30 Haziran 2012 Cumartesi

"zararın neresinden dönsem karşımda eski bir tanıdık "

Rüya alemi değişik bir hal...Bana sorarsanız, rüya ile bir insanın tüm hal ve davranışlarını da etkileyebilirsiniz. Bunun için rüyaya müdahele işinin sinema sektöründen uyku sektörüne geçmesi gerek ki sanırım o şimdilik biraz zor.

Tabi bir de her şeyin geri planında olan bilinçaltı hadisemiz var ki, onu ne yapsakta adam etsek bilemedim. Şahsen insanın algısının kendi kontrolü olmaksızın sağa ve sola kaymasına fevakalde gıcık olmaktayım. Bir de algıda seçicilik haliyeti var ki, kafanızdaki soru işaretlerine göre kulaklarınızın duyması veya görmediğiniz şeyleri görüyor olmanız da ayrı bir gıcık edici sendrom. Bir de eğer bu konuda yeniyseniz, başınıza gelenleri ilk defa olan şeyler sanma haliniz var ki, zamanla her şeyin aslında doğal bir seyirde ilerlediğini ama sizin algınızın şimdi açıldığını pekala farkediyorsanız. Ya da bugüne kadar farketmediyseniz, belki bu yazı farketmenize vesile olur.

Ben hep söylediğim üzere, zate etrafı radar gibi izleyen bir insanım. 5 dakikada 5.000 gözlem yapıp kendimi tüketiyorum. Bir de kafam bir konuya takılmışsa, hep o konuya ilişkin gözlemler yapmaktan, benzer konulara denk gelmekten kafayı epeyce eskitiyorum.

Kontrol manyakları, müdahele edemediği şeyleri sevmediği için ben de bilinçaltımı bir güzel dövmek istiyorum. İnsanın kendi bünyesi altında, tamamen sinsi bir şekilde kayıtlar tutup, yönlendirmeler yapması bildiğiniz özel hayata müdahele. İşin kötüsü gerçek söz sahibi kim, aslında “gerçek” kim o da fazlasıyla şaibeli.

Bu “gerçek hangisi” sorgusu bilinçaltından bağımsız bir şekilde aslında bu aralar en sık sorduğum soru. Öz aynı olsa da iş hayatı, özel hayat, aile hayatı derken farklı karakterlere bürünüyoruz. Koşullara göre taktığımız maskelere o kadar alışıyoruz ki, hangisiydim ben sorusu içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Nihayetinde iş hayatınızda birçok özelliğinizi geri plana atmak geçici bir durum gibi gözükse de, iş’te geçirdiğiniz süreyle birlikte bu geçicilik de boyut değiştiriyor. Aile meftumu zaten tamamen ayrı. Ben sadece iki üç kişinin yanında “ben gibi” olduğumu hissediyorum. Bu durumda da, geri kalan herkese karşı takındığım tavırda kendime yabancılaşıyorum.

Anladığınız üzere yaz sıcağında bahar depresyonu yaşamak için, ne kadar sorgu sual varsa kafamı onunla doldurup, yaşadığım anın tadına varmamak için elimden geleni yapıyorum.

Sonra bir de bunlardan yazı konusu yapıyorum ki, en depresif blog yazarı kategorisinde hatrısayılır bir yerim olsun.

ps. başlık şarkısı Melis Danişmend ile Çok Geç

22 Haziran 2012 Cuma

"çirkin davranışlarım vardı biliyorum mazeret sayılmaz ama berbat bir yıl geçirdim"


Sevgili Güzin Abla;

Hayatımın genel alanında kendimi enayi gibi hissetmek üzerine bir derdim var... Yanlış anlamanı istemem pek fedakarım da bu sebepten istismar ediliyorum diye bir şey yok. Kime sorsanız kendisi için hassas ve düşünceli der. Şu hayatın %40’ı o hassas insanlardan oluşsaydı kişisel gelişim kitapları “empati” “empati “diye yırtınmazdı sanırım.

Buna rağmen bazı noktalarda hassas veya düşünceli olduğum için, işin sonunda “enayiliğime doymayayım” diye bir netice ile olay mahalinden ayrılıyorum.

Okuduğum bilmem kaçıncı psikoloji kitabında; hayatta sürekli bir eşitlik derdiniz olmasın. O bana şunu hediye ettiyse ben de ona aynı değerde bir şey hediye etmeliyim, o bana bunu yaptıysa ben de altta kalmamalıyım felsefesinin saçmalık olduğunu ve bu mantıktan kurtulunması gerektiğini söylüyordu.

Kitabın eksiği, çoğu yol gösterici kitapta da olduğu gibi sorunu işaret ederken, çözüme pek değinmemesiydi. Yani ben bugün derdimin, hayatımın her alanında bu eşitlik hesabı yapmak olduğunu bilmekle birlikte nasıl bir çare üreteceğimi pek bilemiyorum. Beklenti olmazsa hayal kırıklığı olmaz diye bir aforizmik twiti 1 dakikada twitter’a yazabilirim ama beklentilerimi minimize etme konusunda ömür geçse bir aksiyon alamayabilirim.

Geçenlerde aldığım bir haber (aslında gördüğüm bir şey) sayesinde insanın her şeye rağmen umut edebileceği gerçeği kafama bir kez daha dank etti. Bu insanlık için hem yara hem de yarabandı sendromu gibi bir hal. Nihayetinde de vazgeçmenin de bir adabı var. Ve en önemlisi onun bir zamanı var ki, ben işte onu pek denk getiremiyorum.

10 dakika boyunca taksi beklersiniz ve ilerleyeyim bari dersiniz, hemen yanınızdan boş bir taksi geçer ya; işte o an hissettiğiniz “tühh ya” hissiyatını ben hayatımın genelinde hissediyor olabilirim.

Bir yol ayrımında genelde yanlış yöne sapmak (gerçek hayatta da yön duygum da pek iyidir halbuki) gibi bir uzmanlığım var. Ve bu yetenek bir yerden sonra sizi pişmanlıkla ruh ikizi haline getiriyor.

Belki kırk kere söylediğim için belki can sıkıntısından 30 yaşım itibariyle fikir ve hissiyatlarımda tuhaf değişimler hissediyorum. Her başlangıçta olduğu gibi (ne demiş Alman bilgeler; Alle Anfang ist schwer) tedirginlik veren bu değişim süreci sonrasında beni nereye götürecek bilemiyorum. Merak ettiğim “yeni beni” kabullenme sürecinde “aslında ben böyle biri değilim” cümlesi kaç kere dilimden dökülecek? Eski ben, yeninin varlığını nasıl kabul edecek? Çevremdeki kaç kişi bu değişim sürecindeki etkileşimle değişecek, kaç kişi ile yollarımız başka yönlere gidecek?

Gelecekte beni bekleyen nedir şu an bilmesem de, kendimdeki bazı hal ve tavırlardan hiç memnun olmadığımı ama olan bitene de pek müdahele edemediğimin kayıtlara geçmesini talep ediyor, gözlerinden öpüyorum Güzin’ciğim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuç veya sonuçsuzluk;

Murat Gülsoy'un son yazısındaki sorunun cevabını bulanlar bana da vizyon misyon alanında lütfen destek versin. ” Çevremizdeki insanların benliğimizin üzerinde belirleyici etkilere sahip olduğunu biliyoruz, bu insanların ne kadarı değiştiğinde biz biz olmaktan çıkar başka birine dönüşürüz?”

ps. başlık şarkısı Melis Danişmend ve Anahtar Sözcük

14 Haziran 2012 Perşembe

"hepimiz en az bir kere ‘çok masumum’ taklidi yapmadık mı? "


Gülben ergen ve malum selülitler üzerine...

Sadık blog okuru Gülben Ergen’e karşı duymadığım sevgi ve antipatiyi bilir, bilmeyenler için arşiv imkanımız mevcuttur, zamanı ve merakı olan ismini sağ köşede bir yerlere yazabilir.

Zamanı olmayanlar için özetlemek gerekirse, Gülben Ergen’in o güzel yüzünün (bu konuda gayet ciddiyim) sözlükteki sinsi kelimesinin karşılığına koyulabileceğine inananlardanım ben. Pozitif cümlelerle kendisini ifade etmek gerekirse de, akıllı ve ne istediğini bilen biri olarak tanımlayabilirim. Azmine, yarattığı imaja bakıp da kendisinin azmini takdir etmemek imkansız. Bu noktada yiğidi öldürüp, hakkını yiyecek değilim.

Kadınlara dair her şeye erkeklerin karar verdiği bir dünyadayız. Ve bana sorarsanız bunun en büyük sorumlusu da maalesef yine biziz. Annelerin ağam, paşam hitapları ile erkek çocuk büyütmesini bir yana bırakırsak, bir erkeğe göre hayatını şekillendirmeye ve hemcinslerinin gözünü bir erkek için oymaya hazır kadınların erkeklere ilişkin sorunlarımızın çıkış noktası olduğunu düşünüyorum (erkekler sütten çıkmış ak kaşık gibi bir algı oluşursa darılırım)

Kadınlar erkekler için mi süslenir yoksa erkekler kadınların bakımlı olmasını mı ister sorgusu, tavuk yumurtadan hallice.  Netice olmasa da,  bütün gün sıfır makyaj ile gezip, akşam kocasını görüp makyaj yapan hatunlar tanıyorum ki, gün gelecek onlarla konuşurken “insanın kendine saygısı olmalı” değil mi sorusunu da soracağım (tüm klişeliğine rağmen)

İnsanın 3 çocuk sahibi olduğu eşinden ayrılması kolay bir şey değil. Bu evlilik çok kötü bir evlilikte olsa, bu evlilik uzun süredir “evlilik gibi olmasa da” bence sonuç değişmez. Birlikte büyütmek adına 3 çocuk dünyaya getiriyorsanız ama sonra kendinizi yapayalnız hissedip ayrılıyorsanız; bunun travmasını Gülben Ergen olsanız (planlı programlı hesaplı) bile yaşarsanız. Nitekim Gülben Ergen de bu süreçlerden geçti. Belki dibe çökmedi, çöktüyse de bize göstermedi ama ruhen bir dalgalanma, kendini sorgulama dönemine girdi (bknz. Twitter’da paylaştığı bilumum sözler)

Tabi arada bir de şahdamarım hadisesi yaşandı ki, insan hitapta kendini aşarak “şahdamarım” olaylarına girse bile, 3 çocuk sahibi olduktan sonra flört etmek eminim zordur. Bu sebeple de uzunca bir süredir Gülben Ergen’in yanında gördüğünüz tek erkek figürü de Nihat Odabaşı oluyor.
Bana sorarsanız her kadının da Nihat Odabaşı gibi bir arkadaşı olmalı. Bir arkadaşın en önemli görevi, sizin moralinizi yüksek tutmaksa sizi“olduğunuzdan daha iyi” yansıtan bir fotoğrafçıdan alası da şamdaki kayısı olabilir.

Ama işte ne demiş Sezen Aksu, kendini seçemiyorsun. Kendini seçemediğin gibi etrafındaki insanların %75’ini de seçemiyorsun. Ve o seçemediğin insanlar da senin en saçma halinin fotoğrafını çekmek için pusuya yatıp, sonrasında da bunu haber niyetine hiçbir şey yazılmayan kağıtların üzerine basıyorlar. Dünyanın en güzel kadını bile olsanız, denizden çıkmış halinizin güzel olma ihtimali yok. Facebook’da göbeğini içini çekmiş halde bikinili poz veren çoğu kadının denizden taze çıkmış fotosunun olmama sebebi tam da budur. Ruh denizde güzelleşir, vücut ise çirkinleşir.

Sonra bunun kilosu var, şekilsiz vücudu var, spor yapmadığı için sarkan, spor yapsa da halen yediği için şekle girmeyen kasları var. Yaşı var, ruhen ve fiziken kendini bırakmışlığı var, en önemlisi Hülya Avşar'ın iyi bildiği ters ışığı var. Kıssadan hisse denizde çekilen fotoğrafın iyi niyeti yok. Ünlü olmak,iç organlarınıza ait röntgeninizi bile insanlara teslim etmek midir emin değilim. Benim emin olduğum, kendi tercihiniz olduğunda güzel vücudunuzu sergiliyorsanız, başkalarının da o vücudunuza ilişkin çektiği fotoğraflara itiraz etme şansınızın pek kalmadığıdır (tam tersi örnek için bknz. Ebru Gündeş). Tabi bir de ezeli rakibinizin benzer görüntüleri için şımarık şımarık "hamiledir umarım" yorumunda bulunursanız, kusura bakmayın "ama bu haksızlık " ekolüyle  bir yere varamazsınız.

Gülben Ergen iyi bir stratejist olduğu için kutsal annelik makamı ile mağdur rolüne sığınmasaydı bu konuya hiç girmezdim. Ama olayı kadına yönelik mağduriyet boyutunda tartışmak için ya fazla iyimser olmak ya da Gülben Ergen’i hiç tanımamak lazım. Bendeniz derin magazin hafızamla kendisine karşı pek derin duygular besleyemediğimden, magazin dili ne kadar hödük olsa da kendisini bir mağdur olarak göremiyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Çocuk doğurmak ile selülit  arasında organik bir bağ kuracaksak( ki bu durumda benim de 2-3 çocuk doğurmuş olmam lazım), sahillerde arz-ı endam eden iki çocuk annesi Çağla Şıkel'i nasıl kategorize edeceğimiz konusunda da Gülben Ergen'in kafamızdaki soru işaretlerini gidermesini bekliyorum.
  • Bu derin mevzuyu Ayşe özyilmazel ile aynı fikirde olduğumuz ender konulardan biri olarak da tarihe not düşmek istiyorum...
ps. başlık şarkısı Her Şey Normal ile Melis Danişmend

12 Haziran 2012 Salı

"biz güzel olamadık, dikiş tutturamadık"


malumafatrus mağlubun ve çirkinin yanında olmaya devam ediyor...



Google'un arşivindeki saçma bazı fotoğraflara rağmen, geri dönüşlerinin ve o Sırplara özgü karakteristik suratın hastasıyım...

ps. Kırk yılda bir yazının başlığı ile içeriği de manidar oldu, 10 yıl daha böyle bir organik bağ çıkartamam şimdiden söyleyeyim.

"bir hayattı tutunamadık gel ona bir son yazalım"


Klişeleşmiş 30 yaş bunalımı sebebiyle sahibinden manasız sorular;

Bugüne kadar ürettiğim en anlamlı şey nedir? Bu soruya geçmeden önce “bugüne kadar bir şey ürettim mi?” sorusuna da cevap bulmak lazım tabi.

Hedeflerim var mıydı? Şu noktada hedeflerime ulaştığımı düşünüyor muyum?

İnsanlara güvenmek için inancım kaldı mı?

Peki kendimi anlatmak, birilerini anlamak adına enerjim var mı?

Sabrımın sonu geldiğinde ağzımdan çıkacak olanları nasıl engelleyeceğim?

Geleceğe dair umudum var mı?

Aldığım/almadığım kararların bedeli kaç yılda ödenir?

İyimser olmak için sebebim var mı?

Mutlu muyum?

(yaş ilerledikçe, mutlu olmak zorunda mıyım diye de başka bir soru türüyor o da ayrı)

ps. Başlık şarkısı Zakkum ve Ahtapotlar ama siz yine de bu yazının fon müziği olarak Redd ve Hala Aşk Var mı?'yı dinleyin ki, yazıdaki hissiyatlarıma bu şarkıdan öte bir tercüman yok.(Zakkum şarkısı ile kendi şarkılarını aynı cümlede geçirdiğimi duysalar, olmaz olsun böyle dinleyici derler o ayrı)

4 Haziran 2012 Pazartesi

"her biri başka siyah bu dağların güneşi yolladık bütün renklerle"


Kendi hayatıma dair karamsarlığım ile ülkenin geleceği adına karamsarlığım genelde aynı dönemlere denk gelmez. Kaldı ki ikisinin de çakıştığı dönemlerde benim üstüme bir ağırlıklar çöker ve depresyon de haliyle bana pek yakışır.
İnsanoğlunun gelgitleri malumunuz. En beceriksizimiz bile kendimize dert yaratma konusunda uzman sayılırız. Ama sağolsun devlet artık bu olaya el koydu ve siz üzülmeyin ben size fazlasıyla sahici dertler bulurum dedi. O gün bugündür de kimsenin ağzından çıkan ile kulağının duyduğu bir değil.
Bu ülkedeki büyük çoğunluğun, ziya’n olması bizim de heba olmamıza vesile oluyor ve varolanların aklını koruması da maalesef pek mümkün olamıyor.
Ülkeye dair umudunuzun kalmaması ile ülkeye dair sayısız korkunuzun olması aynı şey değil. Ben artık umudu yitirdim ve her yeni sabaha başka bir tedirginlikle uyanıyorum. Tedirginliğimin nedeni tepemizdekilerin densiz, ahlaksız ve kinci olmasından ziyade, etrafımızdaki “bana dokunmayan yılan bin yaşasıncı”lar ve her dönem insanı olduğu için yalakalıkta sınır tanımayanlar ve kraldan çok kralcılar.
Tabi bir de cehaletleri ve kabullenişleri nedeni ile, her şey çok güzelciler ile “kötü olan Allah’tan, iyi olan hükümetten” mantığı ile dünyaya bakanlar var ki, benim gerçekten bu tür insanlara artık tahammülüm yok.
Eskiden sadece içimden “ne haliniz varsa görün” derdim ama artık fikirlerimi kendime saklayamıyorum. Anlamayacaklarımı bilsem de, onlara karşı sesimi sonuna kadar çıkartıp, kızgınlığımın boyutuna göre de olayı “aklınıza tüküreyim”e getiriyorum.
Geçen hafta da böyle bir tartışmayı pek sevdiğim taksici esnafı ile yaşadım. Spordan pestil gibi çıkmış, nispeten zihnen ferahladığımı düşünürken, normal standartlara göre açık olan trafikten açılan konu nedeniyle tüm sinirimi zıplatan bir yolculuk yapıp üstüne bir de para verdim.
Muhtemelen Cumhurbaşkanı için her 3 metrede bir polisin durması nedeniyle yolların gayet açık olmasını, “polis isteyince ne güzel açık tutuyor yolları” şeklinde değerlendiren taksici, devlet büyüklerinin korumaya ihtiyacı olduğunu ama bazen bu koruma durumlarının abartıldığını düşündü. Ardından da ekledi, aslında hak hukuk nedir çok da iyi biliyorlar. İşte benim spor salonunda gevşediğini düşündüğüm sinirlerim bir yay gibi gerildi. Mevcut hükümetten de pek memnun olduğunu söyleyince, sizin de bir yakınınız biber gazı ile ölünce de memnun olacak mısınız merak ediyorum şeklinde başından tavrımı sert bir şekilde belli ettim. Ama onu polis yaptı, bunu başbakandan bilmemek lazım tepkisinden sonra, sağa çekin ben size bir de para kazandırmayayım demem lazımdı ama ben susmadım, tüm asabiyetimi söze döktüm.
Taksici biraz aklı selim ve konuşulabilir olduğu için, kendisi ile konuşabildim. Bir gün sonra bildiğim taksici (başka yazı konusu) benzer bir tartışmayı yapsaydım, beni taksiden döverek indirebilirdi sanırım.
Eskiler de çalıp çırpardı, o zamanda geçim sıkıntısı vardı gibi teselli cümleleri, benzin hep pahalıydı zaten şeklindeki süper ikna edici savlara karşın; “korsan taksileri neden engellemiyor peki bu değerli yöneticiler?” sorusunu sormadığım ya da “ ben de aslında korsan taksi tercih ediyorum” demediğim için çok pişmanım. Ama beraber yaşamak zorunda kaldığımız insanlar nedeniyle bu tür tartışmalara daha çok gireceğim için, bir sonraki taksici kavgamda “inadına korsan” diyerek taksiden inmeyi planlıyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak kadınsal sonuçlar;
  • Kürtaj veya sezaryan tartışmalarını tecavüz sebepli çocuk gibi basit bir eksende değerlendiren medyaya inat, bu iş devlet kanunlarının din ekseninde şekillenmesi olarak görüyorum. Ve mevcut yasa bu arsızlıkla, kadın dediğin çocuk doğurmalı şeklinde de değişirse de hiç şaşırmam. Çünkü biz azınlıktakiler, ne yazık ki kendi içimizde bölünmekten başka hiçbir şeyi iyi yapamıyoruz. Ve empati yapmadığımız, sadece kendi canımınız yanınca isyan ettiğimiz sürece (ki o da çok geç oluyor malumunuz) başka da bir halt edemeyeceğiz.
  • Konuya ilişkin tüm hissiyatlarım için bakınız, twitterdaki diğer tüm çemkirmelerim.
ps. başlık şarkısı Bozburun ile Ortaçgil

1 Haziran 2012 Cuma

" o kadar zaman kendine eziyet çektirip sonra anlıyorsun her şey normal


Malumafatrus'un haklı İDO mücadelesi 

İdo'yla hem ağlarım hem giderim..

Bilmeyenler için vorlesung; bendeniz ailesi  Bandırma'da oturduğu için İDO'ya muhtaç bir faniyim. Yani çoğu İDO yolcusu gibi çeşme'ye  Bodrum'a gitmek için İDo' yu kullanmıyorum, evime binmek için bir nevi servis olarak kendisi ile iliski kuruyorum. 

Analayacağınız  denize düşmemek için denizotobüsüne  fazlasıyla ihtiyaç duyuyorum. Ve hayatımın her alanında olduğu gibi İDO'yu da kıyasıya eleştiriyorum. Başka yer ve konularda belki haksızım ama mevzubahis İdo ise kendimi de %100 haklı görüyorum.

Buyrun size İdo'yla bizim büyük çaresizliğimiz vol. bilmemkaç;

Mayıs'ın ikinci haftasından itibaren,  İdo seferleri açıklasa da Haziran için Bandırma'ya bilet alsın diye bekledim. Zaman geçtikçe ve o seferler açıklanmadıkça huzursuzlandım ve uzun zamandır halini hayrını sormadığım İdo'ya mail attım. Tatil planı için insanların sefer saatlerinizi ihtiyacı var, bilmem farkında mısınız diyerek olağan giderimi de yaptım.

Peki ama ne oldu, klasik müşteri iliskileri ruhsuzluğunda, pek yakında seferleri açıklayacağız her gün internet sitemize bakın elbet yeni tarifeyi  göreceksin türünden bir cevap aldım. 

Obsesifligim malumunuz biletlerin satışa sunulduğu ilk günün sabahında kredi kartımda birlikte bilet alımına hazırdım. Gelin görün ki İDO benim kadar hazır değildi. Özelleşmez sonrası beklenen degisiklik ne tesadüf ki Haziran ayında hayata geçmişti. 

Yepyeni bir uygulama ve yeni sitesi  ile karşılamıştı İdo beni. Bileti ilk alanlardan biri olarak gayet de pahalıya bilet aldığım için, esnek bilet uygulamasının bu uygulama ile tarih olduğunu söyleyebilirim.

İdo'nun bununla da kalmayıp,özelleştirme parasını çıkartmak adına pegasus usulünü benimsediğini, standart bilet fiyatı ile yer seçilemediğini, koltuk seçmenin +2tl  olduğunu ama cam kenarını için +5 tl yıl gözden çıkarmanız gerektiğini de belirteyim. Misal bendeniz su an benden 3 tl daha zengin biri ile yanyana oturduğumu sanıyorum. Ama yer kalmadığı ve cam kenarları seçilmediği zamanlarda sistem cam kenarını yer seçmeden de veriyorsa, yine paramla kazıklandığımın resmidir.

Yeni internet sitesinin yoğun yaz döneminde uygulamaya geçmesinin altında bu değişimleri oldu bittiye getirip, minimum eleştiri ile süreci atlatmak felsefesi seziyorum ki, ülkenin genelinde bu felsefe uygulandığı için de pek şaşırmıyorum.

Ama iste her yenilik için bir geçiş süreci gerekir ve murphy der ki bu kadar bekleyip yepyeni bir uygulamaya geçerseniz, o sistem o gün çöker sevgili dostlar. Bendeniz erkenci olduğumdan iki ayrı sefer için biletimi kısmen normal olarak aldım. Ama sonrasında sistem kafayı yedi. 

Zaten arabası seferlerde giden kafa,tüm işlemlerin sonunda da "beceremedik usta" uyarısı ile pesetti. İnatla telefonda beklediğim callcenter yetkilisi de, sadece bugüne bilet sayabiliyoruz diyerek İdo'nun büyük çaresizliğini itiraf etti.

Normal aldığımı iddia ettigim biletlerde, kullanıcı şifrem ile giremediğimi veya bilet detaylarının mailime gelmediğini olağan rezillik karşısında doğal karşıladım. Sistem kendine geldiğinde,bileti başarı  ile aldığınız diyen sisteme karsın bugün biletleri alamadığımı görmemi bile mevcut sefalet halinde olgunlukla karşılıyorum. ( bknz. Bugün biletini gişeden alanların kuyruğu ve çalışmayan İdomatikler)

Sözde bir sürü sefer açıklayan İdo halen yaz donemi için en son seferi 18.30'a koyarak, Bayram seferlerinde de bir değişikliğe gitmeyerek vizyonunun sadece daha çok para olduğunu gayet açık sekilde ortaya koysa da ben pesetmeye niyetli değildim.

Ama arabali seyahatlerde araba icin ayrı şoför için ayrı bilet aldırma uygulamasına geçmesi, yayalar için valizlere sınırlamaya (kg ve adet) gideceğini söylemesi ( mevcut altyapı buna uygun degilsen) özelleştirmenin olduğu gün niye sevindim ki ben sorusunu sordurdu bana (bir diğeri için bknz.gelen gideni aratır)

Pek tabiki isyanımı sosyal medya ile sınırlı tutmadım. İdo'ya da derin duygularımı döktüm.Aldigim geçiş sürecidir olur cevabına karşın, fikrim belli.

ido nun bir hizmet bedeli (gayet de yuksek olanindan) almadan önce, düzgün sekilde hizmet vermeyi becerebilmesi gerek .  Yok özelleştirmenin parasını çıkartayım da ne olursa olsun derseniz,  ben de inatla kendilerini eleştirmeye devam edeceğim (ailemin başka yere taşınması da b Plan'ım)

Hazır halen bazı seyleri eleştiriliyor veya seçebiliyorken,size de aynısını tavsiye ederim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar:

  • Bu kadar eleştiriye rağmen iki umut verici gelişmeyi de paylaşmadan geçmek istemem. İki yıl önce öneri olarak sundum diye yapılmadığın  bilsem de, yayaların valizlerinin x-ray'den geçirmek için bel ve kollarını koparan  avm tipi cihazlar yerine, havaalanında  da olan yerden çantalarınızı koyabildiginiz sisteme geçilmiş ki, nihayet ve çok şükür diyorum.

  • Sadece belediyenin cafeleri sebebiyle doğru düzgün yeme içme mekanı olmayan İdo yenikapi iskelesinde artık Nero ve bir de pastaci minvalindemekan var ki,benim gibi trafik korkusu sebeple erkenciler icinde pek olumlu bir gelişme bu.

Ps. Başlık şarkısı melis danışmend ile her şey normal