left” satırları ile beni bana anlattığı için de ayrıca gönlümü çalarak, albümdeki yıldızlı pekiyi’lerim arasında yerini aldı. Akustik versiyonu albüm için olduğu kadar benim için de bonus sayılır.


Comrade Spill My Blood da albümün bonus kısmında yer alan bu sebeple de, gizli güzel kategorisine koyacağım şarkılardan. Bu şarkıyı da müzikal açıdan bir şarkıya çok benzettim ama sorgulamalara girmeksizin  de sevdim kendisini. Ay şu şarkının aynısı derseniz de Tom Smith seslendirmiyorsa, hangi aynı’lıktan bahsediyoruz der, sizi kendi bilmişliğinize terk ederim.

Phone Book da özünde güzel olsa da şimdilik aramızda anlayamadığım bir mesafe olan şarkılardan.

A Ton of Love ise, ilk dinlemeye başladığım vakitteki  önyargımı yıkan, dinledikçe sevdiğim, sevdikçe de dilime dolanan şarkılardan biri oldu.




Get low albümde en az dinlediğim bu sebeple de şu an için nötr olduğum şarkılardan.

Weight'i de sevmiştim ama niyeyse albümü yazarken hiç aklıma gelmedi. Çok dinlemekten şarkıyı eski olarak algılamış olmam da muhtemelen ama Editors gibi Editors şarkılarından biri de Weight, yanlış olmasın, gözden de kaçmasın. 

7 Eylül’e kadar hangi şarkıya hangi duyguları hisseder, konserde hangi hissiyatlarla şarkıları seslendiririm bilmiyorum ama şimdilik albüm halim budur. Başta söylediğim gibi, kendinizi kaptırırsanız Editors adamı fena çarpar. Yaz vakti derine inmeden bir selamlaşıp, acınızı sonbaharda çekmenizi öneririm. Nitekim ortada çekilecek bir acı var ise, buna Tom Smith’in vokal yapması da bence bir şanstır.

Nihayetinde an end has a start diyenlerin de elbet bir bildiği vardır.
ps. An End Has A Start da nazarım da albüm veya şarkı ismi değil, bir derin hayat felsefesidir.
ps.2 başlık şarkısı The Phone Book 

21 Temmuz 2013 Pazar

"you're the life of another world"


Malumafatruş'un edebiyat güncesi;

Kitaplara duyduğum ilginin onda birini edebiyat dergilerine duyduğumu söyleyemem. Günümüz dijital çağında okunacak site ve blog (hala düzenli yazanlar var çok şükür) gün geçtikçe artarken, edebi gaye ile bir dergi çıkaran Ot dergisi üyelerinin cesaretini takdire şayan buluyorum.

Derginin bana göre iki santrforu olan Emrah Serbes ile Hakan Günday'ın yazılarını ayda bir okuma şansı bulmak başlı başına bir lüks. Blogdan bloga alakasız kişilerin yazılarını okudukça ne çok kişi etkilenmiş Hakan Günday satırlarından, ne çok genç erkek "piç"vari bir öykü yazmış, ne çok kişi Emrah Serbes doğallığında yazılar yazmaya çabalıyor halen daha iyi gözlemleme fırsatı buluyorum.

Gündem bir türlü sakinleyemediğinden Ot'un Haziran sayısını okuyamamıştım, Temmuz sayısını ile birlikte ikisini okuma fırsatı buldum. Sonra bir sürü başka yazı ve kitap da okudum, dergiden satırları kopyalamak bugüne kısmet oldu. 

Temmuz sayısını Gezi’ye değinmesi kadar dergiyi evladiyelik yapan kısmı Kinyas ve Kayra’nın dövmelerinin Emre Orhun tarafından çizilmesiydi.  Kinyas ve Kayra da, bana göre Hakan Günday’ın hem şansı hem şansızlığı. Ne yazarsa yazsın, bu kitap kadar etkileyemeyecek okurunu. Çünkü kendisinin kemik okurları artık  ergenliği bırakıp, orta yaş olmakla yüzleşme faslında olduklarından Hakan Günday’ın varoluş sorgularına pek de takatleri yok. (kendimden yola çıkıp, tümevarıyorum)
 
Yine de Kinyas’ın şu lafını yazımızla ilişkilendirmeden geçmek olmaz.
 
“Belki de tek sorun şuydu: biz ne istediğimizi bilememiştik hiçbir zaman. Ve dolayısıyla her şeyi deniyorduk.”
 
Ot’un parçalara misafir sanatçısı Burak Aksak’ın yazısından başlıyorum. Yaş itibariyle de bana göre Temmuz sayısının en iyilerinden biri “Mayısın son gecesi”.



 
“Anneleri telaşlandırmak istemeyen ana akım medyadan Allah razı olsun. Sayelerinde gönül rahatlığı ile sokaklara çıkabildik.
....
Gece boyu yönümüzü farklı seslerden gelen bu uyarılar belirledi. Ekonomik büyümenin tüm ağaçlardan daha değerli görüldüğü, Dolar ve Euro karşısında insanlığın değer kaybettiği, yeryüzünün sınırlar çizerek bölündüğü günlerde birleştik biz. Bir olduk. Şimdi taşan bir nehir gibidir bizim umudumuz. İnsan umuduna karşı tazyikli su, biber gazı ve plastik mermi. Üzgünüm ama silahlarınız çok zayıf beyim.
Bunca telaş arasında yaşamayı unuttum. Güçlü olanlar, parası olanlar, medya patronları, siyasiler, politikacılar, kendi aralarında bir oyun oynuyorlar. Mahalle maçlarında seni tıfıl gördükleri için aralarını almayan ağabeyler vardır. Aynı onlar gibiler. Sadece ihtiyaç duydukları zaman kullandılar bizi. Şimdi o kenara itilmiş çocuklar sokağa çıktı. Kendi toplarını alıp aralarında oynamaya başladılar. Ve tüm mahalle o ağabeyleri de bu oyuna dahil etmek istedi. Biz aynı mahallenin çocuğuyuz. Kavga etmesini de öpüşüp barışmasını da iyi biliriz. Yeter ki bizi bi rahat bırakın. Ne yapacağımızı söylemeyin, aptal yerine koymayın artık bizi. Biliyoruz ki, istemediğin bir şeyi yapmak zorunda kalmamaktır zenginliktir.
Diren o zaman. Yılma pes etme. Mülk edinme. Köpek gibi sev yine. İnadına bir kahkaha patlat. Hüznüne yarenlik etsin gülümseyişin. Aynı acıların benzerlerini yaşa. Her acı farklıymış, hepsi diğerlerinden daha büyükmüş gibi gelir insana. Hiçbiri geçmeyecek zannedersin. Ama hepsi geçer. Seni terk eden herkesin yüzünü unutursun zamanla. Sesleri yitip gider ölenlerin. İşte belki bir gece, biz gaz bulutunun içinde yine o aynı gülümseme. “
Batuhan Dedde’nin Gezi’den bağımsız Kalp Kanser’i yazısı da benim dergide okumaktan keyif aldığım bir başka yazı oldu. Yazı ziyadesiyle Umut Sarıkaya ezgileri barındırsa da, dramla komediyi usturuplu bir şekilde iç içe geçiren yazıları severek okuyoruz.
Ve bu işin piri olan Emrah Serbes’in Ot’taki tüm öyküleri gibi Haziran sayısındaki Yalnız Kurtlarla Dans’ını okumayanların da okumasını ısrarla öneririm. (Derginin ipad edisyonu ücretsiz yüklenebiliyor, sadece benim gibi ıos güncellemesi yapmayan sabit fikirler, daktilo gibi yazıları hard copy’den alıntılıyor.)

“Bütün yeteneksiz yazarların ortak konusuna dönmüştüm farkında olmadan; bireyin iç dünyası, yalnızlığı ve açmazları. “En azından bunun farkındasın” dedim kendime. Bir süre ara verdim yazmaya. Saksıya menekşe ektim, her gün suladım, bir akşam geldim, soğuktan donmuş. Olabilir. Her şey olabilir.
İnsanların çoğu, ezilmiş onurlarıyla sağa sola saldırmaya hazırdır, sinsi, zehirli, acımasız olurlar. Harcanmış hayatların, meçhul ruhların arasındaki yerlerini almaya asla razı olmazlar. Bunun sebepleri vardır elbet, ben de biliyordum ama sikimde değil. Ben o kadar sıradan tepkiler veren biri olmayacaktım. Harcanmış hayatların, meçhul ruhların arasındaki yerime razıydım. Ama kendi özel harcanmışlığımla, kendi özel meçhullüğümle. Bu yeterliydi. “

Bir de Canavar Banavar’ın Mayıs yazısı var ki, yazıdan hangi parçayı koysam eksik kalır düşüncesiyle fotoğrafını ekliyorum. Ama siz yine de para verip bu güzel dergileri alıp, hem kendinizi hem de bu emeği ödüllendirin. 

ps. Başlık şarkısı yine yeni Editors albümünden Sugar.
ps.2 Yıldız Tilbe'nin röportajdaki beyanatlarına da pekala şapka çıkartıyorum.

18 Temmuz 2013 Perşembe

"olduğu kadar güzeldik"



 
Sıklıkla eskisi kadar kitap okumadığımı vurgulasam da, şezlong kitaplarına bir göz attıktan sonra şunu söyleyebilirim ki, popüler kültürün bir bireyi olarak bu yaz plajlarda okunan veya okunması muhtemel çoğu kitabı öncesinde okuyup bitirmiş, yepyeni maceraları okumaya başlamış bir okurum.
Yazlıklıkçılar için yok denecek kadar, benim için ise yok’tan hallice sayılan tatilimde Alper Canıgüz’ün Cehennem Çiçeği ile Mahir Ünsal Eriş’in (Hüzünlü mağlupların iyimser yazarı”) Olduğu Kadar Güzeldik’ini okusam da kronolojik sıraya önce başladığım –aslında halen de bitiremediğim- Son Oyun’dan bir kuple kopyalamak istiyorum buraya. Yıllar sonra okuduğum ve de beğendiğim Ahmet Altan kitabı (bir önceki için bknz. En Uzun Gece) olan Son Oyun’dan iki bölümü de buraya iliştirmek istiyorum. Aslında bir bölüm daha var da, onu bir başka yazı konusu olarak ucu açık zamanda paylaşmak daha doğru olacak.


  
“- Sen bu kasabada yanında adamları olmadan dolaşan bir zengin gördün mü ? Niye adam dolaştırır bir insan yanında? Korktuğundan. Korkan adam kimden üstün? Korkmayandan mı? Kibirleniyorlar, cezasını korkuyla ödüyorlar…Üstün olacağım dedin mi korku da gelir pençelerini yakana geçirir. Kibrin cezası korkudur. Üstün olmak için ihtiyacın olmayanı alırsın, sonra da kaybedeceğim diye korkarsın. İhtiyacı kadarına sahip olan neden korkacak? Gelip beşiklerimi mi alacaklar? Alsınlar, yenisini yaparım. Paramı mı alacaklar? Alsınlar, yenisini kazanırım. Evimi mi alacaklar? Alsınlar, yenisini yaparım. Niye korkmam? Çünkü kendi yapabileceğimden fazlasını istemedim hiç. Kırk odalı konağın olsa bir odasından fazlasında oturamazsın, öbür odaları ne yapacaksın?
 
Kibri de senin görünmeyenin yaptı, dedim.

-Uçurumu da o yaptı ama gidip kendini atmıyorsun, dedi, demek seçmeyi biliyorsun. O zaman doğruyu seç, eğriyi değil. Eğiriyi seçtiysen de kabahati kendinden başkasında bulma. “

“Bir neden bulmak istiyor insan yaşadığı kötü şeyleri niye yaşadığına dair, sorular soruyor kendisine, öyle olmasaydı başka türlü olur muydu diye, kendimizden başka bir suçlu olsun istiyoruz herhalde, bir telefon, bir sevişme, bir söz, bizden başka bir şey, bizim irademizin dışında bir şey. Herhalde aradığımız bu. “ 

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Cehennem Çiçeği pek güzel, hatta bana sorarsanız Oğullar ve Rencide Ruhlar’dan çok daha güzel. Alper Kamu, halen 5 yaşında olsa da, bana sorarsanız artık daha da olgun.

"Babacığım," dedim. "sen de biliyorsun, vakit mutlu hikayeler için çok geç."

“Devinimin olduğu yerde ışık, ışığın olduğu yerde kaçınılmaz biçimde gölge vardır. Hayat ışıkla mümkünse de, hayatın anlamı gölgelerde saklı durur. Zamanın ölü doğmuş çocuklarını görürsünüz karaltıların içinde. Sözcükler, suskunluklar, şarkılar, ağıtlar, yeminler, ihanetler, kahkahalar, gözyaşları, sevinçler, hayal kırıklıkları ve yüzler... En çok da yüzler. Neden söz ettiğimi biliyorsunuz. bütün aşklar küllenir, bütün babalar ölür, bütün hikayeler biter. Birinin yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte bu yüzden, biri hariç, bütün çocuklar büyür. Gölgesini kaybeden insan, gölgenin kendisine dönüşür.”

"Hayatı anlıyorum," dedim. "Sadece kabullenemiyorum."
  • Olduğu Kadar Güzeldik ise, bir Bandırmalı için güzel, olmayanlara da muhakkak sıcak ve tanıdık gelecek bir kitap. Bana sorarsanız o gizliden gizliye var olan burukluk sebebiyle de biraz sonbahar kitabı. Yine de alıp, okunacaklar listesine eklemenizi de naçizane öneririm. Benim Adım Feridun, çoğu kişi gibi benim de en beğendiğim öykü oldu, teaser’ları iliştirmek benden kitabı alma isteği sizden.  

“Allah’ından, kitabından bulsun kim kimin hayalini, neşesini çalıp gittiyse”

 "Demek ki insan, yaşıyorsa nasıl olsa iz bırakıyor, bir zeytincinin paslanmış tabelasında bile olsa”

“Devrim olurdu, olmazdı orası ayrı mesele. Ama devrime inanmanın bile, razı olmamakla doğrudan ilgili, vicdanı serinleten, en olmadık zamanda insanın içini yeşerten bir lezzeti var.”
ps. Bu muhteşem başlık şarkısı da Yıldız Tilbe'ye ait. 

17 Temmuz 2013 Çarşamba

"uzakta gerçeklerden, kendine yenik bu aleme"




GQ Türkiye yayına başlamadan önce, bir erkek dergisi okuru değildim. Kaldıki GQ Türkiye'yi de erkek dergisi niyetiyle okumuyorum. Bir sonraki yazıda da mevzubahis edeceğim üzere, Gezi'yi konu eden bütün yayınları bir şekilde okumak ve arşivlemeye çalışıyorum. 
 

Her ay aldığım GQ'yu da bu sebeple, bambaşka hissiyatlarla aldım. Derginin Temmuz sayısı sahibi olduğu grubun yayın politikası gözönünde bulundurulduğunda büyük cesaretti. Hele ki NTV tarih'in yaptığı özel sayının yayınlanmasına bile izin verilmezsen, daha geniş kitlelere ulaşan GQ'nun Gezi'yi bu kadar çok sayfada yazı konusu yapması  günümüz şartlarında iddialı bir çıkıştı. Ve bu iddianın sonucu olarak, dergi yayınlanır yayınlanmaz Mirgün Cabas'ın istifa ettiği (ettirildiği) haberi medyada yer buldu. Ben kaçırmış olabilirim ama bugüne kadar Mirgün Cabas'dan da konuya ilişkin herhangi bir açıklama gelmedi.
 
Twitter'da da yazdım, aklım bu olanların salt yandaşçılık ile bağdaştıramıyor, kaldı ki Mirgün Cabas'ın politik bir duruş sergileyeceğini de geçmiş referansları gözönünde bulundurulduğunda pek düşünmüyorum. Bana kalırsa ntv ekibinde alkol yasası ile en büyük gelir kapısını kaybeden ve zaten maliyetli de olan dergiciliğin destekçisi olan Cem Aydın'ın da görevini bırakması ile dergicilik gözden düştü. Ve bu düşüş gezi olayları ile birleşince beklenmeyen ve ani aksiyonlar alındı.

İste tam da bu yüzden, GQ'nun Temmuz sayısı daha da anlamlı. Ve Tanıl Bora'nın Okumuş Çocuklar Sokağa İnince yazısı beyaz yakalılara dair tespitleri ile pek bir şahane. Geleneksel copy paste ruhum ile yazının beni en etkileyen kısmını el emeği göz nuru olarak (gq.com.tr'de bu yazı vardır halbuki di mi) buraya taşıdım.
 

Ve bir kez daha kendimi  "kendime söylüyorum da laf dinlemiyorum" paradoksunun içinde buldum. 
 

"Beyaz yakalı çalışanların sıtkının sıyrılmasına yol açan, sadece işsizlik tehdidine ve geçim değil zaten; belki en az onlar kadar, işte bu anlamsızlık duygusu...Köpürtülen arzularla kendi günlük rutinleri arasındaki uçurum, aynı zamanda köpürtülen o arzuların ucundan tattıkça farkedilen yavanlığı...Kışkırtılan "başarı" hırsı ve rekabetin beraberinde getirdiği arkadaşlık, asosyalleşme ...Bol yaratıcılık lakırdısı altında ruh ezici bir rutin..İş ortamından farfaralı  manzarasının arkasında, büyük bir özsaygı kaybı.."okumuş çocukları" isyan ettiren sokaklara uğratan, işsizlik tehdidi kadar bu tazyikler aslında.

 

Tabii, her ne kadar ancak tahsiller mümkün bir cehalet türü varolsa da "okumuş" olunca, enayi yerine konmaya, hiçe sayılmaya itiraz etme ihtimali de mevcuttur.
 
31 Mayıs gecesi kopan Taksim Gezi Parkı protestosu, başta İstanbul, Türkiye'nin büyük şehirlerinde birçok beyaz yakalıyı sokağa döktü. Onların nevrini döndüren, özel olarak Beyoğlu sakinlerini parklarıyla ilgili talepleri karşısındaki nobranlık, genel olarak Başbakan'ın hayatın her alanında nizam vermeye dönük azarlayıcı tavrıydı. Genç  şehirli tahsilli profesyonellerin "hayat tarzı savunusu" da dendi buna. Peki acaba daha derinde bir yerde, tam da o hayat tarzına ilgili yaşama ve çalışma koşullarıyla ilgili bir hoşnutsuzluğun etkisi de gizleniyor olabilir mi?
 
Küçük ama kararlı bir grup: Plaza Eylem Platformu, bir zamandır işte o hoşnutsuzluğu gizlendiği yerden çıkartmaya çalışıyor. Platform 2008 sonbaharında,  çağrı merkezi çalışanları derneği'nin yanısıra bankacılık ve sigortacılık şirketleriyle telekomünikasyon, bilişim ve medya sektöründe çalışan birkaç genç tarafından oluşturuldu. Maaşlarını kredi kartına gömerek, kılık kıyafetleri ve edalarıyla kendilerine işadamı süsü veren iş arkadaşlarına, iş adamı falan değil neticede işçi olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Şık büroların şık çalışanlarına sosyal haklarını hatırlatmaya, işyerinde gördükleri muamelenin hiç de şık olmadığını anlatmaya çalışıyorlar...

 ps. başlık şarkısı Athena ile Uyanınca.

4 Temmuz 2013 Perşembe

"Sing me a love song from your heart or from the phone book"


Değişim güzel sey. Bana göre onu keyifli kılan şey de ne olursa olsun özünü inkar etmemek. Mesela ben, dünyanın her türlü müziğini dinleyip sevebilir, bakkal ruhlu şarkılar sayesinde epeyce de eğlenebilirim. Gelin görün ki, ruhum arabesk. Bazı şarkılardan yaratacağı manasız hüzün nedeniyle itinaya kaçsam da, yeni dinlediğim şarkılarda da bir şekilde o arabesk ruhu bulur, sonrasında shuffle'a almak suretiyle o arabeskliğe bir güzel demir atarım.



Son zamanlarda dinlemeye başladığım bu şarkı da bir reklam (sanki araba) jingle'ı gibi başlasa da gerçek yüzünü bilahere gösteriyor. Klibinin  hatrı sayılır etkisi ile insanın içini kabak gibi oyuyor. 




Benim nazarımda bu şarkının melodisi orantısız acı'lı ve müzik adı altında dinleyici adlı iyi niyetlilere de böyle acımasızlıklar yapılması büyük haksızlık.

Siz dediğimi (önerdiğimi) dinleyin, yaptığımı yapmayın. Şarkıyı da acılı Türk filmi ruhuna bürünmeden sadece şarkı olarak dinleyip geçin.

After everything; Ceylan Ertem'le jaz ruhunda acılı arabesk konusuna da bir sonraki yazimizda değineceğiz. 

Ps. Başlık şarkısı The Phone Book ile Editors 


Sevgili Kusburnu; Şu yazıya link değil, klip koyabilmeye heveslensem de  muvaffak olamadım (ipadden izlenemese de, normal laptoplardan izleniyordur umarım), teknik danışmanlığına ihtiyaç duyuyorum. 

3 Temmuz 2013 Çarşamba

"Every little piece in your life, will it mean something to someone?



Hayat gerçekten tuhaf mı yoksa biz mi bazı anlara gereksiz mana yüklüyoruz bilmiyorum.

Bir süredir resmen tanışmasam da, bir tanıdık aracılığı ile hakkında epey şey dinlediğim biri var. Hep dinleyeceğim, hiç tanışmayacağım sandım, bu sebeple fotoğrafına baksam da, hafızamda konumlandırmadığım biri.

Bir de sosyal medya ve gezi olayları sayesinde okumaya başladığım, okudukça üslubuna sempati beslediğim biri (GEZİ’nin güzelliklerinden biri de okumaya değer sayısız kişiyi bulmak oldu) var. Gün gelip bir ortamda denk geldiğimde, kendim gibi görmekten ziyade, sosya bir popüler kültür öğesi olarak konumlandırdığım, kendimce bir karakter çizdiğim.  

Ardından da saçma bir zamanda beynimde çakan bir ışık ile bu iki kişinin aslında bir kişi olduğunu anlama halim var. (Bahsettiğimiz kişi ismini ve fotoğrafını gizlese, bu olay aslında çok da şaşılacak bir şey olmazdı herhalde.) Bambaşka bir şekilde dinlediğim için, aslında yaşıtım olacağını bir şekilde denk geleceğimi hiç sanmadığım birini bambaşka bir mecrada da tanıyınca insan şaşırıyor, utanmadan bir de bunu yazı konusu yapıyor. 

Olayı bu kadar abartmamın sebebi basit, dünya gerçekten çok küçük sayın okur. Fotoğraflar, tweetler derken daha da küçülen bir dünya ki gün gelecek hepimiz bir şekilde birbirimizi tanıyacağız ya da tanıdığımızı farkedeceğiz. Tanıdığımıza “memnun olacak mıyız”ın cevabı, zaman ve mekana göre çok da değişecek bir soru ki, buna gelenekselciler kısaca kader  diyor. Olayı üstünkörü anlatıyım derken, hadise romantik bir tanışma hikayesine dönüştüğü için, bahsi geçen kişinin hemcinsim olduğunu da belirteyim. (ayrıca; velev ki gay’iz sana ne i.gökçek)

Çok kez tekrarlandığı üzere Gezi Parkı olayları ülke için turnosol kağıdı işlevi gördü. Medya başta olmak üzere, hayatımızdaki her şeyi “duruşlarına” göre konumlandırır olduk. Ve bu noktada ben, henüz muhafazakar olmasını bile sindiremediğim Murat Menteş’in Yeni Şafak gibi masum insanları hedef gösteren bir gazetede ısrarla köşe yazmasına akıl sır erdiremedim. Kendisinin varoldöken’in tabiri ile çok konuşup bir şey dememesine değil ama niyeti, ruhu ve satırları nefret kokan bir gazetede köşe yazmaya devam etmesine gerçekten çok üzüldüm.  Yazdıklarıyla iki tarafın da tribünlerine oynamasına, akil olmaya çalışmasına bir yere kadar dayanırdım da, bir insan attığı tweet yüzünden bu ülkenin başbakanı yüzünden meydanlarda hedef gösterilirken, buna çanak tutan bir çatı altında olmasını bir türlü kabullenemedim. Bu saatten sonra benim için Murat Menteş, sevdiğim korkma ben varım’ın yazarı değil, bozuk saat gibi yazdıklarının yarısında doğru noktalara değinen, nihayetinde muhafazakar kızların hayallerini süsleyen entel prenstir.

Ve Mehmet Ali Alabora, kendi sınırları içinde tepkisini dile getiren sade bir aktivist iken, lider olmayı hiç aklından geçirmemişken, bir suçlu bulunsun diye ısrarla hedef gösterilen ve şu saatten sonra başına geleceklerden bu ülkenin başbakanının bizzat sorumlu olduğu bizden biridir. Böylesine saçma bir oyunun içine çekilirken, bu nasıl bir iftiradır diye isyan etmesi gerekirken; karşısındakilerin ruhunun, aklının kötülüğü sebepli sessiz kalması belki de en doğru olandır.  Türlü destek kampanyaları verilse de nazarımda yalnız bırakılandır.

Bu yazıdan çıkartılmayacak Sezarın hakkını Sezara verme notu;

·        Hem Tarafsız Bölge hem de gazete yazıları ile Ahmet Hakan, bu dönemde bir duruş sergileyen olduğu için takdir ettiğimdir.

·         Ahmet İnsel, Özgür Mumcu, Pınar Öğünç ve Yetvark Danzikyan’ı kadrosunda yazı yazma şansı tanıyan (aynı bünye Akif Beki’yi nasıl kusmuyor orası meçhul ) Radikal de, mevcut ana akım medya için -elimizde kalan -iyimserlik sebebimdir, bunu da tarihe not düşelim.

ps. başlık şarkısı Editors'un yeni albümden, The Weight