25 Aralık 2013 Çarşamba

"sevme kızım yanarsın, diye söylerdi annem"


malumafatrus eski günlerin hatırına magazin figürleri üzerinden ahlak bekçiliği yapıyor...

Gündemimiz malum…Ülkeyi yönetmek için seçilen adamlar tarafından ne hallere getirildiğimizi ağzı açık izliyoruz.

Aslında din, iman’ı bu kadar diline dolayan adamların,  ahlaksızlıklarına değil de,  ahlaksızlıkları ortaya çıktığın vakit bu denli arsız olmasına şaşırıyoruz.

Ülkenin havasından suyundan gelen lanet bir özellikten mütevellit de, politikadan ziyade politikanın magazin bulanmış kısmı ile daha çok ilgileniyoruz. Bu noktada da milyon Euro rüşvet verse de, bir hükümetin her bakanını parmağında oynatsa da, titri Ebru Gündeş’in kocası olmaktan öteye gidemeyecek Rıza Sarraf ekmeğimize güzelce yağ sürüyor.

Hafızam beni yanıltıyorsa düzeltin, Ebru Gündeş pek etliye sütlüye karışmayan karakteri ile bugüne kadar kendisine cephe alınacak bir magazinel durumu mevzu bahis olmadı. Hastalığı ve yaşadıkları sonrasında hayata böyle dimdik tutunması da taraflı tarafsız herkes tarafından saygıyla karşılandı.

Hayatından bir çok adam geçti ve gün geldi bir genç irisi hayatına demir attı. O günden sonra da kendi tırnakları ile bir yere gelen, delikanlı kız Ebru Gündeş’ten zengin koca sahibesi lüks hayat sahibesi Ebru Gündeş’e büyük bir evrim yaşandı. Gözümüze soktukça, zenginin malı züğürdü ufaktan gıcık etti.

Ve sonra bir sabah, küçük yaşını sakalla örtbas etmekten mütevellit sanılan zengin koca,  rüşvetle nefes alan bir altın baronuna dönüşerek hepimizin ağzını açıkta bıraktı.

Yetenekli Bay Reza’nın her gün yeni marifetlerini öğrendik. Rüşvet alan seçilmişler istifa etmek için ayak direrken, magazinden mütevellit rüşvet vereni maaile gündemimize oturttuk.   

İşte tam da o noktadan sonra Ebru Gündeş’in hayatı kamuya resmen maloldu.

Bu olan bitenden haberi var mıydı, biliyorduysa o da kocası kadar suçlu muydu? Hediyelerin kaynağını sormak aklına gelmemiş miydi, peki boşanacak mıydı sorguları kafamızda deli sorular şeklinde dört dönüyordu.

Ve trajik bir şekilde asıl gündemimiz Ebru Gündeş’in O Ses Türkiye’ye katılıp katılmayacağı noktasına kitlendi.  Katılsa da katılmasa da, kazanan ülkenin en şanslı insanı olduğunu düşündüğüm Acun olacaktı ve nitekim öyle de oldu. Yarışmayı izlemeyenler bile acaba ne diyecek, nasıl davranacak diyerek o ses türkiye’yi izledi. Ve muhteşem bir Pr gösterisine tanık oldu.

Senaryolar değişken ama mantığım ve art niyetim, Ebru Gündeş’in bu olan bitenden bihaber olmama ihtimalinin mümkün olmadığını düşünüyor. Bu noktada tek derdi kocasının hapiste olması olan bir kadın, eğer gerçekten üzgünse bir zahmet evinde oturup kocasının aklanmasını beklesin.
TV’ye çıkıp, göz yaşı dökünce bu iş kendini aklamaya dönüyor ki, zaman bence azıcık ar damarı olan insanlar için gerçekten de imaj düşünülecek zaman değil. Adı hayat arkadaşı olan kişinin yanında olmanız bir erdemdir muhakkak. Ama bunu mağdur rolüyle ve kamuoyunu yönlendirici şekilde yaparsanız, herkesin hayatınıza müdahele etmesine de sebep olursunuz. Ve dilin kemiği olmadığı için bu müdahele de o kadar kibar olmaz maalesef.

Ben mesela dün akşam Ebru Gündeş’i gördüğüm anda, tamam dedim Gülben Ergen’in hayatımıza soktuğu beyaz gömlekli şovun 3. versiyonu izliyoruz. Yıllarca emek harcayarak geldiğiniz noktayı kaybetmemek adına, profesyonel destek almanızı anlıyorum da, masumiyetinizi vurguladığınız çocuklarınızı haram para ile büyütmek kutsal annelik ruhunuzu nasıl rahatsız etmiyor işte onu karayamıyorum...

Bu yazıdan çıkartılmayacak netice;

Hadise varoş olduğu kadar da gerizekalı bir musiki sanatçımızdır.

20 Aralık 2013 Cuma

"Some things should be simple, even an end has a start "




Berkun Oya’nın bendeki kıymeti 2013’de katlanarak arttı. Her yazısını hevesle bekledim. Yazıları sayesinde sevmiyorum artık dediğim Cuma günlerine iyi niyetler besledim. Ama işte her güzel şey’in sonu olduğundan, yaratıcı adamı belli bir düzende tutmak da mümkün olmadığından, hepimiz için kritik olan 31 Mayıs sabahında bitti dedi, yazılarına son verdi.

O gün bugündür kaç kere eski yazılarını tekrar açıp okudum bilmiyorum. Gün gelip tekrar yazmaya başlaması en büyük hayalim. Bence olacak ama kusura bakmayın o zamana kadar sizi eskilerle boğmaya devam edeceğim.
Şaka değil, yeni yıla girdiğiniz hissiyatın yılın geneli için de bir temel oluşturduğunu düşünüyorum. Ya da ben her şeyle bir bağlantı kurmaya bayılıyorum.
31 Aralık’a yapılacak en büyük yanlış “o akşam çok eğlenmek zorunda hissetmek”. Nasıl hafta sonu çıkmak artık klişe ise, yeni yılı 31 Aralık gecesi eğlencesi ile kutlamak da fevkalade abes. Milat sizsiniz, eğlenceyi de isterseniz her yerde yaratırsınız.

Yine de içinizde bir sıkıntı oluşursa aşağıdaki yazıyı okuyun. Aslında hepimiz ne kadar da benzeriz diye içinizi rahatlatın ve keyfinize bakın.

" Klasım bitti. 31 Aralık kapıda. Yılbaşı gecesi yaklaşırken hep bir sıkıntı kaplar benim içimi. Daha Temmuz'dan başlar bu durum bazı yıllar. Aslında derdim özel günlerin hepsiyle. Temsil meselesine dönüşür hep bu günler, mutluluğun skoru tutulur. Mahalle baskısının en yakışıklısını hep bu özel günlerden hatırlarım ben. Gönülsüz ve çaresiz, bir smokin giyer ki ruhum, hep küçük gelir, yakası sıkar, hiç yakışmaz, göbeğim taşar, tadım kaçar, gerilirim, yorulurum, tat kaçıracak bir şey yoksa da sıkıntı yok, ben bulurum. Yine öyle oluyor bu günlerde. Hızla yaklaşıyor yılbaşı müşameresi ve ben yan gülmeye başladım çoktan....."


Benim kendi adıma tek isteğim, bir sonraki yeni yılı yurt dışında karşılamak. Onun dışında 2014 yılı içinde gerçekleşmesini istediğim ulvi bir şey var, onun için de pozitif düşüncelerinize talibim.

Size de tavsiyem hayatı fazla ciddiye almayın, bunca yıl yaşadık gördük,  pek de matah bir şey yok geride kalan.

Bu yazıdan çıkartılmayacak  yeni yıl paradoksu; Değişim iyidir ama insan da her şeye alışır...

ps. başlık şarkısı An End Has s Start ile Editors

15 Aralık 2013 Pazar

"eskidim kendim kadar"




zamanım olsa 2013 için elizabethtown usulü bir albüm tarihçesi çıkartırım. Şurdan buraya giderken dinlediğim şarkı, su altında dinlemekten en mutlu olduğum şarkı, içimdeki ergeni hep ayakta tutan şarkı, dinlemekten itinayla kaçtığım şarkı, dinlerken herkesi bıktırdığım şarkı diyerek epey detaylı ve de filtresiz bir albüm çıkartırım ortaya. 

Ama gerek yok, her şarkı anısıyla yer ediyor hafızamıza zaten. hafıza yorulsa da 10 yıl sonra dinlerken bile çoğu şarkının benim için ne ifade ettiğini hatırlayacağıma dair bir inancım var:) Yanılırsam yeni şarkılar eskileri unutturmuş diye teselli bulurum...

2013 albümüm açık ara Editors...Ayağıma kadar gelseler de canlı dinleyemediğim Editors'u yıl boyunca cd.den epey dinledim. Albümdeki her şarkıya dönemsel olarak taksam da, albümün en iyisi için adayım Sugar olur. Well worn hand ise, bendeki etki ve tepkisinden ötürü yıl içinde pek fazla dinlememek hayırlısı olur kategorimde yer aldı. 





Ve 2013 içinde daha çok sevdiklerim, daha çok dinlediklerim olsa da benim için bu yılın şarkısı spring offensive'den geldi. Şarkıyı ilk Temmuz'da falan dinledim sanırım. Ufak ufak yer etti bende. Melodi ve vokallerdeki hüznü sevmekle birlikte, klibi kadar depresif hissiyatlar oluşturmuyor şarkı bende. Ve daha ironik olan, özellikle denizde yüzerken dinlemekten pek hoşlandığım bir şarkı...

Şarkının eğlencelisi hafızada yer etmez ama dilerim 2013'ü siz daha güzel şarkılar ile hatırlarsınız. Ve umarım gelecek yıl dinlediğim çoğu şarkı keyifli bir an'la hafızamdaki yerini alır. 

ps. başlık şarkısı Yaşar ve Mazim Değil...

14 Aralık 2013 Cumartesi

"nothing works but you don't mind"




Farkında mısınız, nihayet (ve ne mutlu ki) 2013 nihayet sona eriyor...

yazının gizli öznesi için bknz; ki'yi ayrı yazılma tedirginliği...


27 Kasım 2013 Çarşamba

"Bir tezatlar kitabıdır ömrüm"

Ne biçim bir aslan burcu isem, kendimden aşırı memnun olmak yerine yüksek oranda öykünme meyiline sahibim...Genelde kendi yoluma baksam da bazen bende olmayan her şeye hayranlık duyabiliyorum.
Herkes kendi aklından memnun olduğu için zekaya saygı duymakla birlikte, ay ben gerizekalıyım diye bir öykünme durumuna girmiyorum çok şükür.
Mamafih zaman yönetiminde istediğim başarıları bir türlü gösteremediğim sadece planlar yaptığım için bir anda bir çok şeyi yapabilen insanları delicesine kıskanıyorum.
Hayatımız iş ve aile denklemi arasında gidip gelirken, bunun dışına da çıkabilen kendisine yatırım yapan, kendisine iyi bakan insanlara şapka çıkartıyorum.
Yakın çevremde hiç böyle birileri yokken, iş nedeni ile edindiğim çevremde orta yaşın üstünde, başarılı bir kariyeri ve aile hayatı olan, bununla da yetinmeyip kendini geliştiren , kendine bakan bir sürü insan var.
Yıllardır bir sosyal sportif olarak hayatımı idame ettirdiğim için, kısıtlı vaktinde sporu fazlasıyla ciddiye alan, azimli ve fit insanlara da epey kıl oluyorum. Yani bir değil, iki değil bu kadar çok olmalarına şaşırıyorum. Gerçi bu çokluk durumu, nereden baktığınla ve ne görmek istediğinle çok alakalı ve bana sorarsanız İstanbul’daki tüm sportif kurumsallarla bir şekilde denk geliyorum.
Beceremediğim her şeyi karşımda gördükçe de, hırs yapmak yerine sadece öykünüp, durumumdan şikayet etmeye devam ediyorum.
Dar zamanda çok şey başarmak, geniş zamanlarda yaymak üzerine kurulu hayat anlayışıma da isyan ediyorum. Yapamayan konuşur derler diyerek de, çuvaldızı kendime batırıyorum.
Ama yine de kahrolsun healthy life takıntısı….
ps. başlık şarkısı Kesme Şeker ve Tezatlar Kitabı

20 Kasım 2013 Çarşamba

"Dünden iğrenen bütün insanlar gibi biz de gelecekten konuştuk sürekli"

 




Hakan Günday cephesinde değişen bir şey yok. Kendi standartlarını koruyarak, tevellütüne aşinaları şaşırtmayan bir kitap daha yazmış. Bu demek değil ki, Daha kötü bir kitap. Biz sadece daha iyisini yazabileceğini biliyoruz. Kendisinin laneti en güzel kitabı en başta yazması. Bundan sonrası şaşırmayacağımı bilsem de kendisini bir heves okumaya devam edeceğim. Kaldı ki Daha’nın konusunun da sayesinde çok sağlam sosyolojik ve politik gözlemleri var. Bu anlamda bazı satırları sindire sindire okumak gerekebilir.
Tabi şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, sonunda ağzımın açık kalmadığı hikayeye ben artık iyi öykü diyemiyorum.
Buyrun size Daha’nın teaser’ı…(kitabı okurken Ahad’ın Daha’nın tersi olduğunu ilk anda anlayanlara da saygılar)
Dünyanın en çaresiz çocuklarına en büyük hayalleri kurduran umut denilen o doğal felaketten nefret ediyordum.
Genellemeler yapmanın da hastalıklı bir eğilim olduğunu biliyordum ama bir toplum, devletini kurduğu gün kendini zaten genellemiş oluyordu. Genellemelerden kaçamayacak kadar örgütlü bir dünyada yaşıyorduk.
 Ne de olsa bütün nefretler aynı yere dökülüyordu, yarına. Bekleyebilirdi. Bekleyecekti. Ben de onunla bekleyecektim. Ne de olsa gerçek bir korkaktım ve nefret korkakların intikamıydı.
Tabii ki insan hayati kutsaldı ama sadece herhangi bir işe yaradığı sürece. Dolayısıyla yaradığı işin değeri her neyse, hayatin ki de o kadardı. Yani biri çıkıp da o değeri karşılayabilecek olsa, o hayata da gerek kalmaz ve aradan çıkabilirdi. Matematikti her şey.
 Nasıl oluyordu da bazı insanlar geri kalan herkesi yönetmedikleri sürece kendilerini zavallı bir orospu çocuğu gibi hissediyorlardı? otoriterlik bir virüs müydü?
Çünkü akıl sağlığı yerinde olanlara gözlerinin önünden geçip giden hayat hiçbir bok çağrıştırmıyordu. Onlar sadece gördüklerine inanıyordu. Gördükleri ne kadarsa hayatları da oydu. Neyse o...
Linç edenlerse her yerde aynıydı. Çünkü kalabalıklar dinamiği diye bir kavram gerçekten de vardı. Sürünün çobanı sürünün kendisiydi. Her bireyin kaderi içine düştüğü kalabalığın elindeydi. Linci başlatan ister bir kışkırtıcılar grubu olsun, isterse de kalabalıktaki her bireyin ayrı ayrı özgür iradeleri olsun, durum böyleydi. Hatta dünya üzerinde yanlış giden ne varsa, bu, milyarlarca insanın arasındaki sessiz bir anlaşmanın sonucuydu.
Ve de bağırmak istiyordum: hangi dinde deja vu yok, ben ona inanacağım ve  de susmak: nerede diriliş yok, ben orada olacağım.
İnsanları çaresiz bırak, iç organlarından roket yaparlar.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Doğan Kitap için kapak tasarlayanlara sesleniyorum, kitap kapaklarında bir değişikliğe gitmek şart…
  • Bir de artık efsaneye dönen Piç’in filmi ne alemde? Film çekilmeye başlasa haberimiz olurdu diye düşündüğümden bu sezon da kaçtı gözüyle bakıyorum. Yanılanlar, bir bilenler ses ederse sevinirim.
ps. başlık da Kinyas  ve Kayra'dan.
 

 

22 Ekim 2013 Salı

"Zamanın eli değdi bize, çoktan değişti her şey"


 
Huzur ve mutluluk bir arada olan şeyler mi emin değilim. Mutlulukta ortalama yol var mıdır onu da bilemiyorum. Tek bildiğim bulunduğum an'ın, bu saatten sonra  benim için huzurun tanımı olacağı.

Bu huzur ortamında ipad'i elime alıp, yazı yazmak ne kadar tutarlı tartışılır ama blogdaki son yazımın tarihinden de anlayacağınız üzere, geri döneceğim hayat bana yazı yazmak için zaman veya motivasyon vermiyor.

Kaldı ki söyleyecek afilli laflarım yok. Okuduğum iki şahane yazıya dair derin duygularımı kaleme dökmek için aralıyorum blog'un kepenklerini.

Elif Key'e duyduğum derin duygular daha önce burda mevzu bahis ettiğim halinden çok daha ileri boyutta. Belki de bu sebepten yazıları her zamankinden daha da değerli benim için.

Ortalama bir yazısı için,  bu yazılanlar bir kitap olsa satırların altını çizmekten yorulurdum diye düşünüyorum. Ama bazı yazıları bu kadarla kalmıyor, hemen basıp çerçeveletme, elimin altında bir yerlerde saklama hissi yaratıyor. Geçtiğimiz Çarşamba HT Hayat'ta yazdığı "Bugün de geçti" yazısı için sıfat yetmez ama muhteşem. Elif Key de gerçeklerle yüzleşmek, üzülmek, büyümek ve aldırmamayı öğrenmeyi bu kadar doğal ve bu kadar bizim gibi anlattığı için kıymetli.




Gidin yerinde okuyun diye, yazının tamamını buraya kopyalamıyorum. Benim gerçeklik spoilerim aşağıda. Dilerim bu yazı sizi anlatmıyordur, umarım geçen giden zaman ardından "bugün de geçti'den öte, diyecek anlamlı sözleriniz vardır..

"Herkesi anlıyorsun. Bir vakitler, "Elime geçse bir kaşık suda boğarım" dediğin şimdi yamacına gelse, ne kaşık ararsın ne su. Hayatın cevap anahtarı olsa hemen çevirip arkadan cevaplara bakacaksın da. Cevaplardan gitsen soruyu unutturuyor hayat. Tozlu bir tavanarasında anneannenden kalma, "Hayırlısıysa olur", "kısmetse"leri çıkarıp, ömrünün çürüklerini yeşertip, dik durmaya çalışıyorsun. Zaten çürükler de önce yeşeriyor, sonra sararıyor, sonra geçiyor. Allah’a havaleler birikiyor. Radyoda "Aslan gibi geri döndüm" çalıyor.

Sonra seni darıltanı, yolda bırakanı, densizi, arsızı, sevgisizi, cahili, büyümüş de küçülmüşü, her şeyi çok bildiğini sananı unutuyorsun. Mazide kündeye geldiğin onlarca gün."


Bu hafta bir güzel ve gerçek yazı da apouyan'ın birgun’deki satırlarıydı. Yazının bendeki etkilerine de girersem, hadise iyice duygusala bağlanacak, huzur diye başladığımız yazı dramla sonlanacak.  Konuyu daha da içselleştirmeden, her şey geçiyor ve dönüşüyor ana fikrimiz-tesellimiz-  ile nihayete erelim.

Güzel konuşan, güzel yazan insanlarla birlikte huzur veren anların da kıymetini bilelim...

 
21 Ekim 2013/ Kaş
ps. başlık şarkısı Müslüm Gürses ve Nilüfer.
ps.2. Birini sindiremeden bir diğeri yazılıyor, okuyanın kalbine de ayıp oluyor.

30 Eylül 2013 Pazartesi

"Trying to make a move just to stay in the game"



 
Müsaadenizle kendimi hatrısayılır bir GQ okuru olarak tanımlıyorum. İlk çıktığı günden itibaren düzenli olarak takip ettiğim derginin genel yayın yönetmeni değişikliğine dair iki kelam etmeyi de kendime hak görüyorum. Olağan tezcanlılığım (ve kırk yılda bir yazı yazma zamanı bulabilmem ile) ile Ekim sayısına göz atar atmaz kendime bir fikriyat edinip, klavyenin başına geçtim. 

Aslında Okan Can Yantır'ın gemiyi resmen teslim aldığı ilk sayı Eylül sayısı bugüne kadar okumaktan en keyif aldığım GQ sayısı oldu. Sadece okunası bir çok şey olması değil, okuduğum çoğu şeyden keyif almam da Eylül sayısını benim için epey janjanlı kıldı. Dergicilik işini  çok bilmemekle birlikte, bu sayının güzelliğini Okan Can'a vermeyi de Mirgün Cabas'ın bu kadar sayılık emeğine haksızlık olarak düşündüm. Nihayetinde bir dergiyi ilk ayında baştan aşağı değiştirme şansınız yok ve zaten değişim Ekim sayısında kendini dillendirmeye başlamış durumdayken, asıl referansım Ekim ve sonraki sayılar olacak.

 

Ekim sayısına geçmeden, Eylül sayısında nazarımda şahane yapan bölümleri sıralayayım. Onur Erdem'in yaptığı Önder Özen röportajını (Özen'in her satırı hayat dersi,) Elif Key'in Zeki Müzen portresini, Elif Türkölmez’in mağazaların konseptten bağımsız müzik ısrarı üzerine yazdığı “bir daha çalma sam” yazısını, Ebru Çapa ve Ethem Onur Bilgic'in j.d salinger'in hayatı ve mahremiyet üzerine yazdıkları portreyi , Tony Parsons'un tüm uyku düzenimi dillendirdiği “uykusuz her gece” yazısını, Samet Atan Dargın'ın kurumsal babaneliği anlattığı “açık ofis yazısını” ve Yiğit Karaahmet'in ev partilerine dair şahane önerilerini bu kadar güzel şey tek bir dergide olabiliyormuş heyecanı ile okudum .

 

 
Böyle bir referansla Ekim sayısını alınca da, itiraf ediyorum az biraz hayal kırıklığına uğradım.
 
Evvela şunu belirtmeliyim ki, Engin Altan Düzyatan benim nazarımda tam bir overrated popüler kültür insanı. Evet gayet hoş ve karizmatik de bir kişilik ama bugüne kadar yer aldığı hangi projeyle sizi etkiledi acaba? (Bir Bulut Olsam’daki doktor rolü için meral okay'ın karakter yaratma etkisini aklınıza getirin öncelikle) Fazla yakışıklı olmak, avantaj olduğu kadar bazen de büyük bir önyargı sebebi olabiliyor ki benim kanaatimde de bu durum  geçerli sanırım. Yani benim için Engin Altan Düzyatan, güzel kapak için doğru vefakat dolu içerik için yanlış seçim. Aslına bakarsanız, güzel kapak kızlarında da aynı şey olduğuna göre, GQ doğru yolda ben ise yanlış beklentideyim. Benim EAD’ye olan duygularımı dile dökmek için GQ kapağında kendisini görmem gerekiyormuş.
 
Okan Can Yantır’ın kariyerine dair pek fikir sahibi değilim ama ana röportajı genel yayın yönetmeninin yapması fazla “işin içinden geliyorum” tavrı olarak seziyorum. 
 
Yiğit Karaahmet, ne yazarsa yazsın eğlence ile okunacağını artık hepimiz biliyoruz. Belki de bu güvenle OCY kendisine farklı mecralara gönderip, değişik konsept yazıları yazmasını istemiş. Ama henüz bu konsepte hazır olmadığından olsa gerek (Vogue'da da benzer yazılar yazıyor galiba, düzenli okumadığım için iddia edemeyeceğim) hipodromda geçen bir günü anlattığı Ekim yazısı, Yiğit Karaahmet ruhundan biraz uzakta kalmış.
 
Elif Key, nerde yazarsa yazsın farkını ortaya koyacağı için kendisine dair dönemsel bir kıyaslamaya girmeyi hadsizlik olarak adlediyorum.
 
Asıl bu yazıyı yazma sebebim ise Dilara Gönder’in Kasım sayısı ile birlikte GQ’da röportaj yapmaya başlayacak olması. Dilara Gönder’i dünya gözüyle görüp çok da beğenmiştim. Ama konu kendisinin güzelliğinden ziyade, güzelliğinden ötürü röportaj işine dahil edilmesi.  Birçok derginin ruhunda bu tarz uygulamalar olsa da, röportajın alametifarikası Ebru Çapa’yı bünyesinde barındıran GQ için buna ne gerek vardı onu da bilemiyorum.

 
Hepsini bir araya getirince epey negatif bir etki yaratsa da, amacım yeni GQ’yu harcamak değil. Bildiğiniz üzere değişime kafadan burun bükmek genetik kodumuzda var. Bu fikriyatlarım da önyargıdan ziyade, sadık okur tereddütü olarak kayıtlara geçsin.
 
Okan Can Yantır’a dair kısa twitter gözlemime dayanarak, Mirgün Cabas gibi snob bir profil çizmediğini, hatta twitter’da epey martaval geçtiğini, bunun da derginin kimliğine bir şekilde yansıyacağını düşünüyorum.
 
Ve bu kadar lafın sonunda, değişime dair ufak burun kıvırmalarım olsa da, GQ’un ömrünün upuzun ve keyifli olmasını diliyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

 
  • GQ Style ekinde Civan Er’i kentin stil sahibi erkekleri olarak konuk etmelerine de ayrıca şapka çıkartıyorum.
  • Bir harfle yine GQ'ya yazı konusu olma fırsatını kaçırma vesilem olan Elif Key'in Ekim yazısını da bilahere tavsiye ederim. 
  • Moda çekiminden anlayan birileri de dergideki tüm pozlarda Engin Altan'ın dudaklarının aralık olmasını açıklasın lütfen.
 
ps. başlık şarkısı  fazla manidar olarak Keane'den Everybody's changing

ps.2 Hayatın geneline yayılacak anket sorusu; bir şey gayet başarılı (mekan, marka, vb) iken yine de "yerinde saymamak adına" değişim/dönüşüm işlerine girilmeli mi? Kafi diyebilmek risk almamak mıdır, yoksa güzel olanı muhafaza etmek mi?

ps.3 Siyah fon işi, her yazımın katili. Bu sebeple yazının şekilsizliği için de gözü ve zevki bozulanlardan özür dilerim.

11 Eylül 2013 Çarşamba

"mutlu gibi, umutlu gibi, bir düşte gibi"



Şu dünyadaki en büyük güzellik, sanırım sadelik.  Ve günümüz abartı çağında gerçeği “olduğu gibi aktarabilmek” şapka çıkartılacak bir yetenek. Benim için Peri Gazozu güzelliğinde bir kitabı okumak ise, gerçek anlamda bir şans.

İsminin yarattığı iyimserliğe rağmen, Peri Gazoz’u okuruna mutluluk yerine gerçek vaat ediyor. Ercan Kesal’ın taşrada doktorluk yaptığı zamanlara ait anılar, klişe ama ülke tarihine ve insan'a ayna tutuyor.

Ve Ercan Kesal’ın kelimeleri (Bir Zamanlar Anadolu'da etkisi de yadsınamaz) sayesinde okuduğunuz her hikaye bir şekilde sizin anınız, sizin acınız oluyor.

Bu sebeple kitaptan parçaları aşağıya bırakıp, tercihinize ve zevklerinize bırakmadan bu kitabı almanızı da şiddetle  öneriyorum.

"Kahrolsun Faşizm yazmışlar. Yalnız faşizmdeki “z” ile “m”nin arasına da i koymuşlar. Neyse söyledim düzelttiler. Oraya “i” konulmaz dedim. Daha imla kurallarını bilmiyorsunuz ki oğlum, nasıl devrim yapacaksınız."
"Ne alakası var baba"

"Hiç bilmediğim şeyler var sanki bu dünyada ve sanırım hayat, hiç de kolayca anlaşılabilir bir şey değil. Bana ne oluyor böyle? Büyümek ne zor şeymiş…"
"Ben büyüdüm baba"

"Yıllarca taşıdım o fotoğrafı. Kaderim gibi…Yıllar sonra o fotoğraflara değil, geçip giden ömrümüze baktık birlikte. Keder bulaşmış ömrümüze.
Tüm yazdıklarımız bizim olsa da ne fark eder ki. Üzerindeki kan, hikayelerini her gün kayıtsızca izlediğimiz o bahtsızların. Bunu böylece bilin."
"Fotoğraftaki kan kimin?"


"Döner diyorlar kendilerine, kestikçe azalan bir şeyden söz eder gibi ve donör’den mülhem….Ne kadar da küçükmüş meğer. Sığamadık yeryüzü sofrasına. Kibir denizinde boğulmuşuz da haberimiz yok. Değirmenimiz susmuş, unumuz bitmiş. Fırınlarımız da kararmış, kalplerimiz gibi.
Artık burnumuzda sıcak ekmek kokusu yerine kan kokusu var…
"Ekmek kokusu mu kan kokusu mu?"

"Birbirimizin hayatları içindeyiz. İstesek de istemesek de. Birbirimizin hayatlarının içindeyiz. Bundan hiç haber olmasak da.
Dedemden öğrendiğim, “insan olmak” kendi mutlu olduğun şeyleri yanındakilere de iletmektir. İnsan, kendinde olmasını istediğini herhangi bir şeyi bir başkası için de aynı şiddette isteyebiliyorsa “insanım” diyebiliyor.
Birbirimizin hayatları içindeyiz ve insan olmak galiba “diğerkam” olmaktan geçiyor
Oğlu, sevdiği yemeği bitirsin diye, ölüsünün yanında sessizce bekleyen annenin hikayesini anlattığınızda bir arkadaşınıza, onun hiç tepki vermeden ağladığını görmüşseniz ya da bugünlerde, ağzınıza götürdüğünüz her lokma boğazınızdan bir türlü geçmiyor ve yutkunuyorsanız sürekli ve oğullarını birer birer toprağa veren annelerin ülkesinde, kendi oğlunu koklamaktan hicap duymaya başlamışsanız eğer, birbirinizin hayatlarını da fark etmeye başlamışsınız demektir. Bu da iyi bir şeydir. Şimdilik."
"Ne kalır bizden geriye?"

"Şimdi arkanıza yaslanın ve bir an düşünün n’olur. Bir baba, on sekiz yıl önce öldürülen ve kaybedilen oğlunun kafatası ve kemikleri, yanmış bir halde bir kuyunun dibinde bulundu diye sevinç gözyaşları döküyor. Bundan sonraki tüm sevinçlerim bu ülkeye haram olsun.
Ölülerimiz nerede? Bir karga bile değilsiniz. Kabil’in kargayı görüp de utanan kalbi yok sizlerde, anladık. Ama yorulmadınız mı ağzınızda cesetlerle yıllar yılı tepemizde akbaba gibi dolaşmaktan? Bir karga gibi yapın hiç olmazsa. İnin yere ve bırakın ölülerimizi. Kalplerimiz onlara mezar yeridir."
"Ölülerimiz nerede?"

"Ne biçim insanlar bu anneler? Çok tuhaflar. Hiç kimseye benzemiyorlar. Ama, birbirlerini tanıdıklarına eminim. Kendi aralarında konuşup anlaştıkları, bizim bilmediğimiz ortak bir dilleri var muhakkak. Belki de gizlice buluşup, haberleşiyorlardır birbirleriyle kim bilir?"

"Analar kokularından bulur kuzularını"

"Belki de biricik mesele bu. Dünyanın bizimle birlikte kurulduğunu, zannedip kendimiz için sonsuz bir yaşam hayal etmek.. Bu yüzden bu kadar kalınlaştı derimiz. Bu yüzden dipsiz bir kuyuya dönmüş içimiz."
"Üç tarz-ı hakikat ve biz"

"Bazı şeyler insana geri dönülmez yollar çizer. Bir sarsıntı, bir kırılma olur hayatınızda ve sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz."

"Yaralarım nedendir?"

ps. Kitabı kitap kadar güzel anlatan Ece Temelkuran yazısı için de bir tık. 
ps. Başlık şarkısı Çilekeş ve Kendimden Geriye

3 Eylül 2013 Salı

"bir defa kalsam yanında, hayat güzel hikayemde kalınca"




Bu aralar;

Bugüne kadar beni ve ben yapan, hayatımı zor kılan, kurallarımı, takıntılarımı, sınırlarımı yavaş yavaş da olsa genişletiyorum. Ters düz olmasam da, dönüşüyorum. Umursamamayı öğreniyorum. Blogdan carpe diem sloganını kaldırdıktan sonra anı yaşamanın gerçekliliğini tecrübe ediyorum.
Bir’ey olmanın keyfini çıkartıyorum. Gözümde büyüttüklerime “ne çıkar “ diyerek, kendimi daha az yormayı deniyorum.

İnsanın başına gelecekleri az çok bildiği/hissettiği gibi bir inancım var. Ya da şöyle söyleyeyim, bazı isteklerinizin, şaka veya hayal olarak dilinizden dökülenlerin siz unuttuğunuzda başınıza geldiğine çok kez tanık oluyorum. Bazı şeyleri oluruna bırakmanın ne büyük keyif olduğunu öğreniyorum.
Ve içini bir şekilde özellikle en kötü zamanlarda  ferah tutabilmeyi becerebiliyorsan, hayatın sana sundukları ile başetmenin daha kolay olduğunu görüyorum.
Bir de bazı şarkıların gün gelip gerçekliğiniz olduğuna ciddi ciddi inanıyorum.   
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Su altında müzik dinlemek dünyadaki açık ara en güzel şey olabilir.
  • Ercan Kesal’ın Peri Gazozu sadeliğin, gerçekliğin muhteşemliğinde bir kitap. 
  • Hamdi Koç’un Çıplak ve Yalnız’ı bu yıl içinde okuduğum en iyi roman. Onu az ve yanlış tanıyanlar bu kitabı es geçerse, ne çok üzülürüm.
  • Yaz’a kendim adına çok da güzel veda etmişken, aklıma biraz da klişe olarak Murathan Mungan’ın Yaz Geçer lafı geldi. Lafla sınırlı kalmayıp, şiire odaklanalım dedim, hoş olmadı. Yine de hatırlatmakta fayda var,
 
Yaz geçer, yine gelir…
Yaz geçer, iyi gelir sözcükler…

 
 ps. başlık şarkısı Sakin ile Bu Defa

23 Ağustos 2013 Cuma

"ölürsen haber ver, sana en çok ben düşkünüm"


 
Türkiye’nin büyük çoğunluğunun aksine Sezen Aksu’nun müritlerinden değilim. Sevdiğim bir çok şarkısı olsa da, kendisini mitleştirenlere fazlasıyla mesafeli olan ve illa taraf olacaksam Nilüferci olurum diyenlerdenim.

90’lar sonrasında bazı şarkılar değişse de (Türkçe popun önlenemeyen bakkallaşması), sezen aksu’nun söz yazarlığına, kendince kaleme döktüğü isyanına da laf edecek değilim.

Gün gelir, bir Sezen Aksu külliyatı yazısı da yazarım ama bugünkü yazının sebebi tek bir şarkısı. Hatırladığım kadarıyla Hrant Dink’in ölümü üzerine yazılan iki şarkı var, birini Redd diğerini de Sezen Aksu yazdı. İkisine de saygım sonsuz. Bir utancı yüzümüze vuran o kadar anlamlı şarkılar ki, severek dinliyoruz demek nazarımda ayıp sayılır.

Ama bu ülkenin zenginliği de bu. İnsana utanmak için her zaman yepyeni sebepler veriyor.


 

Ve Ali İsmail’in katledilme görüntülerini izlerken, aynı görüntüleri anne ve babasının da izleyebileceğini düşünürken, adı insan olanların yaptıkları caniliği destan diye adledenler varken, kulağımda Sezen Aksu’nun

“gitti cancağızım gitti, kaldırımlar zabıt tuttu şahidiz hepimiz, her yer tetikti” mısraları çınlıyor.


Gül yüzlü bir çocukcağızın it sürüsü tarafından dövülerek öldürülmesini izlemiş, nefret, çaresizlik, öfke arasında bomboş ve bombok hisseden bünyeme  “Sen de çekip gitme, dayan be umudum, dön gel; meydan okur hayat, pabuç bırakmaz ölüme “ tesellisi işe yaramıyor.

Biz bu ülkede daha kaç cinayete tanık olacağız, aldığımız nefesin kefareti olarak daha ne kadar vicdan azabı çekeceğiz sorusu sınırları içinde yaşadığım yerle olan tüm bağlarımı da kopartıyor.

ps. başlık şarkısı Çiğdem Erken ve Ölürsen Haber Ver 
 

18 Ağustos 2013 Pazar

"kendine biraz zaman ver, bir yol daha bulursun"

Aşırı kişisel yaş dönümü  yazısı;

Geri kalan 4 ayın hakkını yemek istemem ama 2013 için fikriyatım fazlasıyla net; bir bitsin, sonra sokakta görsem yüzüne bakmam.  Kaderde zaman geçip gidiyor diye dertlenirken, günler geçiyor diye mutlu olmak varmış, bunu da 2013 sayesinde tecrübe etmiş oldum.

Fen lisesinde okumamın hayatıma kattığı bilimsellik etkisinden olsa gerek, her türlü batıl inancı önce tecrübe eder, sonra inanırım. Bu yıl da bana  13’ün ve baykuşun uğursuzluğu konusunda hatrısayılır doneler verdiği için, yeni yaşımda (sahi kaç yaşına basıyorum ben şimdi?) ikisini de önyargı listemin demirbaşı yapmayı planlıyorum.

Geçen yıl bu zamanlar yazdığım yazıda, büyümenin zorlukları üzerine bir şeyler karaladığım için tekrara düşmek istemem. Sadece her öğreti bir sınav ise bu yaşımı kısmen zor bir sınav olarak geçirdiğimi kişisel tarihime not düşmeliyim. Sınavı geçip, geçmediğimi henüz bilmiyorum, diyebileceğim insan mutluluktan değil acıdan bir şeyler öğreniyor.






Acı deyince de, aklıma Berkun Oya’nın Damak yazısı geliyor aklıma.

“Gerçek dertler... Tuhaf bir laf, belki biraz küçümseyici, adeta dertler arası hiyerarşi yaratan, ayrımcı ve üstten bir laf sanki. Ancak insan yaşayınca anlıyor, dertler var, bir de gerçek dertler. İnsan ancak gerçek dertlerle öğreniyor. Konu dertlerse, ayrımcılıkta hiç zarar yok. Küçük dertler darılmasın, sokaklara çıkıp haklarını aramasın, hiç öyle ötekileştirilme edebiyatına falan girmesin. Asla makbulü olmaz faşizmin ama dertler arası ayrımcılık, pozitif faşizm gibi sanki. İnsan ancak yaşayınca anlıyor, küçük dertler sadece şımartıyor insanı, gerçek dertler büyütüyor.

Herkes için farklı tabii bu durumlar. Öyle olması da doğal. Kiminin küçük derdi, öbürünün cehennemi, ya öyle ya da tersi. Kimine göre ölümdür gerçek dert, kimine göre yaşam. Nasıl ayırt edeceğiz küçüğü büyükten diye dert etmeyin boşuna, başına gelince anlıyor insan. Siz siz olun, küçük dertlerin şımartan aromasından uzak durun. Sevdiklerinize sahip çıkın, sevmek büyütür insanı, gerçek dertlerle boğuşurken, sevdikleriniz kadar varsınız, sevemedikleriniz sizin kaybınız.”

Ne olursa olsun, gerçek acı ile sınanmadığım için şükrediyorum. Bir şeyler eksilmeden başkalaşmıyormuş insan, o yüzden “bu da böyle olacakmış” diyerek, yoluma devam ediyorum.  Eski yaşımda öğrendiğim en önemli şey, derin sorgularla vakit kaybetmemek oldu. Hiçbir neden, "olmuşu" değiştirmiyorken, insan nefret edilesi "kısmet" lafına da hak vermeden edemiyor. 
 
Yaşların yeni olanından beklentim her zamanki gibi huzur ve sağlık. Sonrası meral okay’ın dediği gibi, sen ne kadar planlarsan planla hayat zaten bambaşka şeyler sunacak.


İçimde iyi şeyler olacağına dair de bir güzel his var...
 
Utanmamak dileğiyle, hoşgeldin yeni yaşım...


ps. 2013 şarkıları için biraz daha zaman var ama  başlık şarkısı "bir yol bulursun"un" bu sene de hayatımdaki yeri aşikar.

ps.2 Doğum günümün çoğu insanın hayatını karartan bir gün olduğu gerçeğine alışmak mümkün değil.  Kaldı ki Cüneyt Cebenoyan'ın Cumartesi günü Birgün'de yayınlanan yazısını okuyunca alışmak fikri uzak olduğu kadar utanç da verici.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

"There ain't enough hours in the day"



Tatil kavramının size çağrıştırdıkları, hayat tercihleriniz ve imkanlarınız bir yana yaptığınız iş, yaşınız, medeni durumunuz, bezginliğiniz veya gençlik ateşinize göre değişir. 

Ben kendi adıma cevap veriyim, benim için tatil öncelikle deniz, sonrasında az biraz "kendi kendime kalabilmektir". Ama sözlük olsam tatilin karşısına "hiçbir şey yapmama özgürlüğüdür" yazardım ki, ömrü hayatımda henüz böyle bir tatil yapmışlığım da yok.

Ama işte insan vücudunun dinlenmeye ihtiyacı var, yıl boyunca metropol hayatında yoksaydığı  şeylere zaman ayırmaya ihtiyacı var, yeni şeyler öğrenmeye bazı şeyleri de unutmaya ihtiyacı var. Yeni yerler görmeye, hep gidilen yerlerde "tanıdık" olmanın getirdiği huzuruna ihtiyacı var. Uzun uzun oturup konuşmadığı insanlarla zaman geçirmeye, bazen de birlikte susmaya ihtiyacı var. Kafasını kendine göre yöntemlerle dağıtmaya, çok eğlendiğini dünya aleme duyurmaya, popüler bir tatil yapmış olabilmek için gezilmesi görülmesi gereken yerler listesine birer birer tık atması lazım.

Ve tüm bunların  iyimser tahminle 2 veya 3 hafta içinde tamamlaması lazım. (hepimizin bildiği üzere de özel sektör gerçeğinde 50 gün izin sahibi olmanız, sizin 2 ay izinli olabileceğinizi ifade etmez) 

Anlayacağınız tatil soz konusu olunca da ana fikir belli; her seçim  bir vazgeçiştir. Tercihlerinize ve ihtiyaçlarınızı göre en uygun tatili seçmek, bir çok şirket için  başlı başına bir iş koludur. Nihayetinde hayatınız da sizin şirketinizdir. (ruhunu sermayeye satanlar vol.27) 

Ne acıdır ki Türkiye farklı sayısız beklentiye cevap verecek kadar zengin bir coğrafyaya sahipken, ülkenin çok büyük bir çoğunluğu maddi imkansızlıklar nedeniyle tatili sadece memleketine gitmek olarak değerlendirir. 

Herkes tatilde denize mi girmelidir, herkes yazın mı tatil yapmalıdır? Elbette hayır ama ortalamada yazın deniz tatili yapmak gibi bir algımız mevcut. İşte orada bile o kadar çok alternatif ve tatil tercihi var ki, ben devlet olsun özel sektor olsun bir el atsın da yazı en az 4 farklı deniz tatili ile geçirebilelim diyorum. Fırsat maliyeti giremediğim denizler olacağına, akıp giden paralar olsun der, çalışma şevkim olan kredi kartı ekstrelerimden de şikayet etmem.

Aslında isteklerim de basit Kuzey Ege ile başlayıp, Temmuz Ağustos'u Orta Ege'de geçirip, Eylül gibi de Kaş ve Meis ile sezonu kapatmak.  Ülkenin büyük çoğunluğunun aksine yüzmek öncelikli tatil derdim olduğu  için, aman deniz kaçmasın, gün bitmesin, akşam da keyifli uzun yemekler olsun, eğlencesi de olsun, arada bir yerlerde vücut da dinlensin diye kendimi heba etmek değil, anın keyfini çıkartacağım günlere tatil diyor, bunun içinde yorulmayı keyif sayıyorum. Her fani gibi, tatil yöresinde yaşamayı, yazlıkçıların hayatına öykünmeyi de bu işin olmazsa olmazı olarak görüyorum. 

Yine de  kafamda bazı deli sorular ve istekler var, onu da kamuoyunun bilgisine sunuyorum. 

  • Bayram gibi herkesin tatilde olduğu zamanlarda tercih ve gelenek olarak tatil yapmıyor olmanın burukluğuna bir çare bulunsun.
  • Eğer tatil süresi uzamıyorsa, zaman tatilde yavaş geçsin.
  • Her şey dahil otellerde mutluluk da pakete dahil mı? 
  • Havuzla deniz hiç bir olur mu?
ps. başlık şarkısı Editors- Hyena

11 Ağustos 2013 Pazar

"everyday i wake up and it's sunday"


Tatil tatil için mi, tatil insanlık için mi?

Çok kitap okumanın kelime dağarcığını arttırdığını iddia eden tüm kavrambilimcilere sesleniyorum, (erbakan toplaması ile  okuyunuz) hadi oradan. Türkiye ortalamasına göre çok, kendi isteklerime göre az kitap okuyorum, gelin görün ki ortalama 200 kelime ile hayatımı idame ettiriyorum (blog sahit). İşin kötü yanı bazı kelimelere de kendimce manalar yükleyip,  anlamından çok uzak yerlerde inatla ve pervasızca kullanıyorum. 

Aslında tatil kavramına ilişkin bir şeyler karalayacağım yazıya dil bilimci ruhuyla başlamamın sebebi tdk. Herkes tarafından bilinen kelimelerin "en basit, en genel" tabiri ne olabilir hissiyatı ile sözlüğe bakar ve bir "hadi ya" dersiniz ya, ben de tdk'ya tatil yazdığım da bir değil 10 "hadi ya" dedim.Tatili tasvir eden  3 maddeden ilkinin  "kanun gereğince çalışmaya ara verileceği belirtilen süre, dinlenme" olması,  kelimelere kendimce anlam yükleme yolundaki en büyük motivasyonum oldu (polemiğe girmek istemem ama kanunun belirlediği tatillere "resmi veya idari tatil deniliyor olmasın sevgili TDK?).

Yazıya eklediğim Umut Sarıkaya satırları, nazarımda  yıllık izin trajedisini şahane bir şekilde ortaya koyuyor. Sizi bilmem ama etrafimda sırf izin günleri nedeniyle "aynı algı seviyesinde olmayan çocuklara birçok sey öğretmek" gibi zor bir meslek  olan olan öğretmenliğe cazip iş gözüyle bakan sayısız insan var. (mantık hatası; benim etrafımda çok insan olmaz) 


İş hayatıma dair en büyük beklentimin yakın zamanda 20 günlük izni hakedecek olmam da benim küçük çaplı trajedimdir (bir yerlerde yanlış yaptığım gerçeği aşikar). 

Ne için çalışıyoruz sorusunun cevabı beklentilere ve kişiliklere göre değişse de, koca bir yılda iki haftalık yıllık izni hak etmenin anlamsızlığı bana göre tercihler ötesi acı bir gerçek. Tabii bir de iki haftalık tatilin genelde 1 aylık maaşınızdan daha pahalıya malolması  gerçeği var ki, ben milli eğitim bakanı olsam havuz problemi yerine bu dertle gencecik beyinleri köreltirdim.

Terfi, maaş zammı, araba, oda vb. iş hayatındaki havuçlar olsa da, şirket mirket sektör mektör çalışan bankamatik kullanan farketmez her çalışanın yıllık havucu yıllık iznidir.


Dar zamanda büyük beklentileri karşılaması beklenildigi  için de, tatili planlamak başlı başına bir yorgunluk sebebidir. 

Ama işte asıl sorum su, tatil aslında (sizce) nedir? 

(TDK sebebi ile yazıya geç girince devamı,bir başka yazıya kaldı) 

ps. başlık şarkısı bloga ismini veren Travis şaheseri writing to reach you'dan. 
ps.2. Fotoğraflardan ilki hariç ikisi de şirketten. 

30 Temmuz 2013 Salı

"I hope you make it alright"


Yaz ekranı ve teknik imkanlar sağolsun, televizyona ilişkimi sıfırın altında bir yerlere konumlandırdım.  Tv’dan bir şey takip etmiyorum, bir şeyler izlediğim vakit de beynimde yer etmemesini temenni ediyorum.

Türk televizyonlarında yaz ekranı bir kabus olurken,  pek sevdiğim yabancı diziler birer ikişer yeni sezon bölümleri ile internet ortamlarında arz-ı endam ediyor..

Eski ben'in internetten dizi izleme haline ne kadar gıcık olduğu malumunuz.  Halen interneti dizi izlemekten ziyade, iyi müzikler dinlemek için kullanmayı tercih etsem de Suits gerçeği malumunuz.  Ne mutlu ki bana mayıs ayından beri beklediğim yeni sezon bölümleri ile Newsroom’un yeni bölümleri aynı zamanda yayınlanmaya başladı.

                                      
Birkaç bölüm biriktirip izleyecek sabrım olmasa da, yeni bölümler yayınlandıktan birkaç gün sonra ipad’i karşıma alıp, hayatı donduruyorum. Ve size komik gelecek biliyorum ama bazen izlediğim sahnelerden o kadar mutlu oluyorum ki, ipad’e sarılmak istiyorum.  Böyle güzel dizileri izleyebildiğim, istersem tekrar tekrar da  izleyebileceğim için emeği geçen tüm teknik ve yapımcı ekibe telapatiyle sevgilerimi gönderiyorum.

 
 
Yasal uyarı; Bu kısmı kusburnu ve Suits’in ilk 2 sezonunu izlemeyenlerin okuması tehlikeli.
 
Suits ‘de 2. sezonun sonunda değişmeye başlayan dengeler 3. sezon ile birlikte iyice ayyuka çıkmış durumda. Eski tozpembe günlerdeki gibi çözümler eskisi kadar kolay değil. Harvey’in yakışıklılığı 10 misli artsa da, kendine güven konusunda onun bile tereddütleri var. Herkes “acabaları” ile bambaşka bir sorgulama sürecine girdiği için, dengeler fay hattında. Ve bu nedenle Suits izlemek artık daha da bir ciddiyet ve taraf seçmeyi gerektiriyor beraberinde. (2 bölümden 10 bölümlük senaryo çıkartan insan)
 
 

Newsroom ise bildiğimiz gibi. Bu sene habercilik ve Amerikan doğruculuğu paralelinde aşk üçgen/dörtgenleri de hatrısayılır bir yer edinecek gibi gözüküyor. Diyalogları özümsemek için ciddi bir mesai gerektiren dizinin geriye dönük tekrarlarını izlemek parçaları birleştirmek ve Mackenzie'yi anlamak adına pey keyifli.
 
YenalBilgici 'nin yazısı vesilesiyle, ilk sezonun en şahane bölüm sonunu bilmem kaçıncı kez tekrar izledim. Hiçbir zaman bir kezle yetinmediğim için sonra birkaç kez daha izledim. Ama inatla aynı şekilde üzülüp, Don'un "o bir insan, öldüğünü gazeteci değil, doktor açıklar" repliğine hayran kalıp, vurulan kongre üyesinin ömrünün iki klavye tuşu ile uzatılmasına ve pek tabii ki Fix You etkisine girip, uzunca bir müddet de çıkamadım. 
 
Üzülmekten ötürü sevindim. Ipad'e sarılmak kesmedi, bir de buraya not düşme ihtiyacı hissettim.

Seviyorum, izliyorum, bitecekler diye şimdiden üzülüyorum...

ps. Başlık şarkısı Sutis soundracklerinden Sleeping at Night ile Caught a Ghost 
ps.2 Suits'teki kadınların şahaneliğini de ayrı bir yazı konusu yapabilirim.  

ps.3 Suits'e dair ıvır zıvırlar...

28 Temmuz 2013 Pazar

"Sing me a love song from your heart or from the phone book"



Tom Smith aşk acısı çekecek diye, biz ölelim mi?
 
Daha önce de söyledim, ne tür müzik dinlersem dinleyeyim içinde dram barındıran şarkıyı şıp diye bulmak gibi güzide bir özelliğim var. Bu anlamda Tom Smith etkisi sağolsun, Editors beni en kestirme yoldan hüzünle dar alanda kısa paslaşmalara itiyor. Well Worn Hand’in en sevdiğim Editors şarkısı olması (aynı zamanda bileklerimi kesmem gerektiğinde, fon müziği yapacağım şarkıdır kendisi) da sanırım durumu gayet net özetliyor. (Diğer dram kokan şarkılar için bknz. Push Your Head Towards The Air ve Smokers Outside The Hospital Doors)

Şarkılarının albüm hali ile konser  versiyonu arasında seçim yapacak olsam, bir an bile düşünmeden konser versiyonlarını seçeceğim grubun yeni albümünden şarkıları ile de önce bu şekilde  tanıştım, geçtiğimiz günlerde de albüm kayıtlarını (niye cd versiyonu demiyorsam) dinlemeye başladım.  Bilen bilir, benim için dinlemenin sınırları epey geni ve o sınırın yarısı geçince, bir de şarkıları çok sevince, "The Weight of Your Love’a" dair duygularımı kağıda dökmek istedim.



Öncelikle şunu vurgulamakta fayda var, "The Weight of Your Love" Türk bir grup tarafından yayınlansaydı, albümün çıkış tarihi Temmuz değil en erken Ekim olurdu. Bu yüzden ben yasal olarak uyarımı yapayım; albüm o denli melankolinin dibine vurmuş durumda ki, bu sıcağın üzerine bu kadar dram adamı mahveder, havalar  azıcık serinleyip, bünyeler depresyona girmeye heves edince dinlerseniz, yazınızı heba etmemiş olursunuz.

Bakmayın A Ton of  Love ile lansman yaptıklarına, bana göre albümün hiti açık ara Sugar. Müzikal açıdan gitar etkileri ile albümün geneline göre sert sayılabilecek şarkının sözleri, ismi kadar şeker değil. Biraz fazla dinlediğiniz vakit, albümün kalpte taşikardi etkisi yaratabilecek şarkılar grubunda. (bknz.  It breaks my heart to love you)
Ama ben bana sunulan acı ile yetinmem, daha da derinlere inerim. Bu yüzden gözönünde olmasa da ilk dinleyişimle Two Hearted Spider ile What is This Thing Called Loveı bir yerlere not ettim. Sanırım Two Hearted Spider’ı çok farklı versiyonu ile vakti zamanında Rock-n coke’da da   icra etmişler.  Açıkçası ben o halini de sevdim, ritm münasebetiyle acıya o kadar da derin girmemesi de hassas kalpler adına faydalı ama bu albümde niyet “o depresyona illa ki girilecek” olduğu için, el mecbur dinleyerek acıya direneceğiz.

Benim albümdeki Well Worn Hand’im kesinlikle “What is This Thing Called Lovedır.  Ayrılık sonrası dinlenilmesi tehlikeli de olsa, bence  “all the pretending; God knows that we tried” satırları da zamanı geldiğinde, gerçekleri hatırlatıp yola devam ettirecek türden de  bir şarkı.



Ve bana göre albümün gizli hiti ise, bonus track olarak Sting. Bir kere gerçekten tam bir Editors şarkısı ve bu yüzden de bilinçaltımın kendi kendine en çok mırıldandığı şarkı da şimdilik The Sting. Albümdeki dram ruhunu bir yana  bıraktıran ve muhtemelen de bir başka şarkıya müzikal açıdan benzeyen şarkı ise Formadelhyde.  Kolay ezbere alınan şarkı bana göre, bir yere yetişirken özellikle merdivenlerde koştururken (tecrübeyle sabit) şahane bir soundrack etkisi de yaratıyor. ( never let go)
Honesty de albümün damar tarafına oynayan, hatrı sayılır güzellikte bir şarkı. Hyena ise karşı tarafa (albümün ritmik kısmında) oynayan, Editors ruhunu ziyadesiyle yansıtan ve kolay eşlik edilebilir şarkılardan. Bird of Prey ise halihazırda kanıma giren ama dinledikçe daha çok da seveceğimi düşündüren şarkılardan.

Hangi müzik türü olursa olsun, bana kemanla gelene ben 10 adım giderim. Bu sebeple de ilk dinlediğim andan itibaren Nothinge karşı da ziyadesiyle derin duygular besliyorum. Genel Editors standartlarında  olduğu üzere konser versiyonu ile bambaşka bir ruhta olan şarkı “i got nothing left” satırları ile beni bana anlattığı için de ayrıca gönlümü çalarak, albümdeki yıldızlı pekiyi’lerim arasında yerini aldı. Akustik versiyonu albüm için olduğu kadar benim için de bonus sayılır.


Comrade Spill My Blood da albümün bonus kısmında yer alan bu sebeple de, gizli güzel kategorisine koyacağım şarkılardan. Bu şarkıyı da müzikal açıdan bir şarkıya çok benzettim ama sorgulamalara girmeksizin  de sevdim kendisini. Ay şu şarkının aynısı derseniz de Tom Smith seslendirmiyorsa, hangi aynı’lıktan bahsediyoruz der, sizi kendi bilmişliğinize terk ederim.

Phone Book da özünde güzel olsa da şimdilik aramızda anlayamadığım bir mesafe olan şarkılardan.

A Ton of Love ise, ilk dinlemeye başladığım vakitteki  önyargımı yıkan, dinledikçe sevdiğim, sevdikçe de dilime dolanan şarkılardan biri oldu.




Get low albümde en az dinlediğim bu sebeple de şu an için nötr olduğum şarkılardan.

Weight'i de sevmiştim ama niyeyse albümü yazarken hiç aklıma gelmedi. Çok dinlemekten şarkıyı eski olarak algılamış olmam da muhtemelen ama Editors gibi Editors şarkılarından biri de Weight, yanlış olmasın, gözden de kaçmasın. 

7 Eylül’e kadar hangi şarkıya hangi duyguları hisseder, konserde hangi hissiyatlarla şarkıları seslendiririm bilmiyorum ama şimdilik albüm halim budur. Başta söylediğim gibi, kendinizi kaptırırsanız Editors adamı fena çarpar. Yaz vakti derine inmeden bir selamlaşıp, acınızı sonbaharda çekmenizi öneririm. Nitekim ortada çekilecek bir acı var ise, buna Tom Smith’in vokal yapması da bence bir şanstır.

Nihayetinde an end has a start diyenlerin de elbet bir bildiği vardır.
ps. An End Has A Start da nazarım da albüm veya şarkı ismi değil, bir derin hayat felsefesidir.
ps.2 başlık şarkısı The Phone Book