21 Şubat 2013 Perşembe

"hatıran yok kalbimde sanıyorsun, evet, kalmadın ama neden diye hiç sormadın"



Tiyatrodan önce son çıkış;  Altın Ejderha

Bir şeyi kıvamında bırakabilmek tüm güzel hatıraların sebebi ama biz faniler hep daha fazlasını istediğimiz için o noktayı genelde es geçiyoruz. Ben de şanslı biçimde başladığım tiyatro serüvenimde sona doğru acıveren adımlar ile ilerliyorum. Ben TV karşısında bildiğimi izlemeye devam ederken, tiyatroyu da gerçek sevenlerine terkediyorum.

Bana sorarsanız bir şeye en iyiden başlamak hayattaki en büyük lanet. Ben de DOT’un ilk olarak Festen Kutlama oyununu izlemenin bedbahtlığı ile yeni oyunlarına bir umut gidiyor, yine de bir türlü aradığım mutluluğu bulamıyorum. Süpernova’yı hadi bir derece, tiyatro değil de performans diye izlemiştim ama Altın Ejderha’dan bildiğin nefret ettim sayın okur. Deneysel tiyatro uğruna ben oldum delik deşik.

Oyun insan tacirliği ve günümüz kapitalist dünyasına bol metaforla değinmeye çalışıyor ama işte o deneysellik hadisesi konuya kanalize olmanıza fazlasıyla engel oluyor. Oyunun olayı oyuncuların okuduğu text’in birebir seslendirilmesi gibi. Her oyuncu sahnesine hangi karakter olduğu ve kimi oynadığını belirterek başlıyor (ilk başta böyle başlayıp, sonra seyircinin algısına bıraksalar biraz daha iyi olabilirdi belki). Şöyle ki, çatı katı genç kadın diyerek sahne oynanıyor ve oyunda bu geçişler bolca olduğu için, sürekli bir zaman ve kişi bildirimi arasında içeriğe pek de konsantre olamıyorsunuz.



Birkaç sahne hariç, oyunda genel olarak karakterlerin cinsiyetleri oyunculara tezat şekilde dağıtılmış. Yani Ece Dizdar’ı genelde erkek, Enis Arıkan’ı ise kadın rolünde görebiliyorsunuz ki, oyuna dair en çok bu ikiliyi beğendiğimi de belirtmem gerek. En beğenmediğim ise açık ara Deniz Türkali. Oyunculuğunu bıraktım, o konuşma sesi ile nasıl şarkı söylüyor gerçekten merak ediyorum. Repliklerinin çoğunun anlaşılmaması bir yana, karınca taklidi ile de oyunda en nefret ettiğim kısma imza attı sağolsun.

Ece Dizdar bence çok güzel bir kadın, genel sarhoş adam halinden ziyade oyunun sonundaki performansıyla hakkını da teslim etmek gerek. Bu kadar spoiler vermişken sonunu saklamak abes ama DOT’un şiddet içeren (tokat gibi çarptı klişesi) kısmı ile de oyunun sonunda yüzleşeceğinizi belirtebilirim.
Ve bu tür oyunları izledikten sonra Babamın Cesetleri için çok iyi oyun demediğim için gerçekten vicdan azabı çekiyorum. Hele ki Güzel Şeyler Bizim Tarafta şaheser gibi canlanıyor hafızamda (hafıza yanıltması hep güzele yöneliktir)

Haftaya da aman çok iyi referanslı bir oyuna gidip, tiyatroya aufwiedersehn derim ve bundan sonra da teyit etmediğim, hakkında en az 5 sağlam yorum okumadığım hiçbir oyuna daha da gitmem.

  
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Peki bu Gmall’ın durumu ne olacak sayın okur? Mac ve DOT halen varlığını sürdürse de, Num num, D&R ve sinema’nın gidişi ile kayıp şehir ruhuna bürünen mekana, Mars grup el atıp yeni bir şeyler planlayacak mı, yoksa şehrin içindeki o sakin köşe bir hayalet bina olarak gözümüzün önünde çürüyüp gidecek mi?
  • Oyunun yarısı da yemek ismi söylemekle geçiyor ki oyuncu ezberi için zorlayıcı seyirci için manasız bir çaba.
  • Türk halkının her sarhoş tiplemesine gülme hobisini görünce, bunca yıl Levent Kırca nasıl varolabilmiş daha iyi anlıyorum.
  • Oyuncuların kullandığı maskeler ve seçtiği spor ayakkabılar da kapitalizme dokunduran kısımlardı sanırım, bu da oyunun geneli gibi çok yüzeyde kaldı benim için. Neyseki tiyatro kankam kusburnu da yanımdaydı da, olan bitenin salt benim vizyon(suzluğ)um olmadığını bilmenin rahatlığındayım.
  • Satırlarıma son verirken oyunun beyinlerde yer eden şarkısının sözlerini de paylaşmadan edemem.
                                                         
i like chinese, i like chinese , they only come up to your knees
yet they always smile
and ready to please

ps. başlık şarkısı Kış Küskünü ile Melis Danişmend

13 Şubat 2013 Çarşamba

"takıl yani takmıyo belli"


Sevmek ve sevgiyi gösterebilmeyi bilmek adına...

Yıllardır yazıyorum, ara sıra çok değiştim diye heyecanlansam da bazı şeyler benim tarafımda hep aynı; 14 Şubat’ı da 14 Şubat’ı kutlayanları da abesle iştigal buluyorum. İşin acı olan kısmı da, belirli bir okumuşluk (özel gün=kampanya vesilesi ) ve imkan dahilindeki çoğu kişinin de bu kutlama işini abes bulduğunu sanıyorum.

Gelin görün ki olay farkındalıktan ziyade inanma işi sayın okur. 14 Şubat gelmeden bu yazıyı yazıyorum ki, sonrasında daha acımasız fikriyatlarımı ortaya saçmayayım. 

Aslında 14 Şubat da bir nevi din gibi, inanmak isteyenin inandığı, inancını da kendine göre yaşadığı bir hal. Nasıl ki Din’in bazı normları olsa da, müritleri bunu farklı yorumluyabiliyor, 14 Şubat’ta da hadise pek farklı değil. Sadece burada para harcamak öncelikli ibadet. 

Biz kadınlar romantizm seviyor, beklenememesi gereken bir şey olsa da süpriz bekliyoruz.  Aslında ikili ilişkilerdeki en büyük süpriz, sizin bula bula kendinize en zıt karakteri bulup sevmeniz, sonrasında da ondan kendiniz gibi olmasını beklemeniz. İnanın bana dünyada epey bir kadın, erkek olsaydım şahane bir sevgili olurdum diye düşünüp, kendine yapılmasını istediği süprizleri kafasında planlıyor ama sonra bir kırmıza güle de razı oluyor. Bulduğu ile yetinmek pekala muhteşem bir özellik ama işte hayat bir çok kadını, daha fazlasını istemek üzerine kurgulamış.

Ve bu noktada 14 Şubat’ta bu beklentiler zirveyi görürken, erkekleri de zorlu ve büyük bir sınav bekliyor. Kendimden biliyorum çift olarak 14 Şubat diye bir gündemi olmayan epeyce insan var. Gelin görün ki, 14 Şubat lobisinin yanında onlar bir hiç ve o gün yaptığınız her şeyin amacı belli, sevgililik müessesini tüm dünya ile birlikte kutlamak.  Hem bir sevgiliniz var ise, 14 Şubat’ı kutlamamak da ne oluyormuş kuzum? En azından romantik bir yemek yemelisiniz...

Yıllar önce, olağan kokoşluğumda gittiğim işte “ay ne kadar güzel olmuşsun, sevgililer gününe özel mi diyen bir hemcinsim sayesinde” , 14 Şubat’ta giyeceğim kılık ve kıyafete dikkat etmek gibi; marketler bile 14 Şubat promosyonu yaparken her taraf kalp ve kırmızı iken, etkinlikten kaçınmak gibi de  ekstra bir çabam var. 

Ben bu derece antipati duyarken, birilerinin klişe veya orjinal farketmez romantizm peşinde koşmasını da haliyle anlayamıyorum. Asıl anlayamadıklarım ise hemcinslerim. Yılbaşı, doğumgünü, yıldönümü derken yılın geriye kalan 360 günü olağan romantizmde olan bir sevgiliden, 1 günde ve aniden muhteşem romantik olmasını beklemek niye gerçekten çözemiyorum. Kadınları geçtim, çift olarak sevgililer gününde ne kutlanılıyor bunu da çözemiyorum.  Sevdiğin sevmediği, tanıdığı tanımadığı büyük bir kalabalıkla aynı derin duyguları beslemeye sevgilileri  iten sebep nedir ve bu günün toplu nikahtan (tek taşlar’da kapmanya varken ve sevgililer gününde evlenme teklif etmek büyük orjinallikmiş gibi büyük bir yanilmayken ) ne farkı vardır bunu da Hıncal Uluç ruhunu savunanlar açıklasın istiyorum.

Anlayacağınız 14 Şubat sevgilisi olanlara dert olurken, sevgilisi olmayanlar için de gereksiz gerginlik vesilesi oluyor..Yani nihayetinde 14 Şubat dediğiniz hadise nerden baksan tutarsızlık nerden baksan ahmakça..

Gene de kutlamayı tercih edenler olacaktır, onlara kalp dolu akvaryumunda başarılar diler, hemcins  kezbanlığınının da gün gelip son bulacagini sonu gelmeyen iyimserliğimle dilerim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak hediye notları;

  • Yeni işini kutlamak pahasına bile olsa erkeklere çiçek göndermek  bence çok gay işi. 
  • Dünyanın en kötü veya en bayat meyvelerini çikolataya sararak janjan yapan bonnyfood ekolü olaylar da tam bir israf örneği. Kime gönderildiyse yarısı ziyan oldu. Eve de götürmeye uygun olmadığı için, onun yerine baklava gönderin kesinlikle daha anlamlı.
  • Tazebunlar, benim nazarımda bu işe en uygun siteydi. Öğün niyetine yediğimiz meyve salatalarından pekala şahane hediye de olurdu ama peki neden battı. 
Sempatik orjinal kurabiyeler, kekleri de uygun bulmaktayım ama iş yerine göndermek için çiçek sepetinin kalitesiz ve uydurmasyon  aranjmanları yerine, sokak çiçekçilerinden alınacak bir buket çiçeğin daha sempatik olduğunu görüşündeyim.  

Ve 14 Şubat'tan bağımsız kırmızı gülü de kalp figürünü de ziyadesiyle arabesk buluyorum...

Yine de Şubat ayında mücevher firmalarının cirosu % kaç artıyor, ciddi ciddi öğrenmek istiyorum.

Satırlarıma da yakın bir arkadaşımın muhteşem aforizması ile son veriyorum; "sevgililer kaldırımdan yürüsün". 

bu yazıdan çıkmayacak hissiyatlı sorgu; sevmek mi sevilmek midir güzel olan?
ps. Bilenler bilir yazının fotoğrafı favori karikatürüm olur...
ps.2. Başlık şarkısı Büyük Ev Ablukada, bu sebeple takmıyor değil takmıyo...

"boşluğun tanıdık sessizliği ne acayip"


Yoksa malumafatrus bir kültür böceği mi oluyordu?
Pek tarzım olmasa da bir konser yazısının akabinde bir başka etkinlik olarak tiyatro yazısı ile karşınızdayım.
Blogdaki etkinlik istatistiklerinden de anlaşılacağı üzere, yılda izlediğim tiyatro oyunu üçü geçmez.
Daha önceden planlanmış oyunlarım olmasaydı dün akşamki oyun sonrasında da 2013’ü de 2 adet oyunla kapatabilirdim. Neyseki pozitif ve deneyselim ama bazı zamanlarda da bildiğin cahilim.
İş hayatında oyunlar üzerine fikir alışverişinde bulunduğumuz birinin (kusburnu değil, kusburnuyla da değil) önerisi ile yine hiç okumadan etmeden Özgü Namal ile Selen Uçar’ın oyunu Kuçu Kuçu’ya bilet alarak “klasik tiyatro’dan” neden nefret ettiğimi hatırladım.
Öncelikle küçük salondan da şikayet ediyorum ama büyük nikah salonu gibi tiyatro salonları beni ziyadesiyle geriyor sayın okur.
Bir de tiyatro klişesinde zihinimde canlanan 60 yaş üstü tiyatroya gelen şık kitle var ki, onlar da beni ortamdan yabancılaştıran önemli bir unsur.
Bu kapsamda, Trump Towers’ın içindeki tiyatroda bilmem kaç kişilik salonda izlediğim Kuçu Kuçu oyunu için pek güzel yorumlar yapamayacağım. Ama asıl suç oyunda ve mekanda değil, bende. İnsan hiç ismi kuçu kuçu olan oyuna sartsız koşulsuz gider mi? Bir sorgulasana, nedir olayın köpekle bağlantısı diye.
Şaka bir yana birkaç şey okumuştum ama oyunun gerçekten “kuçu kuçu” meftumu ile bu kadar ilişkilendirileceğini düşünmemiştim.

Daha fazla detay vermeden oyunda Özgü Namal ve Selen Uçar’ın olduğunu, ikisinin de oyunculuklarına kötü anlamda bir şey diyemeyeceğimi ama oyunu götürenin Selen Uçar olduğunu belirteyim.
Konunun ise derine inmek istendiğinde bazı mesajlar verdiğini gelin görün ki beni hiç etkilemediğini belirteyim.
Ne mutlu ki, oyunda ara yok ve yaklaşık 75 dakika.
Özgü Namal, sahnede iyice ufak tefek kalmakla birlikte bana göre pek güzel.
Oyunun başında Melda karakterinin sorduğu “sonradan sevmek, sevmek midir” sorusunu, oyunun sorgusu olarak sizinle paylaşır, büyük bir tedirginlikle diğer yeni tiyatral maceralara koşarım...
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Oyuna dair önyargı olmasından ziyade tespit olarak, oyun esnasında 5-6 kişinin de çıktığını not düşmeliyim.  
  • Kocaman salonda hem de ortalarda otururken, sıkıntıdan patlasam da sanırım çıkamazdım, bu derece de sanata saygılıyım.  
  • Daha da kötüsü, bu oyunu öneren kişinin önerisi ile başka bir oyuna da gideceğim. Herkes ikinci bir şansı hakeder diye ya kendimi ya da tiyatroları yakıcam. Ve bundan sonra çok sağlam bir referans olmadıkça klişe tiyatro ve salonlarından uzak duracağım.
ps. başlık şarkısı Büyük Ev Ablukada ve Nasıl İstediysen Öyle

11 Şubat 2013 Pazartesi

"ya bırak beni burada ya hapset hayatına"


 Mor ve de ötesi..

Mor ve Ötesi şarkıları ile hissiyatlı bir münasebetim var. Geçmişten bugüne etrafımda mor ve ötesi seven azalsa da, halen hevesle yeni şarkılarını dinleyip üstüne bir de Doğan Duru’nun sesi ile Harun Tekin’in sesini kıyaslayabilecek (hangisi daha iyi) müzikal değerlendirmesi yapan bir müzikal vizyonum var.

Politik açıdan Kerem Kabadayı ile Harun Tekin’in farklı görüşlerini sert bir şekilde dile getirmesini de, kendi yaptıkları konumlandırmayı gülünç duruma düşerecek şekilde Fanta Festivali’ne (Rock'n Coke'a katılmazken)katılmalarını da ve 29 Ekim’de İzmir’de Cumhuriyet konseri vermelerini de olağan tutarsızlıkları olarak değerlendirip, kendileri ile müzikal olarak ilgilenmeyi tercih ediyorum.

Üniversiteli ruhuma denk geldiği için içinden her şarkıyı tek tek sayabileceğim albüm sanırım Dünya Yalan Söylüyor’dur. Bir DerDim Var ve Cambaz sayesinde çoğu kişi için de sanırım böyle. Geriye dönüp albüm değerlendirmesi yapınca her albümden birkaç pek sevdiğim şarkı sayabilecek olsam da, genel popülarite olarak Masumiyetin Ziyan Olmaz’ın değeri bilinmeyen albümleri sayarım. Özellikle Araf’ı (yerimi bilmem, bilmem ne taraftayım. sesimi duymam, ne zamandır araftayım nakaratı ile) tek geçerim.

Çoğu şarkıyı bir önceki albümdeki başka şarkı ile benzetebilmeyi de kendilerini tekrar etmekten ziyade, bir tarzları olmasına veriyorum. Yine de bir “mor ve ötesi albümü” şablonu var ki, bu noktada Oyunbozan benim nazarımda Cambaz ile Bir Derdim Var’ın karışımı gibi bir popülarite elde edebilir. Yeni albüme dair hissiyatlarımı Aralık sonunda buralara not düşmüştüm. Bir Redd albümü gibi 5 yıl sonra dinlediğim de, “vay be bu da ne güzel şarkıymış” diyeceğimi düşünmesem de, sevdim Güneşi Beklerken’i. En sevdiğim şarkı Son Sabah’ta “rüyadan güzelse bu aşktır” türünden bir arabesk laf olsa da sevdim.

Sevgim sıradanlığa dönüşmeden, Redd’den başka konser de izlemiş olurum hem diyerek Ghetto konserlerini ajandama not ettim. Beni tanıyanlar, Cuma akşamı 22.45 kapı açılış saati olan bir konsere gitmeyi düşünmemim ne kadar iddialı olduğunu bilir, ben de vazgeçmek yok diyerek kendime gazı vererek, mental olarak kendimi konsere hazırladım. ( bu aralar gündemimde olan pozitif düşünmenin güzelliklerini bilahere yazacağım)

Bir gün öncesinde bahar havası olan İstanbul ‘da Cuma yağmur ve trafikle birlikte gelmiş olmasına, enerjimin büyük çoğunluğu yolda bitmiş olmasına rağmen arkadaşlarla yenilen bir yemek sayesinde konser saati için zaman tutmama gerek kalmadı. Bırakın konser saatini beklemeyi konsere geç kalma noktasına bile geldik ki, kendimizi kandırmıyorsak biz Ghetto’ya girerken henüz ilk şarkılarını çalıyorlardı.

İlk şarkı olarak Son Deneme’nin seçimi ne kadar güzelse, konser alanının kalabalığı da bir o kadar kötüydü. Sanırım benim etrafımdaki mVO sevenleri azaldıkça, başka bir yerlerde onları sevenleri artmıştı, bu sebeple de üniversitelerin sömester döneminde olan bir vakit için gayet kalabalık bir kitle vardı.

Zor bela konserin en rahat izlenebilecek yerine ulaştığımız için insandan, konser kitlesinin yaş ortalaması bana yakın olduğu için ergenlerden nefret etmeden bir konser geçirdim diyebilirim. Taksim mekanlarındaki etkinlikleri halen bar konseri şeklinde değerlendirecek kadar sığ olduğum için, 55 TL olan konser biletini yüksek (üniversiteliler bundan da gelmemiş olabilir), konser süresini ise az buldum.


Playlist, Güneşi Beklerken ve Dünya Yalan Söylüyor arasında serpiştirilmiş Büyük Düşler ve Masumiyet’in Ziyan Olmaz şarkılarından oluşuyordu. Burak Güven’den Sonu Belli ve Onno Tunç albümünde çaldıkları 1945’i söyleseydiler, playlisti öve öve bitiremezdim, şimdi pek yorumda bulunamıyorum. Ben ki yeni albümü ezbere almış bir insanım, daha mesafeli olanlara bu anlamda konser sıkıcı gelmesin diye dengeyi kurduk diyebilirler muhtemelen. Ben yine de daha iyi şarkılar seçilebileceğinden taraftarım niyeyse. Bir şarkı popüler olmanızda gereğinden fazla rol oynuyorsa, üstüne ne albümler yaparsanız yapın o şarkının ötesine gidemiyorsunuz. Bu noktada konser kitlesinin beklentilerini Bir Derdim Var ile karşılayıp, Cambaz’lı söylemeyerek de yoksaydıkları için kendi içinde bir denge tutturduklarını sanıyorum.

Konsere ara verilmemesini çok takdir etsem de, konser bitiyormuş gibi yapıp sonrasında onca şarkı söylemelerini ve bu şekilde gerçek bis’in ikincil bis gibi olmasını da pek anlayabilmiş değilim.

Vizyonum Redd konserleri ile sınırlı olduğundan, Garage’ın atmosferini Ghetto’dan daha sevdiğimi de galiba söyleyebilirim. Bunun dışında bir rocker’ın “kalbinize sağlık” türünden beyanatlarını da abesle iştigal görüyorum. Harun Tekin, popüler rockçı olmaktan öte antipatik rockçuya geçiş yapıyor nazarımda.

Neticeye gelirsek, keyifli bir akşam geçirdim ama mVO’yu yeniden canlı dinlemek isteyene kadar kendime epey bir süre veririm.


Mvo'dan bağımsız olarak da şunu sormak isterim; iyi olan şeylerin artan popülarite ile birlikte güzelliğini yetirmesini, alkışı korumak adına çıktıkları yoldan sapmalarına biz izleyenler olarak nasıl engel olacağız?


Bu yazıdan çıkartılmayacak fiziksel görüşler;
  • Harun Tekin saç mı ektirmiş?
  • Gömlek kravatlı rocker imajının modası geçmedi mi? 
  • Burak Güven’in saç uzatma girişimi tez vakitte sona erer mi?
ps. başlık şarkısı Yağmur Teşekkür ile konser sahipleri

8 Şubat 2013 Cuma

"unuttuğum tüm şeyler hepsi ayrı bir ağrı gibi"



Uzun zamandır Cuma günlerini sevmiyorum. 10 Cuma akşamını bir Perşembe akşamına değişmem. Yatılı okuldan eve gitmek demek, özgürlük demek olan lise günlerinden bu yana ne değişti de Cuma anlamını kaybetti bilmiyorum , bildiğim tek şey 2 aydır Cuma sabahlarımın biraz da olsa keyifli hale geldiği.

Her hafta bir vesileyle söylesem de, tekrarlamaktan rahatsızlık duymuyorum, Berkun Oya yazısı okuyacak olmak güzelleştiriyor Cuma sabahlarımı. Ne mutlu ki, o da pek boşa çıkartmıyor umutlarımı. (geçen haftaki yazısından bir şey anlamamış olsam da)

Bu sebeple inatla bloga kopyalıyorum yazılarını. Kopyalamakta Radikal sağolsun yazıyı yeniden yazarak mümkün oluyor...

Dün yazdığım yazıyı bugün yazsaydım “Tabi herkes kendi meşrebinde yaşıyordur bu durumları ama sözleri farklı, bestesi aynı şarkılarız muhtemelen.” Cümlesini bir yerlere iliştirirdim. Ama bir de ” Yaşanılanlar aynı olsa da hissettiklerim farklı diyorsanız, kaç kişi aynı kitabı okuyor, aynı filme ağlıyor, aynı şarkıları seviyor bilmem farkında mısınız derim. “ satırlarımın orjinalliğine gölge düşecekti. Sadece Cuma günü yazı yayınlamak gibi bir zorunluluğum olmadığı için orjinalliğim bende kaldı.

Yazının bir kısmı burada ama siz Radikal’in kendi sayfasından da okuyun ki, Berkun Oya’nın okunulabilirliği artsın. Ve çok okunmak da daha çok yazmasına sebep olsun ki, bize bizi anlatmaya devam etsin.


“Kötü bir son, sonsuz bir umutsuzluktan iyidir”.

Ashgar Farhadi’nin bir filminde duydum bu cümleyi. Geçen hafta. Duyduğum andan itibaren ara ara aklıma geliyor.

Bu cümleyi düşünüyorum ve hayatımdaki karşılığını. Ne çok kez kötü sonların keskinacısına katlanmaktansa sonsuz umutsuzlukların afyonuyla uyuştuğumu düşünüyorum. Tercihlerimin samimiyetsizliğini şahane kahkahalarla ne şahane örttüğümü. Gerçeği, sevdiklerimin yanaklarına ıslak ve dürüst tokatlar gibi şaplatmaktansa onları sonsuz belirsizliklere terk ettiğim zamanları düşünüyorum ve bunun adını nasıl “vicdan” koyduğumu.

Değişen duygularımın yarattığı yeni ruh halini gizledim, sevilen notaya basmaya devam ettim, kimsenin eğlencesini bozmak istemedim, vicdansızlık olurdu bu. Sadece başkalarına duydukları hayranlıktan beslenen insanlara, o yolun sonunda bir gün aynı başkalarına duyacakları nefretten başka bir şey olmadığını söylemedim. Bıraktım beklesinler, onları aç bırakan ben olmak istemedim. Vicdansızlık olurdu bu. Daha bir sürü örnek var. Daha nice vicdan baklavası, onları oyala, kendini kandır, acıysa gerçek, şerbetse daldır.

Yıllar koşarak geçiyor önümüzden. Zaman, askıdan düşen gömlek. Hep de böyle yapmadım tabii, bana da biraz ayıp ediyorum biraz ama günlerdir sanki macunla dolmuş sinüslerim ve acıyla sızlayan kemiklerim, yaptığın zamanları düşündürtüyor bana sadece.

Muhtemelen yalnız değilimdir, o yüzden yazıyorum galiba bunları, okudukça birilerinin düğmelerine basıyordur belki. Tabi herkes kendi meşrebinde yaşıyordur bu durumları ama sözleri farklı, bestesi aynı şarkılarız muhtemelen. Suçluluk duygusu, kimseleri üzmemek arzusu, “sen ağlama, kıyamam”’lar falan hep en tilki esnafın akşam tezgahları.

Asıl suç, suçlu hissetmektir zaten çoğu zaman ve biz suçlu hissederek gizleriz bu suçu, kendini yutan kara deliktir suçluluk duygusu. Bir insana kıymak da illa şakağına silah dayayıp tetiği çekmekle olmuyor, gerçeğin, sevdiği biri tarafından insandan gizlenmesi de bir tür cinayet. Üstelik gerçek, kendinden kaçanı en gülünç durumlara düşürüyor her zaman. Bir gün geliyor, gerçekten kaçanlar , tutmayan dizilerin çakma jönleri gibi kalıyor ortada.
...
En zayıf zamanımda yakaladı beni bu cümle: “Kötü bir son, sonsuz bir umutsuzluktan iyidir.” Bir kutu antibiyotik yuttum geçen hafta, sinüslerim hala açılmıyor. Bir cümle duydum geçen hafta, içimde kapılar kapanıyor.

ps. başlık şarkısı Büyük Ev Ablukada ve Evren Bozması

ps.2 Varol Döken'in Berkun Oya'ya halen çemkirmemesinden siz de benim kadar tedirgin misiniz sayın okur? 

7 Şubat 2013 Perşembe

"belki bir parça ömür bulunur bir yerde, belki içine biraz hayat konulur"



İnsan bir gruba ait olmak istese de kendini diğerlerinden farklı olarak düşünmeye, konumlandırmaya meyilli. Hayatta tanık olduğumuz çoğu şeye, benim başımıza gelmez ve ben olsam öyle olmazdı diyerek yaklaşıyoruz.

Oysaki hepimiz günün sonunda aynı istatiski verilere hizmet eden fanileriz. Doğuyoruz ve ölüyoruz. Arada yaşanılanlardan da inanın bana çok farklı değil. Başınıza gelen çoğu şeyi sizden önce milyonlarca insan yaşadı, sizden sonra da yaşayacak. Yaşanılanlar aynı olsa da hissettiklerim farklı diyorsanız, kaç kişi aynı kitabı okuyor, aynı filme ağlıyor, aynı şarkıları seviyor bilmem farkında mısınız derim

Twitter’da yazmıştım, “bu sefer farklı olacak” hissiyatı çok acayip bir motivasyon. Bu kadar insanın benzer yollardan geçip, halen iyimser olmasını da başka bir dürtüyle açıklamak mümkün değil. Oysa içten içe burun kıvırdığımız durumlara düşmek bu işin olmazsa olmazıymış. Kendimizi hiç içinde konumlandıramadığımız hallere girmek için gerekli olan sadece zamanmış. Ve aslında hikayeler fazlasıyla basitmiş ve bir o kadar aynıymış. Gereksiz detaylar, planlar o basitliğe verilen bir tepkiymiş.

Anlayacağınız hepimiz ortalaması alınacak kadar benzer hayatlar yaşıyoruz. Hepimizin farklı olacak umudunu taşıdığımız benzer hayatları var. Ayrışmak istesek de akıntıya kürek çekmek kolay değil, bunu isteyip başaranlar ise çok değil.

Nihayetinde zaman insanın tüm “asla”larını birer birer yokediyor. Ve büyümek tüm ihtimalleri kabullenmekle başlıyor...

ps. başlık şarkısı Erdem Yener ve Belki

3 Şubat 2013 Pazar

"cevapsız sorum sana mirasım olsun"





Life of pi; Beklentisi düşük kendisi şahane film...

Fragmanının amacı bir film hakkında merak uyandırmak ya da fikir vermek ise, pi'nin hayatı fragmanınin bu konuda sınıfta kaldığını pekala söyleyebilirim. Bundan  şikayetçi olduğum düşünülmesin, aksine güzel görseller izlerim diye gittiğim bir filmden bu kadar etkilenmiş olmaktan fazlasıyla mutluyum...
Filme dair derin kopyalar vermeyecek olsam da, izlemeyenlerin bu noktadan sonra yazıyı okumamasını sosyal sorumluluk bilincim gereği belirtmek isterim. Tabi bir de filmi izleyin ki (3d sartiyla) sizle de daha sonra hakkında konuşabilelim isterim. 

Hep aynı şeyi yazıyorum ama bana göre bir filmin ya da kitabın başarısı sizi bulunduğunuz andan soyutlayabilmesi, etkileyiciliği ise sizde sonradan sebep olduğu  derin düşüncelerdir.

Kıssadan hisse, 3 boyutlu filmden görsellik bekleyin, konusunu sorgulamayın diyenleri ters köşeye yatiran bir film pi'nin hayatı. 

Hiçbir zaman bir filmi çok derin alt düşüncelerle izleyenlerden olamadım. Zaman geçince biraz da yönlendirme ile filmi daha iyi anlayanlardan olduğum  için film sonrasında sözlükteki  birçok yorumu okudum. Birçok şeyi anladığımı sanan halimle filmi bir kez daha izlemem gerektiğini düşünüyorum ve merak ediyorum o kadar metaforu nasıl anlıyorsunuz kuzum siz?



Filmin benim açımdan en etkileyici cümlesi aynı zamanda özeti; "Hayat bir vazgeçme mücadelesidir" oldu.

Şu an kendime sorduğum soru, en sonunda Pi'nin anlattığı  öykü olmasaydı, hikayeye inanıp inanmayacağım. 

Aslında filme dair o kadar çok şey okudum ki, bir de açılan algılarımla filmi izlersem ne hissedeceğim başlı başına merak konum.

Gerçi filmin açık sekilde vurguladığı sey, insanın inanmak istediğine inandığı ve hayatta kalmak uğruna hepimizin kendimize hikayeler uydurduğu...

Teknik açıdan hiçbir yorum yapamadığım şu film yazısında demem o ki; Life of pi'de de hikayeler anlatılıyor ve sonradan farkediyorsunuz ki aslinda film inanmak istediğiniz ve görmek iste(me)diklerinizle size ayna tutuyor...

Mucizelerde zaten hep filmlerde oluyor...

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar; 

  • Filmi Arzum Onan ve oğluyla aynı salonda izledim ve salonun hemen çıkışında onları karşılayan Mehmet Aslantuğ'un yüzündeki ifade ile yine ve yeniden  aslantuğ  ailesine hayran kaldım.
  • Sinema meftumu zaten pahalı bir hal iken; iade etmek şartıyla verilen 3boyutlu gözlükler için ek para ödemeye de gıcık oluyorum. City's sinemasında uzay gemisine binecekmisiz hissi veren gözlüklerin bünyemde sebep olduğu acı ve alerjiyi de verdiğim paranin karşılığı olarak görüyorum.
  • Ve bence Pi'yi oynayan çocuk (Suraj Sharma) filmdeki bazı sahnelerde bildiğin Arda Turan...
Ps. Başlık şarkısı sükut ve Melis Danişmend