15 Mayıs 2013 Çarşamba

"üzülmesin onlar hiç kalan giden benim"

Malumafatrus’un karabatak ile imtihanı;
Hayatta koşulsuz sevgi olmadığı gibi (anne-çocuk ilişkisi hariç), “ama”sız sevgi de bence yok. Genç ve çokbilmişken gözükara sevdiklerimizi, zamanla “kabullerle” seviyoruz. Çünkü hayat bize, istemenin de hayalkırıklığının da sonsuz olduğunu çeşitli şekillerle öğretiyor. Siz de oyunu kurala göre oynamak adına, vazgeçiyorsunuz.  Her şeyin sizin istekleriniz doğrultusunda ilerlemeyeceğini görüp, beklenti ayarlarınızla biraz oynuyorsunuz.
Bu kadara felsefeyi yapma sebebimin yine gezme tozma olması biraz manasız biliyorum ama karabatak’a hissiyatlarımı başka bir şekilde de anlatabilmem de pek mümkün değil. Bir süredir Karaköy’ü popüler olmasından ziyade halen sakin sayıldığı için seviyorum. 1 Yıl içinde muhtemelen bu fikrimden ötürü pişman bile olabilirim ama şimdilik kendisinin bir elin parmağını geçmeyen mekanlarında zaman pekala güzel geçiyor.
Mekanların hepsine baştan bir uyuz işletme mantığı ile yaklaştığımdan, hiçbiri sinirimi bozmuyor, hatta onları anladığımı bile sanıyorum. (Her şeyden önce hepsine kesin “yer yok” diyerek almayacaklar korkusu ile adım atıyorum)
Sırf kahve ve tatlı (bir de Viyana kahvaltısı ile sandviçleri) satan Karabatak, bu mekanlar arasında en çok zaman geçirdiğim yer. 22.00’de kapatıyoruz diye 21.30’da oturduğumuz sandalyeleri toplayan, üst kat’a çıkmanıza izin verirlerse, sessiz olmanız gerektiğini inatla hatırlatan ve menüsününde “her hangi birine her hangi bir sebepten hizmet vermeme hakkına” sahip olduğu notunu düşen Karabatak, sadece Karaköy’ün değil, İstanbul’un da en uyuz işletmelerinden biri olmaya aday.
Metrekare olarak en çok alana sahip mekan, müşterileri rahat etsin diye bazı masalarını günün tüm saatinde rezerve olarak tutuyor. Benim de bu noktada algılayamadığım şey; sürekli rezerve olacaksa neden o masaların orada tutulduğu oluyor.
Tabi bir de kulaktan kulağa dolaşan karabatak gerçekleri var ki, sandalyelerin yerinin oynatılması ( 4 kişilik masayı 5 kişi yapmak gibi elzem istekler) üst katta 3 kişinin birbirini tanımasa bile aynı masaya oturamaması Karabatak’ı Seinfeld’in hitler çorbacısına dönüştürüyor.
Kime bu şekilde anlattıysam, haklı olarak peki neden gidiyorsun sorusunu soruyor ki, ben de cevabını güzel kahveden öteye pek taşıyamıyorum. Bir yandan da kendimi bir mekan işletsem bu tür uyuzlukları sergilemeye epey yakın buluyorum.
En çok da üst katında sakin bir halde geçen zamanları seviyorum (Cumartesi kalabalığında bu işleri denemiyorum tabi). Bu yazıda orada olmanın bana pek iyi geldiği bir günün sonunda yazacaktım, niyet aynı zaman geç…
Ve bu saçma havada, bulunduğum yerde olmak yerine Karaköy’de bir kafede iş yapanlar bana göre ne olursa olsun şanslı…
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Bu iş azimle olur diye, Ece Temelkuran’ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ını okumaya çalışıyorum ama kitap o kadar kalın, hikaye o kadar tasvirliyken bu iş epey zor olacak gibi yonca.
  • Yine de güzel bir kitap ve iyi müziğin hayat kurtaracağına inanıyorum.
  • Manasız dışavurum; vanilyalı dondurmadan da nefret ediyorum.
ps. başlık şarkısı Koray Candemir'in yeni albüm şarkısı Kalan Giden Benim

3 yorum:

varol döken dedi ki...

bence hepimiz biraz mazoşistiz sorun bu. levent kırca örneği vererek belki de blog yorumculuğu hayatımı bitiriyorum ama vakt-i zamanında kendisi bu konuda çağların ötesinde bir skeç yapmış ve lokantasına gelen müşteriyi, kazıklayan, itekleyen, çorbasını başına döken sahip rolüyle beni benden almıştı. tabi ki o lokanta dolup taşıyor, önünde kuyruklar oluşuyordu.

anlayana!!!

:) hoş bulduk.

malumafatrus dedi ki...

Schengen mutluluktur...Di mi?

varol döken dedi ki...

oraya gidene kadar evet oraya gidince ulan 72 milletten insan var bir ben mi zor geldim diye çıldırasın geliyor.

nihayetinde evin duty free'den aldığın içkiyi içtiğin yerdir...