29 Ağustos 2012 Çarşamba

"ignorance is bliss"



Sevgili Blog;

Bilmek istersen ben halen yaşıyorum.

Sessizliğim nedensizliğimdendir..

Yaz tatili ile birlikte blog rehaveti de biter, dönerim yazılara... ama itiraf etmeliyim keşke yaz hiç bitmese diyorum...

19 Ağustos 2012 Pazar

"some things should be simple"


Enerji  hadiselerinin tasvirlerini genelde komik bulsam da, siz kendinizi nasıl yansıtırsanız dünyanın da size onu verdiğine inanlardanim. En sıradan örnek ama şansız olduğunuzu düşünürseniz, talihsizlikler yaşarsınız; sevilmediğinizi düşünürseniz çevrenizdekilerin size sinir olmasına vesile olacak şeylere imza atarsınız. Kimileri zengin olmanız için de zenginmişiz gibi davranmanız gerekiyor diyor ama hayatını gönlü zengin bir sekilde yaşayan nihayetinde züğürt ağadan öteye gidemeyen biri olarak bu kısma inancım biraz şüpheli. 

Bu doğrusal mantığım ile buraya sıklıkla "obsesifim ben" yazmamdan ötürü obsesiflik halimin biraz daha kronik bir hal aldığını düşünüyorum. Bu yazıyı da bu haliyeti ruha nokta koyabileceğim yazı olmasını dileğiyle kaleme alıyorum.

Ben bugüne kadar sevdiği şeyleri kıvamında tüketen bir insan olamadım. Kısa zamanda fazlasıyla tüket ki hevesin tez vakitte geçsin gibi bir mantığım var sanırım. Sanırım diyorum çünkü sevdiklerimizi bile isteye tüketmek kadar da mal değilimdir diye düşünmeyi tercih ediyorum.

Müzik konusu bu takıntısı halimin en bariz örneği. Sevdiğim bir şarkıyı 100 kere dinlemeden içim rahat etmez. İşin sıkıntılı olan kısmı bu 100 kere dinleme işinin farklı zamanlarda değil ardarda  gerçekleşmesi. O süre icinde dunyanın en güzel şarkısı olduğunu gercekten düşünüyorum. 

Şu sıralar fuhrerschein'ın farketmeme sebep olduğu editors'ün herbir şarkısı için ara ara bu hisse kapılıyorum. Tom Smith'in benimle yasitken, yılların derin izini barındırır gibi şarkı söylemesine hasta oluyorum. Ve genelde ritmik şarkıları bile hissiyatlı  iken slow şarkılarında ya bileklerimi kesmek ya da ağlamak istiyorum.

Bu yazıyı da ciğerimi parçalayın well worn hand için yazıyor. Sağsalim 100'e erişebilmeyi diliyorum....

17 Ağustos 2012 Cuma

"an end has a start"


Son zamanlarda basima gelenlere yaptiklarima bakinca, şu sorunun cevabini ariyorum , hayatta herseyi tecrübe edeceksek ben neden bazı seyleri bu kadar kısa zamanda ve yoğun bir sekilde tecrübe ediyorum acaba?sanki 30 yasına kadar yaşanması gerekenler diye bir check list var ve ben an itibariyle hızlandırılmış yaz kursu ile açığı kapatıyorum...
Özellikle son 3 aya baktığımda çok değişik hisleri tecrübe ettim bünyemde, son bir ayda ise yapmam sandığım seyleri yapar oldum.
Dün ise sanırım kendimi aştım. Aslında bu kendini aşma hali negatif bir halde vuku buldu, bu sebeple de moral seyrinde dibi test ettim. Dipte olmanın getirdiği rahatlıkla hızlıca yaşananlara "iyi oldu aslında" seklinde bakmaya başladım. Nasıl vuku bulursa bulsun. 30 yaşıma eteğimdeki birçok taşı dökerek giriyorum ki bu olan bitenin en güzel yanı. Bir de insan olmanın hallerini tecrübe ediyorum ki, bu kısımda henüz çok başarılı olmadığım aşikar...yine de iyimserim çünkü büyümenin acıyla tecrübe edileceğine inanıyorum. Tabi bu daha fazla gözyaşı demekse, büyümesem de olur diyerek yan çizmeyi tercih edebilirim.
Yazılar vesilesiyle bazı şeylere (bknz 30 yaş) fazla anlam yüklüyorum, sonra bu anlamı hayatıma da taşıyorum ki, bu da gereksiz bir hassasiyet hali yaratıyor bende. Değişim sürecinde en rahatsız olduğum konu da zaten bu, gereksiz ve hızla sulanan gözler.
Bunun dışında kalan her şeyi, hayatı tecrübe etmek olarak görüyorum. Büyümek ya da yaşlanmak adı ne olursa olsun, yaşananları anlamlı kılan sizde bıraktığı hisler. Bunu da olumluya dönüştürmek sanırım insanın kendi elinde. Daha önce de yazmıştım, Zorunlulukları minimuma indirip, hayatı tercihlerinize göre yaşabildiğiniz sürece pişman olmazsınız gibi bir görüşüm var ki, bundan sonraki dönemde de bu teorimin haklılığını test etmeyi planlıyorum.
Malt’ın da dediği gibi alıştıkça, yaşadıkça bazı şeyler önemsiz hale gelecek. Ben de klasik başlangıç bocalamamı atlatırsam pekala orta yaş bunalımımı da sevebileceğimi düşünüyorum.
Tabi bir de en çok şu sözün haklılığını seviyorum.
“mutluluk böyle bir şey olsa gerek, beklenmeyen ama gelen” (Yüksek Topuklar’dan hatırladığım bu cümleyi kendime göre mutasyona uğrattıysam da Murathan Mungan kusuruma bakmasın lütfen)

  
Bu yazının altmetni olabilecek yeni yaş kararları;
  • Yeni ve keyifli yerler keşfedebilmek.  
  • Canımın sıkılmasına neden olan her şey için, “niye katlanıyorum ki buna” sorusunu sormak.
  •  Sosyal medya ile teşviki mesaimi normal bir düzeye indirmek. Sürekli elinde telefon olan asosyal insan imajımı düzeltmek.
  • Sporu daha planlı şekilde yapmak için bir alana odaklanmak.
  • Belki hala bir umut vardır diyerek, kendime meşgale olabilecek bir yeteneğimi aramak.
  • Mahalle baskılarına kulak asmamaya devam edebilmek.
  • Her zamanki gibi güzel kitapların, ruha iyi gelen şarkıların peşine düşmek...
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • 30 yaşa ilişkin bir önceki yazıda yazmadığım için eksik hissediyorum, benim bir şarkım olacaksa bu hayatta o kesinlikle “artık melek değilimdir”
  • Chasing Cars (snow patrol) ve Starsailor dinlemek bünyede gözyaşının dışarı sızmasına vesile olsa da acil durum anında ilk dinlemeyi tercih ettiklerimdir.
  • Ve son zamanlarımın favorisi Editors’dan Push Your Head Towards the air hissiyatlı doğumgünü şarkım oluyor.

14 Ağustos 2012 Salı

"yakına hiç gelmiyor uzaklar"


  • Yaz sezonu boyunca her tatil yöresinde olduğu gibi alexandroupolis’de de haftasonu yer bulmak biraz zor. Biz gitmeden 3 gün önce rezervasyon yapmıştık ki, o da asıl istediğimiz otel değildi. Cumartesi günü gelip de zarzor yer bulanları duyduktan sonra gidecekleri uyarmak boynumun borcu, gitmeden önce otel rezervasyonunuzu yaptırın. Bir de otellerin internet sitelerinde yer alan fotoğraflarına kanıp da, duygularınızla oynatmayın.

  • Bizim otelimizin tek sıkıntılı kısmı, bizim dışımızdaki tüm misafilerin (ki bu büyük bir kalabalık oluyor) Fransız yahudilerinden oluşmasıydı. Şahsen derdim ne Fransız ne de Yahudi olmalarıydı, derdim anlayamadığımız ortak bir amaçla birarada olmaları ve gerçekten de çok kalabalık olmalarıydı. Hepsinin en az iki çocuk sahibi olması ve söz konusu gürültü olayına hiç girmiyorum. Yahudiliğe dair çok bilgim olmasa da, şort terlik görünümündeki erkeklerin kafalarındaki kippayı çıkartmaması ve küçücük çocuklarda da sürekli kippalı dolaşmasından hepsinin muhafazar olduğuna kanaat getirdim. Bir de ne kadar ayrı olma inadında olsalar da, büyük çoğunluğunun Araplara benzediği gerçeğini gördüm.

  • Sabah kahvaltısında arasında kaldığımız kalabalığı, o kahvaltı salonunun dağınıklıklığını (istilaya uğramış bir hal) bir şeyler atıştırsak da olur hissiyatımızı sanırım tarif edemem. Kaldı ki gerçekten de iyi bir kahvaltısı vardı otelin ama işte imkan ve sırayı denk getirmek pek mümkün olamadı. Bu sebeple de her şey dahil otellere veya açık büfe yemeklere neden gitmediğimi bir kez daha hatırladım. Tabi bir de kahvaltı çeşitlerinden Yahudilerin de dinen domuza pek sıcak bakmadığını sezinlemiş oldum.

  • Yunanların fakir ama prensipli insanlar olduğu için Pazar günü çalışmıyor, onun yerine cafe veya restoranlarda vakit geçiriyorlar. İbrahim abi’den aldığımız sosyoekonomik bilgiye göre alexandroupolis’in çoğu memurluk ile geçindiği için, dükkan sahiplerinin eşleri de memur olduğu için 1.5 gün dükkanı kapatmakta mali açıdan sıkıntı duymuyorlarmış. Kaldı ki herkes dükkanını kapatırsa, kimse alışveriş edemez bu durumda ortada bir kayıp da olmaz.. Tabi insan haliyle Türkiye’de Pazar günü Avm’ler kapansa bu insanlar ne yapar, hepsi sokakta kalır vallahi diye de düşünmeden edemiyor.
                                         bknz.Souvlaki en üstteki kelime
  • Neyse efendim, havanın kötü olduğu Pazar günü sahil şeridi epeyce kalabalıktı ve büyük çoğunluk tahmin edeceğiniz üzere frappe içiyordu. Yemek yiyenler ise genel olarak bir sokakta toplanmıştı. Bu sokak -doğru yazmadığımdan emin olduğum- souvlakicilerin sokağı. Souvlaki (suflaki diye okunuyor) bizdeki tavuk şiş formunda şişi veya kebap formatında domuz etinin adı. Bunun dışında köfte ve et çeşitleri de yapan sokağı, gelen et kokusundan rahatlıkla bulabilirsiniz. Yemeğe orjinallik katan yağlı kağıtlarda tabaksız ikram edilmesi. Öyle ki et ve patates kızartmasının yanında greek salatı da aynı kağıt içinde getiriyorlar. Yanına da isterseniz pide isterseniz ekmek getiriyorlar ve siz yurtdışında olduğunuzu levhalardaki latin harflerinden anlıyorsunuz.


bknz. Börekçi kahveci kafesi
  • Türkiye’ye girişte freeshop’tan bazı ürünlerin alışverişini yapmak için ülke dışında 3 gün geçirmiş olma şartı aranıyormuş. Salt ucuza alkol veya sigara almak için giriş çıkış olmasın diye böyle bir uygulama yapılmış sanırım ama girmediğim kulak doygunluğu ile yazıyorum. Yunanistan gelirken kavala kurabiyesi almak gerek diye düşünenlere de, Edirne’deki Keçeçizade’nin kesinlikle çok daha başarılı olduğunu belirtmeliyim.
  • Yunan topraklarında adımı basmadığım yer kapsamında Kavala’ya gidip, yerinde kurabiyesini yersem belki fikrim değişir. Hem Thassos’a (yeni hedef) gitmek için Kavala’ya uğramak da şart.
                               bknz. parkta satranç oynayan amcalar
  • Bu arada yanlış anlaşılmasın birdenbire Yunan sevdalısı olmadım. Sadece haftasonu için ikamet edebileceğim yakın vefakat gurbet ülkeleri arıyorum. Paris’e veya İtalya’ya ucuz uçak bileti var da benden gizliyorsanız darılırım.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar; 
  • Alexandroupolis’de fotoğrafta gördüğünüz köpekle kaç kere karşılaştığımın haddi hesabı yok. O bezgin suratına , yorgun tavrına hem üzüldüm hem de çok sevdim. Ve her karşılaştığımız köşede de inatla fotoğrafını çektim. Sizin için şehre özgü bir fotoğraf olmasa da benim için Alexandroupolis’in simgesidir bu düşük surat, gidenler görmeden dönmesin.  

  • Şehirde en sevdiğim insan, plajda sorduğumuz bir soru karşısında ingilizcesini parçalayıp bize yardımcı olmak için kendini harcayan garson çocuk oldu. O kadar detaylı bir şekilde bilgi vermek için çabalayıp, bir de ingilizcem için kusura bakmayın dediğinde boynuna sarılmadığım için halen pişmanım.
  • Yunanistan’da da sanırım tüm Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, ansızın çıkagelen bir bilet kontrolcüsü var. Tabi kendisine dair bilginiz olmayınca ve yunanca da anlamayınca, bir durakta otobüse binip yanınıza gelen kişinin sizden otobüs için bilet istediğini düşünebiliyorsunuz. Bu sebeple toplu taşımayı kullanacaksınız, benden uyarması biletinizi attığınızda “valla az önce şöför abiye gösterdim” diye dert anlatmak zorunda kalabilirsiniz.
  • Gümrük polisleri sigarayı rüşvetten bile saymadıkları için olsa gerek, bizim içinde bulunmamıza rağmen İbrahim abi’ye sigaralarının bittiğini söylediler tüm yüzsüzlükleriyle. Poliste ar veya ahlak bulunmadığı için şaşılası bir durum olmasa da, insan yine de bir haftalık kamera görüntüsü ile ne rüşvet muhabbetleri çıkar ortaya diye de düşünmeden edemiyor.  
Üç yazının derinlerdeki ana fikri; kendi tercihinizle gittiğiniz sürece başka yerler ruha hep iyi geliyor...
ps. başlık şarkısı Melis Danişmend ile Köprünün Tam Üstünde

13 Ağustos 2012 Pazartesi

"sevdim işte onu delice cesaretin yok artık benim vazgeçmeye kaybetmeye"



Alexandroupolis macerası vol;2;
  • Sakız macerasından sonra Alexandroupolis’e gidip, otel işini orada halletmek bize pek sempatik gelmediği için konaklama işini önceden ayarladık ve şehrin merkezine yürüme mesafesinde olan Egnatia otelde kaldık.
  • Alexandroupolis 60.000 nüfusu olan bir koca şehir ve çoğu iyi otel şehrin biraz dışında. Yani arabasız seyahat edecekseniz, şehir merkezindeki oteli iyi seçmeniz veya toplu taşıma imkanlarını iyi araştırmanız lazım. Şehir dışındakiler daha çok 4-5 yıldızlı otelerken, şehir içindekiler nispeten daha pansiyon tarzı görünümünde oteller.
  • 4-5 Yıldız dediysek de geceliği 90 euro olan oteller bunlar ki bu fiyatın altında da vakitlice rezervasyon yaptırırsanız gayet güzel oteller bulunabilir. Hele ki, Saros veya Erikli’de yıldızını bırakın banyosunun fotosunu sayfasına koymayan her türden otel veya pansiyon, kişi başı en az 125 TL ile kapıyı açtığından; Alexandroupolis konaklama açısından gayet makul alternatifler sunuyor.
  
  • Alexandroupolis’in tek kötü yanı, şehirde motor kiralamak gibi bir meftumun yaygınlaşmamış olması. Çoğu tatil yöresinde olduğu gibi şehrin merkezinden de denize girmek çok tercih edilmediğinden birçok beach var ve bir taşıtınız yok ise, oraya gitmek için taksi ya da otobüs şart.
  • Biz galiba Ammo Ammo beach’e gittik, galiba diyorum çünkü şehirde bulunduğum süre boyunca okuma yazmayı sıfırladım. Upuzun bir sahilde farklı farklı beach clublar var ve sanırım hiçbirinde de giriş yok. Sadece yediğinizi içtiğinizi ödüyorsunuz. Biz arkadaşlarımızın önerisi ile sahilin en sağında yer alan mekanı tercih ettik ve pek de memnun kaldık. Mekanın üstündeki restoranda öğle yemeğinizi yiyebileceğiniz gibi, kumsalda da sandviçvari şeyler atıştırmanız mümkün.

  • Türkiye sahilleri ile en büyük farkı da sanırım burada. Yani bizde plajlar ya tamamen salaş ya da tamamen kokoş bir ortamız her zaman olduğu gibi yine yok. Ama orada gayet iyi hizmeti çok makul bir fiyata bulabiliyorsunuz.
  • Deniz, beklentilerimin aksine soğuk değildi (bu durumda Bozcaada’nın suyu neden soğuk onu anlayamıyorum) ve gayet güzeldi.Karşılaştırmak gerekirse iki hafta önceki Asos’un denizinin ise bir tık ötede olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim.
  • Haftasonu münasebeti ile pek tabiki sahil kalabalıktı ama asıl kalabalık siestacı Yunanlıların dükkanları kapattığı 14.00 sonrası artıyor. Ve başka dil, başka kültür olsa da, arkadaşlar fiziken bize gayet benziyorlar bu nedenle Yunan kızları çok güzel, erkekleri pek yakışıklı diye bir şey söylersem yalan olur, aynaya bakarak az çok tahmin yürütebiliriz sanırım.

  
  • Yunanların bizim çoban salatanın üzerine beyaz peynir ekleyerek greek salat diye dünya çapında imaj yapmasına gıcık olmuyorum ama greek salatı olan adamların kahvaltıda domates peynir yemeyi aklına getirememesine sinir oluyorum. Yine de daha önceki tecrübelerime göre gayet iyi iki kahvaltı yaptığım için Yunan mutfağına haksızlık etmeyeyim. Kaldı ki, kendilerinin kürt böreğine benzeyen bir börekleri var ki, onu kremasız da alırsanız sabah sabah peynirli börekle güne başlayabilirsiniz
  • Kahvaltıda tercih edermisiniz bilmem ama orada bulunduğunuz süre içinde Alexandroupolis’un milli içeceği frappeyi içmezseniz, kendinizi eksik hissedebilirsiniz. Mesela ben her yerde, herkeste gördüğüm buzlu nescafeyi içmemenin eksikliğini derinlerde bir yerde hissediyorum.

  • Ben ki çok yakın zamana kadar balık mahsullerine hiç yüz vermezdim ama gezgin olacaksam, gurme de olurum diyerek bu önyargımı kırmak için epey girişimde bulundum ve artık balıkmahsulü yiyen bir bünye oldum. Bu sebeple de gönül rahatlığı ile Alexandroupolis’de keyifle deniz mahsulü yiyebilirsiniz diye yazabilirim. Genelde ucuzakeyifli yemek için bile oraya gidilir dense de, euro 2.2 iken o işin ucuz olmadığını da belirteyim. Ama buradan kesinlikle pahalı değil, onu söylemeliyim.
  • Şehrin sahil şeridinin bir kısmı taverna (yani restoran) bir kısmı da kafe( yani aile çay bahçesi) ile donatılmış halde ve akşamları buraları epey kalabalık oluyor. Ama biz akıntıya karşı yüzeceğimiz için akşam yemeğini referansla bir ara sokaktaki Nisiotiko Balıkçısında yedik.Nisiotiko’nun sahibinin eşi bir Türk ve garsonların bir çoğu da orta düzey Türkçe konuşuyor. Bu sebeple, orayı tercih ederek yan masada Türklerle denk düşme ihtimalin de göze alıyorsunuz. Asıl derdimiz yemek olduğunda bunların hiçbiri anlamlı olmuyor ve şahane yemekler yiyerek gayet keyifli bir akşam geçiriyorsunuz. Hatta bendeniz, balık yiyeceğinize sadece ara sıcaklar (ahtapot, karides, kalamar, kabak kızartması) salatalar falanlar filanlar ile karnınızı doyurmanızı tavsiye ederim ki, bu şekilde daha çok çeşit de yiyebilirsiniz. (Hafta sonu için rezervasyon yapmanız, açıkta kalmamanız için tavsiye edilir)

  • Gittiğimiz her mekan da tatlı veya meyveyi ikram eden Yunanlılar ile Türk tipi kazıklayıcı tatil esnafını karşılaştırma olayına ise hiç girmiyorum.
  • Şuraya kadar yazdıklarım, gezme misyonumun deniz sonra da yemek olduğunu gayet iyi ispatlıyor ama yeme konusuna bu yazıda devam edersem bu yazı alıp başını gidecek. Bu nedenle 1.5 günlük tatili 3 yazıda anlatma görgüsüzlüğünü de yapacağım.
Tüm iştahımla bir sonraki yazıyı da yazarsam, Vedat Milor ve Mehmet Yaşin’e de hodri meydan diyeceğim.

ps. başlık şarkısı Kenan Doğulu ile Güle Güle. (Sozlükte biri bu şarkının sözlerini yazıp" keşke bir de şu şans meleğim şarkısını yapmayaydı ama neyse o konu dışı." demiş ki, işte tam da aynı gelgitlerdeyim Kenan Doğulu'ya karşı, "hala mı Kenan" diye burunbüken okurun bilgisilerine sunarım.

12 Ağustos 2012 Pazar

"kelimeler acıtır bilirim ama özenle seçtim sanmıştım"


İstanbul sıkılması ve schengen batması sonucu bu haftasonunu da gurbet ellerde geçirmiş bir zatı muhterem olarak gezdim gördüm yazmazsam eksik kalır diyerek satırlarıma başlıyorum. 


Türklerin Dedeağacı Alexandroupoli'de bir güzel haftasonu;

  • Alexandroupoli İpsala sınırından sonra yarım saat mesafede bir sayfiye şehri...bu sebeple eğer vizeniz var ise saros veya erikli'ye gitmekten pek farklı da değil, Asos veya Bozcada'ya gitmektense kesinlikle daha yakın.
  • Mesafe olarak yakın olsa da ulaşım açısından her şey o kadar toz pembe değil. Kendi arabanızla sınırı geçmek için uluslarası ehliyetinizin olması ve bir de arabanızın green card sahibi olması lazım (15 gün için 60 Euro, Aracınız kiralık ise başka ek şartlar da gerekiyor) kısacası sizin gibi arabanızın da pasaportunun ve vizesinin olması şart. Arabasız gitmek içinse tek otobüs hattı olan Metro'nun 22.00 de kalkan ve 03.00 de orada olan seferine mahkumsunuz. Söz konusu otobüsün asıl rotası Selanik olduğu için öyle abuk bir saatte  Alexandroupoli'ye varıyorsunuz. 


  • Arabanın bürokrasisi ile uğraşmamam, gecenin bir yarısı bilmediğim şehire de inemem derseniz derdinize Aşağıköylü İbrahim abi (abi kısmı hariç kartvizitinde böyle yazıyor) yetişiyor ve sizi İpsala sinir kapısından alıp alexanderpolis'e bırakıyor. İbrahim abi, batı Trakya türklerinden ve Yunanistan vatandaşı olduğu için istediği zaman istediği yerde bulunabiliyor. Resmi olarak taksici. Bildigimiz taksicilerden tek farkı ülkeler arası seyahat etmesi. 



  • İnternette boyle taksicilerin olduğunu okuyup, süreci anlamak için epey  telefon ettigim için süreci detaylı yazıyorum ki. gezme tozmaya bir katkımız olsun. Kendisinin telefonunu benden alabilirsiniz ama varsayalım ki benimle bir münasebet kurmak istemiyorsanız, Keşan otogarından herhangi bir tür şirketini arayıp, dedeağaça giden taksicilere nasıl ulaşabilirim diye sorun, birinden biri size telefon numaralarını mutlaka verir. 



  • Seyahatten bir gün önce de bu numarayı arayıp bir sonraki gün kaçta sınırda olabileceğinizi söyler, Tekirdağ'ı geçtikten sonra da kendilerini ararsanız sınıra beklemene gerek kalmaz. Arabanı gidiş  bedeli 60 Euro olduğu için 4 kişi de gitseniz, 2 kişi de aynı fiyatı ödüyorsunuz toplamda. Biz iki kişi (with yolarakadaşlarının piri fuhrerschein) gittik, başka iki kişi de arayip cok yakinlarda  olduğunu söylediği için İbrahim abinin ricası ile onları da bekledik. Zaten 60 euro vermeye razıydı bunlar yaklaşımının  sonucunda da nedense normalde 30 Euro vermemiz gerekirken, sonucu 40euro verdik.  Yani siz de bu işlere girişirseniz başından pazarlığınızı yapın, ya da kimseyi boş yere beklemeyin.

  • Tabi şu da var, İbrahim abi iki sınırın da kurdu olmuş. Kendisine pasaportumuzu verdikten sonra, arabadan inmeden sıra beklemeden tüm pasaport islerini halledebiliyorsunuz. Yurtdışı çıkış harcını bile kendisinden alıyorsunuz diyeyim, gerisini siz anlayın. 
  • Sadece gidişi bu kadar detaylı yazmam sonucunda yol bitti, yazı bitmedi. Bu nedenle  Alexandroupoli   v.2 yazısını da yazmak şart oldu. Ben şimdi dönüş ve pazar depresyonunu harmanlayayıp üstüne de bir çay içeceğim ve inşallah hayat gailesine girmeden de yazının  devamını getireceğim. 
  • Herkes söyledi ama ben de eksik kalamam, Yunanistan'ın mali sıkıntı içindeyken bile dükkanların haftasonu Cumartesi 02.00'den sonra kapalı olmasını gerçekten aklım almıyor.
  • İbrahim abi ticaret erbabı ama işine saygılı ve iyi bir insan. 10 euroluk kazıklama için yanlış bir algı oluşmasın:) 
imza: her yazının sonunu bir vaatle bitiren blog yazarı 

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Milliyetçilikle uzaktan yakından alakam yok ama Yunan sınırından girerken, arabala lastiklerinin dezenfekte edici sudan geçmesine karşılık, ülkemize her isteyenin zırt diye girebilmesi olayına gayet gıcık olduğumu belirtmeliyim.
  • Yunan taksileri de sizi Yunan sınırından alarak yaklaşık aynı ücrete şehre götürebilir ama Türk ve Yunan sınırını yaya geçme şansınız yok. 
  • Alexandroupoli fazla turistik bir şehir değil, orayı da turistik yapan Türkler olmuş. Euro/Tl paritesi sebebiyle ucuz demek zor ama konaklama fiyatlarını karşılaştırınca Saros veya Erikli'de kalmaktan çok daha mantıklı.

ps. başlık şarkısı konudan tamamen kopuk bir şekilde "sen de unut" ile Aslı.

10 Ağustos 2012 Cuma

"Uğraştık, bir sebep varmış gibi"


İnsanın hayatına dair alabileceği en iyi karar, hayatı için yeni kararlar almaktan vazgeçmesi. 30 yaşımda hayatın yeni kararlar alarak değil, uygulayarak değişeceğini öğrendim. Yine de çok beklenen bu yaş dönümüm için iki üç plan çiziktirmezsem içimde kalır. Nihayetinde blogun sloganı belli, kendime söylüyorum da laf dinlemiyorum.

Öncelikle bilmeyenler için uyarıda bulunayım, doğum günün yarın veya bir sonraki gün değil. Ben olağan pimpirikliliğim ve 30 yaşıma gereğinden fazla anlam yüklemem nedeniyle geçmiş değerlendirmesi, gelecek heveslenmesini biraz erken yapıyorum.

İnsan bünyesi, bir savunma mekanizması olarak geçmişi güzel hatırlıyor. Ya da Murat Gülsoy’un dediği gibi” Geçmiş güzel gelmeye başladıysa yaşlanıyoruz demektir”. Bir süredir geçmişe dair alakalı alakasız “anların” aklıma gelmesini de bu hale veriyorum. “Geçmiş güzeldi ama değerini bilemedik hissiyatı”nı yenemedikçe zaten hep önde olan zamana karşı mutlu olma şansımız yok. Bu nedenle zamanında farkına varamadığınız şeyler için sonradan üzülmekle kendimizi heba etmemek lazım. Tabi yazmak ile uygulamak aynı kolaylıkta değil, yine de farkındalık iyidir.

Geçenlerde yazdığım değişiyorum ama bu değişimden memnun olur muyum bilmiyorum temalı yazımdan sonra, bazı değişikliklerimi sevebileceğimi gördüm. (belirtmekte fayda var, bu değişim denilen safsatalar insanlık için küçük benim gibi sabit ruhlar içinse büyük şeyler)

Aslında son bir yılı düşününce en büyük değişimi dış görünümümde yaşadım ki, bu süreci güzellik kısmı olmasa da Çağla Şıkel’in simsiyah saçlarından sarışın olma sürecine benzetiyorum. Bir de saç kısalığı hali var ki, bambaşka bir benin ortaya çıkmasına sebep olsa da, bugünlerde yeni yeniden uzun saçlarıma kavuşmayı bekliyorum. Tabi şu da var, kadınlar hayatında istediği değişiklikleri yapamadığı sürece şekil şemale kendilerini verdikleri için, bu uzun saça kavuşamadan başka şekillere girmem inşallah diye de yapacaklarıma karşı bir korkum da yok değil. Haliyeti ruhum ve ben aynalara bakarak yaşayıp göreceğiz artık.

Genel bir hissiyat değerlendirmesi yapmam gerekirse; yıllar geçtikçe hem çok hissiyatlı hem de ziyadesiyle umursamaz olduğumu düşünüyorum. Bu karmaşa nasıl oluyor diyorsanız stratejimi paylaşayım. Öncelikle zaman daralıyor psikolojisi, “yapmak zorunda olduklarım” “yapmak istediklerim”’den daha çok olduğu sürece ben mutlu olamam gerçeğini insanın yüzüne çarpıyor. Bu nedenle bazı zorunlulukları terketmeye usul usul başlıyorsunuz. Bir yandan da her şeyi daha derin sorgular hale geliyorsunuz. Her tavır, her kelime çok anlamlı olmalıymış gibi, boş vakitlerinizde derinlere iniyor, gereksiz manalar çıkartıyorsunuz ki, bence en büyük yaşlılık belirtisi de bu.



Çalışmanın üretmek olmadığını, gerçekten bir şeyler üreterek yaşamı anlamlı hale getirebileceğimi geçen zaman sonunda daha iyi anladım. Ve bir de insanların yaşadığını ispat etmek için “anı”lara ihtiyacı olduğunu düşünür oldum. Belki de bu yüzden ya da sadece sosyal popülarite sebebiyle fotoğraf çekmeye daha bir anlam yükler oldum.

Geçte olsa, her fırsatta İstanbul dışına çıkma virüsü ile tanıştım ve kendime göre daha mobil bir hal aldım. Güzel denizler için saatlerce yol gidebileceğimi gördüm. Trafikte cinnet geçirmemenin yeni yollar hayali kurarak mümkün olduğunu gördüm. Aslında yolların yaraları hiç sarmadığını ama yine de hiç bitmesin istendiğini (bknz. Yollar ve Teoman) güzel şarkılar eşliğinde teyit ettim.

Bezginlik vakitlerinde “Bir Yol Bulursun”a sarıldım, Sakin’in şarkılarını inatla “çok güzeller” diye dinledim, Morrissey ve Brazzaville’i tatil marşı yaptım.

Başıma gelenler, sahip olduklarım, olmak istediklerim için “Bu kadarı var bana hayatta, yetinirim belki “ ile “daha fazlası var hayatta, isterim belki” ikileminde gidip geldim. Galiba bundan sonrasında da değişen bir şey olmayacak. Değişirse de ben yaşayıp görüp yine buralara yazacağım.

Anlatılmayacaksa yaşamanın anlamlı olmadığı bir çağda, bu kadar şeffaflığın hiç güvenilir olmadığını biliyor, buna rağmen hayatımdaki en keyifli işlerden biri olarak yazmaya devam ediyorum.

Coming soon; yeni yaş planları, 30 oldum ben hüznü.

ps. başlık şarkısı Ayça Şen ve Büyüdük

3 Ağustos 2012 Cuma

"özlemek daha gitmeden eksik hissetmek "



Ben önce eski durağım ustat’ta sonra buralarda Kenan Doğulu’ya sevgi ve sempatimi sayısız kez dile getirdim. Bugün halen hatırladığım en güzel yeni yıl eğlencesi olarak kendisinin konserini sayar, bir soğuk Şubat akşamı sokakta konserini dinlemek için nasıl da kendime ve çevremdekilere eziyet ettiğimi hatırlarım.

Ama işte 2. veya 3. Ergenlik de gün gelip bitiyor sayın okur. Kendisini gene sevsem de, bir albümünü baştan sona dinlemeye tahammül edemiyorum. Geçmişin hatrına aşka türlü şeyler albümünü aldım yine de. Ama baştan sona tüm cd’yi halen dinleyemedim. Buna rağmen albüm hakkında konuşarak, geleneksel Türk eleştiri ruhunu da ne kadar özümsediğimi belirtmek isterim.

Evvela şunu belirtmek lazım, bu albümün ilk bölümü yaz başında çıkan sonbahar ruhlu bir albüm. İkinci kısmı ise, reklamdı tribute albümdü soundrackti derken ortalara saçılan şarkıları toplama albümü. Anlayacağınız daha çok yazı boş geçirmeyelim albümü.

Ben 13 şarkılık albümün 3-4 şarkısını epey dinledim hatta Şeytan Tüyü ve Aşka Türlü Şeyler’i de gayet sevdim. Doktor eskimiş de olsa da tatil şarkısı kıvamında iddialı. Bal gibi de fazlaca çalınmaktan muzdarip alışıldık hale gelse de güzel. Tabi fuhrerschein sağolsun, sürekli olarak beni “ hep aynı melodi, hep aynı beylik laflar” şeklinde de gazlayarak, albüme karşı güzel bir önyargı sahibi olmama vesile oldu. (aşk öyle bir şey ki, şarkısından itinayla nefret ediyorum mesela)

Tatilden dönsem de müsadenizle size halen tatil yazasım var muhterem okur. Çünkü ben İstanbul’a hafta ortası dönüp, hafta sonu gene deniz uğruna yollara düştüm. Bünyeme ters olsa da, her şey birdenbire oldu ve Cumartesi sabahı 4.30’da yola çıkmak biraz zor oldu. Ama ondan sonraki her şeye de değdi. İstanbul’da rutin ziyaretlerimi yapmaktansa, mavi sularda yüzüp bir de envai çeşit balığı izlemek bana pek güzel geldi.

Bu seferki güzergahımız aynı bölgedeyiz diye yakın gibi bir algı oluşturan Asos oldu. Benden söylemesi ne Asos ne de Bozcada’ya İstanbul’a yakın diye gidip de kendinizi üzmeyin. İstanbul’a yakın yer 2 saatlik Avşa’dır, Silivri’dir,Tekirdağ’dır. Artık öyle bir şey yok ama bulursanız uygun fiyatla Bandırma’ya denizotobüsü ile geçin ve oradan gidin Çanakkale tarafına, belki o zaman kısmen de olsa daha az yorulursunuz.

Asos’ta bir arkadaşın referansı ile gittiğimiz mekan beni epey şaşırttı. Twitterda da yazdım, mevcut salaşlığı ile gördüğüm akademik personel sayısı birbiri ile doğru orantılıydı. Mekanın ismini vermektense gördüğüm prof seviyesinde akademisyenlerin seviyesini vermek görmemişlik olsa da kusuruma bakmayın, bu şaşkınlığımı dillendirmem şart. Fuat Keyman, Ahmet İnsel ve sonrasında Murat Belge. Bu sebeple kitap falan okumayıp, daha çok gözlem (röntgenciliğin akademik hali) yaptığımı itiraf etmeliyim. Bir de denize bayıldım ki, güzel deniz için km. yol gidebileceğimizi (özellikle yan koltukta) de bu haftaso sayesinde bir kez daha teyit ettik.

Asos uzak ama Saros yakın diyerek, bir hafta sonu da şansımızı orada mı denesek diyerek Varoldökenin Saros bilgi birikimine de başvuruyorum.

Prensiben yazın sinemaya gitmeye karşı sığ bir insan olsam da Batman’i izlemeye bir heves gitmiş ve bundan da pek bahtiyar olmuş bir insanım. Gerçi vizyona girdiği ilk Cuma akşamı filmin gördüğü yoğun ilgi (bizim yer bulamamız) benim seri hakkındaki cehaletimi yüzüme bir güzel çarptı. Filmin hatrı sayılır bir bekleyeni varmış ki, bu noktada beklentisiz bir şekilde filme gittiğim için de çok bahtiyar oldum. Öyle ki, benim pek beğendim filmi hiç sevmeyenler olmuş ki, o kadar beklentinin olumlu karşlılık bulamaması çok normal geldi ve cehaletimden ötürü pek bahtiyar oldum. Yani henüz filmi izlememişler varsa, bu filmin fantastik bir film olduğunu kabul ederek ve az sorguyla izlemenizi öneririm. Ve konfor anlamında belki daha iyileri vardır ama dakiklik açısından City’s’in sinemasını da itinayla öneririm. Reklamlar nedeniyle yarım saat sonra başlayan filme alışık bünyeler geç girdiği için biraz sıkıntı olsa da, benim gibi dakiklik hastaları için 10 numara yer City’s sineması.

City’s demişken, galerinin olduğu kata da Çapa’nın el atması sonrasında, yakında City’s Çapamarka olarak el değiştirmesini bekliyor, gelişmeleri de olağan merakımla izliyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
Christian Bale'e olan duygularımı başka bir yazıda kaleme dökmeyi planlıyorum. Yoksa Batman'den bahsedip, kendisi hakkında iki güzel kelam etmeyeni Allah çarpar. Ama o batman maskesinin altındaki bazı sahnelerde de bence o yoktu, bu konuda da  Chris Nolan'dan açıklama bekliyorum. 

ps. başlık şarkısı Kenan Doğulu ile Güle Güle