29 Ekim 2012 Pazartesi

"git sen otur bahtın açılsın, yazın da güller açılsın"


Malumafatrus seyahat etmekten nefret ettiği ulaşım aracından , Bandırma istanbul feribotundan bildiriyor ve soruyor "Bayram benim neyime?".

Yaş, huysuzluk ve kişisel tercihlerin değişmesi münasebetiyle gelenekselci her türlü faaliyete itinaya gıcık oluyor ve bu faaliyetlerin içinde kendimi bulunca da ziyadesiyle asabi oluyorum.

Aile olarak bayramlara gereğinden fazla anlam yüklemesek de başka zamanlarda birarada olamadığımız için, bayramı tatil diye düşünemeyenlerdenim. Bayram tatili denildiğinde adresim bellidir. Aslında buna bir itirazım da yok. İtirazım insanı münasebetlere. 

Kuşak farkı hayatın olmazsa olmazı ve bence gelişim için de gerekeni. Ama bende birinci derece akrabalardan öteye geçilen akraba münasebetlerinde bu kuşaklar arasındaki uçurum büyük bir yabancılaşma hissi uyandırıyor. Bu durumda da adım yabaniye çıkıyor ki, bu durumun pek de yanlış olmadığı malumunuz.

Ve daha önce de yazı konusu yaptığım "nasıl evde kaldım" muhabbeti  her bayramda  zirveyi bir kez daha test ediyor. Modern veya gelenekselci hiç farketmez, ne yaparsanız yapın sizi siz yapan hiçbir unsur evlenmediğiniz sürece kimsenin umrunda değil. Yani benim yaşımdaysanız ya evlisinizdir ya da  bir hiç'sinizdir (nasıl bir kusuru var ise evlilik için tercihedilmeyen). Rahmetli duygu asena'nın dediği gibi kadının adı yok. Kadının adı için bir erkeğe bağımlılık şartı var. 

İşte bu ahval ve şeriat benim evliliğe olan hissiyatlarını daha da negatif yöne çekmekten öteye gitmiyor. En çok üzüldüğüm konu da evlilik derdinin en çok başka kadınları germesi. Yani aslen hemcinslerim evlenmeden sizi çeyrek insan olarak nitelendiriyor. Tabi evlenmek de tam olmaya yetmiyor, ancak çocuk doğurmakla tam olunuyor. Sonra da laf olsun diye soruyoruz, kadınlar neden mutsuz diye? Kadınların mutlu olmasını kim istiyor bence önce biz açıkça bunu konuşalım, iyi niyet gösterileriyle boş yere zaman harcamayalım.

Ayrıca kurban kesmenin de ibadetten ziyade bir vahşete dönüştüğünü, olayın paylaşmaktan ziyade kavurma yemek ve et hesabı yapmak olduğunu da söyleyerek bayrama dair tüm iyi niyetlerimi bu yazı altında toplayabilirim.

Ne mutlu her günü bayram  olan delilere ...

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar:

  • Boyu devrilesice sosyal medya yüzünden bu bayramı da kitap okumadan geçirmem kisisel tarihimin utanç bölümünde yer alsın.
  • Elimde kitap var iken asosyal diye nitelendirilen ben, elimde telefon olunca sanal sosyal oldum. Bu bağımlılık halini sevmesem de akıllı telefonların bayram boş durmaları için cankurtaran olduğunu da itiraf etmeliyim. 
  • Bu evlilik tablosu (darısı başına ekolü) da denizotobüsünde gördüğüm ortaokuldan sıra arkadaşım, yine ortaokuldan beri sevgilisi olan kocası ile yeni doğan bebekleri ile tamamlandı.
  • Bazı bihaber oldugum sosyal geyiklerden debayram sayesinde haberdar oldum. Mesela süpersonik yeğenim sayesinde gangnam style şarkısını ilk kez izledim ama küçük bir çocuk demek bol tekrar demek olduğu için de şarkıyı da kısa zamanda (bol tekrarda) ezbere aldım. Geç olsun güç olmasın apaçiymiş, doğuş'muş anlamam bence şahane bir stres atma yöntemi, benim gibi bihaber olanların da bu şahane uyuşturucu ile tanışmasını şiddetle tavsiye ederim. 
ps. Başlık şarkısı Leyla ile Sıla. 

22 Ekim 2012 Pazartesi

"çok sevdiğimden değil yahu zor sevdiğimden"


Mantı sevdalısı bir insan değilim. Hayatımın bir döneminde mantı bağımlısı da olsam, kırk yılda bir mantı yiyerek hayatımı idame ettirebilirim.

İstanbul’da bu seneye kadar mantı yemek istediğim de tek bir yere giderim, daha önce de çok yazdım Kardeşim Mantı (@Emirgan) mantı konusunda tek geçerim.

Açıldıklarından beri gittiğim için, buralar eskiden hep dutluktu diyebilecek kadar da tarihçelerini bilirim. Özellikle zırt pırt gittiğimiz ilk dönemlerinde ettiğimiz muhabbetlerin hatrına, gitmediğimiz de nerelerdesiniz diye de karşılandığım nadir mekanlardandır.

Bilmeyenlere kısa bir özet geçeyim. Aslında Bolu’lu olan Kardeşim Mantı’nın İstanbul’daki yerlerini anne (Nadire Teyze) ile oğlu (Hasan) çekip çevirmektedir. Ürünlerin hepsi de Bolu’dan gelmektedir.

Kardeşim Mantı’yı orjinal kılan her yaptıkları yemeğin lezzeti ve aynı zamanda Hasan’ın haliyet-i ruhudur. Çok cinsiyetçi bir yorum olacak ama söylemeden geçemem Hasan’ın cinsel tercihi (eşçinseliği) müessesenin huysuzluğunun temel taşıdır.

Kardeşim Mantı’ya gittiğinizde Seinfeld’deki Hitler Çorbacı’sı bölümünü hatırlamamak mümkün değil. Ben ki son 4 yıldır, her gidişim sonrasında “niye geliyoruz ki buraya” diyip diyip halen gidiyorsam, bu sendromu en iyi Seinfeld açıklar.

İlk başlarda Hasan’ın domaninat ve benim dediğim olur tavırları, size cool veya değişik gelebilir. Kaldı ki, yeni müştelerine arıza yönünü sınırlı olarak gösterir Hasan. Ama bizim gibi müdavimseniz, arızasından bolca nasiplenirsiniz.

Kahvaltı verdiği günlerden birinde, ek peynir istediğimizde yanda market olmasına rağmen peynirim bitti dedikten sonra biz oraya gitmeye devam ettiğimiz için sanırım başımıza gelecekleri de hakettik. Müşteri yoğunluğu artmasına rağmen inatla iki kişi kalmaları sebebi ile önce kahvaltı vermeyi bıraktılar, ardından da yemek sonrası çay ikramını.

Ticari işletmedir, istediğini yapmakta özgürdür pekala. Ama Hasan’ın sorunu, sadece kendini zeki sanarken, karşındakileri salak yerine koyması. Bu haftasonuda mis gibi havada, dışarıda büyük masa hariç tüm masalar dolu iken, bizi bu masa rezerve diye içeri aldı ya, işte o zaman tepemiz attı. Ona da çemkirdiğimiz için, buraya da gönül rahatlığı ile yazıyorum, esnaflık böyle ufak hesaplar ile müşteriyi kandırma sanatı değildir.

Güzel mantı için de bu kadar eziyet ve gerilim çekilmez. Güzel mantı için bence siz yine de gidip görün . Kaldı ki tavsiye etmeye de devam ederim. Ama artık kendim Casita’ya gider yerim mantımı ( dürdane’sini daha çok severim o ayrı), Hasan da kendini haklı görmeye devam eder.

Bu aşk da burada biter...

ps. başlık şarkısı zor sevdiğim'den

9 Ekim 2012 Salı

"and i hear your words that i made up you say my name"


Bir keyifli şehir olarak Amsterdam ve o şehirde geçirilen 2 gün'cük;

Schengen batması illetim malumunuz. Vize süremin sona ermesi ile bir yerlere mi gitsem hissi kendini iyice hissettirdiğinden, geçtiğimiz haftasonunu Amsterdam’a ateş almaya gittim. Eğer bendenizin Amsterdam’da tanıdığı biri ve onun da evi olsaydı, ya da benim ucuz bilet bulma yetim olsaydı bu çok da büyütülecek bir durum olmazdı. Bende ikisi yokken, gezme hevesi vardı. O hevesle de yollara düşüp, gittiğime de pek memnun oldum.

Hafta sonu gezmesi olarak değerlendirdiğimden mi, turistik seyahat halini sevmediğimden mi bilmiyorum, ilk defa gittiğim Amsterdam’da yıllardır gidiyormuşcasına rahat vakit geçirdim. Şurayı da görmeliyim, burda da onu yemeliyim yerine aa burası güzelmiş şurada oturalım, sonra da burada bir şeyler içelim derken vakit geçip gitti.

Hiçbir müzeyi ziyaret etmememe mazeret olarak dar zamanları göstersem de, gün gelip geniş vakitlerde müze mi gezerim gittiğim şehrin kafesinde kitap okuyup insan mı izlerim bilemiyorum. Nihayetinde kendi ülkende yapmadıklarını başka ülkeye gittin diye niye yapasın ki mantığım baki. Burada olduğu gibi, oralarda da ne yer ne içerim diye düşünmekten öteye gitmeyen vizyonum turistik açılımı da bu kadar oluyor haliyle.


Yazıdan çıkartılacak asıl sonucu şuraya iliştireyim, ben Amsterdam’ı çok keyifli buldum sayın okur. Ve hatta Viyana’dan sonra bir 6 ay çalışmayı tecrübe etmeyi gerçekten de istedim. Bir kere butik bir şehir Amsterdam ve bana göre en güzel özelliği de bu.

Kanallar ve evler, evler ve kanallar kimine göre çok sıradan bana göreyse çok güzeldi. Her köşede yer alan bir kafede oturmak o kadar keyifli ki, Avrupa’nın genel kötü servis anlayışına bile takılmıyorsunuz.

İstanbul’un havası için şöyle böyle dedik ama ben 4 mevsimi 1 saat içinde Hollanda’da tecrübe ettim, ki en sevmediğim şey böyle gel git havalar olsa da kanım ısındı Amsterdam’a. Kaldı ki, Cuma akşamı pek şahane!! şekilde karşıladı beni Amsterdam.


Havalimanından trene binerek 15 dakikada şehir merkezinde olma hayallerim, tren seferlerinin yangın ihbarı nedeniyle iptal olması sonrasında, o kalabalık ile otobüs beklemek ve otobüste yer bulma mücadelesi ile boyut değiştirdi. Yağmur yağıyordu, otobüs gelmedikçe otobüse binecek insan sayısı arttıyordu ve inadına taksi sırası da azalmıyordu. İlk defa yurtdışına çıkıyorum, kendim gelir tecrübe de ederim havalimanında beni karşılamanıza gerek yok fikrimden dolayı kendi aklıma ve sonrasında da şansıma küfrettim. Ve 2 saat rötarla yağmurlu ve kalabalık şehir merkezine varabildim.

Turistik faaliyet olarak redlight’tan da geçtim, caffeshop’a da girdim ama Jordaan ve NineStreets kısmını görünce, şehrin seks odaklı bir şehir olarak lanse edilmesine gerçekten üzüldüm. Kızlara hayran oldum bir kez daha baktım bir kez daha hayran oldum. En büyük farkın burun ve ince yüz hatları olduğuna kanaat getirdim.

Bisiklet kullanımının yaygınlığına kendimi hazırlasam da, önüne ve arkasına minicik bebekleri koyarak seyahat eden ebeveynler veya sepetlerinde gezen köpekli bünyelere şaşırmadan edemedim. Viyanadan sonra Hollanda’da bisiklet kullanımının daha kurallara bağlı olacağını düşünüyordum ki, uygulamada pek de öyle kuralların olmadığını tecrübe ettim.


Yıllar sonra bisiklete binmek, bunu trafikte ve kontrapedallı bisikletle yapmak benim açımdan pek kolay olmadı. Hatta başlarında epey stresli (itiraf ediyorum rezilliklerle de dolu) olsa da, nehir kenarında sakinleşen sokaklarda bisiklet binmek pek de güzel oldu.
Cumartesi akşamı Los Pilones adlın bir meksika restoranında yemek yedik ve çok da eğlendik. Küçük bir mekan olduğu için rezerbasyon yaptırıp gitmeniz şart ama o rezervasyonu yanlışlıkla Jordaan’daki yeri yerlerine yaptırma ihtimaliniz de yüksek. Biz yanlış rezervasyona rağmen barda yer bularak epey lezzetli yemekler yedik. Yerel lezzet olarak sadece kızarmış patates yediğim için, vay efendim şurada da şunu deneyin gibi önermelerim haliyle olamayacak.

Peynir çeşitleri epey bol da olsa, bu çoğu çeşidin kahvaltı için ideal olmadığını hatırlatmakta fayda var. Ya da benim damak tadım değişikliklere pek açık değil. Yine de oraya kadar gitmişken şarap ile beraber keyifle içilecek peynirler almadan gelmeyin uyarısını da yapayım.


Eşya taşımak istemiyorsanız ve çok da peynir almayacaksanız biraz farkla bunların hepsini havalimanından da almanız mümkün. En azından beni fuhrerschein böyle güzelce kandırdı. Neden bilmiyorum (ama tahmin ediyorum) hayatımda hiçbir şey almadan (peynir hariç) döndüğüm ilk yurtdışı şehri oldu Amsterdam. Kısa zamandan ötürü alışverişle vakit harcamamak ile 2 günlük yurtdışına çıkma lüksünün mali ağırlığı halışveriş hevesimi de bir güzel gölgeledi.

Zaten her ülkede aynı Kate Moss billboardu görmek de, alışveriş hevesini tüketici bir durum. Böyle vakitlerde kahrolsun küreselleşme demeden de geçemiyorum.


Güzel insanlardan oluşan Hollandalıların kötü ayakkabı tercihlerinin nedenini anlamamakla birlikte, her kıyafet ile bisiklete binebilme yetilerine hayran oldum.

Uzun lafın nihai fikriyatı; imkanım olsa Amsterdam’a Nisan- Mayıs gibi gidip, geç kararın havanın keyfini sürüp, göremediğim parklarda miskin miskin oturmak isterim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • O kadar güzel burunlu insanın olduğu ülkede estetik cerrahisi gelişmez , bu nedenle bence karakteristik Türk burnu estetik cerrahların velinimetidir.

  • En çok zenci gördüğüm Avrupa şehri olan Amsterdam’da dilenci veya evsize de rastlamadım ki, bu şehrin genel haliyse gelir dağılımı için de nispeten adil diyebiliriz sanırım. Ya da bu konuda uzman görüşü için Ozan’ın fikrini alabiliriz.

  • Gitmeden önce şehrin ot koktuğuna ilişkin birçok yorum okumuştum, onu şöyle çevirmek daha doğru olur sanırım, coffeeshop’ların yamacında o keskin kokuyu alıyorsunuz ama şehrin geneli için kokuyor demek de yanlış olur.
  • Hollanda Schiphol Havalimanı bugüne kadar gördüğüm diğer Avrupa havalimanlarına kıyasla kesinlikle en büyüğü idi (bilmeyenler için Avrupa vizyonum dar). Bu sebeptendir ki, ilk defa gidenler için uçak saatinden vakitlice gitmekte fayda var. Online check-in sayesinde sıra falan beklemiyorsunuz ama uçağın kalktığı kapıyı bulana kadar epey zaman harcayabilirsiniz. Bir de azıcık alışveriş yaparım derseniz, o uçak kaçar ben size söyleyeyim.
  • AHL’den farklı olarak her uçuş için ayrı x-ray kontrolü olması yoğun dönemlerde diğer kalabalıklar nedeniyle uçağı kaçırmanıza engel olsa da, nereden baksanız gereksiz iş yükü. Bir de daracık bekleme salonlarını o aletler ve kontroller nedeniyle iyice daraltmak da benim türk mantığımıza ters geldi onu da burun kıvırma niyetine yazayım.
ps. başlık şarkısı  Adele ile Melt my heart to stone'dan.

"güneşi beklerken"

Bora'nın Kitabı (gizli anların yolcusu vol.2)

Kolay okunan yazar aynı zamanda sevdiğiniz yazar ise kayıtlara geçsin ben Ayşe Kulin'i seviyorum sayın okur. Tam bir hafta önce aldığım ve fotoğraf cekme derdinden pek de kapağını açmadığım kitabını bugün bitiriyorsam kendisi için okunabilir kitap yazmayı biliyor diyebiliriz sanırım.

Bora'nın kitabı bir devam kitabı ve ne tesadüftürki, bir yıl arayla çok da paralel zamanlarda okudum iki kitabı da. Gizli anların yolcusunu burun ameliyatım öncesinde ve sonrasında okumuştum ki, nekahet döneminde kendinizi kaptırdığınız bir kitabın ne kadar iyi geldiğini okuyan bilir (bir önceki ameliyat kitabı için bknz. Olasılıksız). Kaldıki ben her iki operasyonun başlamasına 5 dakika kalana kadar kitapla kendini oyalayan bir manyak olduğumdan narkoz öncesi kitap seçiminin önemine inanırım.

Gizli Anların Yolcusu çabuk okunabilir olmakla birlikte benim gözümde biraz oldu bittiye getirilen bir kitaptı. Özellikle uzun süre heteroseksüel olan bir erkeğin bir anda gay oluşunu (aslını bu durumda biseksüel demek daha doğru) fazlasıyla oldu bittiye getiren roman tecavüze uğradığı için gay olan diğer karakteri ile fazlasıyla klişe barındırdığı için sanırım bu kadar çok okundu.

Ve bir çok okunan yazar klişesi olarak da çok satan kitabın devamı da bir yıl geçmeden çıktı. Şimdi bendeniz Ayşe Kulin'e sevgimden (ya da asaletine hayranlığımdan) bu iki kitabın da işin başında planlandığını, hatta aynı süreçte yazıldığına inanmak istiyorum.

Kitap yayınlamanın öncelikli amacının para kazanmak olduğunu hatırlayınca, ilk kitabın gördüğü ilginin ikinci kitabı yazdırdığı sonucuna varıyorum ki, o zaman da kitapla gönül bağım kurulamadan kopuyor.

Nihayetinde ilk kitapta Bora'nın hayatına dair bazı bilinmezleri netleştirmek adına yazılsa da sonu belli, bu nedenle de sürükleyicilik açısından ilk kitabın gerisinde kalıyor. Hatta bana sorarsanız fazlaca zorlama hissi uyandırıyor.

Bana göre bu kitap gizli anların yolcusu'na eşcinsellerden gelen tepkilere de cevap olarak yazılmış. Bora'nın iç dünyasını anlatarak, ilk kitapta oluşan gizeme cevap verme amacı güden öykü bana göre hiçbir yerde "aa" dedirtmedi. Bu demek değildir ki, üçüncü kitap yazılsa okumam, pek tabi koşa koşa gider ve bir çırpıda da bitiririm. Çünkü sanırım benim için bazı dönemler iyi kitap bazı dönemlerde sürükleyici kitap okumak önemli. Ve bence Türk edebiyat dünyasında da bunu Ayşe Kulin kadar iyi yapan yok.

Kaldı ki kendisi ne kadar güzelse bir o kadar da çalışkan bir yazar ki, sürekli raflarda yeni kitaplarıyla yer buluyor. Yalnız insanın kendi yazdığı romana yine kendi yazdığı siir kitabından bir sürü alıntı koyması da abesle iştigal, onu da belirteyim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Ayşe Kulin'in menajeri Barbaros Altuğ'un aynı zamanda Perihan Mağden'inin de menajeri olmasını niyeyse benim yargılarımı bir türlü anlamlandıramıyor. Çünkü uyuzluk anlamında birbiriyle gayet uyusan Altuğ-Mağden ikilisinin yanında güzel Kulin fazla asil kalıyor.

Başlık şarkısı Mor ve Ötesi'nin yeni albüm adı.

8 Ekim 2012 Pazartesi

"nereye kadar uçabilirim havada? nereye kadar kaçabilirim karada?"



Bugün (6 Ekim) kişisel tarihime not düşülesi bir gün. Kapıkule sınırkapısının ötesine epey gecikmeyle adım atan bendeniz ilk defa bugün bir başıma gurbet ellere seyahat ediyorum. Gerçi tek başımalığım sadece gideceğim yere varana kadar ama olsun sıradan hayatımda ufacık bir değişikliği bile mevzu bahis etmeyi seviyorum.

Aslında tatil dönemlerinde kaosa dönen havalimanlarını belirli bir sakinlik içindeyken epey seviyorum. Ve THY ile uçmadığım vakit, hizmet anlamında (zamanında kalkış hariç) ne kadar iyi olduklarını ziyadesiyle tecrübe ediyorum.

Bunu daha önce yazdım mı bilmiyorum ama bence host veya hosteslik akıllı insan için değil sayın okur. Bence kesinlikle havayolu falan farketmeksizin tüm hosteslerin maksimum calışma süresi olmalı ve yol yakınken insanlar kendini bu pek janjanli sayilan meslekten kurtarmalı.

Instagramdaki modaya uyarak bulut işine girdim gireli tüm servis arkadaslarım benim için uygun kareleri takip ediyor. Ama su an itibariyle söyleyebilirim ki bulut fotoğrafı uçaktan çekilir.



Yalnız seyahat etmenin bir gerginliğini henüz hissetmedim ama serde klasik bir vize kontrolü tedirginliği var ki, bu sebeple üçüncü dünya ülkesi olma halimize bir kez daha küfrediyorum.

Uçağı beklerken (hatta lounge'da) kimlerin iş seyahati için geldiğini ve kimlerin business uçacağını tahmin edebiliyorum. Çalıştığı sirket karşılamıyor iken business uçakları da ayrıca tebrik ediyorum.

Ve telefon veya laptop ekranıma bakılmasından nefret eden biri olarak, sürekli seyahat eden kişilerin özellikle veri güvenliği açısından ekran koruyucu kullanması gerektiğini düşünüyorum.

Bugün oraya uçmasam da Amerika'ya gitmeyi ne kadar çok istiyorum bilemezsin sevgili blog. Para zaman vb şartlarını sağlamak zaten zor ama o kadar saatlik yol nasıl geçer gerilimini hayal kurarken bile yaşıyorum.

Turist olmak ne kadar güzelse zaman farkı da o kadar kötü bir sey benim nazarımda. Bir saat bile özellikle eve dönüş vakti can sıkıcı benim için. Bir de okyanus ötesi zaman farkını hesap ederek alınan aksiyonlara, beynin sürekli zaman hesabı yapmasına hiç ama hiç alışık ve barışık değilim.


Hangi şehrin üzerinden geçerken bitirdiğimi bilemediğim Bora'nın kitabını ayrica yazı konusu yapmak için de satırlarıma burada noktalıvirgül koyuyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Sessiz sakin lounge'da tavırlarına ben burdayım diyen Mehmet Ali Erbil'in kendini meşhur olmaya fazla kaptırdığını ve çok sevildiği gibi bir kanıya kapıldığını da belirtmeden geçmeyeyim.

Az önce ilk defa havadayken bir uçak gördüm ve yaptığı hızı da gözlemleyince mekanik camiasına bir kez daha hayran oldum. (Gene de insan yapımı meret, bir yere insin de ondan sonra hayran olmak da fayda var. Gerçi siz bu yazıyı okursanız biz de yere normal bir seyirde yere inmişiz demektir)

Her seyahat öncesinde hatırlamak da fayda var, sizin geç kaldığınız uçak dışında hiçbir uçak zamanında kalkmaz.

ps. başlık şarkısı Serdar Şensezgin ve Nereye Kadar

3 Ekim 2012 Çarşamba

"akıl vermiş neye yarar? hapı yutup rüyaya dalar"


Hayatımın genelinde, her şeyin aynı anda oluvermesi gibi genel bir derdim var. İyi veya kötü, güzel veya çirkin başıma gelenler nedense bekleyip topluca hareket etmeyi seviyor. Keza sosyallik faaliyetlerim de genelde aynı rotada ilerler. Genelde rutin ev-spor-iş üçgeninde ilerlerken bir hafta bin tane organizasyon ardarda gelir haliyle bu faaliyetlerin fazlası bana çok gelir bir süre hiçbir şey yapmamayı tercih ederim.

Sosyal faaliyet dediysem de, yemek yemiyorsam ya konser ya da tiyatrodur. Tiyatro sezonunu daha açmış sayılmayız ki, bu konuda kusburnunun bana ön ayak olması şart. Konser dediğimizde de gittiğim/gideceğim konserler de aslında belli. Tercihen sadece 21.00’de başlayıp vakitlice biten ve oturabildiğim, ergenlerden mümkün mertebede soyutlanabildiğim konserlere giderdim. Ama sevdiğim çocuklar maalesef rocker olma münasebetiyle vakitlice konsere çıkmıyorlar. Aslında vakitlice konser verilen mekanlarında çıkamıyorlar/çıkmıyorlar demek daha doğru sanırım.

Yoksa en büyük hayalim açıkhavada mor ve ötesini ve redd’i dinlemek, hatta imkanım varsa bir de oturmak. Yani saat erken olursa oturma ihtiyacım çok yok ama hem geç saat hem ayakta olunca bu yaşlı ve paslı bünye yoruluyor itiraf etmeliyim.

Yine de seviyor ve gidiyoruz. Geçen hafta sonu da pek tabiki kusburnu eşrafı ile birlikte gittik konserlerine.. Artık profosyonel bir redd konser izleyicisi olduğum için konser vaktinden önce kendimi meşgul edeyim dedim. Bu meşguliyet bir önceki yazı konusu oldu malumunuz.

Şahsi hissiyatım Garage İstanbul’un Bronx Pi’den çok daha iyi bir konser mekanı olduğu yönünde. Bu yüzden sezonu Garage İstanbul’da Redd konseri ile kapatmışken yine Garage İstanbul’da ve Reddd konseri ile açmaktan memnunum.

Erkenci kusburnugiller sayesinde konseri arkadan gayet cool gibi izlemeye başladık ki, geç gelici vefakat uzun boylular önümüze geçince o keyfimiz de ortadan kalktı. RHCP konserinden sonra bir barkovizyon olsaydı şuracıkda izlerdim diye düşünmedim değil ama sağolsun bazı konser izleyicileri sayesinde sahneyi görmeden de çok eğlendim.

Evet insanlık çeşit çeşit ama ben bazen buna halen şaşırabiliyorum. Konser ortamlarındaki çeşitler sayesinde ise epey eğleniyorum. Bu nedenle Cumartesi akşamı hayalet (behzatc) görünümlü ve kafası güzel bir halde tek başına dans eden çocuk ile yeşil şortu beyaz ayakkabısı çokk!! eğlenen çocuğa da teşekkürü borç bilirim.

Konserin benim için en üzücü yanı, artık melek değilim’i dinlemeyemeden çıkmamdır. Ama işte gecenin köründe konser verip bir de uzun ara verilmesine müessese olarak gıcık bir o kadar da dayanaksızım. Bir yol bulursun’u dinledikten sonra artık melek değilim’i dinlemesek de olur ne yapalım diyerek ufak ufak olay mekanından ayrıldık.

Şahsen kusburnu’na söylemedim ama bundan sonrası softcore diye düşünüyor, gececi konseri enerjimi de yeni albümünü (Güneşi Beklerken) merakla beklediğim mor ve ötesine saklıyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Ben orada olmadığımdan aslında kusburnu’ndan dinlemek lazım ama Doğan konser öncesinde sahneye çıkıp, başlama saati konusunda yaşanan bu tartışmalardan rahatsızlığını dile getirip, bizi yuhlamayın bebeler ( bu kısmı ben uydurdum) minvalinde konuşmuş. Kaldı ki twitter adreslerinden de konser saatini duyurarak eleştirilebilecek kapıları gayet güzel kapattılar bence.
  • Konserin aynı anda internetten de yayınlanması nedeniyle Doğan D. bugüne kadar izlediğim en güleryüzlü konserini verdi. Gerçi konser günü aynı zamanda doğumgünleriydi de belki o tebessümde bunun da etkisi vardır.

  • Grubun en sevdiğim üyesi Berke Hatipoğlu’nun evlenmesi ile gruptaki evli- bekar dengesi terse döndü. Güzel insan Berke H, yine güzel bir insan olan (kusburnu öyle dedi) Zeynep Okan ile evlenmiş ki, kendilerine sonsuz saadet diliyor, Duru kardeşler de evlenirse evde kaldığımı resmen kabul ediyorum.
  • Aradan sonra önlere gitme fırsatı bulmasaydık konseri Güneş’i ve Syantek’i izlemeden tamamlayacaktım, Garage’e güzel dedik ama arkalarda izleyenler için bara konuşlanmak ve uzun boylu olma şartı aranabilir, bunund a uyarısını yapayım.
  • Mehmeht Turgut ve yeni sevgilisi de konsere gelmesi benim açımdan gecenin magazinel tek yanıydı. Sarmaş dolaş, aşık hallerine karşın fikrim aynı bence Mehmet Turgut eşcinsel. Hem fotoğrafçı olup gay olmamak da, heteroseksüel modacı olmak gibi bir şey. Eşcinsellikten bağımsız olarak kendisine neden gıcığım işte onu maddeleştiremiyorum ama bunu da keşfedince yazarım bilirsiniz.

1 Ekim 2012 Pazartesi

"you'd know, how the time flies...only yesterday, was the time of our lives"


Sosyal faaliyet olarak hafta sonu gezmeleri;

Yaz bitip, denizsel faaliyetler de askıya alınınca bu şehirde hafta sonları ne yapardık sorusunu ufaktan sormadım değil. Sanırım 2 yıl önce hobiler bile moda diye yapılıyor yazıma inat ben de moda olan bir kursa yazılabilirim. Yoksa hem kışa hem de birbirinin aynısı şeklinde geçen hafta sonlarına pek hazır değilim. Kaldı ki bu hafta tecrübe ettiğimiz üzere, bazı sevdiğimiz faaliyetlere de yaş ve yorgunluk münasebetiyle tahammül süremiz dolmuş.

Sayısız kez hayalkırıklığına uğrasa da insanın inatla bir şeylere dair umudunu koruması aslında insanlık için çok büyük bir lütuf. Tabi bu lütuf bazen de sayısız kez aynı hatalı yola sapmanıza sebep oluyor ki, işte o zaman “bu sefer farklıdır belki” iyimserliğine derin duygular besliyorsunuz .
Özellikle bu şehirde popüler olan, insanların akınla gittiği yerlerin ne kadar kof çıktığını birçok kez tecrübe etmiş biri olarak, Nusret’in gördüğü ilginin de abartı olduğunun gayet de farkındaydım . Her gidenden duyduğum “nusret’te et yemeden et yedim denilmez” lafına da gıcık oluyor ama gidip görmeden de karşı savımı ortaya koyamıyordum.

Daha önce arkadaşlarımın teşebbüslerinden biliyordum, aynı günün akşamına yer bulma şansınız zaten olmayan bu mekanda hafta sonu yer bulmak için de rezervasyonunuzu vakitlice yaptırmanız gerekiyordu. Aslında baktığınız da tamemen uzak durmam gereken ibareler vardı ama işte insan bazen başına geleceklerini bilse de aksini umut ederek hareket eder ya, işte ben de tam da bu hissiyatla bile isteye Nusret’e gitmeye heves ettim.

Çarşamba günü yaptırdığım rezervasyonda aldığım “zaten her şekilde beklerseniz ama şu saatte gelirseniz, daha az beklersiniz” uyarısı beni benden aldı. Ama itiraf edeyim 19.00 sularında gittiğimiz için gerçekten de pek beklemeden masamıza oturduk.


Tabi masamız tabiri Nusret için biraz subjektif. Dekorasyonda büyük masalara ağırlık verildiği için kalabalık bir grup olarak gitmezseniz, bir masayı başkaları ile paylaşmanız kuvvetle muhtemel. Tabi kaç gün öncesinden rezervasyon yapılan ve saçmasapan hesap ödenen bir mekanda müşteriye, gelin buyrun diğer müştelerle kaynaşın demek ne kadar ticari bir tavır orası da tartışılır.

Aslında uzun bir akşam yemeği için gitseniz de Nusret’te kendinizi bir iftar yemeğinde gibi hissetmeniz kuvvetle muhtemel. Kalabalık ve arı gibi çalışan garsonlar sakin bir akşam yemeği için ideal değil, hatta yorucu. Ayrıca nasıl bazı bünyeler kurban bayramında kırmızı etten soğurlarsa, oraya da gittikten sonra kırmızı ete bakış açınızın değişmesi hatta vejeteryan olmanız işten bile değil. Her tarafın et’sel hali ve et kokusu her bünyenin iştahını açmayabilir.


Ama mekanın dekorasyonuna diyecek lafım yok, bence bir etçi için gayet ideal bir kıvam tutturulmuş. Ne çok klasik ne de çok kebapçı ruhunda. Merak ettiğim tek şey, kışın çatının kapanması ile içerideki koku durumunun ne olacağı.

Dekorasyon dahilinde sayılır mı bilmiyorum ama garsonların boğa stili (Nusret’in logosu olan) yelekleri de bir o kadar kötü hatta dümbük işi bana göre. Kıyafet ne kadar kötüyse servis de bir o kadar iyi. Her lokmanızdan sonra servisiniz değişiyor ki, bu halin biraz abartı olduğunu bile söyleyebilirim.

Gelelim et konusuna. Bu konuda ahkam kesecek bir uzmanlığım hatta damak zevkim yok. Kendi vizyon ve misyonumun çerçevesinde konuşacağım pek tabi. Bu kadar satırdan da tahmin edeceğiniz üzere, vay efendim ne et yedik gibi bir haliyet-i ruha bürünmedim açıkçası. Bence Nusret’in en iyi yaptığı şey de kanımca lokum diye sunulan et ki, onu Bebek’teki yerinde de yiyebilirsiniz. Fiyat/performans hakkında çoğu etinin pek de piyasadan farklı olmadığını düşünüyorum. Ama kaburga mevzubahis olunca tüm fikriyatım ters düz oldu. Şahsen bendeniz zaten et denilen meftumun kemikle birlikte sunulan hallerini hiç sevmem ama yemekdaşlarım isteyince mecburen kendisini de, kazığı da yedik.

Bu kaburga hadisesinin de olayı, tüm masalara Nusret’in bizatihi gidip (kaba tabirle konsomatris gibi) kaburgayı kesmesi. Bu sayede, bak halen işinin başında çocuk servis bile yapıyor reklamı da haliyle yürüyor. Ama kimse kusura bakmasın, öyle bir kalabalıkta hem mutfak kısmını organize edip, tüm masalara gidip hal hatır sormak mümkün olmadığı için, nusret sadece işine konsantre suratsız bir et kesici den farksız bir hal alıyor. Yani eğer amaç müşteri ile alakadar olmak ise o gittiği masada iki laf edecek, yok değilse de birine kaburga kesmeyi öğretecek. Bizim arkadaşlardan biri kendisini tanıdığı için masada zorlama bir muhabbet oldu ama yine de o iş zor yonca. Bence Nusret mutfakta kalsın, ünlülerle fotoğraf çektirsin , bu da gayet iyi pr yapar.

Anlayacağınız, kendi tercihimle gittim, gördüm daha da gitmem. Bu saatten sonra Nusret’te et yemeden et yemiş olunmazmış lafını söyleyene iki çift lafım olur. Bu yazıyı da bu kadar detaylı yazmamın sebebi, benim gibi meraklı bünyeler okusun da en azından başına gelecekleri öngörüsün hatta gitmekten de vazgeçsin diye.
Verilen emeğe saygım var ama ilk defa yapılan bir konsept değilken, et de bildiğimiz eşlenmiş etken, işin içine görsel şovlar katıldı diye “vay efendim, çok acayip” şeklinde gaza gelip, kulaktan kulağa başkalarının da gaza getirilmesine kılım.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Et siparişinizi alırlerken orta mı iyi mi pişsin diye bir soru sorulmuyor, çünkü Nusret’te her et aynı kıvamda pişiriliyor. Bence o kıvamda gayet iyi ayarlanıyor. Etin içindeki pembelik de, pişmemişlikten değil aksine doğru şekilde pişirilmenin sonucu oluyor. 
  • Baharatlı patates kızartmasının default olarak ikramına da acayip kılım. Herkes baharatlı sevmek zorunda değil ki patatesi, önce bir sorun da ona göre serpiştirin şu meleti, güzelim patatesi hiç etmeyin rica edeceğim.  
  • Yazının niteliği gereği görsel anlamda hiç beğenmediğim fotolar koymak zorunda kaldığım içinden de özellikle etsevmez okurdan özür diliyorum.
ps. başlık şarkısı Adele ile Someone like you