20 Mart 2013 Çarşamba

"havada süzülüyordum yoktu konacak bir kader"



Ömrümden bir hafta sonu daha geçmişken;

Ben Kelebeğin Rüyasını izledim, izlediğime de çok mutlu oldum. Filmde olan bitenlere çok üzülsem de, film için harcanan emeğe hayran oldum. Yılmaz Erdoğan sinemasının, Bir Zamanlar Anadolu tecrübesi sebebi ile Nuri Bilge Ceylan’dan etkilendiğini, bu sebeple de kendi külliyatından çok farklı bir noktaya gittiğini düşündüm. Cast’ın böylesine acı bir hikayeyi izlenilir kılmak adına, itinayla seçildiğini görüp, Kıvanç Tatlıtuğ ve Mert Fırat’ın oyunculuklarına herkes gibi şapka çıkardım.

Hava şartları münasebetiyle hiç aklımda yokken ömrümden bir 3 saati Sefiller’i izlemeye adadım, hiç de pişman olmadım. Hem müzikal hem de uzun olmasına rağmen, izlediğim her dakikaya fazlasıyla hayran kaldım. Argo’yu henüz izlemesem de, böyle bir prodüksiyonun bir şekilde ödüllendirilememesine üzüldüm. Bana bıraksaydılar yine de filmin süresini iki saate düşürür, sinema salonunda her türlü şeyin yenmesini yasaklardım. Anne Hathaway’in o kadar kısa sürelik oyunu ile Oscar almasını, saçını kestirmesine verdim.

Kar ve dondurucu soğuğa rağmen yine ve yeniden Redd’in konserine gittim. Tuborg sponsorluğundan ötürü 24 yaş gibi abuk bir yaş sınırı olan konserde ergenlerden uzak kaldım, gelin görün ki bundan ötürü mutlu olamadım. Garageistanbul’un olağan kalabalığından yoksun olması özellikle sahnede olanlar adına gayet de kötü bir durumken, eğlencenin hakkını verecek kitlenin (başka kim 23.30’da sahneye çıkan bir gruba dinamizmiyle eşlik edebilir?) de böyle bir etkinlikten men edilmesini kim hangi mantıkla açıklayabilir Allahaşkına?


İtiraf etmem gerekirse, dünkü saçma havada bütün gün sokaklarda olup üstüne bir de konsere gitmek gözümde fazlasıyla büyürken, ilk şarkı ile birlikte tüm tereddütlerim uçtu gitti. Konserin geç başlama hadisesini de çoktan aştığım için, konser öncesi aktivite planlamada da bir dünya markası haline geldim. Enerji ve uyku işini hallettikten sonrası gayet kolay ama imkan olursa ben yine de bu tür etkinliklere saat 21.00 bilemediniz 21.30 gibi gitmeyi yeğlerdim. ( kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla)

Pazar günü klasiğim için Karaköy’e gittiğim de ise yine sevme ve nefret etme hissiyatlarını birarada yaşadım. Sevmeyi orada rahat etmeyi fazlasıyla istesem de işletme ve garson mantalitesi de her seferinde sinirime bir çizik atıyor. Unter’in ultra çirkin ve bir o kadar suratsız garsonunun hal ve tavırlarından sonra, Karabatak’da üst kata çıkarken, yalnız yukarısı bir çalışma ortamı bu nedenle biraz alçak sesle konuşmanızı rica ediyoruz uyarısını da kişisel Karaköy gıcıklıklarıma not ettim. (fuhrerschein’in garsona sorduğu, ne oluyor duvarlar mı dökülüyor cevabını da onlar bir yere not etmiştir herhalde) Yine de ortam güzel ve de nispeten şimdilik sakin, kahve ve suflelerine de sevdiğimden aşk ve nefret ilişkimize bir süre daha devam edeceğimi kamuoyunun bilgisine sunarım.

Olağanın üstündeki yoğunluğum nedeni ile candy crush batağına nasıl battığımı, kusburnu kankam ile dünyanın en beceriksiz dansözleri olma mücadelemizi de bilahere anlatacağım.



Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Sözlükte Unter başlığında yazılan "tam da bu" denilen entry'yi de kopyalamadan geçemedim.

"hani son yillarda modada "effortless chic" denilen bir hadise var; sanki hic onemsemiyor, umursamiyor gibi giyinip cok şık olmak. iste, bu mekan da bu duyguyu veriyor. o kadar "biz umursamiyoruz, biz cok cool'uz, gelen gelir gelmeyen gelmez bizim umrumuzda degil, o kadar ki istersek de musteriyi almayiz" havalari icerisinde yaratilmis ki goruntunun alti dolmamis, herhangi bir yeme icme mekanindan farkli olmamis. ne lezzet ne servis ne de goruntu olarak. elbette kahvaltiya kisi basi 65 lira odenen bir yerde zaten olmasi gereken ortalamanin ustundeki kalite unter'de de mevcut ama zaten bu tip mekanlar icin artik bu tartisma konusu dahi olmamali. sonuc itibariyle bu yeni karakoy mekaninda akilda kalan sadece buyuk cabalar neticesinde varligini hissettiren "biz cok cool'uz" goruntusu oluyor. ve tabii pilic cevirmenin bu cool ortamdaki goruntusu. omg. cidden cok ilginç. @anotherstar


ps. başlık şarkısı Küçük Bir Çocukken ile Redd

12 Mart 2013 Salı

"your love was just a game"



Kaç zamandır sanatsal bir platformda devam ettiğim yazılarda, gün güzel insan günüdür. Mentalist'i izlemediğim için adını (Simon Baker) eskisi kadar (bknz. The Guardian & Nick Fallin) sıklıkla anmasam da Givenchy reklamı sebepli her yerde karşıma çıkınca, hem kendimi tekrar edeyim hem de itiraf edeyim, ben Hollywood'un sektörel oltasına gönlüyle gelmiş (bknz; ben yoldan gönüllü çıktım) bir film/dizi izleyicisiyim sayın okur.


Ve şu nadide iki örnekten de anlaşılacağı üzere, göz yapısı kısıkla çekik arası bir yerlerde olan (Gerektiğinde acıların çocuğu bakışına da sahip olabilecek) sarışın popüler figürlere derin duygular besliyorum. Bence kendi içinde de tutarlı bir insanım:)



 

Suç Çetesi'ne dair yazımı güzide fotoğrafları ile renklendirip, içimi dökemediğim için Ryan Gosling'e ne şahane duygular beslediğimi bilahere belirtmek istedim. O karizmaya eşlik edemeyecek kadar kötü ses tonuna rağmen fikrim net; gülünce güller açar gözünde.

Ve hayatın genelinde olduğu için bugünkü algıma göre şu anki varlığı eski tüm sarışınları (Jude Law diyeyim siz anlayın) döver. (Acımasız olan insanlar mı yoksa zaman mı?)




Yaşasın içimde hiç yokolmayan ergen genç kız ruhuna....

viva la vida...

ps. başlık şarkısı spordaki en iyi yoldaşım Cake ve Never There'den.

9 Mart 2013 Cumartesi

"Bir şiir olamadım, kafiyene uyamadım"




İnsanın hayata karşı algısını haliyeti ruhu belirliyor. Vakti zamanında Teoman bir röportajında, moraliniz iyiyken çöp toplayan insanların farkında varmazken, canınız sıkkınken onların hepsini görürsünüz türünden bir şeyler demişti ki, fazlasıyla inandığım bir hal bu. Sıklıkla vurguladığım üzere de algıda seçicilik hadisesine de ziyadesiyle kılım.

Redd’in çıkışını bekleyerek, albümü dinlerken kartonetinden şarkı sözlerine baktığım tek albümü Hayat Kaçık Bir Uykudur. Daha önceki albümlerde böyle bir süreç yaşamadım. Ve genelde çoğu şarkının sözlerini algımın el verdiği çerçevede idrak edip, her bir şarkıya yavaş yavaş hayran kaldım.


Bilmeyenler için konsept bir albüm olan 21’de bir karakterin doğumu ile ölümü arasındaki sürece dair şarkılardan oluşur. Doğum çığlığı ile başlayan albüm, masal, oyun, astrotanrı, don kişot, bir şövalye var içinde,  özgürlük sırtından vurulmuş, öyle boş ki hayat, tamam böyle kalsın, vicdani redd, seni buldum, aşk bu kadar zor mu, her neyse, aşktı bu, sevsen de sevmesen de, yaşandım daha çok, küçük bir çocukken, modern adımlarla, plastik çiçekler ve böcek, dekadans şeklinde ilerler ve sükut ile son bulur.

Yani albüm kahramanı 2. bölümde önce aşkı bulur, sonra niye bu kadar zor ki bu der, ardından birlikte olamıyoruz ama özledim seni der ve sonrasında aşk biter, sevsen de sevmesen de ile de hatıralar silinir.


Doğan Duru yazdığı sözlerde aşk’tan bahsederken metaforlar kullanarak başka şeyleri anlattığını söylese de (böyle bir şey söylememiş ama ben bunu yakıştırmış da olabilirim) Redd’in aşk şarkıları benim nazarımda aşmıştır. Hepsi de çok güzel olan şarkıların hangisi en iyi sorusunu algıma bırakıyorum ve müsadenizle methiyelerime başlıyorum.

Her neyse, Sezen Aksu’nun “geberiyorum aşkından” diye arabeskleştirdiği özleme halinin Redd coolluğunda dile gelmiş halidir ve benim diyen aşk şarkısına da bin basar. “Bir şiir olamadım, kafiyene uyamadım sen kaçtın ben kelime bulup seni tutamadım" nakaratı şarkının en sevdiğim kısmı. “Boşalttığın yere ne koyduysam dolmuyor, koşmak istesem de sana hayat beni geri çekiyor" kısmında başlayabilecek gözyaşları “her neyse özledim seni, böylesi hayat nereye kadar “mısralarının sonunda dinleyenin kendini bıçaklaması ile son buluyor.

  
Bana göre aşkın hallerini aşktı bu kadar yalın ve de güzel anlatan başka bir şarkı yok. “Farklarımızda benzerlikler aradık” satırları illa gönül hadisesi olmasına gerek yok, her türlü ilişkinin olmazsa olmazı. Ve gardiyansız bir hücreye kapanma lafı acı olduğu kadar da gönüllü bir tercih. Her ilişkinin özellikle de başında sevgiliyle kurulan o soyutlanma hali, ilişkinin kaderini de tayin ediyor. Ve bence bir zamanlar sadece o’nu görmek istediğin birinden nefret eder hale gelmek de o çemberin başka çemberlerle kesişmesinden kaynaklanıyor (malumafatrus da nedensiz yere şarkı sözünden felsefe yapıyor). “Dişlerinin izi vardı belki ruhumda” satırları ise bu şarkının söz sahibine (tabiki Doğan Duru) şapka çıkartma vesilemdir.

Bu dram dörtlüme eşlik eden şarkı Redd’in ilk albümü 50 50’den geliyor ki, şarkıyı daha sonra Plastik Çiçekler ve Böcek’de de bulabilirsiniz. Albüm tarihçesinde olduğu gibi insan tarihçesinde de gençken söylenebilecek bir şarkı bence Nefes Bile Almadan. Kelebek kadar ömrümüz var, sevmek lazım hemen başlayalım hissiyatı bir insanda ya ergenlik döneminde ya da yaşamın sonlarında kendini gösterir. Benim nazarımda şarkının en güzel hali ise Melis Danişmend ile Doğan Duru’nun softcore’daki hissiyatlı düetidir.




HKBU’da ritmik haliyle dinlediğiniz aldığınız Senden Sonra’nın en güzel hali ise Plastik Çiçekler ve Böcekler’de yeralır. “Yatağıma bağladım modumu, çevir sesi gelmiyor artık içimden” en sevdiğim depresifsiyon belirteçlerinden biridir. Ve Redd’in sevdiğim yanı “senden sonra hayat mı kalır” gibi acizane bir hissiyatı bu kadar güzel ve de arabeskten uzak anlatabilmesidir. Durumu benim Redd’e karşı objektif olamamamla da açıklayabiliriz ama Doğan Duru yazıyor,çiziyor adamlar da çalıyor arkadaş.

Ve bu yazıda yine fazla derinlere inmem sebebiyle burada artık son buluyor. Bu külliyat derlemesi de bir yazı niyetiyle yola çıkmışken almış başını gidiyor. Daha değinemediğim Redd’le tanışma şarkılarım varken, bu külliyat kolay kolay bitmez sayın okur.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Grubun en ciddi adamının (Güneş Duru) palyaço haliyle bir fotosunu yazıya iliştirmemin sebebini bilinçaltım açıklasın.
  • Grubun en sevdiğim üyesinin Berk(e) Hatipoğlu olduğu seçtiğim fotoğraflardan da anlaşıyor mu?
  • Fotoğraflar redd.com.tr'den, başlık şarkısı Her Neyse'den. 

7 Mart 2013 Perşembe

"hep yarım yanlış okundum, bitmeden unutuldum"




Hayatınızda epey işleyen bazı şeyleri birilerine tarif etmek istediğinizde genelde kelimeler eksik kalır. Bendeniz de Redd sevgim ve şarkıları üzerine konuştuğumuzda genelde bu derde düşerim. Artık Melek Değilim hayatımın şarkısı olduğundan, sonrasında hangi şarkıları önersem Redd’i en doğru şekilde anlatabilirim gibi bir derde ara ara düşerim. Benim için Redd demek sıkılmadan üst üste sayısız şarkısı dinlemek olduğundan, dinliyorum da en çok hangilerini seviyorum bir bunun farkına varayım diyerek kulaklığımı taktım ve kağıda kaleme sarıldım.

Bu müzikal gözlemim sayesinde, 21’in gerçekten şahane bir albüm olduğunu -gecikmeli olarak- idrak etmiş oldum. Ben albüm bağımsız şarkılara takılırken, 21’in konseptinden de ziyade benim adamlar (yani Doğan Duru) yazmış dediğim tüm şarkıların 21’de biraraya gelmiş olduğunu idrak ettim.

Aslında bu yazıyı yazarken hedefim kendime bir ilk 10 listesi yapmaktı, şarkıları dinledikçe bunun pek mümkün olamayacağını gördüm. En fazla az sevdiğim şarkılardan küçük bir liste yapabilirim.

Gönlüm albüm kronolojisi ile ince işçilik ve müzikal yorumlar da olan bir yazı yazmak isterdi ama zaman ve yetenek kapsamında şimdilik çok dinleyen ve pek seven olarak hissiyatlarımı çiziktireceğim. Tabi bir de şu da var, bu kadar iyi referansları olan bir grup için Hayat Kaçık Bir Uykudur yeni olması sebebiyle 1-0 geriden geliyor. Yeniliği de üstüne başka albüm gelmemesinden kaynaklanıyor. Yani bakarsınız bir sonraki albümde HKBU 21’in tahtını sallar. Zaman ne gösterirse dinleyip yazarız.
Listeye bildiğim ve sevdiğim sorudan başlıyorum. En sevdiğim Redd şarkısı aynı zamanda hayatımın da şarkısı olan Artık Melek Değilim. Benim için zirve şarkının Gecenin Fişi Yok’taki hali ki (orjinali Kirli Suyunda Parıltılar’da), bir türlü de Youtube’da bu halini bulamadığımdan size aynı muhteşemliği dinletmemi isterseniz, üşenmem hepinize (sahi biz kaç kişiyiz?) mp3 formatını gönderirim.




Şüphe duymadan ikinci sıraya koyduğum şarkı ise HKBU’nun bana göre en güzeli Bir Yol Bulursun. Dar zamanda, zor zamanda açıp açıp dinlenen sabretme şarkısı. Yanılmıyorsam sözlerinde veya müziğinde alışılanın dışında Berke Hatipoğlu’nun da katkısı olan, çok da güzel olan şarkı. Muhteşem sözlerini bir yana bırakırsak, davul ve klavyenin öne çıkaşıyla bir Berke Özgümüş&İlke Hatipoğlu şovu. (Favori satırım; Kendine Biraz Umut Ver)
Bundan sonra bir üçüncü şarkım yok, her şarkı haliyeti ruhuma göre üçüncü şarkım olabiliyor. Bu sebeple, öncelikle karşıma çıktığında diğer şarkıya geçme sebebim olan şarkıları da ifşa edebilirim. HKBU baştan mağlup demem sebebim de bu şarkılarda saklı. Kaldı ki, şimdi şarkıları yeniden dinlediğim de en güzellerin için de az güzel oldukları için burun kıvırdığımı da farketmiyor değilim. Beni Sevdi Benden Çok, solo olması sebebiyle mi albümdeki yeri veya giriş introsu sebepli mi bir türlü ısınamadığım şarkı. Albümün ikinci klibi olduğuna göre benim dışımda da pek sevilmiş olmalı, hatta kusburnu da şarkıyı pek sevmiş klibi sebepli de hayalkırıklığına uğramıştı. Ben şarkıyı da sevmediğim için üzülmedim, zaten Redd’in şarkılarına yarışacak güzellikte bir kliplerini de beklemekten vazgeçtim.



Sevmeden Geçer Zaman ise Şebnem Ferah etkisiyle Redd’in bugüne kadar bana en arabesk (bahçelere dalardık'ı kategori dışı bırakıyorum) gelen şarkılarından biri. Konserlerde Doğan Duru’dan dinleyince pekala güzel gelen şarkının Şebnem Ferah’lı halini niyeyse pek sevemedim. ( Favori satırım; Miş’li geçmiş düşer üstüme, istesem de bugünü hiç yaşayamam)

Şimdi farkediyorum da Hayat Kaçık Bir Uykudur’a önyargım balık baştan kokar (uykusuzluk bünyeye ters) şeklinde olmuş, çünkü ben albüme ismini veren şarkıyı da cd’den dinlemeyi pek sevmiyorum. Üzgünüm başkan ben olamam evcil, grubun favori mottosu olsa da, muhteşem bir konser şarkısı olsa da, yine giriş introsu sebepli (başka grubun şarkısı hissiyatı) cd’den dinlemek pek tercihim olmadı.

Albümdeki 3 şarkıya burun kıvırmam, Bir yol bulursun’dan sonra Aşık Oldum Cellladıma, Iskaladık Birbirimizi ve Senden Sonra’nın yeni halini (fazla Coldplay ruhu taşıyan) çok sevdiğim gerçeğini unutturmasın. İkincil sevdiklerim ise Yolunda Gitmeyen Adam, Yavaş Yavaş ve Ormanda Kaybolmuş Bir Yaprak. Özellikle “savaşırdık döndüğünde ziyannnn dünya” kısmı ile Yolunda Gitmeyen Adam ve “gitmeye öyle çok alışmışım ki sevmeyi deneyince içim hoşçakal diyor “ ile Ormanda Kaybolmuş Bir Yaprak da bünyemin güzel şarkı sözlerini illa bir yerlere yazmak isteyen (bitmek bilmeyen msn ruhu) tarafıma hitap ediyor.


Albümden bağımsız şarkıları seviyorum diye yola çıkıp, albüm özelinde yazı yazmam da alışılagelmiş tutarsızlığımın resmi oldu ve her zaman olduğu gibi yazı da planladığımdan uzun oldu. 21 ve Kirli Suyundan Parıltılar’a başka bir yazı ile hayranlığımı dile getirmek üzere, albümsüz şarkı Boşver ile Redd Külliyatı’nın ilk kısmını sonlandırmak isterim.

Boşver sıklıkla kullanılan ama karşı taraftan duyulunca da can sıkabilen bir laf. Sizin özene bezene yazdığınız bir şeye verilen ok cevabı gibi, bir nev-i duvara toslama hali. (Zamanında Yeşim Salkım’ın Serhan Aloğlu ile dans ederek meşhur ettiği Kenan Doğulu şarkısını hatırlayanlara selam ederim) Tek gecelik ilişki meftumu da hissiyatlı şarkılar atlasında konu edilmesi tercih edilmeyen durumlardan. Yapılan şarkılar da bu kapsamda bakkal şarkısının sözlük karşılığı olmuştur.

Ama Redd hiçbir albümde yayınlanmayan Boşver’i ile hadiseyi güzelce özetlemekle kalmamış (bknz; Boşver, Sevdim de ne oldu? Boşver, böylesi daha güzel satırları) şahane de bir şarkı yapmış. Onların gizli şarkısı, benim de gizli hitlerimden biri. “Karbon kağıdı konmuş gibi duyguların arasına” lafı da benim için afilli, Doğan Duru’nun söz yazarlığındaki aşmışlığı içinse sıradan bir örnek.

Kıssadan hisse; seviyorum ...

ps. yazar başlık şarkısı (Roman Kahramanı) ile "yazı uzun gözüküyor ama sabredin" mesajını da alttan alta vermektedir.
ps.2 Fotoğraflar Redd.com.tr'den alınmış, kusburnu sayesinde de bloga iliştirilebilmiştir.

5 Mart 2013 Salı

"yokluğuma emanet et sen de benden kalanları"


Blog sessizlik içindeyken, bendeniz hayatımdaki ikinci promosyoncu bilet ile Roma'ya gittim.

Yağmurdan sırılsıklam oldum, hava durumuna isyan ettim, şehre hayran kaldım, yürümekten durmadan yürümekten yorgun düştüm,keyifli yemekler ile kendime geldim. Bugüne kadar gördüklerim içindeki en güzel en rahat olan Avrupa şehri Roma'ymış dedim, güneşli zamanlarda ne kadar güzel olur kimbilir diye de hayıflandım.


Kumbaracı50'de "gerçek hayattan alınmıştır" ı izleyerek tiyatroya olan inancımı geri kazandım. Kötü iki oyun sonrasında ziyadesiyle etkilenip, budur işte dedim. her güzel seyde yapılması gerektiği gibi, bu tiyatro sezona da bu oyunla nokta koydum.

Sırf Ryan Gosling oynuyor diye suç çetesini izledim ve bu kararımdan ötürü ziyadesiyle keyifli bir akşam geçirdim. Filmden de Ryan Gosling’den de bir o kadar etkilendim.


Sonra Müslüm Gürses öldü. Ben Döndür Yolumdan’ı açıp dinledim. Ölmek hepimizin kaderi iken,arkada iz bırakmanın çok az kişiye kısmet olduğu gerçeğini bir kez daha –hüzünle- idrak ettim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Murat Menteş'in yeni kitabını (Ruhi Mücerret) bekliyorum, gözlerim kapalı.

ps. başlık şarkısı Nilüfer ile Müslüm Gürses