31 Mayıs 2013 Cuma

"Yeni bir karanlık güne başladım, uzaklara giderim sanmıştım, hiç mecalim yok"

 
 
 
Yeni bir gün umuduyla yattığım yatağımdan,  uyuyabilirsem eğer her sabah başka bir kabusa uyanıyorum.
 Biliyorum ki, benim gibi hisseden bir azınlık var. Ama adı üzerinde küçük bir azınlığız biz, savunduğumuz her şeye karşın devletin nefret oklarına hedef olan. Konu ne olursa olsun, fikren ve bedenen yok edilmek istenen tektükleriz. Biraraya kolay kolay gelemeyen, geldiği anda ise”terörist” yaftası yapıştırılanlar…
Bu ülke benim için artık Nuri Bilge Ceylan’ın yalnız ve de güzel ülkesi değil, burası artık bir tımarhane, bir iç savaş meydanı. Olan bitenene karşı hissiyatım Koray Candemir’in şarkısında dediği gibi “Çok yorgunum çok, ölmedim hala”.
Ben ki, kolay kolay karamsarlığa kapılmam, kapıldığımda da bunu yazıya taşımak istemem. Ama şöyle bir gerçek var ki, ilk defa hayatımda bu ülkeden uzakta kalmak istiyorum artık. Tepki verebilenlerin bile birlik olmayı beceremediklerini, becerdiklerinde bile hayatları ile sınandıklarını görünce, bizim faşist dediklerimizi haklı gören milyonlar olduğunu bilince neyin umudunu taşıyacağımı bilemiyorum.
Hayatımın en uzun Mayıs ayı bugün itibariyle son buluyor. Haftalardır kendimi kandırma vesilem olan Berkun Oya satırlarının da bugün bitmesi manasız ve de can sıkıcı bir tesadüf (kimbilir belki de ulvi bir işaret).
Nihayetinde an itibariyle karamsarlığın zirvesinde ve “belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur” iyimserliğinden uzaktayım. Mevcut şartlar altında “An end has a start” gerçekliğinde yola devam etmekten öte yaptığım/ yapabildiğim bir şey yok.  
 
ps. Google sayesinde bulduğum blog fotoğrafına ilişkin yazıyı da sorgu suali sebebi ile paylaşmak istedim. Üretmeden kopyalama yapıştırma halimin de Haziran ayında son bulması dileğiyle.
ps.2. Başlık şarkısı da özünde iyimser mi kötümser mi olduğunu çözemediğim Koray Candemir şarkısı (güzel Melis Danişmend vokali ile birlikte)

27 Mayıs 2013 Pazartesi

"herkes bir şey özlüyor, anlatacak sözler yok "

 

Kabul etmem gereken bir gerçek var ki, ben Ayşe Kulin okumayı seviyorum sayın okur. Hayatımda en kısa sürede kendisinin kitaplarını okuyorsam, aramızda pozitif yönde bir etkileşim olduğunu inkar etmek saçma olur. Kendisinin yaşını düşününce, üretkenliğine şapka çıkartmamak elde değil. Aynı hızlı üretime bakınca, biraz üstünkörü mü yazılıyor bu kitaplar diye de düşünmemek elde değil.
Bir erkeğin, birdenbire eşcinsel olması gibi kısmi absürd bir hikayeyi anlatan Gizli anların yolcusu, zamanlaması nedeni ile (ameliyat öncesi gerginlik ve sonrasındaki sıkılma süremde) okumaktan mutlu olduğum bir kitap oldu. Kitap, PR faaliyetlerinin de etkisi ile epey ilgi görünce, bir anda üçleme halini aldı ve Gizli Anların Yolcusu’nu Bora’nın Kitabı takip etti ve şimdi de Dönüş’le sanırım hikaye bitti.
Burada daha önce yazmıştım, Bora’nın Kitabı, ilk kitabın gördüğü ilgi sebebi ile gelişigüzel yazılan ve bu sebeple de ziyadesiyle eksik kalan bir kitaptı. Hikayeyi başkasının gözünden anlattığı için pek bir sürpriz barındırmayan kitap, karakterin derinliklerine inme kısmında da bana göre sınıfta kalıyordu. Ama ne oldu ben yine de gidip serinin 3. Kitabı Dönüş’ü aldım. Aslında kitap çıkar çıkmaz aldığım için, kitabın aslında bir devam kitabı olduğunu bilmiyordum. Yepyeni bir roman diye alırken, bu kitap da Bora’nın devamı olmasın diye işkillenmedim değil. Merakım google’a yenilmese de, kitaba başlar başlamaz, yine edebiyat dünyasının para hırsının ağına düştüğümü anladım.
Peki ama ne oldu? Haftalardır kitap okuyamıyorum diye hayıflanan ama entrika da seven ben Dönüş kitabını 2 günde bitirdim.  Bu noktada gerçekten Ayşe Kulin’e de teşekkürü borç bilirim. İyi veya kötü farketmez, kafamı bir süreliğine de bambaşka bir hikayeye dahil etmemi sağlıyorsa o kitap benim için faydalıdır ki, Dönüş de içinde bulunduğum zaman dahilinde okuduğuma sevindim kitabı oldu. (Bu noktada saatlerce burada kitap okuyabilirim düşüncesini bana tattıran Karaköy’le aramıza da bir şeyler girmesin diyerek dilimi ısırıyorum.)
Dönüş’ün, Bora’nın Kitabı’ndan en büyük artısı, hikayenin devamını getiriyor olması. Yani bu hikayede okuduğumuz iki kitaptan parçalar olsa da, bambaşka da bir kısım var. Hala hikayenin sonu diyememişim sebebi Ayşe Kulin’in bu serinin gördüğü ilgiliye göre daha da devam edecek azme sahip olması. Bana göre İnci Aral’ın Mor’u bir hikayenin farklı kişiler tarafından anlatılarak ilerlemesi açısından gayet başarılı bir örnekti (zamanın şartlarına göre). Ama bunların hepsi bir kitapta olması ile aynı hikayeden 3 kitap çıkartmak arasında biraz “duygusal” farklar var. Bence bu  hikayenin de ömrü burada son bulmalı ama yok bir de Handan’ın gözünden dinleyeceksek olayı, işte edebiyatın suyu o zaman çıkar. Rica edeceğim, çoğu edebiyat insanına taş çıkartan üretkenliğini Ayşe Kulin bambaşka bir hikayede devam ettirsin.
Dönüş’ün sevdiğim yanlarından biri de, aile kavramına dair sunduğu bakış açısı oldu. İnsanların anne veya baba olması, hata yapmalarına engel değil ve bir ailede hata yapma hakkının da sadece çocuklara mahsus olmadığını net bir şekilde ortaya koyuyor kitap. Bana göre hikaye; affetmenin vicdan açısından öncelikli ilaç olduğunu işaret ediyor. Ben de okuduğunu 1 cümle ile ifade edecek blog sahibesi olarak;  “Keşkelerden korkuyorsanız, gerçekle yüzleşin ve affedin” derim.
Kitabı da “Gizli Anların Yolcusu”nu okuyup, öyküye kendini kaptıranlara tavsiye ederim. Ve tamamen kişisel merakımdan, aynı öyküyü Murathan Mungan yazsa, nasıl olurdu acaba diye de merak ederim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Kitap, çoğu yazarın gerek görmeyeceği şekilde politik eleştiriyi içinde barındırdığından ve verdiği röportajlarındaki beyanatlarından ötürü Ayşe Kulin’i ve duruşunu da ayrıca tebrik ederim.  
  • Kendisinin yeteneksiz edebiyat ajanı Barbaros Altuğ’un Hürriyet’e röportaj vermekle başlayan serüveninin Hürriyet Pazar’da yazmaya başlaması ile sonuçlanması da beni hiç şaşırtmayan, tam da ondan beklenen bir tavır olduğunu belirtmeliyim. Belki bu saatten sonra kendisi de “güce taptığı” gerçeğini kabul eder de, sürekli eleştirdiği kurumlar aracılığı ile varolmaya çalışarak  daha da komik duruma düşmez.
ps. başlık şarkısı Köprünün Tam Üstünde ile Melis Danişmend
 

23 Mayıs 2013 Perşembe

"those three words are said too much "




Medya aracılığı ile tanıdığım herkese olduğu gibi Elif Key’e dair de değişik hissiyatlar besliyorum. Yazdıklarının çoğuna hak verip, şahane bulmakla birlikte, kimi zaman da satırlarını fazla ağdalı buluyorum. Bazen nadir de olsa çizmek istediği o hassas portre ile uyuşmayan fazla burnu havada tepkileri (instagram simalarında) olduğunu da düşünüyorum.
Velhasılkelam,  arada sular donsa da kanım fazlasıyla sıcak kendisine karşı. Derin espri anlayışı ile yazdığı twitleri ve HT yazılarını zaten seviyorum ama asıl favorim keşke daha çok yazsa dediğim blog yazıları.
Ve niye bilmiyorum bu aralar anlamsızca bir yazısının başlığı dolanıyor bünyemde. Her durum için “ben olmuşum yakın plan” tepkisi vermek istiyorum.  Henüz tüm sesler içimde ama yakındır, söze de dökülür bu durum belirteci.
Twitter’da kolay kolay her linki okumam, her paylaşılan klibi de izlemem. Ama dün yaptım bir hata, kendisinin paylaştığı bir yazıyı okudum. Mazoşistten ziyade sadist olduğum için tanıdığım başkaları da bu yazıyı okusun istedim.  Aslında dün buraya kopyaladığım Berkun Oya satırları ile ziyadesiyle paralel ama kesinlikle daha can yakıcı bir yazı. Bu sebeple " kötü uyandım, keyfim de yok diyenlere, niye kendime acı çektiriyim durduk yere diye düşünenleri, ailesinden birilerini kaybedenlerin bu yazıyı okumamasını öneriyorum.

Ben niye paylaşıyorum, onu da bilmiyorum.

Hissiyatım belli  “ben olmuşum yakın plan"
ps. Blog fotoğrafı da Elif Key'in yazıya konu olan bloğundan.
ps. 2. Başlık şarkısı Chasing Cars ve Snow Patrol

22 Mayıs 2013 Çarşamba

"When you try your best but you don't succeed"


 

Zaman geçiyor, bu aralar sadece geçiyor. Yapmak zorunda olduklarım sebebi ile o geçen zaman benim değilmiş gibi geliyor. Olduğum yerde bulunmam, yoklamada var yazılmak adına, yoksa benliğimin bir bütünlüğü yok, varsa da onun nerede olduğundan benim bu aralar pek haberim yok.

Ufaktan ufağa bronzlaşan insanlara duyduğum haseti anlatamam. Mayıs ayında denize girebilenlere, ben yollarda başka yolların planlarını yaparken, kafasını ve ruhunu serinletebilenlere de inceden inceye gıcığım.

Çok şey düşünmenin sonu sünger haline gelen bir beyin. Düşünmeyi engellemenin vesilesi ise iyi satırlar. Sizi dünyadan soyutlayacak, ya da sorunuza yol gösterebilecek satırları doğru zamanda bulabilmek en büyük lüks. Ben bu aralar o satırlara pek denk gelemiyorum. Bir zamanlar her satırını buralara kopyaladığım Ayça Şen’in blog yazılarına okumak bile içimden gelmiyor. Tek tesellim Berkun Oya. Keza bu aralar kendisinin satırları hayatımın yara bandı.

 
İnsanlara dair kesin kanaatler edinirken ve hatta kızarken, siz de bu satırları hatırlayın. Bir de kendi acınızı başkasının acısı ile kıyaslamak hatasına düşmeyin. Çünkü herkes kendi acısını biliyor ve “seni anlıyorum” demekle empati yapılmıyor.  
 



“Yok olmak zor iş. Yiyip bitirsen de kendini, dişler damağı ısıramıyor, insanın birazı, hep tabakta kalıyor. Ne zaman aşk acısı yaşasam ya da bir şeylere kafayı gereğinden fazla taksam, boş versene, geçer bunlar derdi dostlar, Allah gerçek dertler vermesin. Bu cümleden ders çıkarmak için dindar olmak gerekmiyor. Bunu şimdi daha da iyi anlıyorum. Allah, cümle içinde, dinler ötesi bir kelime çoğu zaman. Allahsız insan az bu dünyada ama allahsız dil yok.

Gerçek dertler... Tuhaf bir laf, belki biraz küçümseyici, adeta dertler arası hiyerarşi yaratan, ayrımcı ve üstten bir laf sanki. Ancak insan yaşayınca anlıyor, dertler var, bir de gerçek dertler. İnsan ancak gerçek dertlerle öğreniyor. Konu dertlerse, ayrımcılıkta hiç zarar yok. Küçük dertler darılmasın, sokaklara çıkıp haklarını aramasın, hiç öyle ötekileştirilme edebiyatına falan girmesin. Asla makbulü olmaz faşizmin ama dertler arası ayrımcılık, pozitif faşizm gibi sanki. İnsan ancak yaşayınca anlıyor, küçük dertler sadece şımartıyor insanı, gerçek dertler büyütüyor.

Herkes için farklı tabii bu durumlar. Öyle olması da doğal.  Kiminin küçük derdi, öbürünün cehennemi, ya öyle ya da tersi. Kimine göre ölümdür gerçek dert, kimine göre yaşam. Nasıl ayırt edeceğiz küçüğü büyükten diye dert etmeyin boşuna, başına gelince anlıyor insan. Siz siz olun, küçük dertlerin şımartan aromasından uzak durun. Sevdiklerinize sahip çıkın, sevmek büyütür insanı, gerçek dertlerle boğuşurken, sevdikleriniz kadar varsınız, sevemedikleriniz sizin kaybınız."

ps. başlık şarkısı dünyanın en güzel klibine sahip Coldplay şarkısı Fix You'dan.

15 Mayıs 2013 Çarşamba

"üzülmesin onlar hiç kalan giden benim"

Malumafatrus’un karabatak ile imtihanı;
Hayatta koşulsuz sevgi olmadığı gibi (anne-çocuk ilişkisi hariç), “ama”sız sevgi de bence yok. Genç ve çokbilmişken gözükara sevdiklerimizi, zamanla “kabullerle” seviyoruz. Çünkü hayat bize, istemenin de hayalkırıklığının da sonsuz olduğunu çeşitli şekillerle öğretiyor. Siz de oyunu kurala göre oynamak adına, vazgeçiyorsunuz.  Her şeyin sizin istekleriniz doğrultusunda ilerlemeyeceğini görüp, beklenti ayarlarınızla biraz oynuyorsunuz.
Bu kadara felsefeyi yapma sebebimin yine gezme tozma olması biraz manasız biliyorum ama karabatak’a hissiyatlarımı başka bir şekilde de anlatabilmem de pek mümkün değil. Bir süredir Karaköy’ü popüler olmasından ziyade halen sakin sayıldığı için seviyorum. 1 Yıl içinde muhtemelen bu fikrimden ötürü pişman bile olabilirim ama şimdilik kendisinin bir elin parmağını geçmeyen mekanlarında zaman pekala güzel geçiyor.
Mekanların hepsine baştan bir uyuz işletme mantığı ile yaklaştığımdan, hiçbiri sinirimi bozmuyor, hatta onları anladığımı bile sanıyorum. (Her şeyden önce hepsine kesin “yer yok” diyerek almayacaklar korkusu ile adım atıyorum)
Sırf kahve ve tatlı (bir de Viyana kahvaltısı ile sandviçleri) satan Karabatak, bu mekanlar arasında en çok zaman geçirdiğim yer. 22.00’de kapatıyoruz diye 21.30’da oturduğumuz sandalyeleri toplayan, üst kat’a çıkmanıza izin verirlerse, sessiz olmanız gerektiğini inatla hatırlatan ve menüsününde “her hangi birine her hangi bir sebepten hizmet vermeme hakkına” sahip olduğu notunu düşen Karabatak, sadece Karaköy’ün değil, İstanbul’un da en uyuz işletmelerinden biri olmaya aday.
Metrekare olarak en çok alana sahip mekan, müşterileri rahat etsin diye bazı masalarını günün tüm saatinde rezerve olarak tutuyor. Benim de bu noktada algılayamadığım şey; sürekli rezerve olacaksa neden o masaların orada tutulduğu oluyor.
Tabi bir de kulaktan kulağa dolaşan karabatak gerçekleri var ki, sandalyelerin yerinin oynatılması ( 4 kişilik masayı 5 kişi yapmak gibi elzem istekler) üst katta 3 kişinin birbirini tanımasa bile aynı masaya oturamaması Karabatak’ı Seinfeld’in hitler çorbacısına dönüştürüyor.
Kime bu şekilde anlattıysam, haklı olarak peki neden gidiyorsun sorusunu soruyor ki, ben de cevabını güzel kahveden öteye pek taşıyamıyorum. Bir yandan da kendimi bir mekan işletsem bu tür uyuzlukları sergilemeye epey yakın buluyorum.
En çok da üst katında sakin bir halde geçen zamanları seviyorum (Cumartesi kalabalığında bu işleri denemiyorum tabi). Bu yazıda orada olmanın bana pek iyi geldiği bir günün sonunda yazacaktım, niyet aynı zaman geç…
Ve bu saçma havada, bulunduğum yerde olmak yerine Karaköy’de bir kafede iş yapanlar bana göre ne olursa olsun şanslı…
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Bu iş azimle olur diye, Ece Temelkuran’ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ını okumaya çalışıyorum ama kitap o kadar kalın, hikaye o kadar tasvirliyken bu iş epey zor olacak gibi yonca.
  • Yine de güzel bir kitap ve iyi müziğin hayat kurtaracağına inanıyorum.
  • Manasız dışavurum; vanilyalı dondurmadan da nefret ediyorum.
ps. başlık şarkısı Koray Candemir'in yeni albüm şarkısı Kalan Giden Benim

6 Mayıs 2013 Pazartesi

"her siyahın bir beyazı gecelerin gündüzü de vardır"



Şu koca şehirde, nereye gidersem gideyim bir tanıdık görme kaderime zaman zaman isyan ettiğim malumunuz. Tanıdık birilerini görmeye değil de, sevdiğim ve gördüğüme sevineceğim kişiler yerine benim için anlamsız insanlar ile denk gelmeye gıcık oluyorum.
Son iki haftada kara talihime feyk atan tesadüf kişisi ise Doğan Duru oldu. Dün de aniden denk gelince kendisine, günüm manasızca keyiflendi.  Bakakalmaktan rahatsız içimdeki ergeni üçüncü karşılaşmada durdurabilir miyim bilmiyorum.  Ama şu yaş’ta “bir fotoğraf çektirebilir miyiz”  hadisesine nasıl girilir , bu girişimden medeni cesaretim nasıl bir yara alır onu da bilemiyorum.
Böyle saçma hallerin yanında;
Düne kadar Redd’den hiç dinlemediğim “yüzünü dökme küçük kız”ı dinlerken, yine ve yeniden Doğan Duru ne kadar da güzel söylemiş diye şaşırıyor, aranjenin güzelliğine de eriyip bitiyorum.
Geçtiğimiz 3 haftamı anlamlandıran Suits’in 2 sezonunu da bitirmiş olmanın boşluğunu nasıl dolduracağımı bilemiyorum.
Dünyadan soyutlanmamı sağlayan, uzun yollarda kendimi klip çekiyormuşum gibi hissettiren - kuşburnu hediyesi sennheiser kulaklıklarımı kaybetmiş olmama üzülüyor; yenisini almama rağmen diğerinin manevi değeri vardı diye hayıflanmamı da, bazı şeylere bu kadar bağlanmamı da anlamlandıramıyorum.