28 Eylül 2012 Cuma

"geri dönsem aynı sen mi? eski bize hiç benzer mi?"


Yılın son çeyreğine girerken ( bu 2012 de iyice çabuk geçti hezeyanları ile) insan sevgimde yine dip noktaları test ediyorum.

Dönemsellik, mevsimsellik adı ne olursa olsun benim insan fikriyatlarına tahammülüm tükendi ve gitti. Tabi bu yeni bir şey değil, yeni olan bu fikirlere karşı inatla dil döküyor olmam. Galiba yaşlanmanın kötü yanı tam da burası, değişmeyeceğini bile bile inatla kendi doğrularını savunma hali. Oysa anlamayacağını bilirken, bu ısrar sizi tüketmekten öteye gitmiyor görüyor ve bundan ziyadesiyle yorgun düşüyorum ama gene de susmayı beceremiyorum.

Yani muhteşeme sennheiser kulaklıklarımı takmazsam, bana hayat dar. Benle aynı fikriyatta olmayana da hayat dar o da ayrı.

Buyrun bilmemkaçıncı kez gönlümün en’leri;

Pinti’ler her daim olduğu gibi şimdi de bir numaramda,

Her yaştan cahil cesaretliler de son dönemde kalbimde hatrısayılır bir yere sahipler,

Kendi haline dışarıdan bakmaktan uzak, sürekli başkalarını eleştirenler,

Yaptığı işi sahiplenmeyen tüm insanlar,

Mutsuzluğunu etrafına da yaymaya çalışanlar,

Kendi küçük dünyasını tek gerçek görenler,

Merak etmeyenler, kendini geliştmeye gerek duymayanlar,

Hep haklı olabileceğini sananlar,

Kendini zeki sanarken, diğerlerini aptal yerine koyanlar,

Sağlam temeli olmadan bilmişlik taslayanlara,

Kendinde her şeyi hak görenler,

Tüm ama tüm kararsızlar,

Tüm ama tüm fesat bünyelere,

Ve en çok da iki gıdımlık enerjimi anlamayacağını bildiğin insanları değiştirmeye harcayan kendim....

Bu liste uzar hatta hiç bitmez, ömür her şeyin farkında oldukça hiç kolay geçmez...

İmza: Depresyon için Cuma gününü bulan aklıselim blogsahibesi...

ps. başlık şarkısı Jehan Barbur- Kırık Bir Aşk Hikayesi

19 Eylül 2012 Çarşamba

"kettle'da sular kaynattım boğazımdan içeri akıttım "

Hayatın zamanlanamasına takıklığım malumunuz. Önemsenen şeylere sahip olma zamanınız nedense hep sizin önemsemediğiniz zamana denk geliyor ya işte ben buna acayip içerliyorum sayın okur.

Eski okur, Mansur Forutan sevgilimi bilir. Ondan sonra yerini formatsal anlamda galiba Ayça Şen aldı diyebiliriz. Tabi bu aşkım da büyük çoğunlukla son buldu. Ne Ayça Şen’in Taraf’taki yazılarından birini bile okumuş, ne de kitabın kapağını kitapçı da dahi açmış bir severim ki, bunu da ayrı bir yazı konusu yaparım herhalde. Bugünkü konumuz kısmen de olsa Mansur Forutan.

Kendisi düzenli yazı yazarken, karşıda oturduğum için Nişantaşı kapı komşum değildi, kırk yılda bir gittiğim zaman bir yerlerde göreceğim diye boynum kopardı, göremezdim o ayrı. Şimdi ise Nişantaşı’na gidip onu görmediğim gün yok, ama işte maalesef bu sefer de kendisinin okuyabileceğim bir yazısı yok. Bir yandan müdavimi oldu House Cafe’nin önünde yaptığı gözlemleri okumak ne kadar eğlenceli olurdu diyorum, bir yandan da iyice zayıf hali, siyah beyaz saçları ve aacayip gözlükleri ile modern zamanların huysuz amcalarına andırdığı için yazsaydı da eskisi gibi eğlenceli olmazdı herhalde diye de bir önyargıya kapılıyorum.

Takdir edersiniz ki kendisinin yazılarına özlemimim durup dururken depreşmedi. Kendisi yıllardır ömrümü tüketen temizlikçi hallerini vakti zamanında Dilber ekolü ile efsaneleştirdiği için, şimdi keşke gene yazsaydı da duygularıma tercüman olsaydı gibi bir temennim var.
Tek istediğim, evimi güvenle teslim edebileceğim ve evdeki işleri de gözüm arkada kalmadan kendi sorumluluğu ile yapabilecek bir kadındı. Bu basit sandığım şeylerin ütopya olduğunu maalesef yaşayarak tecrübe ediyorum ve inanın bana yoruluyorum sayın ev işlerinden bezmiş okur.
Aksini iddia edenler olsa da, eve gelen temizlikçiden basit beklentilerim var. Gerçi çoğu için bizim ütüler başlı başına en büyük istek ama şartlarımızı baştan koyuyoruz, ütü yoksa temizlikçinin de olmasına gerek yok.

Bir kere tanımadığınız birini evinizde bir başınıza bırakmak, bazen anahtar vermek meftumu zaten nahoş bir şey. Karşı taraftan bakarsanız da, yine tanımadığınız birilerinin evine kendi evinize gösteremediğiniz özeni göstermek zorunda olmanız da ziyadesiyle can sıkıcı.

Tabi bir de herkesin farklı tarzı var. Ben mesela, askıları inatla ters asan bir insanım ki, benim düzüm aslında sizin tersiniz olduğu için kendimi doğru da sandığım zamanlar oluyor. Temizlik de bazı ortak temellere sahip olsa da, detaylarda kişisel farklılıkların ortaya çıktığı bir alan. Özellikle makyaj malzemelerinizin, takılarınızın duruş şeklini temizlikten sonra aynı bulma şansınız yok ki, bu da benim gözümde pek dert değil.

Benim için dert olan, temizlikçiye her geldiğinde bir to do list verme zorunluluğu. Kurumsal hayatta bile yapacağı için teker teker söylenmesini isteyen kişiler varken, mavi yaka diye tabir edeceğimiz çalışanlardan aksini beklemek elbette saçma. Ama işte bir düzen oturduktan sonra da kendi başının çaresine bakar, düzenini oturtursun değil mi? İşte bizim alternatiflerimizde pek öyle olamıyor maalesef.

İroniktirdir ki bugüne kadar evimize temizliğe gelen en iyi kadın, bu sürecin en başında bize gelen kadınmış. Kendisi bu işlerin senseisi imiş, bunu maalesef yerini dolduramayınca anladık. Hem yemek hem ütü yapan bir kadın günümüz şartlarında ütopya ki, yakın zamana kadar aslında biz kendisine sahiptik. Ama ne oldu, her zamanki gibi o da bizi terketti. Bir de böyle bir durumumuz var, biz temizlikçileri beğenmesek de susmayı tercih ediyoruz ama yine de her seferinde terkediliyoruz.

Sanırım bu sektörüde loyalty denilen kavram maksimum 1.5 yılla sınırlı. Ya da biz bu işi bir türlü yönetemiyoruz.

Yalanım yok yakın zamana kadar ortalamada kendisinden gayet memnun olduğumuz bir temizlikçimiz vardı. O da terki diyar edince, yine birine ev tanıt, iş anlat derdiyle uğraşmamak için eskilerden birine (en saf'ı) sığındık.Ve şimdi yine yeniden maceralarla ağlanacak halimize gülüyoruz.

Bu sektörde karakteristik olan konulardan biri isimler. Ben ki zaten bir ismin insanın karakterine etki ettiğini düşünenlerdenim, temizlik sektörü için ismin meslek belirlemekte bile etmen olduğunu iddia edebilirim. (Dilber'i bilmem ama Döndü ismi istatistiklerimde bir numarada)

İsim hususunda ortak bir noktada buluşan sektörü ayrıştıran nokta ise, bu işi yapan kişinin işbilirlik/saflık endeksi. Bugüne kadar benim karşılaştığım grup genelde saf kısımdandı ki, bu bazı bazı saçınızı başınızı yolmanıza sebebiyet veriyor, kendimden biliyorum ( Kapıcının servise çıktığı apartmanda, sabah kahvaltısını bizim evde yapmak isteyen ve bu nedenle evde ekmek yok diye beni arayan örneğimizde olduğu gibi). Bu örneklerimizde sizin de bir işinizin olduğu, meşgul olduğunuz falan fişmanı karşı tarafın anlamaı pek mümkün değil. O temizlik günü boyunca call center olarak destek vermeniz şart.

Bu saflık oranı azaldıkça, temizlik işi gözünüzde pek büyümüyor. Eve gelen kişinin başının çaresine bakacağını biliyorsunuz. Ama işte o zamanda fazla bilmişlikle mücadele etmeniz gerekiyor. Saf da olsa çok bilmişte telefonda konuşurken, müsaitlik sorgusu yapılmıyor. En alakasız zamanda temizlikçi ile taşınma sırasında başına gelen bahtsızlıkları, oğlunun okul durumlarını ve kocası ile tekrar barışma halini dinlemek zorunda kalabiliyorsunuz. Tabi bir de, işbilen olunca ona şunu da yap bunu da yap deme ihtimaliniz azalıyor. Daha da kötüsü burayı da temizlememişsin gibilerinden serzenişlerde pek bulunamıyorsunuz (her şeye bir cevap, her şeye bir cevap). Gelme gününü bile kendi seçen temizlikçiniz, kocası ile barışınca da düzelen maddi durumu sayesinde sizi terkediyor, siz gene ortada kalıyorsunuz.

Anlayacağınız, bu işin en temizi kendi işinizi kendiniz yapmak, ya da birine yaptırırken başında durmak ama bu zaman kısıtında sinirim bozulsun yine de bu  işler zamanımı çalmasın diyenlerdenim. Bu nedenle zaman zaman deli olsam da, çok kızsam da halen ümitliyim. Evimi temiz aklımı sakin tutmayı da gün gelip başaracağım.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Ben daha temizlik işini halledememişken insanlar çocuklarını emanet edecek bakıcıları nasıl buluyor? Bu ilişki nasıl sağlıklı yürütülebiliyor?

ps. başlık şarkısı Melis Danişmend ile Kettle

13 Eylül 2012 Perşembe

"uzaktan bakıyordum tüm şehrin sessizliğine geçip giden geçmişe"

Çoğunlukla şehirde olmadığım ve sürekli servisle seyahat ettiğim ettiğim için hayat pratiğimin köreldiğini düşünüyorum. Ama işte insan kötüyü hemen unutuyor sayın okur. Bu bir haftada Maslak- Beşiktaş hattını birkaç kez kullanınca, minibüs kullanmanın bünyede yarattığı gerilimi yeniden tecrübe ettim. Her gün o hattı kullansam belki alışırım diyeceğim ama o sert frenler, manevralar, şuradan inicektim durmadın gürültüleri falan beni aştı.

Metro da kalabalık,siz inmeden binmeye kalkanlara deli oluyorsunuz, kapının dibinden ilerlemediği için hepinizin pestil gibi olmasına sinir oluyorsunuz ama en azından heran bir arabaya çarpma riskiniz, şöförün yarattığı gerilimle gerilme ihtimaliniz yok. Bu nedenle bir sonraki taşınmam da metro durağına yakınlık balkondan sonraki ikinci kriterim olacak.

Spor salonundaki çıplaklık derdim, yaz sonunda bikinizi izli çıplaklık ile bambaşka bir boyuta taşındı. Bu kötü görüntünün (bikini izi olan ama g-string giyilen bir vücut düşünün) ortadan kalkması mümkün olmadığı için spor salonunun yakınlarına bir solaryum şart.

Bütün yaz boyunca açılmasını dört gözle beklediğim Carluccio’s Eylül’le beraber Kanyon’daki yerini aldı. Ömrü hayatımın hatrısayılır bir süresini Kanyon’da geçirsem de, güzel yemek nerede yenir ki sorusuna cevap veremezdim. En azından canım sufle ve makarna istediğinde nereye gideceğimi biliyorum. Gerçi Carluccio’s beklemediği ilgi karşısında tedarik anlamında bazı sıkıntılar yaşayacak gibi olsa da, şimdilik tanıdığım kredi münasebetiyle pek karamsar değilim.

Geçen hafta sonu RHcP konserine giden 40.000 civarı insandan biriydim. Nasıl oldu bilmiyorum ama kırk yılda bir şans yüzüme güldü. Aslında itiraf etmek gerekirse, biletleri Nisan ayında almıştım ama zaman gelip çatınca konsere git, ayakta dur yorul sonra eve dönücem diye gene yorul hali gözümde fazlasıyla büyümüştü. Ama işte adamları canlı canlı izleme fırsatını da bir daha ne zaman buluruz baskısı ile gene de düştük yollara.

Aslında uzunca bir vakit Asmalımescit’te zaman geçirdik ki, bizi kalabalıktan kurtaran da sanırım bu oldu. Trafikte 5-10 dakika takıldıktan sonra ilk şarkıyla beraber konser alanına girince, en fakir yer olan K3 kategorisinin de en arkasındaki yerimizi aldık. Tabi o konumda konsere gelme motivasyonumuz dünya gözüyle RHCP’yi bir kez canlı görmek mümkün olmadı. Sahneye hiç kafamı çevirmeden konser mekanının en arkasında yer alan barkovizyondan izledim ki, K1 kategorisinin de sahneyi göremediğini öğrenince olayın sadece fakirlikle ilgili olmadığını anladım.

Ayakta durmaktan her zaman olduğu gibi yoruldum ama izleyebildiğim kadarıyla da konseri gayet beğendim. Performans/yaş kriteri göz önünde bulundurulduğunda bence gayet başarılı bir konserdi ki, bu anlamda bana epey de kısa geldi. Tabi konserin kısa sürünce, eve varma süresi kısalmıyormuş bilmiyorduk.

Gecenin bizim açımızdan en şanslı vakti, başka arkadaşlarımızın araba ile konser mekanına gelip, trafikten gayet kolay sıyrılabilecek şekilde de arabalarını park etmeleriydi. Biz depart atarak o kalabalıkta arabaya ulaştıktan sonrası bizim açımızdan çok da zorlu olmadı. Aslında yaşadığımız şeyin güzelliğini sonraki günlerde her tarafta okuduğum/dinlediğim “skandal organizasyon” serzenişleriyle farkettim.

RHCP konseri alkol münasebetiyle bu tür orgazanizasyonlarda tercih edilmeyecek Santral için kötü bir jübile oldu. Ama aklın yolu bir, böyle büyük çaplı organizasyonları metronun gidebildiği yerlerde veya merkezde yapmadıkça sefaletin boyutu illa ki katlanacaktır. Bu nedenle en güzel konser mekanı Beşiktaş İnönü Stadyumu veya Küçükçiftlik parktır.

Sezon itibariyle salt dizi odaklı yazı yazmam muhtemele de olsa, şimdilik iki favorime istinaden bir şeyler karalamak istiyorum.

Öncelikle kabul etmeliyim (sen kazandın Varol Döken9 İşler Güçler başlarda yakaladığı performansı devam ettiremedi. Son bölümlerde sürekli ama sürekli kötüye bir gidiş var. Dün akşam az buçuk izleyebildiğim için yorum yapmayacağım ama ondan önceki 3 bölümde komedi skecinden öteye gitmeyen performanslar vardı. Naçizane tavsiyem de Ahmet Kural bu Jim Carrey olma işini abartmadan da taklit yapabileceğini farkederse daha başarılı olacaktır.

Twitter’da yazdım, hiçbir dizi bir sezondan daha uzun sürecek kadar yaratıcı bir senaryoya sahip değil. Bağrıma taş basarak söyleyebilirim ki keşke Leyla ile Mecnun da geçen sezon sona erseydi. Bu kadar cast değişimi bir kalıba sokmak absürd dizi senaryosu için bile çok zorlayıcı. Üstüne bir de kötü oyuncu, kötü ses sahibi Melis Birkan’ı kadroya dahil ederek, antipati duyulması için kadın figürü koyma stratejilerini devam ettirdiler. Dizinin klibinden de anlaşıldığı üzere tam bir erkek dizisi olan Leyla ile Mecnun’un yaz döneminde Leyla ile mi Mecnun ismi neden yine normale döndü, onu da pek anlamış değilim. Dizide askerlikle ilgili bir konuda “Berkun mu, çürük değil miydi o?” repliği de benim gözümde Ali Atay ile Berkun Oya’nın Krek dostluğunun kötü bittiğine işareti oldu.

Bu yazı da gene karman çorman bir halde son buldu. Daha aklıselim ve homojen satırlarda buluşmak üzere...
ps. başlık şarkısı Melis Danişmend ile Köprünün Tam Üstünde

10 Eylül 2012 Pazartesi

"senin tilkilerin hırlayıp durdu kafamda, dişlerinin izi vardır belki de ruhumda"


Previously on writing to reach you;

Gün gelip Ayşe Özylmazel’e hak veren blog sahibesi bununla da yetinmeyip, sırf poz'dan ibaret  olduğunu düşündüğü Sarp Levendoğlu’nun da görüşlerine hak vererek tanımlanamayan bir kişisel duruş elde etmişti. Yiğidi öldür hakkını yeme ekolü nedeniyle de hak verdiği yazıyı bloguna taşımakta da sakınca görmemişti.

Konuya giriş olsun diye söylüyorum, ben GQ’yu seviyeli bir şekilde takip ediyorum sayın okur. Günümüz okumaktan ziyade bakmak konseptli dergilerinden ziyade okunacak epey şey buluyorum GQ’da. Özellikle de çoğu dergide geçiştirilen son sayfalarda bir şeyler okuyabilmek hoşuma gidiyor.

Bu son sayfaların birinde de “kadınlardan ne öğrendim” gibi klişe bir köşe var. Ama benim gibi klişeyi sevince de insan okuyor, okumakla da kalmıyor hayat çıkarımı yapıyorsunuz.

Bir önceki yazıda da dediğim gibi Sarp Levendoğlu’na karşı pozitif fikriyatlarım yoktur, negatife yakın nötr desek sanırım karmançorman fikriyatımı anlatabilirim. Kıssadan hisse, kaç yaşındaki çocuk kadınlardan ne öğrenmiştir ki diyen bir iç sesim var. Bununla birlikte, yine aynı ses değişik bir şey söylemiyor, şurada yazan neyi ilk defa okuyorsun ki sen diye de soruyor ki haklı.

Gene de sezarın hakkını sezara teslim ediyorum. Ve kendisinin ilişkilere dair iki tespitinin üzerinden sosyologuydurukçusu gibi geçmek istiyorum.

İlk tespit aslında ziyadesiyle net; uzatmayacaksın.

“İlişkiyi uzatmamak, çatırdadığını hissettiğin an bitirmen gerektiğini anlamak. Uzatmaları oynamanın, döne döne aynı sorunlar üzerinde debelenmenin anlamı da yok, faydası da. Verilen emekler yüzünden her zaman, “Acaba biraz daha denesek mi?” diye düşündüğümüz olur. Ama böyle bir sorunun zihinde belirmesi bile sorun olduğuna işarettir.

Şimdi o iş öyle kolay değil sayın okur. Yani dışarıdan bakınca, ben de bir çok ilişkinin artık bitmesi gerekirken, geçen yılların hatrına devam ettiğini gözlemleyebiliyorum. Ama empati yapıp, onların yerine kendimi koyduğumda mevzu bahis uzatmaların ilişki içindeyken uzatmalar olarak algılanmasının da pek kolay olmadığını görüyorum. Ya da şöyle diyelim, bir şeylerin kötü gittiğinin farkına varılsa da, o anda gönül bunun sadece geçici bir dönem olarak değerlendirmek istiyor.

Nihayetinde aslında sorunumuz yine aynı; insanın vazgeçme noktasını belirleyememesi. Azmetmek ile inat etmek arasında farkedilemeyen o ince çizgiyi görebilirseniz, ilişkiyi saçma bir boyuta getirmeden sonlandırırsınız. Yok inat ederseniz güzel anlarınız da, kendizini de tükettiğinizle kalırsınız.

Bu noktada Hande Yener’in nasıl zor şimdi adlı şarkısının sözlerini de dikkate almak lazım. Önyargımı mazur görün ama birçok evliliğin bitmek üzere olan ilişkilerin tıkanma noktasında gerçekleştiği görüşündeyim. Yeni biriyle tanışmak, onu tanımak, kendini anlatmak, ortak noktalar bulmak, kusurları tekrar açık etmek kaygısıyla bilindikle her şeye rağmen devam ediliyor. Ayşe Arman’ın Cumartesi günkü saçma yazı dizisinde doğru olan şeylerden biri kadının her şekilde gözardı edemediği mahalle baskısı. Artık evlenmeliyim düşüncesi nedeniyle, aslında mutlu olamayacağı adamlardan dört gözle evlilik teklifi bekleyen kadınlar var.

İşte tam da bu sebepten bazı şeyleri hissettiğiniz vakit, aksiyon alın sevgili hemcinslerim. İleride değişir umuduyla devam eden ilişkide değişen ancak sizin beklentileriniz olur. Bir şeyler 3 gün 5 gün kötü gider ama bu hal sürekli bir boyut alıyorsa, sizin de almanız gereken tek aksiyon var. Ömrü hayatınızı hep idare eden bir haliyeti ruhla geçirmektense, ayrılmanın üzüntüsü ile yüzleşin ve yolunuza bakın derim.

Sarp Bey evladımızın bir diğer haklı noktası da, ayrık kümeler olma hali. Öncelikle bilindik bu gereksinime dair cümlelerini gayet beğendiğimi itiraf edeyim, sonra da irdeleme işine girişeyim.

"Sevgiliyle kesişim kümesi oluşturmak, içini güzelleştirmek güzel. Fakat herkesin kendine ait alt kümeleri de olmalı. Sadece sana ait şeyler ve zamanlar ilişkiyi yıpratmaz, güçlendirir. Aksi takdirde kişiler, günden güne birbirine benzer. Sevgiliden arkadaşa, arkadaştan kardeşe dönüşür. Aynı şeyi düşünen, söyleyen, isteyen biri neden hayatımızda olsun ki?"

Bu benzeşme halinin bir süreden sonra olmama ihtimali var mı emin değilim. Aslında şu da var, egolarını kontrol altında tutabilen insanlar bu benzeşme haline bir dur diyebilir. Ama biz genelde, ortak paydada buluşmak ile birbirinin kopyası olma konusunu karıştırdığımız için, bir yerden sonra aynı model ayakkabı veya kıyafet giymeyi bile hoş bir şey olarak algılıyoruz.

Bu halleri en iyi anlatan şarkıyı Doğan Duru Aşktı Bu’da söylemiş; “farklarımızda benzerlikler aradık sürtündük ve yonttuk köşelerimiz vardı” Evet bir ilişki için değişim şart ama bu değişimin ayarı kaçınca işin de tadı kaçıyor. Ve sürekli yanyana olmayı çok sevme belirtisi olarak gören çifler gün gelip, nasıl kaçacağını sorguluyor. Sanırım olayın özü, cicim aylarında kuralları net şekilde oturtabilmek. 3 yıl dipdibe olduktan sonra, bana biraz nefes alanı tanı demek kolay değil. Bunun bir de ayrılık hali var ki, tüm hayatınız bir kişi olur ise, o olmadığında hayatınızın boş bir küme halini alacaktır ki biz buna halk dilinde sudan çıkmış balık diyoruz.

O nedenle napıyoruz sevgili okur; sevgiliyi severken, kendimizi sevmeyi unutmuyoruz. Kendimize olan saygımızı her daim ön planda tutarsak, bu işlerde bir denge olur. Gönül işlerinin her daim aşkım balım böceğim boyutunda kalması mümkün olmadığından, o sevgi pıtırcığı hallerinin dengeli kullanılmasında bir uzman olarak fayda görüyorum.

Yazıda konusu geçen kıskançlık hadisesini de, dilimin ayarı olmadığı için başka bir yazıda irdelemeyi düşünüyorum.

ps. başlık şarkısı Aştı Bu ile canım ciğerim Redd

6 Eylül 2012 Perşembe

"sana bir şey söyleyeyim mi?, doğru yanlış yoktur başka yerlerden bakan insanlar var "


Büyüdükçe “büyük laflar sonrası yaptığım u dönüşlerine” daha ılımlı yaklaşır oldum. Bence olgunlaşmanın en büyük getirisi “hayatta her şeyin olabileceği “ gerçeği ile yüzleşmek. Kimsenin tamamen yanlış ya da tamamen doğru olamayacağını kabul etmek şaşırtıcı olduğu kadar, empati duygunuzu da geliştiren bir hal.


Geçen hafta içinde pek de fikirlerini önemsemediğim iki kişinin satırlarına denk gelip, ne kadar da doğru aslında deyince, aslında olayın bozuk saat örneğinde olduğu gibi herkesle gün gelip bir doğruda denk gelebileceğimizi anladım.

Bu satırlardan ilkihakkında blogda kendisini epeyce yazı konusu yaptığım Ayşe Özyılmazel’e ait. Yazının aslında değişik bir şey söylediği yok. Muhtemelen benzer cümleleri daha önce birçok kişi de kurmuştur. Ama işte bir yazıyı sizin için anlamlı kılan,o satırları okuduğunuz zamanki haliyeti ruhunuz. Vakti zamanında Teoman bir röportajında şöyle demişti; mutsuzken tinerci çocukları ççöp toplayan insanları görürüsünüz ama mutluyken farkına bile varmazsınız diye; benim durumum da buna benziyor. Anlayacağınız algıda seçicilikle birlikte dün saçma bulduğum laflar bugün bana anlamlı gelirken, yarın of ne arabesk laflar bunlar da diyebilirim.

Tamamını okumanızı önerdiğim yazının sonunda konuyu şöyle özetliyor Ayşe Özyılmazel “Dırdır etmeyi bırak çünkü her şey ama her şey senin bakış açın” . Bu cümleyi hepimiz geçmişte bir kere kurduk değil mi? Ama işte hadise afilli cümleler kurmak değil de, en canını yaktığın vakitte, “ben gerizekalı olduğum için aslında bu kadar acı çekiyorum”u kendimize hatırlatabilmek. Ben bazen anlamını kolay bulamasam da, her yaşanan olayın seni gelecekte başka bir noktaya taşıdığına inananlardanım.

Ama işte insan psikolojisi bazı dönemlerde maalesef mantığı pek de kaale almıyor. Yaşanan çoğu şeyin farkında olsa da, o an canını yakmak istiyorsa üzülmek için gerekli mazeretleri pekala buluyor. Bu durumlar için benim kontrol cümlem, “en fazla ne olabilir ki?”oluyor. Tabi “aslında şu anda gerçekten kızdığım/üzüldüğüm şey ne?” sorusuna karşı dürüst olabilirseniz, o da “ne boş şeylere üzüyorum kendimi” gerçeğini yüzünüze çarpıp, içinizi nispeten de olsa rahatlatma konusunda faydalı olacaktır.

Yazının başında bahsettiğim iki yazıdan birinde bu kadar dallanıp budaklandığım için, diğer konuyu başka bir yazıda klavyeye yatıralım diyorum.

Yazının en anlamlı bulduğum kısmını buraya kopyalayarak da Ayşe Özyılmazel ile ilişkimizi (sosyal medya çerçevesince) bambaşka bir boyuta taşıyorum.
"Yapamadıklarına kızabilirsin ya da daha çok çalışabilir...

Hayatından, ilişkinden, işinden mutsuz olup kendini hapsedebilirsin ya da mutsuzluğu işaret sayıp gönlünden geçen için harekete geçebilir...

Onun bunun sözüne, eleştirisine, gözüne takılıp bir gram öteye gidemeyebilirsin ya da değerlerinin farkına varabilir...

Olduramadıklarınla kafayı bozabilirsin ya da olmadıkları için şükredebilir"

2 Eylül 2012 Pazar

"bir siyah beyaz fotoğrafım ben, tozlu raflardayım eski albümlerde"


instagram halleri;

Fotoğrafla ilgim akıllı telefonla haşır neşir olmamla başlar, birçoğumuz gibi ilgisi daha eskiye dayanmayan bir popüler kültür fotoğrafçısıyım. Çoğu alanda olduğu gibi bu mecralara da geç girip açığı kapatmak adına yoğun mesai harcıyorum. Çektiğim fotoğrafın ve bu vesileyle baydığım insanın sayısı bir hayli yüksek. Instagramda kısmen kontrollü bir şekilde varlığımı sürdürsem de, gözlem yazısı yazacak kadar eleştiriye meyilliyim.



Buyrun size instagram ve insan halleri...

instagram'daki insan hallerini ünlüler ve biz sıradan faniler olarak ayırmak şart. Ama ayrım yapmaya gerek olmayan bir soru var ki, beni benden alıyor; "neresi burası?". instagramda yayınladığımız fotoğrafın nerede çekildiğini tag'leme şansınız varken ve çoğu fotoğraf da böyle yayınlanırken,  sorulan bu soru akıllı telefon yetmez, akıllı kullanıcı da şart gerçeğini ortaya seriyor.

Fotoğrafın çekildiği yer paylaşılmadığında da, bunu da bilmemizi istemiyordur belki, ya da daha önce orayı görenler zaten hemen anlamıştır diye düşünüp tercihlere saygı duymak yerine gene o malum meraklı soru geliyor; "çok güzelmiş, neresi burası?"

Tabi bunda özellikle ünlü instagram kullanıcılarının payı da var. Her anınızı tanımadığınız etmediğimiz sayısı insana fotoğrafla anlatırsanız, onların densiz sorularına da haliyle maruz kalırsınız.

Bir başka bayıldığım tepki ise, ne anlamla yazıldığını bilmediğim " ben de geçen ay oradaydım" türünden yorumlar. Eğer 5 dakika ile sevdiğiniz bir ünlüyü es geçmediyseniz bu yorumun kişisel tatmin dışında bir anlamı yok. Şu daracık dünyada birileri ile aynı yerlerde bulunmanın nasıl bir kişisel tatmin yarattığına dair bir fikrim de haliyle yok.

Sevdiği ünlüye yaklaşmak için her türlü sosyal mecrayı araç görenler için zaten fotoğraf bahane yorum şahane. Her fotoğrafın altına dizi ne zaman yayınlanacak sorusunu sormak da en bayıldığım  hareketler arasında.

Ünlü ve ünsüz ayrımı yapmaksızın beğenilmek üzere (nihayetinde bu işteki nihai hedef like) sıklıkla kendi fotoğrafını paylaşmaya Freud narsizm bense ayıp diyorum. Elbette kırk yılda bir çok güzel çıkan fotoğrafınızı paylaşırsınız ama facebook varken sürekli instagramı fotoğraflarınıza donatılırsanız ve model de değilseniz özgüven takviyesi için tıbbi yollara başvurmanızı öneririm. 

Bu noktada iki ünlü örneğine değinmeden geçmek istemem. Birincisi ezgi mola ki, ömrü hayatı boyunca yüzü güzel kilolu kız imajından zayıf kıza dönüşmesi ile artık sempatik değilim seksiyim manasına gelen fotograflarını paylaşmasını az çok anlıyorum. Tek dileğim bu dönemi tez vakitte atlatması. Kendisinin her paylaştığı fotoğrafa inatla ne kadar zayıflamışsın yazan zihniyet içinse umudum yok. Beyinsizlik kilo gibi yitip giden bir şey değil maalesef. 

Bir başka kendi fotosuna paylaşmayı seven ünlümüz ise Burcu Esmersoy. instagram'da belli bir dönem sonrası kendi fotolarını paylaşmaya başlayan bu güzel insan evladının bu ergen davranışlarını ise survivor adası'nda hayattan kısmen de olsa kopmasının yarattığı travmaya veriyorum.

Yazdıkça aklıma başka konular geldiğinden şimdilik fotoğraflı hallere bir nokta koyuyor, sosyal medya densizliğin de gün gelip tedavi edilmesini umut ediyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Anlamayan hemcinslerim olduğu için daha net yazmakta fayda var benim gozümde Enis Arıkan gayet de eşcinsel ruha sahip bir ünlü. Ona yazan onca kızdan biri de bunu nasıl farkedemiyor  ben gerçekten buna çok şaşırıyorum.

Mehmet Turgut'tan da instagramda paylastığı fotoğraflar sonrası benzer titreşimleri alsam da, eski sevgilileri nedeniyle kendisi hakkındaki uzman görüşümü şimdilik açıklıyamıyorum.

Ps. Başlık şarkısı fotoğraf ve pili bebek