29 Ocak 2013 Salı

"aslında içinde bir yerlerde makul bir insan var"


Rol yapmadığı ya da normali oynadığı zamanlarda emin olduğum bir şey var ki Engin Günaydın, bu dünyaya ait olmayanlardan. İçinde bulunduğumuz dünyayı haddinden fazla sorguladığı için fazla naif ve de içine kapalı, biz düz dünyalılara göre ise sadece tuhaf.

Bu tuhaf algılamadan olsa gerek, kendisini aseksüel olarak nitelendirdim yargılarımda. Yani bir ilişkiye dair kendisinin yorumlarını okumak da, bu yoruma "vay anasını ne kadar da doğru" diyeceğimi hiç sanmazdım ama işte hayat sizi şaşırtmayı seviyor. Ve her zaman olmasa da bu keyifli bir durum.
İtiraf ediyorum, bir tv programinda olsa muhtemelen dinleyemezdim kendisini ama satırlar öyle değil. Okurken söz sahibinin olmaktan çıkıyor bence, halka mal olmak klişesi tam da orada gerçek oluyor. Vurgu yok, kişiye özgü ses tonu yok, sadece sizin algılama biçiminiz var. (beynimin bir yanı Engin Günaydın’ın anlatışını kafamda canlandırsa da)

Bazı şeyler vardır, aslında bilirsin ya da bildiğini sanarsın, bir gün kelimelere dökünce o kadar da bilmediğini farkedersin. Pazar günkü röportaj da bazı kısımları ile bana bu hissiyatı verdi. Özellikle ilişkilere dair aşağıdaki tespiti, benim diyen bir çok bilmişten duymadığım için de hevesle kopyalıyorum.
Size yol gösteremesem de, bir yol bulmak adına okuyor hepsini de bu blog altında topluyorum sevgili okur . Siz deyin sosyal sorumluluk ben diyeyim kamu spotu...

“Bizde öğrenilmiş bazı şeyler var: “Ben sevgilimi kıskanırım!” Çevresinden öğrendiği şeyleri sana yapmaya başlıyor ve bundan hiç hoşlanmıyorum. İlişki itiraflar üzerine kurulu bir durumdur, birbirimize hava attığımız bir yer değil. Dış dünya zaten yanıyor. Biz o dünyadan kurtulmak için beraberiz. Ben senin yanına sığındım geldim. Büyük bir problemden koşarak geldim. Sen de burada problem yaratırsan nereye gideceğim? Birbirini bu kadar didikleyip parçalamanın ne manası var? Beraber mücadele edeceksiniz, birbirinizi güçlendireceksiniz, maharetlerinizi hatırlatacaksınız birbirinize, ben ilişkileri bu anlamda sevdim. Sonrasını sevmedim. İlk zamanları güzel.”


Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Melis Danişmend’in albümüne dinleye dinleye bayıldım (yazının ikinci klişesi çünkü albüm dinledikçe sevilen bir tarza sahip). Özellikle Masa ve Sukut favorilerim oldular Youtube’da bu vesileyle gezinirken, kendisinin çok övülen ama hiç dinleyemediğim Haberin Yok Ölüyorum cover’ını dinledim. Yanılmıyorsam Hafif Müzik Kanyon konserleri kapsamında, House Cafe’de söylenmiş şarkı. Ve benim için şarkının performansından ziyade, Melis Danişmend’in şarkı bittikten sonra gayet normal bir şekilde dediği “ölmeyin” lafının sempatikliği muhteşem.
  • Şarkıyla bütünleşen bir konuşma faslı da benim için Artık Melek Değilim’de mevcut. Şarkının en sevdiğim hali Gecenin Fişi Yok’taki konser versiyonu. Ve onun öncesinde Doğan’ın “teşekkürler buraya geldiğiniz için. Bizim için iki tane önemi var, bir tanesi bu geceyi kaydettik, ikincisi de son kez İstanbul’da çalıyoruz asker öncesi. Umuyoruz tekrar çalacağız... tabiki döndükten sonra. Çok teşekkürler geldiğiniz için , şimdi son bir şarkı çalacağız. Görüşmek üzere arkadaşlar “ laflarını şarkı kadar ezberlemiş haldeyim. Sanırım bu sebeple de şarkının albüm versiyonunu başka şarkı gibi dinliyorum.
  • Erdem Yener’in Rüyalar Kızı şarkısını da biraz gecikmeyle de olsa dinledim ve pekala da sevdim. Yeterince vurguladım mı bilmiyorum ama (yazı yazdım sırf bu klip ve Erdem Yener diye hatırlıyorum, aksini iddia eden arşive baksın) Belki bence çok güzel bir şarkı. Klibi de pekala şahane olduğundan, ben ne zaman şarkıyı dinlesem yürüyerek başlayıp daha sonra da koşma dürtüsü doğar içimde; “bu kadarı var hayatta , yetinirim belki”ile varolana şükretsem mi “daha fazlası var hayatta isterim belki “ ile ısrarcı mı olsam bilemem.
  • Günümüze ve Rüyalar Kızına gelir isek, şarkı eski albümdeki bir şarkıya benziyor ama ben bir türlü o şarkıyı bulamadım. Geç veya Kaybeden’in ortasında bir şarkı ya da o yüzden tam da şu diyemiyorum. Ama “ay kendini de tekrar etmiş” falan demiyorum, mutlu mesut dinliyorum şarkıyı. Kaldı ki kendisinin reklam münasebetiyle terkettiği karizmasını, müzikle kazanabileceğine inanıyorum.
Oyuncudan başlayıp, ilişkilerle devam eden müzikle sona eren bu entellektüel yazımızın sonunda günlerin en ruhsuz ve anlamsızı Salı’yı manalı kılacak güzellikler dilerim hepinize. Nihayetinde iyi düşünürsen olur, buna inanıyor ve kendime de en çok bu yalanı söylüyorum.

ps. başlık şarkısı Masa ile Melis Danişmend

25 Ocak 2013 Cuma

"Söylemediğin her harf içimde yara"




Sevgili okur, blogun bir Berkun Oya yazısına daha hoşgeldiniz. Aslında bu yazı gıyabında bir Berkun Oya yazısı olacak ve kendisinin son oyunu Babamın Cesetleri yazı konusu olacak.

Yazının daha sonra detaylandıracağım ana fikrini söylüyorum, hiçbir şey “ilk”i gibi olmuyor.
Bence Santral İstanbul, bu şehrin göreceği en güzel eğitim ve aktivite mekanlarından biriydi. Hem mimarinin hem de üniversite havasının kattığı ayrı bir güzellik vardı. Ve işte o zamanlarda Krek’de bir bahar akşamı oyun seyretmek, öncesinde bir şeyler atıştırmak falan güzel şeylerdi. Ama işte her güzel şeyin bir sonu vardı ve bu ülkede o son devlet eliyle daha da hızlı vuku buluyordu.

Alkole yaş sınırı ile başlayan, üniversitede içki içilirmiymiş ile saçmalayan bilmişler sayesinde Santral’in önce ruhu söndü, ardından mekanları el değiştirdi. Kazanan pek tabiki muhallebiseverler oldu. Bizim (entellektüel kankam kusburnu ve eşi, ve de sosyal ev arkadaşım) oyun için seçtiğimiz tarih sömester tatiline de denk gelince, tiyatro niyetine terkedilmiş bir kasabaya gitmiş gibi olduk. Tamirhane kapalı, otto da el değiştirdiği için eskiden de bildiğimiz yemekhane kısmına geçtik. Ama ne oldu, 10 dakikaya kapatıyoruz diye yediklerimiz boğazımıza dizildi, gözler gidin artık diye üstümüze dikildi. Oyun 20.30’da başladığından, sonrasında eski Otto yeni Papaz’a gidip ortamı kolaçan ettik, ana yemek kapsamında bir şeyler yemediğimiz içinse lezzet performansı hakkında genel bir kanıya varamadık.

Ben bir oyuna gitmeye karar verdikten sonra, bazı detaylar ile pek ilgilenmiyorum. (o detayları genelde kusburnu sorgular) Ve oyun günü geldiğinde, bu ilgilenmediğim şeyler nedeniyle de biraz geriliyorum. Özellikle uykuya hasret kaldığım bir haftada 2.5 saatlik oyun fikri beni epey tedirgin ediyor. Nitekim dün de hepimiz, oyunun güzel olmaması ve 2.5 saat olması korkularıyla girdik salona. Çıkışta korkularımız, klişe ama tatlı bir yorgunluğa dönüşmüştü. Bir sonraki gün iş olmasaydı, ve Krek’in sandalyeleri sadece biraz konforlu olabilseydi belki biz de daha rahat olurduk. Güzel Şeyler Bizim Tarafta diyorlar ama Krek’in o küçük salonu ve kötü sandalyelerinde zaman o kadar da güzel olamıyor. Berkun Oya, soN’dan sonra İntikam’a da kıyısından köşesinden bulaştığı için sormak istiyorum, o sandalyeleri değiştirmeye yetecek kadar parası yok mu Krek’in?

Ben şahsen herhangi bir konsere veya tiyatro oyununa halen 50 TL vermeyi pahalı bulanlardanım. Hatta uygun öğrenci fiyatları nedeniyle master’a başlamayı bile düşündüğüm zamanlar oldu. Yine de Krek’in bir oyununa 50 TL vermekten gocunmuyorum, benim gocunduğum o kadar para verip havasız küçük bir salonda bel bacak ağrısı ile 2.5 saat geçirmek, keyifle geçmesi gereken zamanın acılarla gölgelenmesi.
Bu kadar dış faktörden bahsetmişken, artık oyuna geçebilirim sanırım. Kararında spoiler ile bazı şeyler anlatacağım ama yine de ay oyunun büyüsü bozulur derseniz, bundan sonrası sizin için mayınlı alan benden uyarması.

Ben oyunu beğendim sayın okur. Çok etkilendim diyemem çünkü hikayenin dokunacağı tarafta değilim pek. Hikaye Bayrak’da olduğu gibi bir aile üzerine kurulu olsa da, daha çok sorunlu baba oğul ve kardeş üçgeninde olduğu için oyunun erkekleri ya da babasını kaybetmiş olanları daha çok etkileyeceğini düşünenlerdenim.


Oyunun kadrosunda Tv’den tanıdık simalara karşın, yabancı yüzler var ve bu anlamda Tv’den tanıdık oyuncuların işinin daha zor olduğu kanaatindeyim. Tv’de oluşturdukları karakteri yıkmak adına daha büyük efor sarfetmeleri gerekiyor ki, bu noktada hep antipati ile yaklaştığım Öner Erkan’ı ayrıca tebrik etmem lazım.


Oyunun başrol kadın oyuncusu diyebileceğim Defne Kayalar’ı daha önce bir yerlerde de izlediysem de hatırlamıyorum ama kendisinin oyunculuğunu ben ziyadesiyle beğendim. Bana sorarsanız oyunun kilit rolünü de kendisi oynuyor. İnsan gayri ihtiyari Güzel Şeyler Bizim Tarafta ile Babamın Cesetleri’ni kıyaslıyor. Bu bağlamda onu da Öykü Karayel’e karşılaştıranlara söylüyorum, bu topa hiç girmeyin. Öykü Karayel TV’den önce Krek sahnesinde ve türban gibi duş görüşünü epey değiştiren bir şekilde izlediğimiz için onun kadar bizi şaşırtacak başka biri de kolay kolay o sahneye çıkmaz.

Yazının başında dediğim, ilk’lerin farklılığı hadisesi tam da bu. Güzel Şeyler Bizim Tarafta benim ilk izlediğim Krek oyunuydu ve haliyle en etkilendiğim oldu. Ama sonrasında sahne, dekor unsurları, replikler benzeştikçe (ki bu aslında tiyatronun tarzı oluyor zaten) çok da şaşırmıyorsunuz. Şaşırmak da şart değil, bir oyunu farklı kılan sizi oyun sonrasında da düşündürebilme yetisi.

Ve Babamın Cesetleri, aile kavramı açısından herkesin farklıs sorgular yapmasına da sebep olan bir oyun.
Şerif Erol, fiziken rolü en zor olan kişiydi bence ve ben kendisini de pek beğendim.
Kaan Taşaner, rolü gereği oyunda hiç beğenmediğim kişi oldu. Yani ya çok iyi oynadı da biz karaktere gıcık olduk, ya da hiç oynamadığından bu ne hödüklük dedik. Emin değilim ama Öner Erkan’ın yanında rol ve oyun olarak çokça geride kaldığını söyleyebilirim.
Berkun Oya’nın Ülkü Duru hayranlığı bu oyunda da yerini almıştı, kulağı iyi (ya da ses hafızası) olanlar ne demek istediğimi gayet iyi anlayacaktır.

Ve çoğu tiyatro oyunu gibi, oyun ikinci yarıda hızlanıp canlandı. Bunun entellektüel camiada bir gerekçesi olsa bile, insani tarafta da işten ve yoldan yorgun bünyelere de yazık. Zamanı idareli kullansak olmaz mı demeden edemeyeceğim.

Nihayetinde gitmeli mi oyuna diye soracak olanlara, bence gidin ama büyük beklentilere girmeyin derim, kendi adıma da Berkun Oya, kitap yazsa da okusam diye de hayal ederim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Yaşları yakın olan kardeşlerin genel bir didişme halinde olması normaldir ama son dönemde iki erkek kardeşin olgunlaşınca da ilişkilerinin epey sorunlu olduğunu gözlemliyorum (kız kardeşler de aksine yakınlaşıyor bence). Kadınların anneleri ile erkeklerinse babaları ile yaşadıklarının kişiliklerini etkileyen en önemli unsurlar olduğunu ama kadınların babaları ile erkeklerin de anneleri ile yaşadıklarının ise hayata dair tercihlerini düşünüyorum. Bu nedenle de keşke erkekler, duygularını daha rahat ifade edebilseler diye hayıflanıyorum.
  • Oyundan bir gün sonra afiş ile oyun arasında bağlantı kurmam da benim yersiz idraksızlığım oluyor.
  • Doktor karakterini de fazla toy ve de manasız bulduğum kayıtlara geçsin lütfen.
  • Berkun Oya'nın Radikal yazılarından Koridor 1'i de zamanlaması bakımından hayatımın "en" yazıları arasına ekledim ama geçen haftaki ikinci bölümde konuyu bağlayamadım. Anlayanlar benim gibilere bir idrak desteği versin lütfen.  
başlık şarkısı için ps. Melis Danişmend albümü dinledikçe nasıl da seviliyor...

ps. 2; oyuna dair çok güzel tespitlerin ve sorguların olduğu bir yazı için de buyrunuz.

22 Ocak 2013 Salı

"göz ucuyla bakıp içini okumaya çalışmıştım"

Ufak tefek notlar;

Parfüm ve karakter arasında çok yoğun bir ilişki kuran ilk ben değilim biliyorum ama “ağır” parfümler kullanan insanlarla genelde kişilik olarak uyuşmadığımı da ben ilk kez beyan ediyorum. Keza herkesin kullandığı parfümleri kullanan insanlara ilişkin de kişilik anlamında bazı tespitleri kafamda önyargı niyetine biriktiyorum.

Bir başka önyargı mecram ise meslek ve kişilik arasında mevcut. Mesela avukatların çoğuna karşı sıfır güven duyuyor, çözümden ziyade laf olduklarına inanıyorum ve çoğunu da çirkef buluyorum (Tuğba bu yazıyı okuyorsan, seni de tenzih ettiğim bilmeni isterim). Meslekten bağımsız olarak, işini yapmaktan ziyade ortada olan sorunu çözmeye çalışanları her şekil ve şartta daha çok seviyorum.

İş arkadaşlarımızla geçirdiğimiz zaman sonucunda onları sevmemizin pek mümkün olmadığını düşünenlerdenim. (bilmeyenler için not; insan sevmem) Bizim tercihimiz olmayan insanlar ile ömrümüzün çoğunu geçiriyoruz ve hep bir şeylere katlanıyoruz ya, bence paranın en büyük gücü de burada. Ve ben yıllardır sabahın köründe kalkmasına rağmen sabahları nemrut olan, etrafına negatif enerji yayan insanlardan itinayla nefret ediyorum. Sabah insanı olmayabilirsiniz ama alışkanlık denilen şey de kişiliğe ciddi etki eden bir hal yani eğer isterseniz o uykusuzlukla başetmeyi öğrenebilirsiniz.

Mevsim itibariyle spor salonundan ve çıplak kadın vücudundan nefret ediyorum.

Kendimi tutuyordum ama bunu es geçemeyeceğim, olağan ilişki gözlemcisi olarak Tuba Ünsal’ın Mirgün Cabas’la gittiği tatillere “yalnız” gitmiş gibi davranmasını da pek çözümleyemiyorum. Nasıl oluyor da Mirgün Cabas’la gittiği (fotoğraflardan bunu anlıyoruz) Uzakdoğu tatili için gazeteye Uzakdoğu’da tek başıma diye başlık atıyor veya Paris dönüşü ikisi de instagramdan havaalanı fotoğrafları paylaşırken, kendisine bir fotoğrafını alone diye de hashtagleme gereksinimi duyuyor. Başlamışken susamam, kendisinin şahane yazar diye pohpohlanması söndüğünden midir bilinmez pazarvatan’da yazı yazmaktan ziyade anektot paylaşma moduna geçti kendisi. Ama sorarsanız büyük cevher o ayrı.

Kitap okuyamama hastalığımın çaresi için çeşitli yollar denesem de, 2 sayfadan öteye pek bir gelişme kaydedemiyorum. Tek umudum Şubat ayında çıkacak Murat Menteş kitabında.

Alışveriş bağımlısı olarak indirim dönemi hem dört gözle bekliyor hem de nefret ediyorum. Sezon vakti, indirime girdiğinde şunu bunu onu alırım diye planladığım şeyler, indirim vakti gözümde pek anlamsızlaşıyor (nankör insan psikolojisi). Ne zaman kendimi “bir şey almaya şartlasam” hiçbir şey alamadan eve dönerim. Son dönemde bu beğenip de almaktan vazgeçmek gibi bir lanete bile dönüştü diyebilirim. Çok şükür Pazar günü bu laneti yıktım, ona dair alışveriş notlarımı da ayrı bir yazı konusu yapmalıyım.

Ufak tefek notlar diye başladık gene destan oldu. Oysa daha ufak tefek notlar’ın Melis Danişmend’in yeni albümündeki bir şarkı adı olduğunu ve Melis Danişmend’in naifliğini de kalbi kırık kadın sözlerini de pek sevdiğimi belirtmek ister, manasız Salı için keyifli bir gün dilerim.

ps. başlık şarkısı Kış Küskünü ve Melis Danişmend

18 Ocak 2013 Cuma

"bir zaman hatası"


İnsan canı sıkıldığında keşke bir şarkı dinlesem içimi rahatlatsa, bir kitabın satırlarında kendimi bulsam altını kalın kalemlerle çizsem, eski bir yazıya gözüm çarpsa ve "ne kadar da doğru" diye hayıflansam , bir film izlesem aslında ne şaçma şeylere üzülüyorum desem diyor... Ama o şarkılar, o satırlar bir türlü denk gelmiyor.. Denk gelse de bünye tedaviyi reddediyor ve üzüntüyü paşa paşa yaşamak gerekiyor...

Ve ilginçtir, insan yazarsam geçer diye düşünse de bir türlü iki kelime yanyana gelemiyor...


Bu yazıdan çıkmayacak ağlamak için tercih ettiğim şarkılar;

Editors- Well Worn Hand

Coldplay- Fix you

Bileklerimi keseyim diye ise;

Kaçak ama sahibi Ebru Gündeş’ten ziyade Ata Demirer’den ( Avrupa Yakası’nda seslendirdiği şekliyle)

Kanıma Dokunuyor-Gülben Ergen (kendimden utanıyorum evet )

Asıl yıllar önceki bir ergenlik buhranımda (=bir basket maçına gidemedim diye) Hülya Avşar’ın sensiz kaldım şarkısını kaç kere dinleyip ağladığımı bilseniz, şu isimlere şaşırmazdınız. Yine de gayet kabarık ve absürd olan listemi şimdilik bu kadarla sıınırlı tutuyorum.

ps. başlık şarkısı ise sevmediğim kadın Aşkın Nur Yengi'nin sevdiğim şarkılarından

6 Ocak 2013 Pazar

"bir şiir olamadım kafiyene uyamadım"





Bunca zaman sonra öğrendiğim bir şey var ki, sevdiğim heyecanlandığım bazı şeyleri kendime saklamam lazım. Paylaşmak güzel ama duygular da insanlar da değişken. Bugün okumaktan gurur duyduğun birinden, gün geliyor utanıyorsun. Ya da bunca vakit burun kıvırdıklarına, gün gelip hayran oluyorsun.

Bu noktada (ve bu blogda) Berkun Oya halen sevdiklerimden ve kafamda bir yere konumlandıramadıklarımdandır. İşlerini (Babamın Cesetleri) merak ederim, heves eder, eleştiririm (Son, Bayrak).

Sunucu diye tanıdığım ( Defakto), oyuncu diye gördüğüm Berkun Oya'nın gerçek anlamda yetenekli olduğu alanları bulduğumu düşünüyordum ki, sessiz ve de sakin bir şekilde Radikal'de yazmaya başladı. Şimdi her Cuma Radikal'i açıp komik ama önce onu sonra da Evrim Sümer'i okuyorum. Ve geri kalan günler de Radikal'in internet sayfasını açmayı bile düşünmüyorum.

Ve yine kendim aldığım kararı uygulamayı beceremediğimden,  yazılarından bazı satırları buraya kopyalıyorum. Bu vesileyle de artık kitap okuyamadığımı itiraf ediyorum ki, belki bu sayede kitap okumuyor olmanın getirdiği vicdan azabım hafifler. Ne kitaplar aldım elime ama bir türlü saramadık birbirimizi. Ya doğru kitabı ya da doğru zamanı bulamıyorum. Umudum bu senkronizasyon sorununun bir vakitte sona ermesi, aksi takdirde okur yazarlığım internet sitelerinden öteye gidemeyecek.

"sevmek ve değer bilmek ne öğretilir, ne genetiktir. insan sevmek ve değerini bilmek, kabiliyettir."

"iletişim, insanlar birbirini zorlamadan ve yormadan anladıklarında kıymetlidir."


"İçimde esneyen bir boşlukla yaşamak istemiyorum ben artık, o kadar. İyi bak kendine, mevsim dönüyor, zibidi gibi çıkma sokağa, sıkı giyin, gece yarılarında abuk subuk mesajlar atma insanlara, o saatte bir mesajla kalkıp gelenlere tüm hayatını ortaya serme, her sigaraya öpücük verme, zırt pırt aşık olma, bir kere ol, adam gibi..."  

 Mama


ps. başlık şarkısı Her Neyse ile Redd

"yolun anlam bulmuyorsa, durma"


2013'ün ilk aforizması;

Karar almak değil onu uygulamak olandır zor olan (yeğen), işte tam da bu sebeple yeni yıl için acil kararlar alıp, uygulamadan sınıfta kalmaktansa; bir kararı almak için enine boyuna düşünüp, uygulama aşamasında emin ve hızlı adımlar atmayı tercih ediyorum.

Bir de şu aralar "hayatıma anlam katan şeyler nelerdir?" türünden bir soruya hiç düşünmeden cevap verebilecek hatrı sayılır gayeler ve bu uğurda keyifle geçirilecek zamanlar (=sahip olunacak anılar) arıyorum.