28 Haziran 2013 Cuma

"People don’t change and I know your story so well"




Karabatak ve yollar sağolsun bu aralar kitap okuma düzenime geri dönebildim. Okuduğum kitapların yarısı kitaplığımın görünmez köşelerinde yerini alırken, birkaçını  gözümün ucu, aklımın bir kenarı kitaplarının arasına yerleştirdim.

Bu yazıya mevzubahis edeceğim kitap Mahir Ünsal Eriş’e ait.” Bangır Bangır Feri Çalıyor Evde…”nin pek naif bir öykü kitabı olması bir yana, yazarın Bandırma’da büyümesi, kitabın ithaf kısmında “Bandırma olmasaydı olmayacaklardı” lafı kitapla aramda bir gönül bağı oluşmasının en önemli sebebi oldu.

14 Öyküden oluşan kitabın benim nazarımdaki en iyi hikayeleri “Biten bir aşkın ardından”, “Her kanser erken ölümdür” ve “ben evlenmeyi boşanmaktan daha çok seviyorum” oldu. Geri kalan her öykü de altı çizilmekten harap oldu. Zevkler renkler ayrımcılığı yapmadan da herkesin beğenmesini/sevmesini canı gönülden istediğim bir kitap BBFÇE.  Bu yüzden de biraz abartarak kitaptan birçok satırı kopyalıyorum buraya. Hemen okumaya hevesli iseniz, spoiler sayılır o yüzden siz buradan sonrasına sadece üstünkörü bakın. Kitabı okuduktan sonra da gelip aynı satırların mı altını çizmişiz kontrolü yapın.  

 “Çaresiz erkek, sevildiği zaman umrunda bile olmayan ne çok ayrıntıyı hatırlıyor vakit terk edilmeyi vurunca, o ayrıntılardan kurmaya çalışıyor geri dönüşünü kadının. Oluyor mu? Olmuyor. "
“Ne çok değişiyor dünya, sanki her sabah dünden akılda kaldığı kadarıyla yeniden kuruluyormuş gibi. Her gün biraz daha kendine benzememeye başlıyor her şey o yüzden. “
“Herkes yaşlanırken farkına varmıyorsun yaşlandığının, yaşlandığının farkına asıl geriden daha gençler geldikçe varıyorsun. “
“Zaman tereddüt eder mi, mevzubahis ileri gitmekse hele?
"Başarılı olmaya mahkum olanlar severdi sayısal dersleri çünkü."
"Nasılsın kadar aptalca çok az soru vardır herhalde. Kapıdan giren görülene, “Geldin mi?” diye sormakla yarışabilir. “
“Balina kasa Mercedes’li müteahhitlerin ırzına geçmeyi akıl etmediği tepelere karşı aşk acısı çekiyorum.
"Kafamın içi öğle uykusu gibi güzel, uyuşuk ama bir yandan da. “
“Şunu unutma doktor bey, sen altı yıl tıp okuduğun için kanser olmamış değilsin, sadece sıran gelmemiş o kadar.
"Ölünce nasıl da eşyalaşıyor, şey'leşiyor insan.  Yine de ölüm yalnızca ölenden arda kalana zor, gerisi fasa fiso. “
“Korkmadan sevgi mi olur zaten? “
“Her şeyin biteceği hakikatini aklına getirmeyebilecek kadar çocuk olmak ne büyük mutlulukmuş meğer.
"Yaş kaç olursa olsun, bütün kadarın ağlamasında insanın kendi annesinin ağlayışını hatırlatan bir şey var, canından can yolar adamın. “
“Kadınlar hep olmadık zamanlarda gitmeyi severler.
"Ne de çok severler zamansız gitmeyi kadılar. ….Bu kadar seven bir oğlu varken bunu ona yapar mı, hazır hayattayken gereksiz yere ölür mü? Ben çocukluğumdan beri hayatı annemin ölümüne kadar sanmışım, onu anladım ben de. Sanki o ölünce 'Son' yazısı çıkacak ve biz de, cennet mi cehennem mi, nereye gideceksek oraya gitmek üzere nakil araçlarına bindirilecektik. Şu ağzı burnu yumruklanası 'ölenle ölünmüyor'cular olmasa, farkına bile varmayacaktım annem ölünce, hepimizin ölmüş sayılmadığının.
"Hep biliyordum öleceğini, yarın bile olabileceğini biliyordum ama beklemiyordum. Kendim ölsem daha az şaşırtıcı bulurdum. Gerekirse babam biraz daha erken ölsün ama ne olur annem uzun uzun yaşasın diye dua etmiştim çocukluğumdan beri gizli gizli. Dualarım kabul oldu, anlaştık sanıyordum. Oyuna getirilmiştim sonunda fakat. Tanrı’ya bile güvenilmiyor demek ki yeri geliyor da. "
"Hayat boşluk kaldırmıyordu çünkü, boş bıraktığın yeri gelip kendi dolduruyordu. "
"Genç de olunca, kendine kıymak ne kolay oluyor elbet, şimdi öyle bir düşünüyorum da. Can ne kıymetsiz, ne ucuz oluyor gençken. Ama güçsüzdüm, orası muhakkak. Hiçbir şeye bağlanacak gücü kalmayanlar bağımlı olurlar bir şeylere, ben öyle oldum. “
“Saydım, sadece dört kez bakmışım yüzüne. Aşık olacağım belliydi, bakmadım daha fazla.”
“Adliye mutsuz insanların gittiği bir yerdir. Hiç adliyelik olacak kadar mutsuz olmamışım demeli, ne güzel. Bugüne kadar demeliyim belki de. Kendi hayatı bile ne kadar şaşırtabiliyor insanı, kendisi hakkında her şeyden haberdar olduğunu sanırken bile. “
“İnsan bırakırken bile acıtmayı seviyor çünkü. ...Üzülecek çünkü, biliyorsun. Çok tuhaf bir şey boşanmak, bile bile üzülmeli bir şey. “
“Resmi kurumlar, vatandaşı heybeti ve dolaşık aklıyla ezmeye bayıldıklarından, genellikle mimarilerinin de biz fanilerin çözebilecekleri yalınlıkta tasarlamamaya özen gösterirler. “

Tarz olarak ,Barış Bıçakçı ve Emrah Serbes  arası bir yerlerde konumlandırdığım Mahir Ünsal satırları hüzün barındırsa da keyifli bir nostalji sundu buna. Kendisinin bir röportajında bu nostalji haline ilişkin verdiği cevaplar ise çok şahane bir tespit olduğu  ve birçoğumuza ayna tutacağı için onu da yazıya eklemek istedim.

“Biz çok hızlı tüketen bir toplumuz. Bu adlı adınca tüketim toplumu olmamızdan önce de böyleydi. Pek kaydetmeyi sevmiyoruz. İyiyi de kötüyü de çabuk unutuyoruz. Ve özellikle de Özalcılığın iktidarıyla birlikte ivme kazanan tüketiciliğimizle her şeyi çok hızlı eskitip çok çabuk “nostaljik” bir şeye dönüştürüyoruz. Sonra da hızla tüketip “geçmiş” kıldığımız şeyi şimdiki zamanda bir kez daha “tüketip”, üzerinden bir kez daha geçip tamamen tarihe devrediyoruz. Çünkü geçmiş satılabilir, alıcısı olan bir şeydir. İnsan sınırlı ömründe, yılların akış hızının yarattığı kaygıyla sürekli geçmişe kancalar atarak kendi yaşantısına tutunmak istiyor. Bizde her şey çok hızlı eskidiği için de kendi geçmişimizin bile bir on yıl kadar sonra alıcısı oluyoruz. Bu durum acıklı elbette fakat biz böyleyiz, yapacak pek bir şey yok.”
Bu yazıdan çıkartılmayacak iç hissiyat; artık Berkun Oya satırları okuyamamaktan ötürü çok mutsuzum be blog.
ps. başlık şarkısı çok yakında çıkacak Editors albümünden The Sting.

1 yorum:

varol döken dedi ki...

sepete ekledim yakında alacağım:)