21 Kasım 2012 Çarşamba

"her şeyi yırtıp attım koparttım kanattım"


İçinde olmadığınız, gerçek anlamda yerine kendini koyamayacağınız durumları eleştirmek çok kolay. Hele ki sadece medya aracılığıyla izlediğiniz hayatlar için ahlak bekçiliği yapmak bedava.
 
İyi bir şey olduğundan değil ama magazinde olan biteni çoğu magazin muhaberinden daha iyi algılayacak bir görsel hafızaya sahibim. Total hafıza kapasitem de malumunuz. Farkındalığınız da biraz yüksek olunca, olan biten insani halleri takip etmek pek de zor olmuyor.
 
Blogumun gayri resmi misyonu bildiğiniz üzere Mirgün Cabas’ın gönül hayatı. Şu bloga Cola Cola’nın meşhur formülünü bile yazsam korkarım ki Mirgün Cabas, Evrim Sümer ve Tuba Ünsal’ın ayrıma/aldatma/birleşme faslının ilk döneminde yazdığım “ateşkes çoktan bitti geçti zannetin dur daha yeni başladım” başlıklı yazı kadar okunmaz.
 
Bu durumdan rahatsız olsam da, konuya dair manasız ilgim baki. Bu nedenle Mirgün Cabas’ın geçtiğimiz hafta sonu Asu Maro’ya verdiği röportajın satıraralarına da girmeden durmam.

Röportajı okuduktan sonra niye şimdi böyle bir röportaj vermiş ki diyenlere kısa bir özet geçelim.

Magazin muhabiri dediğiniz tayfa cehaletle beslendiği için, bir gün kızıyla Bebek Park’ında gezen Mirgün Cabas’ı haber yapıyor ve Mirgün Cabas Tuba Ünsal’ın kızını gezdiriyor şeklinde yayınlıyor. Bu haber sonrasında öğreniyoruz ki, bir gün de kim kimin kızıydı netleştiremeyen medya, Leyla diyen Mirgün Cabas’a, Sare değil miydi adı, ismini mi değiştirdiniz diye soruyor.

Takdir edersiniz ki, mevzu bahis kızlardan (güzel olanının) annesi iseniz bu karmaşayı sempatik veya basit bir salaklık olarak değerlendirmeniz pek mümkün değil. Bazı şeyleri yoksayarak kafanızı serin tutabilirsiniz. Gelin görün ki sosyal medya kan seviyor. Ve bir gün takipçilerinden biri Evrim Sümer’e Tuba Ünsal neden sizin hakkınızda atıp tutuyor sorusunu soruyor.

Tahminimce bu vesileyle de, iyilik timsali Tuba Ünsal’ın isimsiz olarak yazdığı “Annelikle ilgili ahkam kesip her türlü isteğinde çocuğunu babaya göstermeyen “anneler”in ayaklarının altında cennet değil cehennem var” twitini görüyor. Ve sonrası da çorap söküğü gibi geliyor.

Evrim Sümer şahsen benim pek de şaşırmadığım ama magazine fazlasıyla malzeme verecek twitlerini ardarda yazıyor. Her satırından ne kadar kızgın ve yıpranmış olduğu belli olan bu anne için “keşke” diyorum. Keşke ilk başlarda koruyabildiği sükunetini şimdi de sağlayabilse ve Tuba Ünsal’ın ekmeğine yağ sürmese. Ama işte o an mantığının pek de devrede olmadığı pekala anlaşılabiliyor.

                                              


Tuba Ünsal altta kalır mı, o da karşı tarafı çıldırtmış olmanın keyfini “ Birinin yalanları ve rezilliklerini ortaya dökülünce hemen karşı atağa geçer, iftira atar. Susun. O zaten saçtığı pislikte boğulacaktır. İyi bir kalp taşıyorsanız eninde sonunda hayat size mükafatını verir, beni hiç şaşırtmadı bu hayat. Zor zamanlara yukarıya bakıp gülümseyin” şeklindeki fazla manidar twitleri ile çıkartıyor. Ama son darbe için Gülbenergen taktiğini kullanıyor ve ulvi anneliğini hatırlatmak için “Bugün Sare’nin babası aradı. -kendini sakın üzme, sanın daraldığında kızına sarıl şahane bir iş yaptın“satırlarına sığınıyor.
 
Ve nedendir bilinmez bu olan biten sonrasında, her şeyi eline yüzüne gözüne bulaştırdığı için iki kadını da medya ortasında kavgaya tutuştursa da sessizliğini koruyan Mirgün Cabas konuşmaya karar veriyor. Röportaj klişe başlığı (ben kızımdan değil annesinden ayrıldım) ile temiz yüzlü televizyon çocuğunun imajını perçinlerken, Tuba Ünsal’ın hem mağdur hem de iyilik meleği olduğunu bize öğretiyor.
 
Bugünkü sevgiliniz gelecekteki eski sevgilinizdir minvalindeki sözü bilirsiniz.Bu noktada Mirgün Cabas’ın mevcut sevgilisi ile hiç ayrılmayacak gibi beyanatlarda bulunmasında (oysaki bknz. Ayşe Arman röp. Sanırım daha en başta, her ilişkinin bir ömrü olduğunu düşünüyorum. Yola böyle çıkınca da bir yerde nefesim tıkanıyor şaşırılacak bir şey yok. (Tuba Ünsal’ın gönül atlasına rağmen hem de)

Ama kızımın annesi izin verdiği müddetçe onunla ilgileniyorum satırları çok ama çok mesaj içerikli Belki Evrim Sümer dünyanın en kötü insanı, belki Mirgün Cabas kendisinden ayrılmakta (ki ayrılmaktan ziyade aldattı demek daha doğru) çok haklı, ne olursa olsun kızının annesini suçlamak ve bunu medya aracılığı ile yapmak, üstüne de Tuba mağdurdur demek hayatta önemsediği iki kişiden birine destek olucam derken, diğerinin de hayatını karman çorman etmek oluyor.

Elbette ayrılan çiftlerin birbirini suçlaması fazlasıyla olağan. Ama bunu medya aracılığı ile yapıyorsanız, bu saatten sonra o annenin çocuğunuzu sizinle görüştürüyor olmasına (evlilik olmadığı için kanuni zorunluluk olmadığı kanaatindeyim) bile şükretmelisiniz bence.
 
Ayrıca olaya bir de şu cümlelerle gözdağı katılıyorsa, bu hadise aşk sarhoşluğunu (artı orta yaş bunalımı) geçip saçmalamaya varıyor. “Ama dediğim gibi en çok da Tuba yüzünden üzülüyorum. Çünkü zaten çok ortada, görünen bir kişi, bir de bu şekilde anılmayı hiç hak etmiyor. Onun da konuşabileceği gazeteci arkadaşları, avukatları var, derdini anlatacağı mekanizmalar var ama bu adımları atmak meseleyi iyice kamuoyuna açmak anlamına gelir ki bugüne kadar en çok kaçtığımız şey bu” Kaldı ki Tuba Ünsal, beyanat vermeye hazır ise, madem Mirgün Cabas’ı seviyordun, sevgilisi ile arkadaş olma gereksinimi neden duyduğunu açıklayabilir mi? Bundan önceki gönül ilişkilerini ve aldatmaya meyiline (pardon onların hepsi özgürlüktendi) hiç girmeden , bu ilişkiye dair kendinizde hiç hata buluyor musunuz sorusunu da cevapladıktan sonra istediği PR’ı yapsın.

Nihayetinde o çok iyi bir insan. Hiç kötü düşüncesi yok. Çok da yetenekli, hem designer, hem yazar hem de oyuncu.
 
Bunlar işte hep bizim kötü insanlığımızdan.

Mutluluk onların, önyargılar bizim olsun.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Ayrıldıkları ilk dönemde Tuba Ünsal fake account açıp, oradan Evrim Sümer’e taciz twitleri atmadıysa ben de bu sosyal medyadan hiç anlamıyorum demektir.
  • İlk yazıda 6 aylık ilişki ömrü tahminim de yanılsam da ikilinin beyanatlarından Tuba Ünsal'ın 3. evliliğinin de yakın olduğunu düşünüyorum.
 ps. başlık şarkısı yine Özge Fışkın'dan Bıraktım

20 Kasım 2012 Salı

"kim olduğun, kim olmadığın yaşadıkça doğar içine"


GQ, Men of the Year ve yılın çifti olarak Tuba Ünsal ve Mirgün Cabas...

Bu kıyaslama bir başarı kriteri midir bilmiyorum ama yayın hayatına başladığından beri Vogue’dan çok GQ alıp okumuşluğum vardır. Hatta Vogue'u hep orada burada okuduğumdan, para verip okumamış iken GQ’yu bizatihi gidip alıp okuyorum. Bu noktada bir akşam sporda iken, men of the year seçimlerini anlatan Mirgün Cabas’ı heyecanla izlediği belirtmeliyim. Ama o heyecanım Mirgün Cabas'ın tereddütsüz seçtik dediği kişileri dinledikten sonra büyük bir hayal kırıklığına dönüştü.

O zaman twitterda da yazmıştım, Burak Özçivit’i anlamak, Fatih Terim’i kabul etmekle birlikte Orhan Gencebay’ın GQ tarafından ikon seçilmesini, kariyerindeki en sıradan kitapla Hakan Günday’ın yılın yazarı seçilmesini (karizması daim olsa da) ve özellikle de Meryem Uzerli’nin yılın kadını seçilmesini abesle iştigal buldum.

Men of the year seçiminde Muhteşem Yüzyıl’ı referans alma şartı vardıysa, dizinin başında aldığı bunca tehdite rağmen bu dizinin arkasında duran rahmetli Meral Okay’ı seçmek, çok daha anlamlı olurdu. (Bu noktada Tv’den izlediğim kadarıyla ne Meryem Uzerli ne de Timur Savcı kendisinin ismini zikretti teşekkür konuşmasında, bu unutulmuşluğu da kınamadan geçemem)

Mirgün Cabas’ın arkadaşları da olan Zenne filminin yönetmenleri Caner Alper ve Mehmet Binay’ın yılın yönetmenleri seçilmesini de haliyle anlayamadım. Yılın en cesur adımı diye bir kategori olsa, belki burada ödül alabilecek ikilinin yönetmenliğini değerlendirmek ziyadesiyle saçma. Çünkü filmin konuşulma nedeni seçilen konusu. Yoksa kimse de zenne’den bahsederken, “vay efendim ne de şahane yönetilmiş bir film demiyor”, kaldı ki Zenne belirli bir entellektüel çevrede konuşulsa da, bence amacına da izlenme veya vermek istediği mesaj konusunda ulaşmıyor.

Mehmet Erdem’in asla karizmatik bir sanatçı havası olmayacak olsa da seçilmesi pekala mantıklı. Bu derece patlayan bir albüm de son zamanda takdir edersiniz ki zor bulunur. Ahmet Kural seçimine de tartışmasız şapka çıkartıyor ve asıl dedikodu konusu olan GQ Men of the Year gecesine geçiyorum.

Bu ülkede, bu tür organizasyonların düzenlenmesi her daim büyük bir karın ağrısı olmuştur. Program canlı yayınlanmadığı (yayınlandıysa da izlemedim o ayrı) için bu gerilim biraz daha ortadan kalkmıştır muhtemelen. Bu sebeple de, gayet konuşulan ve eleştiri konusu da az olan bir gece olduğu kanaatindeyim.

Gecenin en çok konuşulan kişisi kuşkusuz Tuba Ünsal’dı sanırım. “Ev sahipliği” ve kıyafeti sayesinde geceye damgasını vurdu tabirini birçok gazete kullanınca, twitter’da yazdığım cümle şu oldu; “Tuba Ünsal ev sahibeliği meftumunu (sünnet düğünü” sahipliği ile karıştırmış. Ardından da şunu ekledim, “Bence Vogue gayet güzel bir kadın iken ilgi çekmek uğruna transparan bayalığına düşmenin abesliğini derin mermerci ve tuba ünsal’a anlatsın.” Fikriyatımın halen aynı, seksi olamayacak kadar sevimli bir imaj takınsanız da, dünyanın en iyi tasarımcısı (ki Zeynep Tosun da daha olma yolunda bir tasarımcı) sizi giydirse de, transparan = basitliktir. Kaldı ki, muhteşem marka Koton’la harikalar yaratan Tuba Ünsal’ın kendi kreasyonundan neden bir model seçmediği de ayrı tartışma konusu.

Kötü kıyafete rağmen güzelliğinden bir şey kaybetmeyen Tuba Ünsal ile yaşlı vefakat yakışıklı Mirgün Cabas, tam da GQ standartlarında bir çiftti. Ve bana kalırsa, bu gece Tuba Ünsal’ın bir anlamda zafer gecesiydi de. Sayısız kez medyada yer alsalar da, böyle bir organizasyonda tüm kameraların karşısında yer almak ilişki de “ciddi düşünüyorumk” (en nefret ettiğim kalıp) mesajıdır ki, Mirgün Cabas’ın hafta sonu verdiği röportaj bu ciddi düşünme mesajını ziyadesiye sağlamlaştırdı.

Takdir edersiniz ki o röportajın irdelemesine de sıra gelecek. Pek yakında önyargılarımla, seviyeli magazin durağında görüşmek dileğiyle..

Xo xo sayın okur..

Bu yazı ile pek alakalı bir sonuç;

Instagram’da Mirgün Cabas’ın fotoğrafını my men of the year başlığı ile yayınlamak, sanırım “zafer gecesi” derken neyi kastettiğimi açıklar.

ps. başlık şarkısı Sıla ve Her Şey Yolunda

19 Kasım 2012 Pazartesi

"esas durduğum yer, yalnızlığın yeri"



30 Yıllık Aslan burcu kariyerimde bir şeyleri yanlış yaptığımdan olsa gerek, kendimi genel ortalamada bencilden (burcumun has özelliği) ziyade enayi gibi hissediyorum.

İyilik perisi falan değilim gelin görün karşılıksız yaptığım çoğu şeyde sömürüldüğümü iyice hissetmekten (hissettirilmekten) ötürü iyice bezginim.

Karakter veya kişilik hangisi başımı yaktı bilmiyorum ama bana faydasını düşünmeksizin, birilerien yol göstermek belki de bilmişlik taslamayı seviyorum. Daha önce de yazmıştım, kalabalık ortamlarda insanlar soru sormak için beni seçer, öyle de bir sinyalizasyon hali mevcut bünyemde.

Şahsen bu yardımseverlik hali kendi tercihim olduğundan şikayet etmem de şaçma. Gelin görün ki, insanoğlu gün geçtikçe rahata alıştığı için, sizin bu yol gösterme halinizi otomatik pilota alıp istedikçe istemeye devam ediyor.

Bir de bu isteme halini çaktırmadığını düşünenler var ki, en kıl olduğum hadise de bildiğiniz üzere bir aptal tarafından aptal yerine konmak.

Pazartesi sabahı böyle hisli bir yazı yazmam, bir şey yaşamışım da içli içli kaleme döküyorum şeklinde algılanır muhtemelen ama aslında uzun zamandır yazmak istediğim, yazmadıkça da bana daha da batan bir hal aldı bu durum. Çünkü siz ne kadar umursamazca hareket ederseniz edin, etrafınızdaki zihni sinirlerin hesap kitap halleri, şark kurnazlığını gözardı edemiyorsunuz. Özellikle danışmak yoluyla iş yıkmanın türlü türlü versiyonunda uzmanlaşan insanlar iş hayatının gözdesi olmalılar. Bu kadar stratejistin harcanmasına gönlüm razı gelmez, hepsi ayrı ayrı ceo olsun isterim.

Kurumsal dünyanın iki yüzlülüğünü bu yazıyla sınırlandıramam, netekim o alanda da içim epey dolu. Bu nedenle kurumsallıktan çıkıp, insanı hallerdeki sömürülme haline de değinmeden geçmeyelim.

Cömertlik insanın cüzdanı ile değil, kalbi ile ilgili bir hadise. Ve bana göre gerçek cömertlik, karşılık beklemeden yapılan iyilik, verilen destek vb.dir. İnsani şartlarda gerçek cömertliğin Mevlana zamanında kaldığını düşünenlerdenim. Yani ben sana şunu yaptım sen de bana bunu ya şeklinde olmasa da, insanoğlu bilinçaltına ya da kulakardına bir yerlere olan biteni yazıyor. Ve sonrasında da en büyük hata sokağına sapıp, karşındakinin kendi gibi olmasını bekliyor. Sonrası da malumunuz hayal kırıklığı .

Benim derdim bu karşılıksız iyilik hali değil zaten.. Siz bir şeyleri sorgusuz sualsiz, sadece istediğiniz için yapıyorsunuz diye karşı tarafın bunu hak görmeye başlaması. Kaldı ki bazı yüzsüzlerin mevcutla yetinmeyip daha da fazlasını istemesi.

Pazartesi Pazartesi fazla insani bir yazı oldu. Böyle başlanan haftadan pek hayır da gelmez ama sömürüldüğüm alen beyan ortadayken, kendimi geri geçip istersen bunu da sen yap, ya da şuradan buradan sor öğren diyebilmeyi öğrenmem akıl sağlığım için şart.

Mutsuzluğumu 21 Aralık efsanesine dayandırıp, ben de çok zaman var sanıyordum, 2 gün son ayın 21’i diye teselli bulmam ve sabahın köründe de o 21’in Aralık değil Kasım olduğunu idrak etmem de, bu depresifliğimin vesilesidir. Allah gezegenleri de Maya’ları da nasıl biliyor ise öyle yapsın.

Ve bu yazının nihai özeti, eşek olana semer vuran çok olur’daki eşek olarak diğer eşek arkadaşlarıma selam ederim.

ps. başlık şarkısı Çocuk İle Sıla

15 Kasım 2012 Perşembe

"varlığı belirsizin anlaşılır mı yokluğu"



Yemekle teşviki mesaim çok olsa da, iştahlı biri değilimdir. Yani karşınızda yemek yesem, tok karnınız acıkmaz, ay ben de bir şeyler yiyim demezsiniz. Sabah kahvaltısı ve bazı favorilerim dışında da, ay şu olsa da yesek demem tamamen mevsimseldir. Hangi mevsimde neyi yiyemeyeceksem onu istemek gibi gayet insani dürtülerim vardır.
Eskiden beri varolan ama bir süredir zirve yapan bir hal var ki, ben iştahlı insan da sevmiyorum. Gözü dönmüş şekilde tabaklarını dolduran insanlardan zaten hazzetmediğim için, açık büfelerden itinayla kaçtım. Gelin görün ki, açık büfe olsun olmasın son zamanlarda iştahla yemek yiyen herkese gıcık olmaya başladım. Diet yapıyor olsam, bu huysuzluğu az çok anlarım ama durum böyle de değil. Bildiğin yemek yiyen insanlara kıl kapmaya başladım.
Burdan konuyu açlık grevlerine bağlayacak kadar sosyal mesaj insanı değilim ama yine de, aslında yediğimiz çoğu şeyin tamamen psikolojik olduğunu, “az”la kanaat etmenin büyük bir erdem olduğunu ve vücudunuza iyi davranmak için geç kaldığınızda geri dönüş yolunun engebeli olduğunu da belirtmek isterim.
Tabi bu noktada yediği her şeyin kalori hesabını yapan, insanları yediklerine ve kilolarına göre değerlendiren insanlara da hak verdiğim düşünülmesin, bilakis kendilerine de itinayla uyuz oluyorum. Hatta sürekli gündemi yemek/yememek olan insanlara da gıcık oluyorum. Ama bu yazıyı yazarak, ben de onlardan biri gibi olup çıkıyorum.
Kontrol delisi biri olarak plan yapamamaktan itinayla nefret ediyorum. Ne kadar yoğun olursam olayım, kafamda her şeyi sıralayabiliyorsam huzurluyum ama ne zaman ki, plan yapmak için yeterli verim olmuyor işte o zaman beni bir huzursuzluk sarıyor.
Zaten ömrüm gelecek planı yaparken bugünü es geçmekle geçiyor. İronik olan ise, hem yaşlanmaktan ve zamanın hızından korkar iken, bazı anlar da “zamanın bir çırpıda” geçmesini istiyorum. Bu noktada 2012 çok hızlı geçti diye düşünüp hayıflanırken, Kasım sonu da gelse keşke diye beklemem de olağan tutarsızlıklarım içinde yer alıyor.
Yazmak istediğim diğer şeyler ise, kötü zaman yönetimim ve bulduğum ilk boş vakitte “hiçbir şey yapmamanın keyfini sürmekten” ötürü ya anlamını ya da zamanını yitirdiğinden uçup gidiyor.

Bu yazıdan çıkmayacak sonuçlar;

  • "Bu neyin kafası" lafını 2 sene önce Krek'de duyup sevmiştim ama o günden itibaren herkesin diline pelesenk olan bu kalıptan kusmak istiyorum.
  • Nasıl ki telefon zil sesi insanın karakteri hakkında bilgi veriyorsa, benim gözümde parfüm tercihi de o şekilde ifade ediyor karşımdaki kişiyi. Özellikle kadınlarda ağır şekerli kokular benim bilinçaltımda "fazla kadınsılık" olarak işaretleniyor. Ve ağır parfüm severler leopar da giyer diyerek, kendi kendime bir datamining sonucu çıkartıyorum, böyle böyle önyargıda zirveye yükseliyorum.  
ps. Başlık şarkısı İmkansız ile Sıla

5 Kasım 2012 Pazartesi

"icabetinde, isabetinde haklı bir dengen yok"

Malumafatrus, kendi kendine soruyor bir kahvaltı için daha kaç mekan gezeceksin?

Eylül ayından beri burda kaldığım her haftasonunda felsefemiz aynı; havalar güzelken dışarı çıkalım, nasıl olsa kış gelince eve hapsolacağız. Bu mantıkla ve gelmeyen kışla evde kahvaltıyı unuttuk. Bir elin parmaklarını geçmeyen güzide mekanımızdan da baymayalım diye, ufak tereddütlerle yeni mekanlarda denedik.

Son denemelerimi gez,gör yaz mantığıyla sizinle de paylaşmak istedim.

İstanbul’da bir mekan iyi olduğu için popüler olmaz. Birileri orayı iyi gibi, popüler gibi, farklı gibi lanse ettiği ve hatta böyle kabul ettirdiği için popüler olur. Yani önce mış gibi yapılır, sonra şimdiki zaman vuku bulur.

Benim nazarımda Karaköy’deki hareketlenme de bu “kitlenin” başarısı. Esnaf semti olarak fazlasıyla karışık olan Karaköy’ün in mekanlar semti oluşunu başka bir mantıkla da açıklamak pek mümkün değil. Merak ettiğim Karaköy’ün de miladı dolunca nereye kayıcak bu popülerite, sahil yolunu mu izleyecek, yoksa direkt karşıya mı geçecek?

Bu negatif tavrım aslında Karaköy’e değil, PR sayesinde popülermiş mekanlara gıcık olsam da, popüler kültürün kölesi olarak gidip görmekten de kendimi alamam bilirsiniz.

OPS Cafe de popülerliğine dair bir şey duymadığım ama kahvaltısının zenginliği kulağıma çalınan bir mekandı. Karaköy’de Cumartesi sabahı gidenlerin hepsi Namlı’dadır diye düşündüğümden rezervasyon yaptırmadık, bu vesileyle de güzel havada içeride oturmak zorunda kaldık. Buradan dışarıda şahane bir manzara veya ortam var algısı oluşmasın, bünye olarak dört duvara kılız. Mekanın 4 kişilik masaya iki kişi oturtmama yaklaşımı açlıktan asabiyet seviyesi yüksek bünyemizde pek hoş karşılanmasa da, bir köşeye sığışmak suretiyle karnımızı doyurduk.

Cihangir’le başlayan ev rahatlığında cafelerin bir benzeri olan Ops Cafe’nin kahvaltısı için de notum 6.5 olur, 7’yi görmez sanırım. Aslında gayet lezzetli bir kahvaltıları var, tek kötü kısımları taze olmayan ekmekleri. Bir de Karaköy’e özgü, konsept kahvaltı mantığından kahvaltı tabağındaki reçel yerine bal kaymak alamıyorsunuz mesela, onu ek olarak almanız da hesapta hatırı sayılır bir fazlalık yaratıyor. Servis gayet iyiydi. Ama işte cafe/restoran olan yerlerin masa seçiminde yerden kazanalım diye de yuvarlak masayı tercih etmeleri, yemek esnasında akrobasi gösterleri yapmanıza vesile oluyor ki, Ops’da da kural pek değişmedi. Kahvaltı odağım olduğunda menünün diğer kalanı ile pek ilgilenemediğim için, maalesef öğle ve akşam vakti nasıldır yorumunda bulunamayacağım. Ama Karaköy’e yolum düşerse, Bej yerine kesinlikle tercih edeceğim mekandır, onu da rahatlıkla söyleyebilirim.

Pazar günü de sahil hattından sapmadık ve Sütiş ile yarattığı trafik nedeniyle bir keşmekeşe dönüşen Emirgan’a La Bloom’u denemeye gittik. La Bloom, bahsettiğim Emirgan keşmeşesinden sıyrıldıktan sonra İstinye yönünde solda kalan bir mekan. Hafta içi gündüz gözüyle gittiğinizde, boğazın kenarında yiyorum içiyorum diye hissedebileceğiniz bir lokasyona sahip. Gelin görün ki hafta sonu, trafik ve gürültü sayesinde yediğiniz içtiğinize bir de egsoz ekleniyor, mekanın da tüm albenisi yitip gidiyor. Albeni dediğim de aslında mekanın iç dekoru, yoksa mekanın ayırediciliği konumundan değil fiyatlarından. Takriben Aşk Cafe (kuruçeşme)fiyat standartlarına sahip mekanın kahvaltısı çok da anlamlı değil.

Anlamlı olmayan serpme kahvaltı seçeneği ki, bunca yıllık vizyonumla diyebilirim ki serpme (sizin teker teker seçim yaptığınız) kahvaltı =kazıklanma kahvaltısı . Sahanda yumurtanın döküm tavada gelmesi ve ekmeklerin, taze pişmiş gibi tahtalarda azar azar ikram edilmesi mekana özgü detaylar olsa da, mekanda en sempatik bulduğum şey kahvaltı menüsünün konsepti idi.

Bu noktada hafta sonu vale terörünün merkezi Rumelihisarı’na kahvaltıya gidenlere de, sürekli otobüs araba geçen yolun dibinde yemek yemekten zevk alanlara da, hele artık ezilme riski içinde olan Kale’nin müşterilerine de akıl diliyor, en güzel kahvaltı mekanı benim zamanında iltifatlar yağdırıp batırdığım mekanlardır diyerek satırlarıma son veriyorum (İzz Cafe kalbimde derin yaradır)

Kahvaltıdan bu kadar bahsetmişken ve Beşiktaş’ta menüsünde pişi, önünde sıra olan mekanlara inat Cihangir Yumurta’nın (Mehmet Ali Erbil ve Özgür Aras’ın ortağı olduğu) pişi de çok çok iyi olduğunu, servisinin de gayet hızlı olduğunu öğrenci milleti kalıplarını aşsın diye not düşerim.

ps. başlık şarkısı Leyla ile Sıla