26 Temmuz 2012 Perşembe

"bitebilir de sona ermez bazı şeyler"



Gezdim gördüm anlatmadan duramam derlemeleri;
  • Kaş Gümüşlük'ten sonra ikinci Cihangir oldu derken, orada Leyla ile Mecnun tayfası (Ali Atay, Onur Ünlü, Burak Aksak) ve Uğur Polat'ı sıklıkla gördüğümü ama gazetelerde yazdığı gibi Demet Evgar ile Ali Atay'ı yanyana görmediğimi tatilin magazinel ruhuna hitap etmesi için belirteyim.
  • Kaş'taki tekne turunda uğradığımız kara ulaşımı olmayan Kale Köyü'nü de pek egzantirik buldum. Orada tanıştığımız İstanbullu bir kadının yazın tamamını orada geçirmesi sonucu yaşadığı sıkıntıyı sezinleyince, kulağa çok güzel gelen 3 ay kafayı dinleyeceksin fikrininin uygulamada pek de sempatik olamayacağını anladık.
  • Tatilimiz leyleği havada görmemizi takiben başladığı için Kaş sonrasında Türk karasularında Bozburun ve Çeşme'ye giderek, her şey dahil dışında her türlü tatil türünü tecrübe ettik. Hepsi farklı ve hepsi de güzel olduğu için bundan sonra 1 haftalık tatilde tek bir yerde kalma ihtimalimi epey düşük bulmaktayım.
 
  • Ağırlıklı tatilcilerin aksine denize girmeye bayıldığım için, deniz deneyimlerimi de müsaadenizle aktaracağım. Bana göre Çeşme'nin buz gibi ve berrak suyunun tek rakibi Bozcaada olabilir. Güneyin deniz suyu sıcaklığını tecrübe ettikten sonra iki dakikalığına insanı serinleten deniz suyunun pek bana göre olmadığına kanaat getirdim. Bu nedenle Bozburun'da otelin önünden sabahın köründe veya gün batımında sakin bir denize girmek çokça keyifli olsa da ben soğuk suyu arıyorum arkadaş (Çeşme'de suya alışmam için geçen sürede bu konuda epey tereddüt ediyorum tabi) 
  • Bodrum xuma'ya geçen sene küssem de hakkını yemem, bugüne kadar gördüğüm en güzel beach. Güzelim seaside'ın yerine açılan bohemyın burjuvanın (peh peh dedirten Emre Ergani mekanı) kısaltmasına sahip bobou'ya kötü referansları nedeniyle gitmedim. Bunun yerine Babylon Ayayorgi'yi Çeşme tarafının en güzel beachi seçtim. Tabi deniz olarak halk plajının şahaneliğine de kimsenin laf edemeyeceğini belirtmeliyim. 
  • Çeşme demişken, benim gibi Alaçatı'ya tatile giden herkes kazıklanmayı da kabul ederek yola çıksa da, altı boş pahalılığa isyan etmemek mümkün değil. Vasat yemeklere saçmasapan paralar vermek de, beachlerde bir sürü para harcarken üstüne bir de giriş paraları vermek de akıllı işi değil. Sezon kısa ilgi çok diye daha ne kadar kazıklanmaya razı olacağız göreceğiz.
  • Bozburun, gerçek bir kafa dinleme tatili için ideal bir mekan. Bu noktada gününüzün tamamını otelde (kara yolu ile ulaşım olmayan otellerde) geçireceğiniz için, seçtiğiniz otelden emin olun. Biz mesela Baldan Suites diye yeni açılan bir otelde kaldık ki, bu işin sadece iyi niyetle halledilemeyeceğini bir kez daha tecrübe ettik. Çokçok güzel olabilecek bir mekan profesyonel olmayan çalışanlarla günü kurtarmadan öteye gidemiyor maalesef.
  • Bu tatil sonunda kesinlikle emin oldum ki dövme insanın kendi vücuduna yaptığı en büyük kötülük. Çok yakın zamana kadar bir minik dövme yaptırmayı düşünsem de, gördüğüm sayısız kötü görüntü sonrasında bu işin de ehliyetle yaptırılması gerektiğine kanaat getirdim.
  • Dövme yaptırmak isteyen insanlar, seçtiği modeli ve vücudunun neresine yaptırmak istediğini anlatan bir kompozisyon yazmalı ve dövmeyi bence bu değerlendirme sonrasında yaptırabilmeli. Tabi bir de ülke çapında motif kontrolü yaptırılmalı. Bir insanın özenerek yaptığı ve gayet şık duran bir motif, özenti insanlar sebebiyle herkes tarafından kopyalanarak sıradanlaşmamalı (böylece ülkenin yarısında melek kanadı ve minik martı figürleri olmaz).
  • Ve Türk kadınının selülitten de büyük derdi çatlaklara artık biri çare bulmalı. Kilo, yaş ayırımı yapmaksızın her bünyede yer edinen çatlaklardan kurtulmanın bir çaresi gerçekten var mı merak ediyorum.
  • Varsa en azından genç kızlarımızı kurtaralım, onlar da bizim gibi olmasın. Yoksa herkes spor yapsın, genetik kodumuzun temelleri sarsılsın.
Ve çok rica ediyorum Tanrı bizlere, işten güçten soyutlanabilecek daha uzun tatil imkanı versin.

ps. Çok sevdiğim İlker'in yıllık izne ilişkin şu tweetini de yazımızın ruhu münasebeti ile paylaşmak isterim. "Ulan adın yıllık izin ama bir haftada bitiyorsun. Yazıklar olsun"

ps.2. bu yazı ile birlikte önceki yazı da sağolsun edited by kusburnu  

ps.3 başlık şarkısı Kenan Doğulu ile Aşka Türlü Şeyler

25 Temmuz 2012 Çarşamba

"bütün opsiyonları gezdik"


Tatilin başından itibaren rotamızın karşısında olan Yunan adalarını gezmek gayesindeydik ve ilk durağımız Meis olunca bu işe epey heveslendik. Maalesef Simi'de hevesimiz kursağımızda kaldı. Bozburun ve çevresinde bu tür turlar için saçma fiyatlar talep edildiğinden kendisini es geçip, istikameti Sakız'a çevirdik.
Ben yandım, başkası bilinçlensin, isterse yansın diyerek olan biteni eğitici öğretici bir şekilde yazacağım, ilgi alanı gurbet eller olmayanları şimdiden uyarırım.


Sakız için feribotlar Çeşme Ulusoy limanından kalkıyor, kaldı Tur şirketlerinin büyük çoğunluğu da burada.
Seyahat için Schengen vizesi artık şart değil. Ama vizeniz varsa 20 Euro olan tur, vizeniz yoksa 100 Euro oluyor. Bunları kredi kartı ile ödeyebilirken, yurt dışı çıkış harcını nakit ödemeniz gerekiyor.
Tur şirketi ile daha önce irtibata geçtiyseniz, seyahatten yarım saat önce orada olmanız yeterli. Vizesizlerde süreç farklı sanırım, onu teyit etmenizi öneririm. Yazının ana fikrini burada açık etmek istemezdim ama susamayacağım hele de vizeniz yoksa o kadar verip Sakız'a gitmeyin, benze yazıktır günahtır.

Sabahları ve akşamları olmak üzere iki tur var çoğu şirketin. Biz bir gece de orada kalma planları ile akşam 18.00 feribotuna binerek seyahatimizi başlattık.
Sözlükte ve bazı bloglarda okuduklarımda kimse belirtmemiş ama bence çok önemli bir bilgi; Sakız'ın merkezi çok çirkin. Geldiğinizde "bu muymuş?" diyecek, hayalkırıklığına uğrayacaksınız, şaşırmayın.
Adayı fazla bilmeden, en saçma bilgileri okuyarak adaya gittiğimiz için nerede kalacağımıza dair de pek fikrimiz yoktu. Merkezde otel veya pansiyon tarzı pek yer yok,olsa da kalma imkanı biraz düşük. Sadece sahilin diğer ucunda güzel sayılabilecek bir otel var,onun dışındakiler vasat sayılabilir. Gümrükten çıkar çıkmaz da sağda araba kiralama firmalarının üstünde bir yer var, orada da şansınızı deneyebilirsiniz (70 Euro civarında)
Kaldı ki bizim gibi şehri kendimiz keşfedelim azminde değilseniz tur şirketinin hemen gümrük çıkışında bir yeri var ve oradaki kişiler size araba kiralama veya kalınacak yer bulma konusunda da uygun bir komisyon karşılığında yardımcı olabilirler.


Günübirlik de gitseniz kalmak üzere de gitseniz bence araba kiralamak Sakız adası için gerekli. Çünkü Sakız, adadan ziyade küçük ve dağınık köylerden oluşan bir büyük toprak parçası. Araba kiralamak için de fiyatlar 35 eurodan başlıyor ama günlük kiralamalarda bazı firmalar icin genelde km sınırı var. 100 km.yi aştıktan sonra ayrı bir ücret daha ekleniyor fiyata, dikkatinizden kaçmasın.
Merkezde sahil boyunca bir sürü kafe var ve farklı saatlerde de önünden geçtiğimizde gayet doluydu çoğu. Birinde de oturup kahve içtik ve yanında ikram ettikleri keke bayıldım ama üzgünüm adını hatırlayamıyorum.
Adanın güneyini tavaf ettiğimiz için kuzeyini bilmeden konuşuyorum, adanın görülmeye değer iki yeri var birincisi Mesta diğeri de Pigri. Pigri korsan korkusu ile dipdibe yapılmış evler ve dar sokaklardan oluşan bir küçük köy. Meydanında bir şeyler içebileceğiniz Pigri'de bolca fotoğraf çektirme şansı bulabilirsiniz.

Mesta ise yaz sıcağında taş evler sayesinde serin serin gezip, güzel yemek yiyebileceğiniz bir yer. Meydanda ismini bilmediğim mekanda yediğimiz enginar ve ekmeği de şiddetle öneririm.
Size Sakız'da denize girilebilecek en güzel yer olarak Komi diyebilirler, ben de yalana savaş açtığımdan bu turizm yalanına aldanmamanız gerektiğini söylerim. Komi bizim en vasat sahillerimiz gibi bir yer. Karfas daha yazlıkçı aile mekanı olduğundan, burası da gençlik mekanı olarak lanse ediliyor sanırım. Gelin görün ki Sakız'ın bir veya iki güzel koyu var, onun dışındakiler hep dalgalı deniz. Sakız'a gitmişsem orada da denize girerim diyerek bence boş yere eşya taşımayın.
Bizim gibi araştırmadan giden, dar zaman sahiplerine Karfas'ı konaklama adına önerebilirim. Merkeze yakın olması ve birçok otel/pansiyon olması yer bulma işinizi kolaylaştıracaktır.


  
Gelelim Sakız adasına adını veren ağaçlara. Özellikle belli bölgelerde ve boyutlarda gördüğümüz ağaçların bir kokusunu falan duymuş değiliz. Tek söyleyebileceğim bütün ağaçların altına kireç döküldüğü ki bunu da reçinelerin etrafı kirletmemesi için yapıldığına kanaat getirdim ama uydurma ihtimalim de malumunuz.
  
Adanın bir diğer egzantirik hadisesi de dört bir yanında bulunan minik kulübeler ve içinde yanan mumumsu ışık. Bazı yollarda sokak lambası yok ama bu minik kutulardan var. İçinde Aziz olduğunu düşündüğüm birilerinin fotoğrafları da var ama içindekiler biraz değişken. Google'a sordum bilemedi, bilen varsa vizyonumu genişletsin lütfen.


Uzun lafın kısası; ben gittim beğenmedim bu yazıdan sonra gidecek yarışmacı arkadaşlara da kibarlığımdan başarılar ve iyi yolculuklar dilerim

  
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar:

  • Turkcell adanın birçok yerinde çekiyor. Ama bizim gibi adanın bir diğer ucuna gidecekseniz Turkcell'e veya yol bulmak adına internet bağlantısına güvenmeyin. Çeşme çıkışında set-ur duty free'si var ama Sakız çıkışında yok. Bu nedenle bir seyler almak niyetindeyseniz, Çeşme dönüşüne erteleyebilirsiniz.


 

  • Sakız'da eşleri vefat eden kadınların siyahlara bürünme gibi bir adeti var ki, ben de orada siyah elbise ile gezerek konseptle biraz sulandırdım.
  • Sakız'da Türk tipi kahvaltı ararsanız hayalkırıklığı yaşarsınız, nihayetinde gurbet ellerdeki en büyük kurtarıcı yumurta ve sandviçi bulup yolunuza bakın derim.
  •  Kalamar ülkemizde de olduğu gibi orada da ucuz değil. Deniz kenarındaki memleketlerde neden balık ve türevleri ucuz değil adlı bir toplumsal çalışmaya da el atmam yakındır, bekleyiniz. 

"bak bak sıkılmamışız aslında"


Kaş size "yapılması gereken!" birçok aktivite sunsa da, onları yapıcam diye karşı yaka Meis'i gidip görmezseniz hatrım kalır sayın okur.

Schengenbaba sağolsun tatil planımızı görebildiğimiz kadar ada da görelim diye yapmıştık ve ilk durağımız bu kadar yakınken nasıl başka bir ülkeye ait olur dediğimiz Meis'ti.

Meis bu kadar yakın olsa da, schengeniniz de olsa karşıya gidemiyor, turların kapısını çalıyorsunuz. Genel olarak hangi turla giderseniz gidin 50 TL tur bedeli+15 TL yurt dışı çıkış harcı ödüyorsunuz. Seçtiğiniz tur şirketine göre kredi kartı ile ödeme şansı da bulabilirsiniz. Pasaportunuzu bir gece önceden onlara teslim edince harç vb işler de hallediliyor. Sabah 10.00 da turlar başlıyor ama arada 16.00'da da olan sefer var ki, nedense ben onunla gitmenin daha keyifli olacağına inanıyorum.


Yazının daha başından fikrimi beyan edebilirim ben Meis'i pek sevdim. Kafa dinlemek için, miskinlik yapmak için pek güzel bir küçük sahil kasabası. Mavi mağara diye bir yeri varmış ki, gemiden indikten sonra sizi oraya veya yüzme yerlerine götürecek botları bulabilirsiniz.


Biz adanın merkezinde yaklaşık 5 saat geçirdik ve daha da zaman olsa gayet keyifle kalabilirdik. Adanın tam ortası sayılabilecek bir yerde önce kahvemizi içtik ki, buzlu kahve derseniz bildiğiniz buzlu Nescafe getireceklerdir onu bilin ve ona göre sipariş verin.

Adanın bir diğer ucundaki otelin önünden denize girdik ki adanın merkezinde denize hop diye girme durumumuz pek olmadığı için 3 Euro verip şemsiye ve şezlonglarından yararlanarak serinlemek pek şahane oldu.

Meis küçük balıkçı kasabası imajını destekleyen birçok sahil restoranına sahip. Biz Alexandra's restraurantta yedik yemeğimizi ve pek de memnun kaldık ama diğerlerinin de gayet keyifli yerler olacağına dair pozitif önyargılarım var.

Kaş'a fotoğraf makinası ile gelenleri eli boş döndürmeyecek kadar güzel fotoğraflar çekilebilir bir yer Meis. Öyle ki sadece cep telefonu ile hayatımın en güzel fotoğraflarını çektirdim ve yeni hobim instagram için de epey fotoğraf çektim.

Dönüş yolunda klişe bir Türk faaliyeti olarak free shop'a uğradık ki, oraya bir Meis bakkalı demek sanırım daha uygun olacaktır. Yine de uğramamak şanımıza yakışmazdı, biz de es geçmedik. Free shop'lardan ziyade Yunan bakkalarından bacardi breezer alırsanız, Meis'i daha güzel hatırlayabilirsiniz bence.


Bir sonraki yazıda bahsedeceğim üzere (aslında önce Sakız adasını yazdım ama gezme sırasına göre yayınlıyorum) Meis'i görüp de bütün Yunan adaları da böyledir gibi bir kanıya kapılmayın. Malumunuz bir elin beş parmağı da aynı değil. Biz yapamadık ama siz uygun bir tur/tekne bulursanız Simi'ye gidin görün, bana da yol gösterin lütfen.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar:

  • Rivayet o ki Meis Yunanca'da göz demek ve Meis'e yolculuğunuz vesilesi ile Kaş ile göz arasında da bulunma (foursquare insanları için check in fırsatı kaçmaz) klişesini gerçekleştirebilirsiniz.
  • Tabi şu da var, Meis'e Meis diyenler genelde Türkler. Gördüğüm bütün Yunan restoranları masa üstlerine ada haritasını içeren bir örtü seriyorlar ki, orada da göreceksiniz adanın İtalyan'lardan kalma ismi Kastelorizo.
  • Kaş pazarı olmasa Meis aç kalır diye bir laf var ki, Meis'lilerin Cuma günkü pazarı kaçırmaması ve tüm turlarla da yiyecek taşınması bu sözü haklı çıkartıyor.
  •  Bu günübirlik seyahat sonunda iki adanın etkileşmesinden keşke Kaş da mimari olarak nasibini alsaymış ve binaların şekli biraz Meis'e benzeseymiş diyorsunuz. Bu sayede Kaş çiftekavrulmuş lokum kıvamına erişirdi kanımca.
 ps. başlık şarkısı gene Malt ile Evdeymiş. 

20 Temmuz 2012 Cuma

"cebimdeki son iyi dileklerle Cunda'lar Kaş'lar gezdik"




 Malumafatrus devletin ve şirketinin kendisine verdiği yetki ile yıllık tatil yazılarına başlıyor.

Israrla söylemeye devam edeceğim  bir koca yılın sadece 2 haftasında tatil yapan fanilerin danışmanlık hizmeti alması şart. Aksi halde yol/zaman/tercih/maliyet parametrelerini hesaplayarak tatile gitmeden sadece ihtimalller  ile tükenmiş oluyorsunuz.

İtiraf etmek gerekirse, her tatil öncesi optimuma ulaşmak adına epey bir senaryo çalışıyoruz. Tüm derdimiz tercihlerimiz ile gerçeklerimizi ortak bir noktada birleştirebilmek. Bu sene tercihlerimiz biraz daha ağır bastığı için kısa zamanda katetmemiz gereken kilometrelere karşın tatil rotamızı Kaş olarak belirledik. 
Arabayı kullanan olmayınca yoldan gözünüz pek korkmuyor. Kaldı ki yan koltukta oturmanın sorumluluğu da bence gözardı edilmemeli. Hem çeşitli teknolojik aletlerden en güzel müziği ayarlamak, hem googlemap'le yol biliyor havalarına girmek, sosyal medya takibinin yanısıra kitap okumak ciddi bir efor gerektiriyor. 

Yine de yan koltuk görüşümü ileteyim,yol o kadar da gözünüzü korkutmasın.
Biz sabahın köründe Yalova'ya geçerek yolculuğumuza başladık ama gece yola çıkıp direkt İzmit-Sakarya üzerinden de ilerleyip, Afyon dolaylarında da dinlenmek hatta uyumak bu sayede sabah Kaş'ta olmak da mümkün. Ne şekilde giderseniz gidin, Kalkan ile Kaş arasında Kaputaş plajında denize girerek yol yorgunluğunuzu atarak kendinize gelin derim.


Kaş'ta kalmak için en mantıklı yer,denize de girilen Küçükçakıl kısmı. Bu sayede o kadar yolun sonunda bir daha araba kullanmanıza da gerek kalmaz. Kaş'ta beş yıldızlı otel konforu arayanlara ise başka bir tatil alternatifi öneririm. 

Kaş'ı illa bir yere benzeteceksem benim tercihim Bozcaada olurdu. Çeşme Bodrum'un piyasa ruhundan uzak, daha bohem bir havaya sahip Kaş ve bu doğrultuda iki yerden de daha ucuz. Bugünlerde sık duyduğum bir benzetmenin de hakkını vermeliyim, Kaş Gümüşlükten sonra ikinci Cihangir olma yolunda ilerliyor.

Ben hem yeteneksiz hem de ödlek olduğum için dalma olaylarına pek tabi hiç girmediğimden, ilgili yazıyı dalış olayları için okuyanlara bu noktada kötü haberi vermeliyim, benim için varsa yoksa gezmek, yüzmek ve yemek oldu bu tatilde de.


Ve buyrun Kaş'ın bende kalanları;

Deniz anlamında kuzey Ege'nin soğuk sularını sevenleri gayet memnun edecek kadar serin sulara sahip Kaş. Hatta Kuzey Ege'Den daha güzel olan kısmı suyun ısına hiçbir zaman alışamamanız.Kaynak suları o sıcakta sizi kendinize getiriyor. 

Her tatil yöresinde olduğu gibi Kaş'ta da yapılması gereken milyonlarca ritüel var. Bunları turizmi canlandırmak olanlar ve gercekten yapılsa iyi olanlar diye ayıramazsaniz aktiviteden basınızı kaldıramaz ki, tatil tercihiniz kararınızda belirleyici olacaktır.

Ben misal, bu uğurda kasıp yaptıgım tekne türünü pek de tavsiye etmem. Zaten kas Merkez'den kalkıştı hiçbir tekne turuna katılmanızı önermem. Ama üçağız Köyü'ne transfer edilerek başlanan turları da iyi araştırıp niş bir tür bulmanızı öneririm. Aksi takdirde aynı yerde demirleyen 4-5 tekne sebebiyle koyda yüzdüğünüzün çoğu yerde farkına varamıyorsanız.bir de insan faktörü var ki,genelde 25 kişilik olan teknelerden daha az gruplarla hareket edenleri tercih etmeniz,tatil huzurunuz için bence gerekli. Su anlamında da Kaş merkezin tüm koylardan daha serin ve keyifli olduğunu şahsi fikriyatım olarak çiziktirmeliyim.

Kaş'a ilişkin mavi'de bir şeyler içersin ritüelinden ziyade Dejavu'da günü güzel müzikler ve aç kumrular eşliğinde batırın derim. Kaş o kadar kùçük ki, 3 gecede aynı insanları farklı masalarda bulma şansınız var.

Küçükçakıl'da  kum, iskele gibi şeyler olmadığını, deniz kenarında şemsiyeler altında şezlonglarda takıldığınızı ve yeme içme hadisesini de burada halledebileceğinizi Kaş konseptini kafanızda canlandırmak için yazmalıyım. Plaja giriş ücreti vermemek bünyeyi sarsa da sadece yediklerinizi ödeyip, bütün gün orada kalabilir, öğlen sıcağında üst sokaktaki pansiyonunuza çıkıp kestirebilir veya Kaş çarşısındaki yerlerde de yemek yiyebilirsiniz.


Yemek olayına girince, meydandaki Zeytin'e girme hatasına düşmemenizi öneririm. Biz yol ve açlık sersemliği ile düşünmeyerek yaptık bir hata,siz de yanılıp şarkkurnazı insanlarla kendinizi yormayın.

Kaş'a gittiğiniz de Bahçe Balık ve Restoranı iyi diye duyacaksınız, bence inanmayın sayın okur. Malumunuz her tatil yöresinin gereğinden çok pohpohlanan ve bir zamanlar güzel olsa bile o ilgi ile sapıtan birkaç mekanı vardır ki, en azından balık kısmı bence bu gruba girer. 

Hafta sonu dört kişilik masam var iki kişilik rezervasyon alamam diyen, tatil mekanında 9'dan sonra rezervasyonunuzu 15 dk tutabilirim havalarına girip, sonrasında da vasat yemekler sunan mekan sayesinde  tüm tatil yörelerindeki popüler mekanlara savaş açtım. Bundan sonra ben bütün bu popülerlik oyunları nı bozacağım bileseniz.

Uzun ve keyifli akşam yemeği için belki anlamlı olmayabilir ama enişte'nin yerini de özellikle pide konusunda öneririm.

Kaş'daki en favori mekanım ise geç keşfettiğimiz Zahika oldu. Büyük bahçesi, farklı ve leziz mezeleri ile gönül rahatlığı ile öneriyor, mekanın fotoğrafını çekmediğim için de utanıyorum.

Meis yolculuğunu anlatacağım yazıya geçmeden önce Kaş için  dövme ve fotoğraf makinası şartı arandığını da şehrin ruhuna girmek isteyenlerin bilgisine sunarım.

12 Temmuz 2012 Perşembe

"bu işler zor zahmetli, zahmet senle kıymetli"

Bence “Hepsibirarada” denilen şey şayet bir kahve sözkonusu değilse, bu hayatın felsefesi ile uyuşmuyor. Belki de bir teselli felsefesi olarak, “eksik bir şeyler” olsun ki, diğerleri de teselli bulsun diye düşünüldüğünden, hep bir şeylerden feragat ediyoruz. Kaldı ki hayat da zaten bu feraget edilenler ile seçilenler arasındaki rekabetten öte bir şey değil. Nihayetinde yaşam hedefimiz de keşkeleri örtbas edip, fırsat maliyetimizi minimumda tutmak değil mi?

En basitinden örnek vermek gerekirse; şu koca İstanbul’da bu kadar senede hem güzel manzarası, hem iyi kahvaltısı hem de uygun fiyatı olan bir kahvaltıcı bulamadım ben. Yani ya manzarayı ya lezzeti tercih etmek zorunda kaldım hep.

Keşke hayatımın en zor tercihi bu olsaydı ama neyse, şimdi derin konulara girmeye hiç gerek yok. Yine ve yeniden gayet hatunsal bir konuya parmak basacağım; sonu gelmeyen kuaför halleri.

Kadın olmak, heleki bu yaz sıcaklarında gerçek bir ömür törpüsü. Düğünüydü, tatiliydi, yazın mısır püskülünü andıran saçlarıydı derken, zaman ve parayı saçıyor, üstüne de mutluluğu tek bir noktada bulamıyorum. Bu yazıyı da dün 3 kuaför gezmiş biri olmanın yorgunluğu ve yalancılığı ile yazıyorum zaten.

Saçın boyasını kesimini başka yerde,kesimini başka yerde, manikür pedikürü başka yerde yaptırmaktan, hepsinin zamanlamasını ayarlamaktan ötürü gerçekten yorgunum. Ama işte hepsinin bir şeyi iyi olunca, böyle fırıldak olup çıkıyorsunuz. Zaman ve koşturmaca bir yana, üstüne bir de yalancı oluyorum ki, o zamanlarda aklıma hep Avrupa Yakası’nda Fatoş’un başka bir kuaföre gittiğini diğer kuaföründen saklama halleri geliyor.

Ne acıdır ki, gerçekten böyle bir hal var. Ben en çok boya/kesim için gittiğim kuaförle haşırneşirim. Hatta inanmazsınız müdavim bile oldum sayılabilir. Bu durumda manikür-pediküre ne zaman geleceksin sorularını hep bir yalanla sıvıştırıyorum. Bir de saçıma başka kuaförde fön çektirip gittiğim de, kuaförümün suratının düştüğünü görüp, geri zekalı gibi üzülüyorum.

Yine de bence şu bir senede bu alanda kendimi gayet aştığımı düşünüyorum. Ve bunun için de kader utansın diyorum. Parasını vererek hizmet alınan süspüs alanında bile, açık sözlü olamayıp, politika yürüteceksek “bu iş zor yonca” diyor, eski Türk filmlerinden kalma eve gelen kuaför hizmetinin hayalini kuruyorum.

Saçma sapan zamanlarda yazmaya çalışıp gerçekten anlatmak istediğimi anlatamadığım, sonunu bir türlü bağlayamadığım yazının asabiyetinden ötürü de, bu aşk burada biter misali yazıya ara noktayı koyuyorum.

ps. başlık şarkısı Neden Böyleyiz ile Cihan Güçlü

5 Temmuz 2012 Perşembe

"o hataları nasıl da yaptın bile bile"


Nasıl ve ne zaman oldu bilmiyorum ama bir anda “ben de “ diye verilen görüşlerdeki “de”’den hiç hoşlanmadığımı farkettim. Farketmem ile bu hissiyatımı twitter’da paylaşma fikriyatım birbirini takip etti. Gelin görün ki, edebiyat bilgim hissiyatımı tercüme etmek konusunda yetersiz kaldı.

İlgili de’yi bir şekilde konumlandıramadım. Dahi anlamında değildi ama bitişik de yazılmıyordu, o zaman bu “de” de neyin nesiydi? (ve bütün de’ler birleşse hayat daha kolay olmaz mıydı?)

Hissiyatımı kendime saklayıp, en alakasız zamanda dilbilgisi danışmanım kusburnu’na konuyu açtım ve “ben de seni seviyorum” daki de’nin ayrı yazılması kendisine bir dahi anlamı katmıyorsa neden ayrı yazıyoruz dostum dedim. İki dakikada yaptığımız beyin fırtınası neticesinde de, genel kanının aksine de’lerin ayrışması için bir dahi anlamı gerekmediği gerçeğiyle yüzleştim.

Bunu ben değil, bir başkaları söylediği için böyle net konuşuyorum. Hepimizin bildiği ve okuduğu üzere de’ler konusunda yorum yapabilecek son insanım. Ama gelişmeye açık olduğum için, yanlış yönlendirilmelerden de muzdaribim. Bu sebeple, soru işaretlerimi silen Serdar Kaya’nın yazısının sadece linkini vermekle kalmayıp burada da paylaşmak istiyorum.

De, Dahi Anlamına Gelmez

“Gerek imla kuralları gerekse dilin kendisi konusunda özenli davranmak elbette anlamlı, ancak ‘de’ edatı ne yazık ki ‘dahi’ anlamına gelmiyor. Dahası, ‘de’ ve ‘da’ların cümle içinde bitişik ya da ayrı yazılmasında belirleyici olan, (sloganda ima edilenin aksine) ifadenin anlamı değil, işlevi. Şöyle ki, ‘de’ ifadesi, çekim eki olup da yer belirttiğinde bitişik, diğer durumlarda ise ayrı yazılır

- Kitabımı evde unuttum. (Çekim eki)

- Ben de geliyorum. (Edat)

Edat olduğu için ayrı yazılan ve ekseriyetle ‘yanı sıra’, ‘ek olarak’ gibi ifadelere yakın anlamlarda kullanılan ‘de’nin ‘dahi’ anlamından hepten uzak olduğu, yani anlam kayması pahasına da olsa herhangi bir yer değiştirme yapmanın mümkün olmadığı kullanımlar da vardır:

Çok da umrumdaydı! (Edat)

De’, ‘dahi’ anlamına gelmediği gibi, ‘dahi’ de, ‘de’ anlamına gelmez. ‘Dahi’ kelimesi, ‘bile’ye yakın bir anlam taşır. Bu nedenle, ‘Ben de geliyorum’ ile ‘Ben dahi geliyorum!’ cümlelerinin ifade ettiği anlam tam olarak aynı değildir. Birinci cümlede, kişi, gidilen yere başkalarına ek olarak kendisinin de geliyor olduğunu haber verirken, ikincide, kendisinin geliyor olması durumuna bir parça beklenmediklik hissi katmakta ve ‘Ben bile geliyorum!’ ünlem cümlesine yakın bir anlam ifade etmektedir.

“De’ ve ‘da’lar konusunda yapılan yanlışlara ille de ‘dahi’ ifadesi ile ilişkilendirme yapılarak referans verilecekse, böyle bir örnekleme olsa olsa ‘anlamın’ değil, ‘cümlenin’ bozulup bozulmaması ölçü alınarak yapılabilir. Şöyle ki, ‘Kitabımı evde unuttum’ kelimesindeki ‘-de’ çekim ekinin yerine ‘dahi’ edatı getirilirse cümle tamamen bozulacaktır. Ancak aynı değişiklik ‘Ben de geliyorum’ kelimesindeki ‘de’ edatı için yapılırsa, bu durumda yeni cümle (bir parça farklı da olsa) yine de bir anlam ifade edecektir. Ancak anlam ve yer değiştirme merkezli bir karşılaştırma yapmak gerekiyorsa, ‘dahi’nin olsa olsa ‘bile’ kelimesinin yerine kullanılabileceği söylenebilir.”

ps. başlık şarkısı ile de turnayı gözünden vurdum, yazı içeriği-başlığı uyumum gözden kaçmasın.

"zaman desen önümü göremem, geçmişin desen çıkamam içinden"

Malumafatrus soruyor; peki ben nasıl evde kaldım?

30 yaşında olmanın muhtemelen güzel yanları da vardır, ben şimdilik savaş psikolojisi ile negatifleri keşfedeyim ki hazırlığım olsun stratejisi ile ilerliyorum.

Yaşım itibari ile bu şablon yine ve yeniden gündemimde. Şekli değişikliğimin yanında bazı değişiklikler de yaparak, “yeni ben”’in hakkını vereyim istiyorum.

Velhasıl bu yenilikler kapsamında “bir değişiklik olsun da evleneyim” demiyorum. Kelime oyunu yapmadan yazıyorum, insanların “niye evlendiğine” dair net bir fikrim yok. Herkesin farklı önceliklerle evlendiğine tanık olmakla birlikte, ana güdünün “olması gereken” hissiyatı olduğunu seziyorum ve buna da ziyadesiyle kıl oluyorum.

Yaz mevsimi de sağolsun, “ ee sen ne zaman evleniyorsun?” sorusunu duymadığım bir gün yok. İnsanların başkasının hayatında söz sahibi olma, merak etme hadsizliğini şimdilik olgunlukla karşıladığım için henüz kimseye “sana ne” cevabını vermişliğim de yok. Yine de birkaç evli çifte “sen neden doğurmuyorsun peki” diye sormanın kıyısından döndüğümü de itiraf edeyim.

30 Yaşında iseniz, evlenmiş olmanız şart. Resmi bir evlilik planınız olmasa bile evliliğe heves etmeniz, “darısı başına” lafını heyecanla “amin” demeniz gerekir. Hele ki uzun süreli bir ilişkiniz varsa, evlenmiyor olmanız kabuledilebilir bir hal değil.

Ayaküstü sorulan sorulara, evlilik kurumuna inanmıyorum ya da hangi evli çift mutlu ki sorularını sormadığım için de “ne zaman evleniyorsun” sorularına her günkü moduma göre saçma bir cevap veriyorum.

Nihayetinde askerlik gibi evlenmek de bir vatan görevi ve ben evlenmiyorsam da gerekçesini kamuoyuna açıklama, muhtemel bir nikah tarihi vermekle yükümlüyüm. Bu soruyu gün gelip herkesin soracağını da zamanla tecrübe etmiş olduğum için bu hadiseyi salt mahalle baskısına indirgeyemiyorum. Hadisenin evlenmek olmadığını ve evlilik sonrasında soruların en densizi ”ne zaman çocuk yapacaksınız” sualinin de hazırolda beklediğini de pekala ve maalesef biliyor/görüyorum.

“Yaşamamız gereken hayat şablonları” nasıl bu kadar derin işlemiş hepimizin zihnine sorusunun cevabını bulabilir miyim, gün gelir eleştirdiklerim gibi “herkes aynı hayatı yaşamalı” mantığı ile ilerler miyim bilmiyorum.

Tek bildiğim anne ve babama vermediğim hesabı, 3. şahıslara vermekten dolayı fazlasıyla sıkıldığım ve elalem huzura ersin diye de hayatımın yönünü değiştirmeyeceğim.

Anlayacağınız “nasıl evde kaldım”ı halen Trt’nin en güzel dizilerinden biri olarak görmekten öteye halen gitmiyorum.

ps. başlık şarkısı dün ismini kusburnu sayesinde öğrendiğim Cihan Güçlü ve Ama