28 Aralık 2012 Cuma

"bugün değil yarın için yıkmaya hazırım bu şah bu şahbaz devrini"


Yeni yılda tüm sosyal sorumluluk bilincimle, dünya barışı adına;

Yeşil sahalarda daha düzenli top koşturayım, spor birincil önceliğim olsun istiyorum,

Bazı insanlar artık düzenli ilişki sahibesi olsun istiyorum, 

Bazı insanlar ise sevgililerinden ayrılsın istiyorum (daha iyilerine bulacağına inancım tam),

Sadece bir seneyi uçuksuz geçirmek istiyorum (30 Yıllın sonunda burnumda bile uçuk çıkmışken) 

Klişe ama zayıflamak istiyorum,

Resim ile fotoğraf arasındaki farkın anlaşılmasını inatla istiyorum,

Bir kadına "bayan" demenin kibarlık olduğunu düşünen erkeklerin bu mantıksızlıktan gün gelip vazgeçmesini diliyorum,

İnsanların kendilerini anlamayacak kişilerle boş yere ömür tüketmemesini diliyorum,

Odun türünden insan türevlerinin yine aynı tür ile yakın temasta olmasını, hassas kalpleri çizmemelerini diliyorum, 

Trafik bitmezse, bu yol çilesi bitsin, iş ev mesafesi azalsın istiyorum,

Herkesin kendine dışarıdan bakmayı başarabilmesini diliyorum,

İmkansız ile zorun ayrımı netleşsin ki kimse akıntıya karşı boş yere kürek çekmesin istiyorum,

Bazı sesler hiç duyulmasın, bazı isimler hiç anılmasın istiyorum,

Güzel kadınlar, kendilerini üzen ve çirkin erkeklere aşık olmasın istiyorum,

Kadınlar sevgililerinin anneleri olmasın istiyorum,

Ergenler, yaşadıkları dönemden  ne kadar utanacaklarını iş işten geçmeden öğrensin istiyorum,

Sokakta ağlayan kadınlar görünmez olsa,  üzülmenin üstüne bir de hem rezil oldum derdiyle uğraşmasın istiyorum,

Birilerine mektup yazmayı, kartlar mektuplar alabilmeyi diliyorum,

Gamsız olmakla sorumsuz olmak aynı şey değil, gerekli merciler bu ayrımın farkına varsın istiyorum,

Az uyku ile yetinirken, gözlerimin altı yorgunluğumu ele vermesin istiyorum,

Fedakarlığın sonu enayiliğe varmasın istiyorum,

Değer vermeyecek, umursamayacaklar için yok yere emek verilmesin istiyorum,

Kavga anında o ses çatallaşmasın istiyorum,

Herkes yaşının  insanı olsun, kimse zamansız büyümesin, kimse çocuk kalmakta ısrar etmesin istiyorum,

Bir insana yol göstermek ile hayatına müdahale etmek arasındaki sınır iyice netleşsin istiyorum,

Herkes sadece  kendisine kulak verenler ile konuşsun, boş yere kelimeler tüketilmesin istiyorum,

Hayatın ayarı bozuk terazisi artık dengenin güzelliğini öğrensin istiyorum,

Bile isteye yapılan hataların pişmanlığı sonradan bünyeleri sarmasın istiyorum,

Ve en önemlisi hayat  kötü süprizlerden uzak kalsın istiyorum.

Ps. Başlık şarkısı "eski şarkısı" ile mor ve ötesi

"hayat ne anlatır neleri gizlerken?"


Her sene aynı şeyi yazıyorum, çift haneli yılların bana iyi gelmediğini düşünenlerdenim. Gelin görün ki 2012 bu anlamda teorimi çürüttü. 2011’e dair silik ve çabuk yıldı değerlendirmeme rağmen; 2012 için çok hızlı ama bir o kadar keyifli bir yıldı diyebilirim.

Geriye dönüp bakınca şu şu çok güzeldi diye adlandıramasam da, genel anlamında yaz tatili ve leyleği havada görme modunu sevdim sanırım. Sevmekten de ziyade, geriye dönüp baktığım da hatırlanacak bir şeyler yapmış olmak, anılar fotoğraflar mutlu etti beni...

Tabi bu süreçte;

Kendime dair çok saçma sapan dönemler de yaşamadım değil.

Kendi tercihimle gezmiyormuşum gibi, sürekli ev dışında olmaktan ve her daim “çok erken “ kalkmaktan, otel odalarından şikayetler etmedim değil.

Kitap okumak yerine sosyal medyayı tercih etmedim değil,

Bu süreçte telefon bağımlısı ve fotoğraf sevdalısı olmadım değil,

Sıkılıp üzülüp, nevri dönüp ağlamadım değil....

Kıssadan hisse insan için bahşedilen pek çok şeyi birarada yaşadığım bir dönem oldu 2012. Çokça da değiştiğimi dönüştüğümü hissettiğim bir yıl oldu hatta. Ve uzun zaman sonra bir yıl bitiyor diye de üzülmüyorum, ya da yaşlanıyorum diye düşünmüyorum. 30 yaş olgunluğu mudur, kendini kandırma mıdır bilemiyorum ama yaşananlara dair genel bir şükran içindeyim.

2013 daha da güzel olsa keşke, hayat bizi zor sınavlarla sınamasın isterim. Bir de dün duyduğum ve çok da hak verdiğim bir şeyin altını çizmek isterim. “Hayatta sahip olduğumuz iki şey var. Bunların biri sağlık, diğeri ise zaman, ikisinin de değerini bilmek, farkında olmak lazım”

Bir de tabi 2011’in sonunda da yazdığım Oğuz Atay satırlarını bilincinizin altına bir kez daha sunarım.

“İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. Ya da hiçbir şey çıkmaz”

ps. ilk fırsatta dünya barışı için isteklerimi de sıralacağım, bekle beni sevgili blog okuru.

ps.2. Başlık şarkısı Güneşi Beklerken ile Mor ve Ötesi

27 Aralık 2012 Perşembe

"ama sende şeytan tüyü var, kahretsin"



Bu blogda 21 Aralık günü, ben bir kenandoğuluseverdim ama artık çok değiştim, Kenan'a gitsem de aklım softcore'da satırlarını yazan blog sahibesi bildiriyor; bazı şeyler siz aksini düşünseniz de değişmiyor. (meali; blog sahibesi gene tükürdüğünü yalıyor)
  
Sebepsiz bir şekilde Cuma günü enerjim sıfırın altında bir yerlerdeydi. Çok fazla insanın bir şey için heveslendiğini gördüğüm de benim tüm enerjim kaçar ki, bu da böyle bir haldi sanırım.
Olağan hallerde kurumsal kokoşluk moduna geçip, olağan sakarlığımla bir de bardak kırıp olay yerine geçtim. Aslında başlarda her şey alışılmış moddaydı. Alışılmadık olan en olgun çağımda en de önemsemediğim zamanda Kenan Doğulu'yu sahnenin en önünden izleyecek bir yerde kendimi bulmamdı...
"Kenan'ın sahnesi iyi" klişesini onu canlı izlemeyen birine anlatmak kolay değil. Yine de şansımı deneyerek, şeytan tüyü denilen şeyin olsa olsa kendisinde bulunabilecek bir şey olduğunu düşünüyorum (ve şu an henüz Tarkan'ı hiç canlı izlemediğimi farkediyorum)

Ve işte kendisindeki şeytan tüyü ile benim sahnenin en önünde olmam birleşince, o an mor ve ötesi de redd de uçtu, malumafatrus Shake it up şekerim moduna girdi.

Teknoloji sağolsun, bu anı tarihe not düşelim diye sürekli bir kamera ve fotoğraf yarışına girildi ( nefret ettiğin insan modeline dönüşme bol. 56). Ve bunların ikisinde elimdeki telefonum Kenan Doğulu tarafından alındı. (bunu yazı dilinde ve girişgah olmadan sadece Kenan doğulu telefonumu aldı diye yazmaya bayılıyorum)
Ve ilk seferinde telefonum gereksiz hassas olduğu için kamera modu kapanarak bana güzel bir oyun oynadı. Ama ne oldu, şans kapıyı ikinci kez çaldı. Güzel telefon kılıfımın katkıları ile telefonumu ikinci kez aldı ve önce bizi bı kuple de kendisini çekti. Telefonu geri aldığım da, kesin kamera modu açık degildi, hayatımın anısını kaçırdım diye kafamı kuma gömerken, tahmin etmeyeceğim komiklikte bir kamera kaydımın olduğunu gördum. Sonrası şaşkınlık, sonrası şamata...

Nasıl soyutladıysak kendimizi geri kalanda olan biten her şeyden bihaber kaldık, çok da iyi yaptık. Yazıda bugüne kadar kutladığım en güzel yeni yıl eğlencelerinden biri Kenan Doğulu sebepliydi, kurumsal hayatta en eğlendiğim organizasyonda da kural değişmedi.

Güzel oldu, anı oldu ve büyük konuşmamak gerektiği bir milyonuncu kez bana ders oldu.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Alkol tüm hatalar için en güzel kılıftır.
  • Şıklıkla şuhluk arasındaki çizgiyi ayıredemeyen hemcinslerim adına itinayla utanıyorum.
  • Bence mutluluğun kaynağı beklentisizlikten geçiyor. Gayet uyuz modumda olduğum bir Cuma akşamında bu kadar eğlenebilmemin başka bir açıklaması benim nezdimde yok.
  • Hep söylüyorum aslında insanın istediği her şey bir şekilde oluyor ama zamanlama konusunda kader bildiğini okuyor. Bu geceyi, 7-8 yıl önce yaşasaydım ne kadar heyecanlı ve mutlu olacağımı düşünenler blog arşivlerine bir göz atsın derim. Kıssadan hisse her şey zamanında güzel ama asıl güzel olan şaşırmak.
  • Kenan aşkımın tekerrür etmesi Oyunboza’ı inatla dinlememe engel olmadı. Yazıyı yazdığım günden beri inatla dinliyorum, dinlemediğim de içimden mırıldanıyorum. Değişen tek şey son sabah da çok iyi şarkı aslında diye arada kalmam.
  • Softcore da Salı gecesi Dream TV’de yayınlanınca, gözüm aklımda kalmadı. Hatta ki, TV’de montaj ve reklam münasebetiyle konser sürekli kesildiği için çok da güzel değilmiş diye bir algı bile oluştu (teselli de diyebiliriz). Konser atmosferi kameralardan yansımasa da, Babylon sahnesinin daha güzel olduğunu kesinlikle iddia edebilirim.
  • Müzik hakkında bu kadar yazdıktan sonra, bu anektodu paylaşmasam daha iyiydi ama çok eğlendiğim bu salaklığımı da yazmadan geçmeyeyim. Redd’in 21 albümündeki “Aştı Bu” bana göre aşkın hallerini en güzel anlatan şarkılardan biridir ve çokça severim, bugüne kadar da çok da dinledim. Gelin görün ki, dinlemek ile duymak arasındaki fark münasebetiyle şarkıdaki “seviştik ve de acıktık” kısmını ben bugüne kadar “seviştik ve dağa çıktık” olarak dinledim, söyledim. Çok da hisli şarkıda bu kısımın biraz alakasız kaçtığını düşünsem de, “aşktan önemli şeyler de vardı” mısrasının politik göndermek olduğunu düşünerek kendimi de kandırdım. Neyse ki softcore’u izlerken kulağım ve de algım açıldı da, seviştik ve de acıktık dediği gerçeğini idrak ettim. İnanmadım şarkının sözlerine baktım, sonra da salaklığımı anlatmalara doyamadım.  
ps. Fotoğraf güzeller içinden seni (=telefonumu) seçtim adlı eserimden..
ps.2. Başlık şarkısı ergenliğe geri dönen bendenizin son albümünde en sevdiğim Kenan Doğulu şarkısı olan Şeytan Tüyü'nden

23 Aralık 2012 Pazar

"al, aklımı al da, yerine koy zamanı"

Mevzu belli, sıkıntı ortak, yazı şahane....


" Klasım bitti. 31 Aralık kapıda. Yılbaşı gecesi yaklaşırken hep bir sıkıntı kaplar benim içimi. Daha Temmuz'dan başlar bu durum bazı yıllar. Aslında derdim özel günlerin hepsiyle. Temsil meselesine dönüşür hep bu günler, mutluluğun skoru tutulur. Mahalle baskısının en yakışıklısını hep bu özel günlerden hatırlarım ben. Gönülsüz ve çaresiz, bir smokin giyer ki ruhum , hep küçük gelir, yakası sıkar, hiç yakışmaz, göbeğim taşar, tadım kaçar, gerilirim, yorulurum, tat kaçıracak bir şey yoksa da sıkıntı yok, ben bulurum. Yine öyle oluyor bu günlerde. Hızla yaklaşıyor yılbaşı müşameresi ve ben yan gülmeye başladım çoktan....."

Berkun Oya Sakal 

Cumalari keyifli kılan nadir şeylerden biri Berkun Oya  ve yazıları....

ps. başlık şarkısı Son Sabah ile Mor ve Ötesi

21 Aralık 2012 Cuma

"zaman şu an yalan"



Yılın son günlerinde sevdiğim bir albümle karşılaşmanın keyifli yanları olsa da, koca yılın müzikal değerlendirmesini yaparken aklınızı çeldiği için (güzel olan hep şu andır çünkü) bazı subjektif etkileri de var.

Ben deniz Mor ve Ötesi’nin Güneşi Beklerken’inini uzunca vakittir hevesle bekliyordum. Geç oldu ama temiz oldu. Genelde yeni albüm heyecanı ile gittiğim D&R’dan elim boş dönerdi. Bu sefer kimselere sormadan, ne zaman gelir demeden yeni çıkanlar rafından albümümü aldım yoluma baktım.

Yeni albümlere karşın obsesif halim malumunuz. Albümü dinlemeye heves ederken, bir şarkıyı loop’a alır, güzelliğinin bedeli olarak kendisini tüketmeye koyulurum. Bu seferde değişen bir şey olmadı.

2 gündür 100 kere bir şarkıyı dinliyorsam, 30 kere diğerlerini dinliyorum. Sayesinde dünkü kar cinnetimi da daha soft atlattığımı belirtmek isterim.

2 günün sonunda albüme dair ilk 3’ümü açıklıyorum....

1 numaram açık ara Oyunbozan ki sanırım en Mor ve Ötesi ruhlu şarkı da bu.

“bak dinledim seni

dokunmadım sana

dokunmadım kalan rüyalara

zarar ziyan döküldü ortaya

ölüm kadar rahatmış ayrılık”

2 numaram Son Sabah;

“her şeyden bir şarkı çıkmaz ya

her şarkıdan da çıkılmaz ya

kalbin de ruhun da farkında

hikayen bitmemişti aslında”

3 numaram da albüme de ismini veren Güneşi Beklerken ki, en farklı MVÖ şarkısı da sanırım bu...

“aklının ardında neler yatar bilmem

karanlığın dibi yok oldu sonunda

hayat ne anlatır neleri gizlerken

yolunu bilmezsin güneşi beklerken “

ama bu liste burada bitmez güncellenir...Diğer şarkılara da şans versem, sözlere kulak kesilsem favoriler artar hissiyatındayım. Şimdilik üçünü bolca dinleyerek, beynimi uyuşturuyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak müzikal ikilemler;

  • Bilen biler eski Kenandoğulu (gecikmeli ergenlik) sevenlerdenim. Hayatımdaki en güzel yılbaşı organizasyonlardan birini de kendisini izleyerek geçirdim. Gelin görün ki, zaman geçti ben büyüdüm kenan aynı Kenan gibi kaldı (ya da bana öyle geldi). Eski vakitlerde heves ettiğim de fahiş fiyatlarlı yeni yıl organizasyonlarında ben yer alamadım ama gün geldi o organizasyonlardan birine kurumdal misafir kategorisinde katılmam icap etti.
  • Şans bu ya, o gün de Redd’in softcore’una denk geldi .Bu galiba müzikal bir sınamaydı ve ben Kenan org. zorunlu katılım sıfatında olduğu için ve bu kar kışta 23.30’da başlayan Redd konserine yaşlı ve uysuz bünyem dayanamaz diye  softcore’u pas geçtim (şimdilik). Her şey kaybederken daha güzel geldiği için, grup üyeleri, twitter’da softcore’a ait detaylar paylaştıkça, nasıl kaçıcak bu güzelim organizasyon diye daha da üzülür oldum.Geçen sene ne güzel iki konser vardı bu sene de öyle olsaydı demekten veya gece zaten epey uzun, hepsine katılsam aklımda keşkeler kalmasa demekten öteye gidemiyorum. Dertlerimi Mor ve Ötesi şarkıları ile unutmaya çalışıyorum.
  • Bir başka ikilemi de Doğan Duru mu yoksa Harun Tekin mi daha daha daha iyi solist ona karar verme aşamasında yaşıyorum. İlla biri daha iyi olucak diye bir şey olmasa da ikisini de vokal olarak aşmış olarak görüp, "en"i seçmek gibi insani bir karşılaştırma hevesine tutuluyorum.

20 Aralık 2012 Perşembe

"alnımda yazanlar mı, aklımda kalanlar mı?"


Evlilik şart peki ya düğün?

Son bir aydır 2013 baharında ve yazınd gerçekleşecek düğünleri takvimime not etmekle uğraşıyorum. Bu noktada “niye evleniyor bu kadar insan” sorumu yineleme inadımı yitirmiş, o kadar düğünde ne giyilecek, bu yoğunda tatil planları nasıl yapılacak, kaç adet takı alınacak gibi sorgu ve sualdeyim.

Akraba düğünlerinden kaçan bünyemin düğün vizyonu arkadaş çevrem sayesinde gelişiyor. Henüz kabullenme evresine giremediğimden olsa gerek, halen her düğün sonrasında da neden bu kadar çaba diye de sormadan edemiyorum.

Nihayetinde en şaşalısı da en sadesi de olsa düğün meftumu çok ciddi bir efor gerektiriyor. Paralelinde bir de müstakbel eşinizle birlikte yaşamak üzere bir ev kuruyorsunuz. Aile destekleri varolsa bile maddi ve manevi açıdan gerçek bir yük. Kaldı ki çoğu tanıdığım çiftin aileleri de farklı şehirlerde, bu da ikili düğünler veyahut envai organizasyonlar demek. Peki ama ne için, yarısını tanımadığınız insanları aynı ortamda eğlendirebilmek adına.

Gelin ve damat eğlenir ise, düğün de eğlenceli olurmuş diye bir teori var ki, bunu gelin ve damat içip gerginliklerini azaltır ise pekala eğlenebilirler olarak çevirmek mümkün. Ama ne olursa olsun hayatımın en mutlu gününde lafı herkes için koca bir yalan.

Eğlenmek şart değil aslında. Ama o kadar yorgunluğun ve emeğin sonunda herkesi memnun edememek de büyük bir zaman ve emek israfı bence. Evet düğün aileler için yapılıyor ama sizin de yanınızda olmasını istediğiniz arkadaşlarınız var. İşte o noktada dengeyi tutturan düğünü ben henüz görmüş değilim. Fotoğrafçısı, şekercisi, müzikçisi gelinliği damatlığı her şeyi ayrı bir sektörken, düğün yapmak demek ekonomiye can vermek demek de, o uğurda verilen canlar, kıyılan içler ne olacak acaba?

Şu zamana kadar gidip de pek eğlendiğim iki düğün oldu sanırım ama onun dışında bitse de gitsek ruhunu derinlerde hissetmişimdir.

Bir de fuhrerschein’in bir gözlemi var ki, katılmamak elde değil. Birçok kadın şeklen düğün konseptine girdiği vakit (tuvaletten bozma kıyafetler, bol spreyli saçlar), ruhen de giriyor ve bu ani değişim beni bazen epey şaşırtıyor. Anlayacağınız geleneksel ve modernlik arasındaki o hızlı geçişte bocalıyorum. Evlenen çiftlerin emeklerine üzülüyorum. Daha sade organizasyonlarla kıyılsa o nikah, boşa harcanan paralar daha güzel evler için, keyifli tatiller için harcansa gibi klişe önerileri itinayla sunuyorum.

İşte tam de bu sebepten, evlilik kurumu dirense de düğün organizasyonlarının konseptini yeni evleneceklerin yıkabileceğine inanıyorum.

İmza; sürüden hep ayrı gezmek isteyen kuzu ya da yaş haddiden artık koyun...

ps. başlık şarkısı Mor ve Ötesi'nin yeni albümü Güneşi Beklerken'den Oyunbozan

10 Aralık 2012 Pazartesi

"'ben iyi ben kötü ben en çirkini güzellerin"

Bir koca hafta sonunu İstanbul sınırlarında geçirip, sıkılmaya fırsatım olmayalı epey hafta/ay geçti. Hafta sonu istanbul’da geçirememin bir kısmı keyfi bir kısmı ise zoraki olduğundan birazcık yorgunum. Belki de bu sebeple uzun zamandır hafta sonu faaliyeti yazısı yazmıyordum. Bu girişten bu hafta sonunu dolu dolu geçirdiğim anlaşılmasın bilakis bir kuplelik faaliyet sayesinde kendimi bir şey yapmış saydım, onu da hemen satırlara dökmek istedim.

Hafta içi spor münasebetiyle sık sık gitsem de, Pazar günleri Kanyon’da 10 dk bile olmak gibi tuhaf bir alışkanlığım var. Bu halim arkadaşlar arasında dalga konusu olsa da, halimden memnunum. Dün de haftalık rutinimizi gerçekleştirmeye gittiğimizde gördük ki, Kanyon’da caz konserleri kapsamında İlhan Erşahin sahneye çıkacakmış. Biz de tüm amaçsızlığımız ile havanın soğuğuna da aldırmadan sahnenin önünde yerimizi aldık.

Konserin başlamasına 20 dk olduğu için, oturabilecek bir yer bulabildik. Stand misali uzun masamızı da 3 orta yaş üstünde hanımefendi ile paylaştık ki bunu yazının devamında bilahere ele alıcam. İlhan Erşahin’i ilk kez sahnede izledim ve pek sevdim. Müzikal anlamda keyifli vakitler geçirmek bir yana, kendisinin turist sempatikliğindeki haline de bayıldım. 47 yaşında olabileceğine de asla ihtimal vermedim. O gözüne gözüne gelen saçlarını bir siyah toka ile tutturmayı pek istedim, bir insanevladında nasıl bu kadar nefes olabilir diye şaşırdım, sokak sobalarından ötürüde o soğukta pişmeyi başardım. Nihayetinde uzun yol yolcusu halini alan bünyem için meymeleysiz hava şartları da düşünüldüğünde pek keyifli bir Pazar aktivitesi oldu.

Cazı AVM’ye sokan Kanyon bununla da yetinmiyor ve konser alanında şarap çay ve kahve ikram ediyor. Ve bedava seven Türk halkı da bu fırsatı pek tabiki kaçırmıyor. Açık büfeden başlayan ve insanların sıraya girip arsızca yemek istiflediği yemek anlayışlarına itinayla kılım. Bedava diye sorgusuz sualsiz alınan her şeye de aynı şekilde uyuz oluyorum ve bu ülkede birlikte yaşadığım çoğu insanı da maddi durumdan bağımsız olarak beleşçi olarak adlediyorum.

Tamam kimse benim gibi sürekli kazıklanmaya mahkum değil ama hali vakti yerinde iken sırf bedava diye ihtiyacı olmayan şeyleri tüketmek hatta stoklamak bana çok büyük terbiyesizlik gibi geliyor. Diğer yazıda bahsettiğim gibi sırf lounge’da bedava diye sabahın 6.30’unda viski içmek sanırım bu durumu gayet iyi ifade ediyor.

Bir de emekli insan modeli var. Parasının değerini mecburen bilmek zorunda olanlar ki, kendi annem çalıştığı ve emekli olduğu dönemdeki hal ve tavırları ile bu değişimin en güzel örneğidir. Dünkü konserde de bu türden olduğunu düşündüğüm kişiler ile aynı masayı paylaştık. 50 yaşın üstünde iki arkadaş, konserdeki yerlerini aldıktan sonra kahve ikramını ve şarabın yanında yenmesi için verilen peynirleri kendi çantalarından çıkardıkları simit ile yiyince ciddi bir Türkiye ironisi yaşamadım değil. Çoğu Avm’den daha yüksek gelir sahibi müşterisi olan bir AVM’de Pazar öğleden sonra caz konseri dinlerken, simit peynir ile kahve içmek tuhaf olduğu kadar orjinal. Bu arada merak edenler için söyleyeyim, oradaki ikramların hiçbirini almayıp kendi kahvesini alan bu nedenle de iki yakası hiçbir zaman bir araya gelmeyeceklerdenim.

Ve bahsi geçen emekli ruhundan ziyade, geliri gayet yüksek iken ihtiyacı yok iken her bedava bulduğu şeye saldıran insanlardan olmamayı da bir erdem sayıyorum.

ps. başlık şarkısı Büyük Ev Ablukada ve En Çirkini Güzellerin

7 Aralık 2012 Cuma

"kalmadı mevsimler, göçecek başka şehirler"


Benim için Fransa’da turist olmak,

Belki de hakkında en az şey bildiğim Avrupa şehrini nihayet görebilmek,

Önceden bir heves alınan biletlerin zamanı geldiğin de gitmenin insana angarya gibi gelmesi,

Geleceğe dair uzun vadeli plan yapmaktan bir kez daha ürkmek,

Kuru soğuğın beraberindeki güneşle bünyeyi aptal etmek,

Havaalanı loungelarında bedava diye sabahın 6’sında viski içen insanlara şaşırmak,

Fransızların dil milliyetçiliğini yerinde tecrübe etmek,

Ana metro istasyonlarında, bu inişin sonunda metrodan çıkabilecek miyim diye korkmak,
Merkezi diye dünya saçması bir otelde konaklamak,

Tartar adı altında geleneksel çiğ kıyma gerçeğiyle tabağımda yüzleşmek,



Siz ingilizce konuşurken, inatla Fransızca konuşan insanlarla anlaşmayı öğrenmek,

Sabah Öğle akşam arası servis yapmayan mekanlar yüzünden aç kalmak,

Kahveden taşikardi geçirmek,

Üç tekerli motosikletin ana vatanının Fransa olduğunu görmek,

Kahvaltıda mutluluğu le pain quotidien dostumda bulmak,

İşlek bir sokakta kırmızı ışıkta beklerken, kamyonundan inip işeyen bir Fransız’a şaşakalmak,

Pazar akşamı Templa’daki kalabalığa ve canlılığıa şaşırtmak,

Pek de sevemediğim Macaron’un neden pahalı olduğunu anlayamamak,

Eyfel’i o kadar yakından görünce matah bir şey yapmış gibi hissetmek,

Louvre müzesinin içini görmeden bile çevresine hayran kalmak,

Fransız’ın romantizmle hiç alakası olmadığını pekala tecrübe etmek,

Hayatında görmediğin kadar cafe bistro görmek,

Her yerde optik mağazına denk gelmek,

Kemik gözlüğü modasının çıkış noktasını keşfetmek,

Su’dan ziyade şarap içer hale gelmek ( restoranlarda gaz’sız su istendiğinde çeşme suyu geldiği için)

Şehirde krep kokusu ile sarılıp sarmalanmak,

Sn Germen’in o akşam kalabalığını pek sevmek

Ve şehrin kendisine, mimarisine hayran kalmaktı...

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonucu ise; Ülkeye geri döner dönmez iskender yemeye koşmaktı.

ps. başlık şarkısı Redd ile Küçük Bir Çocukken

6 Aralık 2012 Perşembe

"renklendikçe hayat gözlerimi yoruyordu"


Sevgili dünya;

Yazmamam asaletimden değil tembelliğimdendir.

Yerimde pek sabit kalamıyor, kaldığımda da maalesef pek üretken olamıyorum.

Keyif adı altında başka diyarları gezmelere gidiyor, sonra da çok yoruldum diye şımarıklık ediyorum.

Hayatın plan bozma inadı nedeni ile onu kandırıyor ve gelecek hakkında konuşmuyorum.

Her sene aynı şey olsa da 2012'nin bu kadar hızlı geçmesine (neyse ki bu sefer benim açımdan dolu dolu) çok şaşırıyorum.

Aynı iş yerinde 5.yılını doldurmuş bir fani olarak kendimle gurur duyduğum kadar utanıyorum.

Yoruluyorum, yorulmadığım  zamanlarda da zihnen kendimi yormayı başarıyorum.

Hayatta kendim gibilere başarılar diliyorum....

ps. başlık şarkısı Redd ve Küçük Bir Çocukken...