24 Mayıs 2012 Perşembe

"bir köşem var, adım belli"


Saçma sapan sözleri olsa bile sırf keman solosu nedeniyle severdim Ayrıntılar'ı. Ama sözleri de o kadar güzel ki, şimdi hem müziği hem de sözleri nedeniyle dinledikçe başka bir diyarlara gidiyorum. Şarkının ilk cümlesinde sürekli bir şeyler isteyen, hiçbir şeyi beğenmeyen kendimi buluyorum.

Yaşadık, öğrendik herkes başka biçimde, taşırım ayrıntıları hala içimde satırları, farkındalığımın ve anılarımın fazlasıyla arttığı şu dönem için "işte budur" dedirtiyor.

Bir de tabi son ve en vurucu paragraf var ki, hayatında hiçbir şeye tutkuyla inanmamış bizim gibilerin kimlik kartı niteliğini taşıyor.

Anlayacağınız, beklentiler var yaş 50 diyen ortaçgil, 30 yaşımı pekala özetliyor... Yaz planları yaparken, arka planda Bozburun'a gidip, kendisini görsem ne güzel olurdu hissiyatlarımı da  yine ve yeniden devreye sokuyor.


hep çok şey istedim, beğenilmedim
sevenler de oldu, bu kez ben kaçtım
birkaç kez aşık oldum, her şeyi yıkıp geçtim
daha çok gençtim, fark etmemiştim

yaşadık, öğrendik
herkes başka biçimde
taşırım hala ayrıntıları içimde

bir köşem var, adım belli, sevdiklerim artık yanımda
bir mirasyedi gibiyim, yatarken bu kumsalda
ben mutlu, sen umutlu. beklentiler var, yaş elli
hayat sürgit değil, sonu başından belli

yaşadık, öğrendik
her şey başka şekilde
taşırım hala ayrıntıları içimde

hiçbir şeye inanmadım uğrunda ölecek kadar
inananlara imrendim, o zaman yaşamak çok kolay
yıkılan duvarlar gördüm, coğrafyanın değiştiğini
hiç kimse değiştiremedi güçlünün haksızlığını

yaşadık ve öğrendik
her şey birbirinin içinde
taşırım hala ayrıntıları içimde

23 Mayıs 2012 Çarşamba

"kör taklidi yapıyorum tıpkı ağaçlar gibi hiçbir yere gitmemek için"




Barış Bıçakçı’nın külliyatı ile tanışmada epey geç kalmasaydım, her trajik durumu ifade etmek için “bizim büyük çaresizliğimi” vurgusunu yapmaya daha önce başlardım sanırım.  Ve eminim kitabı okusaydım, filmin vizyona girmesini  büyük bir heyecanla beklerdim.  Ama işte kitabı vakitlice okumamış, filmi de bu sebeple es geçmiştim.

Kitabı bitirdiğim de işte bu geç kalmışlık hissi hakimdi bende.  Bir de güzel bir kitaptan ayrılmanın hüznü.
Basitlik ve bayağılık arasında çok ince bir çizgi var ama Barış Bıçakçı’nın kitabı bu ince çizgiden çok uzaklarda, basitliğin güzel gölgesinde konumlanmış duruyor. Ender’in gözünden dinlediğimiz küçük umutlar ve geçmişe duyulan özlemle çevrili hayat, çetin ve ender’i  hem sevme hem de onlar için üzülme nedenimiz oluyor.  

Güzel kitapların film uyarlaması hayalkırıklığı yaratsa da, kitabın filmi için sayısız eleştiri okusam da, filmi de izlemek istiyorum. Ama bundan önce Ender'in Çetin'e dediği gibi, bazı satırları bir kenara yazıyorum ki, okuduğum bu naif kitap boşa gitmesin. 

"Uzağımızdaki her şey biraz olağanüstüdür, olduğumuzdan biraz daha fazladır. Yaz bunları bir yere Çetin, boşa gitmesin!"
"Reşit, ömür denen şeyin tedricen yaşanmadığını söylerdi. Gerçekten öyle, her şey birdenbire oluyor. Küçük bir çocukken birdenbire, ilaçlarını plastik bir margarin kabında saklayan bir ihtiyar oluveriyorsun. Kendin için, çocukların için, ülken için güzel şeyler ümit ederken, seni biçimlendiren şeyin güzel bir gelecek hayali olduğunu düşünürken, birdenbire kaderin güne ayak uyduramamak, gençliğini, geçmişini özlemek ve hızla dönen dünya tarafınan hep kenara savrulmak olduğunu görüyorsun"

"Yürüyordum kendi kendime büyük sözler söyleyerek kalabalığın içinde yürüyordum. Özgürlüğün kimse tarafından sevilmemeyi göze almak olduğunu söylüyordum. Ne büyük söz! Uç bakalım Ender, uç! Sözcüklerden kendine kanat yapanları çok gördük biz!"



" Bir tuhaflık yok mu bu yazdıklarımda? Sanki bu dünyadaki tarihim yalnızca bir erkeğin tarihiydi. Ben sanki bir erkek dışında başka bir şey değildim. Nihal, daha doğrusu ona beslediğim yaşanmamaya mahkum aşk, beni bir erkeğe indirgemişti. İki yıl boyunca bütün sınıflandırmaları kadın ve erkek başlıkları altında yapmaya zorlamıştı. Halbuki bu bulutlar da var, kediler de, herdemyeşil bitkiler, binlerce yıldır yeri değişmeyen taşlar, mutfakta bulaşıklar, kenarı kıvrılan kilimler, kar altında kalanlar, sınıflandırmalara tabi olmayanlar....
Oysa ben, iki yıl boyunca bir erkekten başka bir şey olamamıştım. Aşkın insanı zenginleştirdiğini biliyorduk, fakirleştirdiğiniz de bilelim. "

"Sonra sustum. Çok konuşunca olan şey: Konuşmak, anlatmak, anlamsız gelmişti birdenbire. Belki de, katlanıp kaldırılması gereken şeyleri buruşturmuştum. "

" Canlılığın ilk ve temel aşamasında bir "iç" ve "dış" yaratan, böylece kendisini çevreden yalıtan hücrenin ortaya çıkışı olduğunu biyoloji söylüyor; her türlü sıcak insan ilişkisinin aşağı yukarı aynı şeyi yaptığını da ben söylüyorum. Birbirine dönersin. İki insan birbirine döner! Bu bakışlarla olur ya da aynı yerde susmayla örneğin, en basit biçimde. Sonra, öyle birbirine dönük, kendi dilini yaratırsın." 

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Ender'de Hikmek'i de sezinledim sanki Albay'ım.
  • Filmin soundrack'inin Sakin tarafından yapılması şimdi benim için daha da bir anlamlı geliyor. Nihayetinde uzaktaki her şey insana fazlasıyla olağanüstü geliyor. 
  • Barış Bıçakçı'nın google'da bir fotosunu bulamamam benim beceriksizliğim mi onun gizemi mi bunu da bilemedim. 

18 Mayıs 2012 Cuma

"devretmiş dertler şehrinde aynı güne uyanırken miş li geçmiş çöker üstüme"

Yaklaşan yaz mevsimi ile iş hayatından sıtkımın sıyrılmasının pekala insani sebepleri var.

Hava güzelleştikçe, “ne işim var benim burada” sorusu daha çok çalınıyor kulağıma. Sorudaki burada dönemsel olarak, fiziken bulunduğum yer olsa da, şu sıralar genellikle “bu tür insanlar” olarak anlam buluyor. “Bu tür” ise çok geniş bir yelpazeye açılıyor.

Öncelikle hiçbir iş arkadaşımla ( lafım kusburnu’dan dışarı) oturup kitap, müzik veyahut bloglar hakkında konuşmuyorum. Hepsinin algısı farklı olmasından ziyade, “somut ilgili alanlarının” pek olmaması bunun en büyük gerekçesi.Anlayacağınız yüzeysel ortak noktalardan öteye maalesef gidemiyoruz.

Çoğunun bir twitter accountu yok, accountu olanın da twitter vizyonu yok ki, bu noktada twitter üzerinden hayat çıkarımları da pek yapamıyoruz.

Ama bunların ötesinde, iş hayatına bakış açıları ve vizyonları sebebiyle etrafımdaki insanlardan fazlasıyla sıkılmış durumdayım. Mamafih, bunun başka iş yerlerinde de aynı şekilde olacağını da az çok tahmin edip, olayı yer ve zamandan ziyade insan unsuruna bağlıyorum.

Ve ben Aslan burcundan gelme bir koca ego olarak, tüm şişkin egolardan fazlasıyla yorulduğumu da bugün itibariyle borsaya bildiriyorum.

Bunun adı olgunlaşmak mı, algıların açılması, hayat amacınızın değilmesi mi bilmiyorum ama profosyonel dünyada stratejik olarak adlandırılan küçük hesaplar beni fazlaca yoruyor.

Nasıl, hayatın geri kalanında “kendini akıllı sananlara” içimden zavallı demekle yetiniyorsam; kariyer hırsı ile saçmalayan mecburi iş ortaklarına da “küçük insan” diyerek konuyu kapatıyorum. Kiminle nasıl mücadele edilmesini bilsem de, hiçbir zaman çiğleşmemek gibi bir gayem var. Nihayetinde kendime olan saygım, benim gözümde tüm title’lardan çok daha önemli. Bundan da ötede, haklı olduğumu bilirken ve işimi düzgün yaptığımdan eminken; içi kötü, niyeti kötü insanlarla uğraşarak onlara paye vermem. Benim gözümde, en güzel tepki yoksaymaktır ve bunu da sabrımın sonuna kadar uygulamaya çalışırım.

İşini iyi yapma meftumu pek tabiki fazlasıyla göreceli bir kavram. Benim işini iyi/layıkıyla yapmaktan anladığım; attığınzı her adımın bilincinde olmak ve hangi pozisyonda olursanız olun bunun sorumluluğunu almak. Birileri benim yerime düşünsün, birileri benim yapacağım işi buyursun mantığı kadar da nefret ettiğim bir şey yok. Kafasını gerektirmedikçe çalıştırmayan insanlar, iş hayatınızda sahip olabileceğiniz en kötü yol arkadaşları olur maalesef. Ve siz bir şeyler mükemmel olsun diye kendinizi öne attığınızda (ki bu çoğunlukla fedakarlık yerine bireysellik olarak algılanacaktır) iş arkadaşlarınız rahata alışır ve fikriyatlar sadece ve gerektiğinde kopyalanır. (kendinizi semer vurulan eşek olarak görmeniz de cabası)

Hal böyleyken, kendini anlatma çabası içine girmek, tribünlere oynamak veya kulis yapmak da size zulüm gibi gelebilir, zulümden ziyade başlı başına bir saçmalıktır. İşte iş hayatındaki kırılmalar tam da bu noktada gerçekleşir. İşimi iyi yaparım ama insanlarla uğraşamam diyenler, yerinde saymayı ya da başka bir alana geçmeyi tercih ederken; iş yapmak yerine insanlarla oynamayı sevenler ise onlardan boşalan yeri pekala doldurur.

Bendeniz tam da bu vakitler, hayatımın “ ne çıkar” dönemindeyim. İçimdeki gereksiz mükemelliyetçi sebebiyle, tüm bezginliğime rağmen her şeyi dört dörtlük yapmaya devam etsem de, kulis oyunlarına girme veya stratejik olma !! (sırıt kızım en nefret ettiğine)faslından fazlasıyla uzağım.

Gün gelip sular yolunu bulamazsa, ben başka su kaynakları bulurum belki diyerek kendimi oyalıyor, içimdeki egoyu da akıllı olmaya davet ediyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Araştırmacı gençlik olduğum için, bilumum iş arkadaşlarımın yazdığı blogları okuyor ve acaba benim blogumu da ben olduğumu bilerek okuyan var mıdır diye de paranoyaklaştığımdan, blogumu okuyan ve “aa bu da oymuş” diyen iş arkadaşlarımı kendilerini deşifre etmeye davet ediyorum.

ps. başlık şarkısı Sevmeden Geçer Zaman ile Redd (Redd'e nasıl alıştıysam artık, red yazarken bir d'si eksik hissediyorum)

13 Mayıs 2012 Pazar

"renkleri tutanların bir suçu yok, ton farkı gözle görünmediyse"




Tuba Ünsal ve önlenemeyen!! yükselişi..

Sizi bilmem ama bendeniz Tuba Ünsal'ı Kıvılcım dizisi vakitlerinden itibaren bir Tv ünlüsü olarak tanımaktayım (Güzel insan Murat Prosciler'in kulakları çınların). Bugün baktığım da Tuba Ünsal' neyi çok iyi yaptı, en iyi eseri!! neydi derseniz, aklıma Yılmaz Erdoğan'ın uğruna film yaptığı Vizontele Tuba gelir. Filmde şahane oynayıp oynamadığını hatırlamasam da, bir insanı ismini filme koyduracak kadar etkilemesini takdir ederim.

Burcu Esmersoy için daha önce yazdığım bir şey var; insan güzel bir insanı niyeyse kafasında iyi yerlerde konumlandırıyor, bu nedenle de kendi kafasında onun için hep kaliteli işlerde yer alacağı bir kariyer planı çiziyor. O kişi çizilen çerçevenin içinde yer almadığında bile bunu gözardı ediyorki, söz konusu marka değerine zeval gelmesin.

Şahsen ben Tuba Ünsal'ın bugüne kadar kayda değer bir film veya dizide yer almamasına rağmen ünlü kategorisinde önemsenmesini de bu çizilen rol modele bağlıyorum.

Nihayetinde çok güzel bir kadın, güzel gülüşü çocuk kadın modelini fazlasıyla destekliyor ama bugüne kadar ürettiği bir şey olmadığı için de kendisi google'a sorduğunuzda ağırlıklı olarak birilerinin sevgilisi olarak karşınıza çıkıyor.

Bu noktada, bir kitap yazan, müzikalde (keşanlı ali destanı müzikaldi değil mi?) oynayan, bir marka yüzü olarak modellerini satışa sunan , üstüne üstlük köşe yazmaya başlayan Tuba Ünsal'ın aşırı üretkenliği için "neden şimdi?" sorusunu sormak da kendi kendime edindiğim sosyal sorumluluğum oluyor.

Baştan söyleyim; Tuba Ünsal'ın kitabını okumasam da, birkaç kez fotoğraflarına bakmak suretiyle gözattığımı yani dili ve tarzı hakkında az çok bilgi sahibi olduğumu itiraf etmeliyim. Bu bir kitabı değerlendirmek için pek tabiki, kriter değil. Gelin görün ki, meraklı Türk insanının bol fotoğraf içeren bir magazin figürünün kitabını satın alması da, o kitabı iyi kılacak bir gerekçe değil.  Aslında bahsi geçen eser, tam anlamıyla bir  edebi eser de değil. Bir tanım bulmak şartsa, fotoğraflı ve cafcaflı anı kitabı diyebiliriz.  Herkesin mükemmel anne olma arayışında, kusurlu anne motifi ile ortaya bir eser vermek Tuba Ünsal'ın rock&roll tarzına cup diye oturmakla kalmıyor; kendisini "sayısız meşhur anne modelinden de" pekala ayrıştırıyor.

Ama aynı rock&roll Tuba Ünsal, en stili olmayan marka Koton'la işbirliği yapıyor ve el emeği göz nuru mezuniyet kıyafetleri ile çıtırlığından hiçbir şey kaybetmediği gerçeğini her yerde yüzümüze çarpıyor. Koton ne ara şahane bir marka olup çıktıysa, herkes kreasyonun ne kadar şahane ürünlerden oluştuğunu anlatıp duruyor.  (Tuba Ünsal retweetlerden çıkardığım netice)

Ve "yeni bir yazar doğuyor" şeklinde lanse edilen (Tuğçe Tatari ve Barbaros Altuğ'a tessüflerimle) Tuba Ünsal, son tahlilde Vatan'ın pazar eklerinde de yazı yazmaya başlıyor.

Anlayacağınız Tuba Ünsal eserleri ile dört bir yanımızı sarıp sarmalıyor. Bendeniz de bu olan bitenin geç kalmış bir kendini bulmadan ziyade, Mirgün Cabas etkisi olarak değerlendiriyorum. Yanlış anlaşılmasın, Mirgün Cabas destek oluyor da Tuba Ünsal bir yerlere gelmiyor. GQ dergisinin GYY'sinin sevgilisi için önyargılar rafa kaldırılıp, tam destek ekolü devreye giriyor. İster önyargı deyin, ister kıskançlık; başkası olsa dalga geçmek için sayısız gerekçesi varken, Yiğit Karaahmet'in kendisi ile can ciğer kuzu olması da bu teorimi fazlasıyla destekliyor.

İşte bu sebepten bendeniz, günümüzün üretkenlik kraliçesini bugüne kadar olduğu gibi, bir süre daha "sadece birilerinin sevgilisi" olarak konumlandırmaya devam edeceğim. 

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Ürettiği eser ne olursa olsun, kendisi hakkındaki olumlu twitleri retweet eden ünlüleri "olmamış" kategorisinde değerlendiriyorum. GQ hakkındaki güzel yorumları RT eden Mirgün Cabas ile kendi hakkındaki güzel yorumları RT eden Tuba Ünsal'ı da üzüme bakarak kararan üzüm klasmanına sokuyorum.
  • Evrim Sümer ile birlikteyken hepi topu 4-5 fotoğrafı medyada yer alan Mirgün Cabas'ın;  Tuba Ünsal ile ilişkisindeki bu görünür olma tercihini sevgiliyle birlikte değişen ilkeler kategorisi için şahane bir örnek olarak görüyorum. 
  • Tuba Ünsal'ın twitter'daki sevgi pıtırcığı halleri ve vatan'da yazmaya başlaması sonrasında kendisi için modern zamanlar İclal Aydın'ı diyebilir miyiz? 

Yazının şekilcilik notu; Tuba Ünsal'ın kızı Sare'de baba etkisi ne kadar fazla ise, Leyla'da da anne etkisinin (sarışınlık ve ten rengi hariç) bir o kadar fazla olması. Leyla'nın güzelliğine yine ve yeniden 41 kere maşallah. 

ps. başlık şarkısı Yonca Lodi ve Ton Farkı

8 Mayıs 2012 Salı

"yok ki sonrası durmuşsa zaman günün birinde"


Bir varmış, bir yokmuş; Garaj İstanbul’da “Hayat Kaçık Bir Uyku” imiş...

Albümün çıkışı ile birlikte, lansman konserine gidip gitmemek arasında tereddütteydim. Şarkıları yabancı olacak diye konser anlamlı olmaz,bir de kalabalık olur diye düşünürken, günler şarkılarla birlikte geçti. Ben şarkıların yarısını ezbere almış ve konsere gitmeyi de göze almış durumdaydım. Konser gününde bilet bulamam korkum da boşa çıkınca, Cumartesi gecesi sosyali olarak bir geceye yemek ve konseri sıkıştırdım. (insanlık için küçük benim için devasal olaylar)

Konser için kapılar 21.45’de açılıyordu. Grup üyeleri de her zamanki gibi kapı açılışı ile konser saati aynı değildir uyarısını yapmışlardı. Ben de ziyadesiyle ağırdan alıp, keyifle yemeğimi yedim. Kafamdaki takribi konser saati 23.00’dü, o saatte de Garaj’a varamayınca, konser başladı herhalde diye adımları hızlandırma ihtiyacı duydum ( ayağımdaki topuklu ayakkabılar ile bu epey acı verse de). Garaj İstanbul’a vardığımda ortamın sakinliğinden, ilk defa bir yere kalmış olmanın haklı mutluluğunu yaşadım.

Garaj’da son olarak kusburnu ile bir performans izlediğimden, oranın bir konser mekanı olarak pek kafamda şekillendiremedim. Orada izlediğim son konser Devotchka konseri olduğu ve o vakitlerde kapalı mekanlarda sigara içilebildiği için, nedense aklıma daha basık bir yer olarak yer alıyordu Garaj. Cumartesi akşamı bu fikriyatlarım gayet terse döndü. Özellikle konser başlamadan önce ortamı serin bile buldum.

Daha önceki konserlerde de söyledim, Redd’in büyük bir ergen kitlesi var. Benim yaşımdakiler için ergen demek üniversiteli demek. Gençlik bildiğiniz üzere sabırsız. Bendeniz, ergen olmasam da sabırsızlık konusunda onlara tur bindirebilirim. Ama çok şükür mantık ve irademle, kimi bekleyip kimi beklemeyeceğime de karar verebiliyorum. Kaldı ki, tecrübelerimden ders alabildiğim için; gittiğim ilk konserlerinden sonra, açılış saati ile konse başlangıç saatini az çok hesaplayabiliyorum.

Cumartesi gecesi, hesaplarım biraz şaşması ayaklarımın acısını artırdı sadece, konsere olan hevesimi azaltmadı. Tabi gönül, kapı açılış ve konser saatlerinin ayrı ayrı belirtilmesini istiyor ama konser yapılan mekanın kazancını gözönünde bulundurunca bunun pek mümkün olduğunu sanmıyorum. İşte bu nedenle, konser başlayınca Redd’i yuhlayan ergen olan veya olmayan kimselere müsadenizle gerizekalı demek istiyorum.

Kendin bir konser dinlemeye geliyorsun ve dakika bir gol bir o konseri muhteşem yapabilecek adamların moralini bozuyorsun. Amaç tepkini belirtmekse, adamlar zaten sosyal medyada gayet faal, derdini orada anlatırsın. Ya da bir sonraki konserlerine gitmezsin, tercih senin. Ama o kadar saattir beklediğin konsere gölge düşürmek densizlik ve bir o kadar da çocukluk.

Konser başındaki bu saçmalığa bu kadar laf kalabalığı yaptıktan sonra konserin kendisine geçersem;

Öncelikle yeni şarkıları canlı dinlemek çok büyük bir keyif. Redd’in cd’den dinlemek ile canlı dinlemek arasında büyük farklar olmasa da(iyi müzik yapmak adına), Coldplay tınılarını da sezmeye başladığım şarkıları gitar soloları ile Doğan’ın piyano çalması ile dinlemek pek güzel oldu.

Albümü ezbere alan benim gibi manyak sayısı çok olmadığından, yeni şarkıların çalındığı ilk yarı ile eski şarkıların ağırlıkta olduğu ikinci yarı arasında seyircide büyük bir fark vardı.

Aslında bu fark Redd üyelerinde de vardı. Her konserlerine gidiyorum diyemem ama Doğan’ın ilk defa sözleri kaçırdığına denk geldim mesela. Benim hüsnü kuruntum olabilir ama ilk yarı daha gergin geldiler nedense.

Aynı şekilde Doğan, bugüne kadar gördüğüm en hareketli konser performansını sergiledi. Özellikle senden sonra’da Chris Martin haliyet-i ruhu gördüm neredeyse (malumafatrus abartmalı benzetmelerine devam ediyor)
                                        

İlke’nin de her şarkıyı mikrofona olmasa da kendi kendine söylemesini, şarkılara alışma turu olarak değerlendirdim.

Konserin ilk yarısına fazla şık çıkan grup, ikinci yarıda kendi stilini bulmuş gibiydi. Hatta ilk yarıda İlke ile Güneş’in kıyafetleri fazlasıyla benzerdi.

Redd’in bugüne kadarki en farklı şarkılarından birinin müziğini yapan Berke H’nin o uzun boyuna rağmen, kıpkırmızı pantolon ile ne kadar şahane olduğunu da tüm şekilciliğimle itiraf etmeliyim. (boynundaki kolyemsi şey için aynı şeyi söylemiyorum)

Bu yazıdan çıkartılmayacak eleştirel ruh;

Yanlışa yanlış dedikleri için sevdiğim grup üyelerinin eleştriye hiç de açık olmamasını da objektiflik gazeteciliğimle vurgulamalıyım.

Magazin kimliğimle de Erdem Yener’in konserde olduğunu, kendisinin beklediğimden daha uzun olduğunu belir, kimleydi sorgusuna ise özel hayata saygı münasebiyle girmem.

Sonu gelmeyen yazının sonu; sürekli ayakta durmak yeteri kadar acı değilmiş gibi topuklu ayakkabılar üzerinde bir yere dayanmaksızın ayakta durmanın acısını başka kaç kişi/grup için çekerim bilmiyorum ama Cumartesi akşamı Garaj’da olduğum için ben ziyadesiyle mutluydum.

Fazlasıyla erken olsa da, bu albümün şarkılarını softcore’da dinlediğimi düşündüm. İnşallah düşünmekle kalmaz, o konserin de yazılarını bu blogda yazarım.

ps. Blog resmini ilk çekilen (henüz yayınlanmayan) fotoğraflarından biri yapmak isterdim ama fotoğraf sanırım başka bilgisayara kaydedilemiyor, ya da ben başaramadım. Merak edenlerin, reddseyirdefteri'ne bir göz atmalarını öneririm.


7 Mayıs 2012 Pazartesi

"kimse bilmeden gizli bir örgüt kurmuştuk"

Güvenlikle haşır neşir kurum ve kuruluşlarla iç savaşıma devam ederken... Bu ülkenin her noktasında etrafımızı sarıp sarmalayan özel güvenliklerin, tehlikeyle falan alakası yok. Bir koca sektör varlığını koruyabilsin diye korkuyla besleniyoruz biz. O kadar benimsemişiz ki bu durumu, her gün üç kere x-ray'den geçmezsek bir huzursuzluk sarıyor bünyeleri. Avm'lerde müşteriden daha çok güvenlik görevlisi olsa da, otoparkta bilumum mağazalarda çalınan eşyalarin sorumluluğunu üstlenmek niyeyse yine bize kalıyor. Bu insan kalabalığı,kameralara tv niyetine bakmak dışında, kendi mahallelerinden gelenlere "sen buraya ait değilsin" mesajı vererek büyük insan oluyorlar. Soğuk hava şartlarında durmak zorunda kalınca üzülsem de özel güvenlik kavramından tam anlamıyla nefret ediyorum. Bu sebeple de ayda bir, bir güvenlik görevlisi ile seviyeli bir muhabbet etmezsem, beni bir kaşıntı tutuyor. Spor ve gönül bağım sebebiyle en çok gidip geldiğim Kanyon'un güvenliği iş kule ekolünden geldiği için paranoyak tavırlarına ziyadesiyle alışığım. Ama ne olursa olsun, insanların beyin bedava hallerine alışamıyorum. İş hayatımdaki mutluluğum, günde iki kere içtiğim damla sakızlı Türk kahvesine bağlı olduğu için,spora giderken metro çıkışından kahve paketlerimi alıyor, x-ray'de hazırola geçiyorum. Ve yiyecek denilen şey, x-ray'den geçince zarar gördüğü için kendilerini ısrarla x-ray'in yanına koyarak geçiyorum. Sonrasında aynı tiyatro sergileniyor. 

Güvenlik görevlisi; hanımefendi, onu da x-ray'den geçirmeniz gerekli.. 

Ben; Kapalı kahve paketini hangi sebeple x-ray'den geçiriyorum? 

GG; O zaman paketi açmamız lazım. 

B; Dalga mı geçiyorsunuz siz? Macrocenter'da satılan kahveleri hangi güvenlik kontrolünden geçiriyorsunuz acaba? 

GG; Faturanız olsaydı, sorun olmazdı ama.. 

B; Ben aldığım her şeyin belgesini mı taşıyacağım sizin yüzünüzden?

GG; O zaman yapabileceğim bir şey yok, amirimi aramam lazım.

B; Buyrun, kimi istiyorsanız arayın... 

Ve x-ray'den geçirilmeden paketler, mıncıklanmak suretiyle kontrol edildi. O noktada bommm diye şakacı yönümü göstermediysem, spor salonu üyeliğimin henüz sona ermemesindendir.

Ama Kanyon sana söylüyorum, güvenlik sen anla; ben o kahveleri almaya da, sinir harbine de devam edeceğim. 

Ve sanırım macera bende asabiyet şeklinde devam edecek...Bir başka AVM anım da yakın zamanda bu blogdaki yerini alacak. 

 Ps. Başlık şarkısı yolunda gitmeyen adam ile REDD...

"kâğıttan uçak gibi atılıp unutulmuştum "



Malumafatrus, kendi ülkesinde turistik turlara devam ediyor...

Tatilden döndükten sonra ailemin de ziyareti sayesinde, alışık olduğum şeyleri yapmak yerine, kırk yılda bir gittiğim semtlere gidip,şehre bir turist gözüyle baktım. Bu sayede, gurbet ellerde fellik fellik aradığım afilli bardak altlıkların en güzellerinin bu şehirde olduğunu, hediyelik eşya konusunda da İstanbul'un üstünlüğünün aşıkar olduğunu anladım. Bu şehirde yaşayanların turistik açıdan öne çıkan çoğu şeye/semte turistlerden (yabancı veya yerli farketmez) daha yabancı olduğunu ama aslında bizlerin bu şehirin bazı semtlerinde turistlerden daha turist kaldığımızı gördüm. Sonra kendi oyun parkıma döndüm ve bu sayede de huzura erdim.

Gezip görmeden ziyade gezip yemek felsefesini benimsediğim içinde kendi oyun alanımda yeni mekan keşiflerine de devam ettim. Buyrun size malumafatrus milor notları...

Salt Galata daha doğrusu ca'd'oro; Salt Galata'ya ayak basma nedenimin o tarihi binayı, kütüphaneyi gezmek değil de yemek yemek olması genel hayat misyonumu fazlasıyla ortaya seriyor sanırım. Gerçi o heybeti gördükten sonra tez vakitte tekrar oraya gidip, layıkıyla gezme hissinize engel olmanız zor. Bu sebeple inşallah tez vakitte burada salt galata'ya dair de fikriyatlarımı da karalayacağım. Ca'd'oro, Salt Galata'nın birinci katında bir Cafe/restoran. İstanbul'daki sayısız mekan gibi burası da Doors grubun. Süper bir manzarası olmasa da güzel bir ambiansı/dekorasyonu var mekanın. Gayet geniş ve ferah mekanda,akşamları rezervasyonsuz yer bulma ihtimali anladığım kadarıyla yok. Menüsü fazla geniş olmamakla birlikte, benim için karın doyurucu ve lezzetli alternatifleri olduğunu söyleyebilirim. Bizimle alakadar olan garsonu sevmesem de,servislerinin hızlı olduğunu ve açık mutfaktaki koşturmanın da mekanın atmosferine renk kattığını belirtmeliyim.Fiyat/performans konusunda da çoğu benzer mekana kıyasla nispeten uygun olduğunu buna karşılık suflelerinin ise pek benim tarzım olmadığını timeout'cu yazar ruhumla bildiririm.


Bej'deki kahvaltı deneyimim ise Ca'd'oro kadar başarılı sonuçlanmadı. Sadece pazar günleri kahvaltı veren (yanılmıyorsam) mekanın kahvaltı çeşidi bol olmakla birlikte, kahvaltının temelini oluşturan öğelerde büyük bir sıkıntı var. Menemeni, yumurtalı ekmeği, pastırmalı bir şeyi falanı filanı var mamafih, domates peynir zeytin tabağı gibi standart bir tabağı yok. Hatta iki alternatifi birleştirerek bile standart bir masa oluşturma şansınız yok. Bu nedenle gelenekselci kahvaltıcılar için Bej'i biraz manasız bulduğumu da belirtmeliyim. Bir de menü denilen şey ve/veya ile olmaz; aç kafa ile insan evladı da o kadar yorulmaz. Bej için her yerde sıkça vurgulanan "son dönemin favori mekanı "tabirini de, mekanın güzelliğinden ziyade, lokasyon farklılığı, basından uzaklığı ve Lal Dedeoğlu network'ü olduğu için aldığını, yoksa bildiğimiz cafe restoran olduğunu gönül gözü notu olarak iliştiririm.

ps. başlık şarkısı lansman konseri notlarını da kaleme alacağım Redd'den Yolunda Gitmeyen Adam.

4 Mayıs 2012 Cuma

"kendine biraz zaman ver, bir yol daha bulursun"


 
4 Mayıs itibariyle (ki günün anlam ve önemi benim için ayrıca mühimdir) Redd’in allı pullu cd’sini elinde tutan, ama 2 Mayıs itibariyle de kusburnu sayesinde de şarkıları mp3 formatında dinleyebilen biri olarak albüm hakkında konuşmak ne kadar erken, ne kadar geç tartışılır.

 
Ben albümü dinledikçe başka başka şarkıları seviyor ve beklendiğine değen her şeyin sonunda olduğu gibi “ne mutlu” diyorum.

 
Yazı başlıklarını ve Redd’e dair twitlerimi bir yana bırakırsak, albüme dair daha başka yazılar yazmam da kuvvetle muhtemel. Bunun uyarısını şimdiden yapsam da, sabırsızlığım ve obsesifliğimi gözönünde bulundurunca, çok da şaşırmıyorsunuzdur bu halime diye umut ediyorum.

 
Sevme sırama göre Iskaladık Birbirimizi ve Aşık Oldum Celladıma kısa zamanda dinleme rekoru kırdığım şarkılar oldu. Senden Sonra eskiden gelse de, yeni düzenlemesi sayesinde daha da vurdu beni.

 
Sonra böyle modum düşük bir anda, “bir yol bulursun”un sözleri daha derinlere çalındı bende. Dinlemekten ziyade o zaman duydum sanki şarkıyı.

 
Bugün de havanın pusuna, düşük hayat enerjime inat “Bir Yol Bulursun” dinliyor ve uzun zamandır eksik kaldığım, şarkı sözünden blog yazısı yazan ergen ruhlu faaliyetlerime geri dönüyorum.

 
 
Bir Yol Bulursun.

 
kalbim zorla çarpıyorsa olsun yine de vursun

 
zaman seni yoruyorsa vursun isterse dursun

 
yolun anlam bulmuyorsa durma yine de durma

 
karanlık içine sızıyorsa olsun bir ışık bulursun

 
kendine biraz umut ver bir yol bulursun
kendine biraz umut ver bir yol daha bulursun

 
kendine biraz zaman ver, bir yol daha bulursun

 
kimse sana uymuyorsa, olsun bir gün bulursun

 
keyfin nasıl istiyorsa bırak öyle, olsun

 
kendine biraz umut ver , bir yol daha bulursun

 
kendine biraz zaman ver, bir yol bulursun

 
Bu Yazıdan Çıkartılmayacak Sonuçlar;

 
  • Tevled Litak – ki dinlemeyenler için yazdıklarımı anlamsız kalıcak biliyorum- eleştiri kültürü denilen şey için şahane bir örnek benim gözümde. (Giriş müziğini daha önceki Redd şarkılarından birine benzetiyor mamafih o şarkıyı dinleyince işte bu diyemiyorum) Ve ülkenin korkaklığı gözönünde bulundurulduğunda fazlasıyla da cesur. Bu yüzden Doğan Duru’nun sesine 10 kere ama müzisyenliğine 100 kere hayran oluyorum.
  • İşlerine bu kadar özen gösteren insanlar olduğu için en sevdiğim grup derken bir an bile tereddüt etmiyor; ve Berke Hatipoğlu sempati vurgulamadan da satırlarımı noktalayamıyorum.

 
ps. Yazıda bahsi geçen şarkıların linkini de teknik şekil şartlardan koyamadım ama zaten youtube'dan dinlemek yerine şarkıları albümden dinlemenin keyfi başka diyerek, satıraltımı mesajımı da veriyorum.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

"kalbim zorla çarpıyorsa olsun yine de vursun"



                                                                                       


''bin hayata özenip, bir hayata mahkum olmak çok üzücü''

İnsanın kendi beğenilerinden ötürü kendini beğenmemesi gerçekten ironik bir hal. Ama inanın bana böyle bir haliyet-i ruh var sayın okur. Misal bendeniz, başkasında görsem burun kıvıracağım beğenilere sahibim. Bolca kitap okumakla birlikte, sanırım iyi bir edebiyatsever değilim. Kendi tercihimle okuduğum onca kitabın kaçının edebi değeri vardır tartışılır. Bu kadar kitap okumama rağmen, Türkçe anlamında yerinde saymam da bu yanlış tercihlerimin işareti olsa gerek.
Uzun süredir bir türlü kitap okuyamayan bünyemin, Hande Altaylı'nın son kitabı (olgun ergenler için gönül kitabı) Kahperengi'yi almam, almakla kalmayıp, okumaya başladığım gibi kitaba kendime kaptırıp, bir çırpıda da kitabı bitirmemi de haliyle bu kapsamda açıklayabiliriz. 
Ama yalanım yok, bunca zamandır elime kitap almazken, bir çırpıda okuyup bitirebildiğim bir kitap beni her şekil ve şartta mutlu etti. Kitabın basit bir hikayesinin olması, dilinin de gayet sade olması, günümüz zamanlarında geçmesi, falanı fişmanı bir yana bırakırsak Kahperengi'yi okudum, hiç te pişman değilim sayın okur. 
Sonra baktım bir İnci Aral, bir Hamdi Koç  ben zaten bu tarzı seviyorum arkadaş. Neden kendimi inkar ediyorum ki. Hatta Redd'in yeni albümünü sormaya (halen dağıtılmadığından almak kısmet olamıyor, hobi olarak soruyorum) girdiğim D&R'lardan birinden de gidip daha önceki kitabını aldım.
Bundan sonra utanmadan gidip romantik kitaplar rafından (bilmeyenler için gerçekten böyle bir kategori var) kitap bile alabilirim diye düşünüyorum. Ve bu yazdıklarımın tam zıttı olsa da, yeni bir Emrah Serbes kitabı çıksa da okusak diye de heves ediyorum.
Satırlarıma kitaptan bir  cümle ile son veriyorum ki, mevzubahis arabesklik hakkında bir kuple fikriniz olsun. 

"Unutulmuş biri olmak kötüydü, unutulmuş ama unutamamış biri olmak ise korkunçtu."

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Sözlükte Kahperengi için geçkin kız romanı tabirinden öteye de bir tasvir benim gözümde yok:)
ps. Yazının başındaki satırlar Hande Altaylı'nın Ayşe Arman röportajından ki, kendisini Fatih Altaylı'nın karısı olmaktan ziyade tanımak adına birkaç röportajının okunmasında fayda görüyorum. 

ps.2. Başlık şarkısı Redd ve Bir Yol Bulursun

1 Mayıs 2012 Salı

"ıskaladık birbirimizi"


"Bugün günlerden "hayat kaçık bir uykudur"

Redd'in yeni albümünün piyasaya çıktığı ilk gün, tatil olmasına rağmen sabahın bi köründe kalkmam, tesadüften ziyade biyolojik saat mağdurluğumdandır. Tabi bir de hatırlatmakta fayda görüyorum; erken kalkan yol alır.

Tecrübelerim, birçok albümün çıkıcak denilen tarihte İstanbul'un merkezinde bulunmadığını bana öğrettiğinden, aslında CD'ye kavuşamayacağımı az çok öngörebiliyordum. Bu nedenle redd'in sayfasından şarkıların 10'a saniyelik teaserlarını dinlerken, kaptırma kendini houstan diye kendi kendimi frenledim.
Bugüne kadar en hevesle beklediğim Redd albümü olduğu için, 21'i dinledikçe daha çok sevdiğim için "Hayat Kaçık Bir Uykudur"u sevemezsem diye çok korkuyordum. Bu yüzden de ilk dinleyişte bir şey anlayamazsın, 4-5 dinleyiş lazım diye de kendi kendime sabır telkin ettim.

Redd sağolsun, korkularımın hiçbiri gerçek olmadı. Gerçi şu an albüm elimde değil. Doğan Duru, twitter'da dağıtım olamadı yazınca hiç şansımı denemedim bile. Ama an itibariyle muzikicinefes sitesinde (ki facebook accountu ile dinlenebildiği için annemin hesabını ödünç almak zorunda kaldım), şarkıları dinleyebiliyor, hatta bir şarkıda ezbere gidiyorum.

İtiraf etmeliyim, geçirdiğim zamanda albümü 2-3 kere dinlemek yerine, iki şarkıda bir Iskaladık Birbirimizi dinleyip, sonra bir başka şarkıyı dinlemekle geçti. Ama pişman değilim. Yeni albümü, 3 günde dinleyip tüketmemek için her gün bir şarkıya sarıp, albümü en azından 13 günde ezbere almayı daha mantıklı görüyorum. Tabi cd'ye kavuşunca, bu kararımı uygulayabilir miyim, bilemiyorum.

Nihayetinde, yılın beşinci ayına bu kadar güzel bir başlangıç yapmak pek bahtiyar etti beni. Bir de beklentimin üzerinde bir kitap okumakta (sürükleyicilik manasında) olduğum için  an itibarıyla iyimserim be blog.

Umalım ki diğer günler de bu keyifli haftaya (bir gün sonrası tatil olan Pazartesi'den daha güzel bir şey var mı?) yaraşır güzellikte olsun, nefes almamıza yardım eden güzel şarkılar daha da çoğalsın.

Ve Redd lütfen hep böyle kalsın...

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Gecikmeli keşfim Senden Sonra'nın yeni versiyonu da albümde bulmak pek güzel.

Ve böyle güzel bir şarkı için aşık olsak mı acaba celladımıza?