20 Kasım 2013 Çarşamba

"Dünden iğrenen bütün insanlar gibi biz de gelecekten konuştuk sürekli"

 




Hakan Günday cephesinde değişen bir şey yok. Kendi standartlarını koruyarak, tevellütüne aşinaları şaşırtmayan bir kitap daha yazmış. Bu demek değil ki, Daha kötü bir kitap. Biz sadece daha iyisini yazabileceğini biliyoruz. Kendisinin laneti en güzel kitabı en başta yazması. Bundan sonrası şaşırmayacağımı bilsem de kendisini bir heves okumaya devam edeceğim. Kaldı ki Daha’nın konusunun da sayesinde çok sağlam sosyolojik ve politik gözlemleri var. Bu anlamda bazı satırları sindire sindire okumak gerekebilir.
Tabi şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, sonunda ağzımın açık kalmadığı hikayeye ben artık iyi öykü diyemiyorum.
Buyrun size Daha’nın teaser’ı…(kitabı okurken Ahad’ın Daha’nın tersi olduğunu ilk anda anlayanlara da saygılar)
Dünyanın en çaresiz çocuklarına en büyük hayalleri kurduran umut denilen o doğal felaketten nefret ediyordum.
Genellemeler yapmanın da hastalıklı bir eğilim olduğunu biliyordum ama bir toplum, devletini kurduğu gün kendini zaten genellemiş oluyordu. Genellemelerden kaçamayacak kadar örgütlü bir dünyada yaşıyorduk.
 Ne de olsa bütün nefretler aynı yere dökülüyordu, yarına. Bekleyebilirdi. Bekleyecekti. Ben de onunla bekleyecektim. Ne de olsa gerçek bir korkaktım ve nefret korkakların intikamıydı.
Tabii ki insan hayati kutsaldı ama sadece herhangi bir işe yaradığı sürece. Dolayısıyla yaradığı işin değeri her neyse, hayatin ki de o kadardı. Yani biri çıkıp da o değeri karşılayabilecek olsa, o hayata da gerek kalmaz ve aradan çıkabilirdi. Matematikti her şey.
 Nasıl oluyordu da bazı insanlar geri kalan herkesi yönetmedikleri sürece kendilerini zavallı bir orospu çocuğu gibi hissediyorlardı? otoriterlik bir virüs müydü?
Çünkü akıl sağlığı yerinde olanlara gözlerinin önünden geçip giden hayat hiçbir bok çağrıştırmıyordu. Onlar sadece gördüklerine inanıyordu. Gördükleri ne kadarsa hayatları da oydu. Neyse o...
Linç edenlerse her yerde aynıydı. Çünkü kalabalıklar dinamiği diye bir kavram gerçekten de vardı. Sürünün çobanı sürünün kendisiydi. Her bireyin kaderi içine düştüğü kalabalığın elindeydi. Linci başlatan ister bir kışkırtıcılar grubu olsun, isterse de kalabalıktaki her bireyin ayrı ayrı özgür iradeleri olsun, durum böyleydi. Hatta dünya üzerinde yanlış giden ne varsa, bu, milyarlarca insanın arasındaki sessiz bir anlaşmanın sonucuydu.
Ve de bağırmak istiyordum: hangi dinde deja vu yok, ben ona inanacağım ve  de susmak: nerede diriliş yok, ben orada olacağım.
İnsanları çaresiz bırak, iç organlarından roket yaparlar.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Doğan Kitap için kapak tasarlayanlara sesleniyorum, kitap kapaklarında bir değişikliğe gitmek şart…
  • Bir de artık efsaneye dönen Piç’in filmi ne alemde? Film çekilmeye başlasa haberimiz olurdu diye düşündüğümden bu sezon da kaçtı gözüyle bakıyorum. Yanılanlar, bir bilenler ses ederse sevinirim.
ps. başlık da Kinyas  ve Kayra'dan.
 

 

3 yorum:

varol döken dedi ki...

aynı şeyleri bir daha söylemeye gerek yok sanırım. aynı şeyleri aynı karakterler farklı görünen ama birbirinin aynısı cümlelerle söylüyorlar. yeraltı edebiyatı öyle bir edebiyat ki yazarı gerçekliğini kaybettiği an kitap da aynı hızla kayboluyor.

varol döken dedi ki...

ne yazdığımı ben bile anlamadım ama sanırım sen anlamışsındır.

fery nerde kuşburnu nerde? doğurdu mu yoksa?

evlilik nasıl fery tavsiye ediyon mu neşe daim oluyor mu?

malumafatrus dedi ki...

Kusburnu bugüne bugün pek yakisikli bir miniğin annesi oldu:)) fery'yi bir gorebilirsem, onun adina da yorum yazarim. Şimdilik fikriyatim, daimi mobil olduğundan evlilikten henüz bir şey anlamadığı yönünde...