29 Nisan 2012 Pazar

"gözlerimi açsam da sen çıksan karşıma"


Fırat’tan çıkış yoluyla bu aralar “sinir var bende” cümlesini sıklıkla kullanmakla birlikte, yukarıdaki karikatürün hayatımdaki yeri başkadır.
Yakıcam lan seni’deki sempati bir yana “Plastik bir ördeğin esiri oldum yine” isyanını hayatım birkaç noktada sıklıkla kullanıyorum.
Mesela bendeniz; Egg&Burger’ın hamburger ve kızarmış patatesinin resmen esiri olmuş durumdayım. Yurt dışından döndükten sonra koşa koşa kendilerine gitmem de, gittiğime pek bahtiyar olmam sebebiyle bu gerçeği bir kez daha vurgulamak istedim.
3 yıl öncesinde başlayan  bir kızlı t-shirt hastalığım var. Sağolsun moda da bu ilgimi fazlasıyla destekledi. Serde obsesiflik de olunca, bu kız takıntım bana sayısız t-shirt olarak geri döndü. Ve ben kızların esiri olmamak için, bir daha almayacağım t-shirt desem de, her gördüğüm de bu son şeklinde kendimden geçiyorum.  İşin daha ironik kısmı ise, o kadar t-shirte rağmen genelde de en sevdiğim 4-5 5 t-shirt’le takılıyorum.
Kız takıntım sadece t-shirtle de sınırlı kalamadığından, bir de eski zaman kızlarının süslediği broş, kolye ve küpelerin de peşinden koşturup, kendi kendimi esir ediyorum.
Esir olma ekolüme en uygun olan bilekliklerde de takıntı boyutunu zorluyorum. Her yerde satılan ama arandığında bulunamayan bir adet nazar boncuğu gerisi de ince boncuk olan bilekliklerden  (ki daha kötü anlatılamazdı sanırım)bu güne kadar kaç tane aldığımı ve bu aldıklarımın kaç tanesini kopardığımı unuttum.
Dünkü Eminönü turumda da kendimi bileklik cenneti olan bir mağazada bulmamla aklımın gitmesi bir oldu. Hayatın her  alanında olduğu gibi artan alternatifle kararsızlığım doğru orantılı olarak arttı. Ve aldığım onca bilekliğe rağmen aklım başka bilekliklerde kaldı.
Aslında bu esiri olma başlığı altında, hayatını alışverişe adamış bir pisboğaz olduğum gerçeği daha da somut bir hal aldı. İnsanın kendini bilmesi de iyi bir şey, bugünümüzün tesellisi oldu. 

ps. başlık şarkısı Mehmet Erdem ile Herkes Aynı Hayatta (Daha öncesinde Pinhani söylese de ben ME sayesinde şarkıyı dinleyip sevdim. 

26 Nisan 2012 Perşembe

"yakınlarda bi gezegende unuttuğum tüm şeyler"




Turun son durağı ve en zayıf halkası olarak Budapeşte;
  • Obsesif kişiliğim ve 5 gündür evden uzak olmam sebebi ile Budapeşte'ye sabrımın ve enerjimin son damlaları ile ayak bastım. Yorgun ve bir o kadar huysuz olmam şehre karşı hızlı önyargılar edinmeme sebep olduysa da, dönüş yolunda (önyargılarım yargılarıma dönüşmüşken) geriye baktığımda fikriyatımı değiştirecek bir güzellikle karşılaşmadığımı açıkça söylemeliyim.
  • Bu uzun paragrafın 140 karaktere sığdırılmış halini daha önce kaleme aldım, tekrarlamakta fayda görüyorum. Benim için Budapeşte İstanbul'un 3. sınıf ( o da en iyi ihtimalle) kopyasından öteye geçemez.  Budapeşte'yi beğenmemekten ziyade kızmamdaki gerekçe ise, sanırım tam da bu benzerlik  nedenli oldu.
  • Bilmeyenler için, Budapeşte ortasından Tuna nehrinin geçtiği bu nedenle iki yakaya ayrıldığı bir şehir. Tabi benzerlikler sadece bu kadar değil. Budapeşte de, İstanbul gibi Avrupayla uzaktan yakında alakası olmayan bir şehir. Öncelikle temiz bir şehir değil, İstanbul'la kıyaslarsak bugünün şartlarında İstanbul'dan çok daha fazla evsizin yer aldığı ve güvenlik anlamında da tedirgin edici bir şehir.
  • Her şehrin bir İstiklal Caddesi olduğundan, meşhur meydanına ve o meydanının klişeliğine hiç girmiyorum.
                                                            
  • Tarihi yerler söz konusu olduğunda ise bence Budapeşte, İstanbul'dan çok daha üstün. Keza geniş yollarına da bizden çok daha başarılı olan tramway hatlarına bir şey diyemem. Ama otobüslerine bakarsanız, halk otobüslerinin eksikliğini yaşamayacağınızı söyleyebilirim.
  • Bu arada Budin kalesine, şehrin özgürlük heykelinin (adını unuttum) olduğu yerdeki manzaraya ve Kahramanlar Anıtının olduğu meydana hiç laf edemem. Yürüyerek geçilen köprülerin de pek keyifli olduğunu söylerim ama nihayetinde bir şehri sevdiren şey ruhuysa benim ruhumun Budapeşte ile uyuşmadığının altını çizerim. Kıssadan hisse; kimseye gitmeyin demem ama ben tekrar gelmeye gerek görmem.
  • Budapeşte'ye gitmeden önce para birimine bakıp da, 1 TL'nin 125 Macaristan Forintine tekabül ettiğini gördüğümde, iktisat bilgilerim doğrultusunda bu şehrin ucuz olabileceğini düşünmüştüm. Tur rehberimizin de bu yöndeki bilgileri ile kendimizi gayet de ucuz bir şehre hazırladık. Ama ne oldu? 3 şehir arasında en pahalı şehir Budapeşte çıktı. Yüksek fiyatlara değen yemekler olsaydı, yine kabülümüzdü ama Budapeşte'de yediğimiz bir tatlı (somlöi galuska) ve oturduğumuz bir cafe (Callas) dışında vasatla idare ettik.
                                                           
  • Bir de, ben bu ülkelerin iki paralı hallerine feci gıcık olduğumu da belirtmeliyim. Geçiş dönemindeyseniz ve turistik bir şehirseniz; iki para birimini de yazarsınız ama ne mümkün, beyniniz illa bir hesap makinası gibi çalışacak. Diğer iki ülkede kafadan hesap yaparken, Budapeşte'de artık gerçekten hesap makinası yardımı aldığımı da itiraf etmeliyim.
  • Hediyelik eşya sorunsalına ise, genel tatil gözlemlerimde tekrar değinerek başınızı ağrıtmayı planlıyorum.
  • Ve an itibariyle, "eve kaçta varacağım?", "yarın işe kaç saatlik uyku ile gidicem?" "işin acı yüzüyle 1 haftalık aradan sonra nasıl yüzleşeceğim", "bu kadar yazı yazıp, konuyu kendi gözümde finalize etmişken tatili kaç kişiye "aynı cümlelerle" anlatmak zorunda kalacağım?" şeklindeki ıvır zıvırlarla tatil ruhundan, standart moduma büründüğümü; Budapeşte gastronomi rehberi sonrası yazmayı istediğim tatil derlemesi ile de blogumun seyahat rehberi kimliğini sonlandırıp, fani halini alacağını kamuoyuna duyuyurum.
ps. başlık şarkısı BEA'dan Evren Bozması

25 Nisan 2012 Çarşamba

"şikayetim var, cümle yasaktan, dillerimi hakim bey, bağlasan durmaz"


  • Tur işi yaşlı işi diyenler bu işi biliyor. Her katıldığım turda bu fikriyat beynimde resmen yankılanıyor. Ama işin fiyat/performans olayı, otel aramama rahatlığı ve orada ayrı takılırız tesellisi tüm bu fikriyatlarımı unuttuyor, insansevmez bendeniz bir toplulukla tatil yapıp dinlenmeyi hayal ediyor. 
  • Kendime dair övündüğüm hepi topu iki özelliğim var, bunlardan biri fil hafızam ki ömrü hayatım boyunca benimle olması zor gözüküyor. Bir diğeri ise 5 dakikada bir insan hakkında fevkaladenin fevkinde bir kanı elde etmem. Bu seyahatte de kural bozulmadı. Yolculuğun başında oluşturduğum fikriyatım, geçen günlerde sadece perkinleşti. Ama insan kendini soyutlayıp, mesafe koymada ustalaşınca, bir de kulaklığınız olunca her yolculuk çekilebilir bir hal alıyor.
  • Eğer bir sosyal sorumluluk projesinde yer alacaksam, ülkedeki herkese sakız çiğnemeyi öğretmek gibi bir alanda görev alabilirim. Kaldı ki bunu eski bir sakız bağımlısı olarak, "ben de geçtim bu yollardan dostum" şeklinde tecrübelerimi de seve seve  paylaşırım. Kaldı ki çözümüm çok basit, herkes beş dakikalığına kendi sakız çiğneme görüntüsünü izlemeli. İzlemeli ki, o sakız kendilerini ne hale getiriyor bir görsünkler.
  • Ama ne kadar uğraşsam da Türk tipi kurnazlık hadisesiyle savaşamam. Ben bu durumlarda kendimi enayi gibi hisseder, karşımdakinin "sadece kendini akıllı sanan" hallerine de acırım. Arasıra bazı bazı o anki asabiyetimi sakızı yüzde patlatarak çıkartmak isterim o ayrı. 
  • Bir tura katılmaktan daha zor olan şey o turu yöneten rehber olmak. Klişe tabirle düşmanım başına böyle bir iş istemem. Sürekli mobil olmak bir yana, tatil rehavetine girmiş o kadar insanı yönetmek tam bir işkence. Geçen haftaki rehberimiz pek de iyi ve aklı başında bir insancağızdı, bu nedenle daha da üzüldüm muhatap olduğu saçma sapan sorulara taleplere.
  • Bir başka açıdan da tüm tur rehberlerinin "milliyetçi" bir haliyeti ruhları olduğunu iddia etmekteyim. Bundaki en büyük etmen pek tabi ki seyahat eden bizler ve ilkokuldan beri süregelen tarih öğretilerimiz. Osmanlı şöyle şahaneydi, böyle muhteşem bir ulustu; yabancılar hep bize karşı oldular felsefesi maalesef hala büyük rating alıyor. Bu nedenle tur anlatımlarında bile her şey fazlasıyla taraflı oluyor.
  • Bu teselli muhtemeldir ki en çok gurbetçileri oyalıyor. Özünü korumak ile asimile olmak arasında gidip gelmek bile başlı başına arada kalma sebebi oluyor gurbetçilerin. Olmadığı yere özlem duymak da, her tarafta yabancı olmak yaşamayanların pek de anlamlandıramayacağı bir hal. Tam da bu sebeple, gurbetçi önyargımdan ötürü hem utanıyor hem de "arkadaş insan bu kadar mı geri kalır inatla" diyorum. Anlayacağınız gurbetçiler söz konusu olunca ben de onlar gibi iki arada kalıyorum.
  • Ülke dışına çıktığımda gördüğüm Türk turistlerin aşırılığı sebebiyle de istatistik kurumunun aylık bazda yurt dışına gezi amaçla giden kişilerin verilerini kamuoyu ile paylaşmasını talep ediyorum. Bir de başka bir ülkeye gitmek için "yurt dışı çıkış harcı ödemek" nasıl bir kafadır. Biz nasıl koyunlarız ki, yıllardır bu vergiyi sorgusuz sualsiz ödüyoruz şeklindeki isyanımı da sosyal devlet görmüş 3. sınıf ülke vatandaşlığıma vererek, satırlarıma son veriyorum. 
ps. başlık şarkısı Hakim Bey ile Mehmet Erdem

"geçti bak saatler, uyanmayı unuttum"

  • Öncelikle bu gastronomik amaçlı yazılarımda, şu meydanın solunda bu tarafda sağ köşede gibi tanımlamalar kullanmamım yol gösterecilik açısından faydalı olacağını bilmekle birlikte, bu kadar teknik detayı şehre gitmedikçe okumanın anlamsız olduğunu (şahsi tembelliğim de mevzu bahis) düşünüyor bu nedenle sadece cafe isimlerini veriyorum.
  • Budapeşte'ye gittiğinizde sıklıkla geçeceğiniz Verösmary meydanında yer alan Gerbeaud tam anlamıyla bir meydan cafesi. Bizdeki karşılığı Baylan olabilir belki. Gayet işlek bir cafe olması ve menüsündeki tatlılar aklınızı çelebilir. Mekanın meşhur tatlısı somlöi galuska'yı tavsiye ederim ki, benzeteceksem daha hafif tada sahip profiterole benzediğini söyleyebilirim. Karışık ve taze meyve sularını da bünyesinde barındıran Gerbeaud, fiyat performans söz konusu olduğunda ise Divan Cafe'ler standardına çıkıyor. Gitmeden önce bir tatlı ve kahveye vereceğiniz üst limitinizi belirlemenizi öneririm.
  • "Szt Istvan ter" meydanında ise bir şeyler yiyip içebileceğiniz birçok mekan bulabilirsiniz. Özellikle hemen kliseye bakan aralardan birinde yer alan hediyelik eşyacı, benim için Budapeşte'deki sempatik souvenir ödülümü aldı.
  • Klise manzaralı California Coffe Shop ise, uzun süre takılmak için ideal bir yer olmakla birlikte, Bagel'llerinin fevkalade kötü olduğunu belirtmeliyim.
  • Türk tipi tarifle, Coffe Shop'un iki yanında yer alan Divino ise, Budapeşte'de önerebileceğim sayılı mekanlardan. Sadece yerel şaraplardan oluşan ve geniş bir menüye sahip mekanda atıştırmalık da bir şeyler bulmanız mümkün.
  • Kendisini dünyanın en iyi cafesi diye lanse eden, Michellin rehberinde yer alan ve Budapeşte'nin Time Out'una göre her sene birinci seçilen New York Cafe, dekorasyonu ile yarattığı farkı yiyeceklerde sunamıyor ( kahve ve tatlı anlamında). Blaha Lujza ter sokağında bulunan mekan, 5 yıldızlı bir otelin de hemen altında bulunuyor.
  • İlk akşam gittiğimiz için yerini tarif etmekte epey zorlancağım, Castro Bisztro ise Macar yemekleri yiyebileceğiniz popüler bir öğrenci mekanı. Öğrenci cafesinden hallice olan bistroda menüsü nedeniyle aç kaldığımı söylememe sanırım gerek yok. Buna rağmen, Macar yemeklerini denemek ve turistik mekanlardan kaçanlar için gidilesi bir alternatif (kredi kartı kabul etmese de euro alıyorlar).
  •  Vajdahunyad Vara  bana göre, bir göl ve parktan oluşuyor ama Macarlar burayı tam olarak nasıl tanımlıyor emin değilim. Kahramanlar anıtının hemen arkasında kalan mekanda, bir hayvanat bahçesi bir hamam ve bir de şato bulunuyor. Bir tesadüf söz konusu değilse, benim nezdimde Fenerbahçe parkının daha büyüğü olan gölet, pazar günü yerel halk tarafından epey rağbet görüyora benziyor.
  • Şehrin en pahalı ve en meşhur mekanı Gundel da bu alanda yer alıyor. Gitmediğimiz için, yüksek fiyatların performansı hakkında bir yorumda bulunamayacağım.

  • Budapeşte'nin en sevdiğim yeri Andressy caddesi, upuzun ve bir o kadar da ferah bir cadde. Lüks markaları nedeniyle, bizdeki Abdi İpekçi'nin uzunu ve dümdüz olanı diyebiliriz sanırım. Pazar günü, çok büyük çaplı bir bisiklet protestosuna da tanık olan bu caddeki kafelerde uzun uzun oturup gelen geçeni izleyebilirsiniz.
  • Ve iddia ediyorum, eğer Callas Cafe Restoran'da da oturursanız, geçireğiniz zaman kesinlikle daha keyifli bir hal alır. Çok güzel bir restoran olan Callas'ın caddede yer alan masalarında bir şey içip pek bahtiyar olsam da, yemek yerseniz de mutlu olacağınızı hissiyatlarıma dayanarak söyleyebilirim. Anlayacağınız Budapeşte'ye gidecek olanlara, ilk önereceğim yer kesinlkle Callas olur.
  • Yine aynı sokakta yer alan Baldaszti's Graud'un da (sadece tuvaletini kullanıp sonra kalkmak zorunda kaldık) şekil ve şemal olarak gözümde pozitif bir imaja sahip olduğunu belirtebilirim.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Şehrin daha dağlık olan Buda kısmında, major tarihi yerler var vefakat hayatın kendisi Peşte'de akıyor. Rehberimize göre de, Buda'nın karşılığı Anadolu yakasıymış.
  • Metro ve tramwaydan farklı olarak pre-metro denilebilecek yeraltı metrosu sayesinde epey rahat seyahat edebiliyorsunuz. Ama bunun için, günlük sınırsız bilet almayı başarmanız gerekiyor. Biz bilet makinasından verdiğimiz parayı kabul etmesi için epey çaba sarfettikten sonra biletleri alabildik ama bu sayede de, her türlü toplu taşıma aracına arsızca bindik.
  • Prag ve Viyana'nın aksine, burada bilet kontrolleri metro girişinde epey sıklıkla yapılıyor. Kontrol için o kadar insanı görevlendirmek yerine, bilet okutabilecek bir teknolojiye geçmek illaki bizden başkalarının da aklına gelmiştir ama ben de bu konudaki geri kalmışlığın altını çizmek isterim.
ps. başlık şarkısı Evren Bozması ile BEA

24 Nisan 2012 Salı

"aşar bizi ömrün boyu dalgalar gibi, boğuşmak zor cebimizde taşlarla"





Güzel Şehrin güzel hatıraları;

Viyana’da Prag’dan farklı olarak bir rehberden ziyade, orada yaşamış arkadaşlarımızın önerileri ile seyahat edip, kısa zamanda pek güzel yerleri görebildik. Şehirde özgür olur olmaz (bknz. turun ortak hareket etme sorunsalı) soluğu Cafe Diglas’da aldık. Stephansplatz’a yakın sayılabilecek bu cafe’de (restoran olarak da düşünülebilir) kahve ve tatlıyla Viyana’ya merhaba dedik . Yediğimiz tatlılardan biri bana göre Avusturyalıların kaymaklı ekmek kadayıfı. Tatlı seçimini yapmak için vitrine baktığınız da şekli itibariyle Scheiterhaufen siz de bir merak uyandırırsa, yanında içeceğiniz şeyin şekersiz olmasını, glikoz oranınızı göz önünde bulundurarak öneririm.

Viyana’da kahveler için güzel diye ek bir yorum yapmaya gerek görmeden, her türlü kahvenin yanında su getirildiğini ve çeşmeden de su içilebildiğini, gurbet ellerde erikli su’nun tadını özleyenler için müjde niyetine verebilirim.

 
Bizim için döner geleneksel yemek, İskender İskenderoğlu da bu işin en meşhuru ise, Viyana için de Schnitzel ve Figlmüller aynı denklemde. İki şubesi olan mekanın birinde yer bulamazsanız garsonlar size diğer yeri tarif edecektir. Etmezlerse de zaten işaretlerle yakındaki diğer şubeyi kolaylıkla bulabilirsiniz (viyanaya gidip orada schnitzel yemeyen Türkleri dövüyorlarmış)Figlmüller, bir nevi esnaf lokantası sadeliğinde, ekstra bir hadiseye girmeden schnitzellini satıyor. Fiyat konusunda yorum yapmam euro  etkisi ile çok mantıklı olmayacağından, akşam yemeği için aklınızda bulunacak yerlerden biri olmasını öneririm. 
Prag’a göre daha iyi bir otelde kalsak da, otel kahvaltılarından nefret ettiğimiz için Viyana’da teknik üniversiteye yakın Breakfast Club’da kahvaltımızı yaptık. Bulması bilmeyenlere göre biraz zor olabilecek mekanda,  farklı çeşitlerde kahvaltı olduğu için domates zeytine özleminizi gidebilirsiniz. Omletlerinin de şahane olduğunu ayrıca belirtmeliyim ki, 1.5 günlük gezide azmedip neden orada kahvaltı ettiğimiz anlaşılabilsin. (bende yarattığı çağrışım, Beşiktaş’taki kahvaltı evleri)

Apfel  strudel’imizi  de şehrin meşhur mekanlarından Landtmann cafe’de(Rathaus parkının karşılarında bir yerde) yedik. Tur rehberimizim şehrin en pahalı cafesi diye uyardığı mekan, mevzu bahis kahvaltı ve tatlı olduğunda bence ekstra pahalı değil. Tarihi ve eski müdavimleri nedeniyle entelektüel cafe diye tabir edilen mekana  da gönül rahatlığı ile gidin görün diyebilirim. (Yerleşim ve konsept olarak bende yarattığı izdüşüm; hiç gitmesem de İstinyepark Masa)
Prater bölgesinde yer alan lunapark’ı görmeye gittiğimiz de ise, yaşlandığımız gerçeğiyle bir kez daha yüzleştim. Ben ki, vakti zamanında macera adı altında her türlü oyuncağa atlardım, orada sadece bakakalıp bir de oyuncaklarda olanlar için endişe ettim. Bu noktada Lunapark şehre  en azından turistik bölgeye uzak olsa da gidip görmenizi, neden İstanbul’da böyle bir yer oluşturamıyoruz biz diye de hayıflanmanızı öneririm (Tatilya’nın ruhuna selam olsun) Bir de karnınız çok açsa, Schweizerhaus’da mola verip önce gözünüzü sonra da midenizi doyurmanızı önerebilirim. Domuz kaburgası ile meşhur mekanda tavuk ve et schnitzel de yeme şansınız mevcut. Tabi yediğiniz bu yemek muhtemelen günün son yemeği olacaktır, bu uyarıyı da diğer planlarınızı göz önünüzde bulunmanız için vermeliyim. Mekanın çok kalabalık ama buna rağmen gittiğimiz onca yer arasında en hızlı servisi yapan yer olma ironisi de not düşmeliyim.
Bunun dışında Museum Quartier’in içinde bir şeyler içmek için gençler tarafından tercih edilen mekanlara da pek kanımız ısınsa da sadece Corbacida ( sahibinin Türk olma ihtimalini siz hesaplayın) bir şeyler içip, şahane tatlılıkta bir garsonla tanışma fırsatı bulduk. (genel konsept benzeşmesi; Santral İstanbul; Tamirhane ve Otto Santral)
Garson demişken, Viyana’da istinasız her mekandaki garsonları çok sevdiğimi de, Viyanalılar Türkleri sevmez önyargısına inat vurgulamalıyım.
Bir de içinde bir yerde oturamasak da Teknik Üniversite yakınlarındaki Naschmarkt ‘ı da gezilecekler listenize eklemeniz gerektiği görüşündeyim. ( bendeki izdüşümü daha düzenli Beşiktaş Balıkçılar Çarşısı  veya İstinyepark çarşı) 
Bununla birlikte;
Çoğu mekanda kredi kartı kullanılmadığını;
Biletlerin Prag’daki usuldeki gibi, sadece aktifleştirilerek (tarih ve saat ibaresinin bir makine aracılığıyla üstüne yazılması) kullanıldığını;
Taşımaya haliniz ve yeriniz varsa, gayet ucuz şarapların marketlerden bulunabildiğini;
Havasının insanı maymun edebileceğini ve İstanbul’un havasının Orta Avrupa havasının yanında istikrar abidesi gibi kaldığını da belirtmeliyim. 

ps. başlık şarkısı Ne Var Ne Yok ile Büyük Ev Ablukada

23 Nisan 2012 Pazartesi

"bi baktım da fiyakalı bir tripteyim"




Malumafatrus Mozart’ı ile meşhur ülkeden bildiriyor;

Uzun yazıdan gözü korkanlar için kıssadan hisse; Budapeşte son anda bir atak yapmazsa bu turun sonunda benim kalbim sanırım Viyana’da kalmış olacak…
Bu tura çıkmadan önce en görmek istediğim şehir- somut bir dayanağım olmasa da- Avusturya idi ve Viyana’dan ayrılırken hem gördüğüme çok sevindiğimi söyleyebilirim hem de kaldığım sürenin çok kısa olmasına.

Sizi bilmem ama ben hissiyatlarımın ölçümünü her alanda kıyaslama ile yapıyorum. Yani sadece Avusturya’yı görseydim, bugün yazacağım yazı da fikriyatlarım da farklı olabilirdi. Ama Prag sonrası Avusturya’yı görünce, bakış açım tamamen değişiyor.

Viyana’yı sevmemdeki en büyük neden, Prag gibi salt turistik bir şehirden ziyade yaşayan bir şehir görmem oldu. Belki hepiniz yapıyorsunuzdur, bir şehre 2-3 günlük gidince,6 ay burada kalsam ne hissederdim sorgusuna girerim ben. Ve vakti zamanında Viyana’da 2 sene yaşayabilmek gibi bir ihtimali, sabit düzen takıntım ve korkularımla elemişken, bu gezi sırasında içimden büyük bir keşke geçti.

Prag’da her yer tarih ve sanat eseri gibi binalar olunca, orada uzun süreli kalmak şehrin farkındalığını öldürebilir gibi geliyor bana. Ama Avusturya, çalışıp tükenip, sonrasında kafanızı kaldırdığınızda “vay be” diyebilecek bir haliyeti ruhta. Klişe tabirle Prag eğlenilecek, Viyana ise evlenilecek şehirdir gözümde.
Bu sefer, bir önceki yazının aksine öncelikle şehre dair hissiyatlarımı paylaşıp, sonrasında mekan (ki zaman kısıtıyla pek çok olamadı maalesef) notlarımı yazacağım.

Öncelikle bir Türk olarak Viyana’ya gitmek yurt dışına gitmek falan değil. Almanya ne kadar yurt dışı ise Viyana da o kadar yabancı bir şehir Türkler için. Ülkedeki nüfusun onda birinin Türk olması bir yana, ciddi de bir Türk akını vardı şehirde.

Gurbetçi olmak, asimile olmak ya da özünü korumak adı altında geri kalmaz hakkında bambaşka bir yazı yazabilecek kadar fikir karmaşasında olduğum için, gurbetçi meftumunu da bambaşka bir yazı konusu yapma planlarındayım.

Neticede benim gibi yemekle derdi olanların Viyana’ya gidince aç kalma derdi yok, bunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim. Bununla birlikte, tahmin edeceğiniz üzere tatlı sevmeyenlerin bile tatlıyla epey haşır neşir olacağı bir şehir Viyana.

Kaldığımız zaman süresince - ki 1.5 gün bile edemedi ne yazık ki- şehrin dört bir yanını görme arzusuyla, hiçbir müze gezmedik. Bir hafta kalsaydım kaç tane gezerdim konusu içimde deli sorular var. Kendi ülkemde yılda 3 müze gezerken, sınır dışında kültürel bir insan olma ironisi ile bu kadar müzenin hep dışına mı bakacaksın yüzeysel turist sorguları arasındaki gidip gelmelerimi başka bir seyahatte sonuçlandırabilmeyi umut ediyorum.

Bu gelgitlerime rağmen, Museum Quartier’in Viyana’da en sevdiğim yerlerden biri olduğu notumu da düşmeliyim.  Nasıl Beyazıt, Eminönü taraflarına tarihi yarımada deniliyorsa, Viyana’da bir kocaman tarihi ada var ki, ortasında kafamı çevirdiğimde nereye bakacağımı şaşırma hali ve devasal tarihi binaların yanında bitiveren parklar da  Viyana’yı  benim gözümde “güzel şehir’den” öteye götüren unsurlardı. (Meşhur ring hattının dışında bulunan Belveder’in güzelliği karşısında kalem dahi oynatamıyorum.)

Viyana için pahalı demek  yerine  para birimine değerli  demeyi tercih ederim. Tabi ülkenin (ana gelir konusu, finansal faaliyetler) refah düzeyinin gayet de yüksek olduğunu vikipedia ruhuyla eklemeliyim.

Gerçek Avrupa kategorisinde sınıflandırılan Viyana’da hayatın mesai sonrası bittiğini, sokakların 18.30’dan sonra turistlere kaldığını ama 19.00’den sonra açık da pek mağaza kalmadığını, Prag’da göremediğimiz güzel kızların Viyana’da nihayet görebildiğimizi ama yakışıklı insan evladına iki ülkede de henüz rastlamadığımı ilk aklıma gelenler olarak ekleyip, Viyana’nın birinci kısmını bitiriyorum.

ps. başlık şarkısı Büyük Ev Ablukadar'dan Havadar

"bir yanıp bir sönerken hiç gitmemiş gibi ışıklar"




Bir önceki yazıdan Prag'a dair çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Aksini söylesem beni ne kadar kaile alırsınız bilmiyorum ama Prag bence gayet güzel bir şehir.
  • Gitmek için kış ayını seçenlerin medeni cesaretini tebrik ederim ama ben Mayıs ayının ikinci yarısında gitmenizi öneririm. Tabi orada da önceliğinizi belirlemeniz önemli. Sıcak havada gezmenin fırsat maliyeti turistik kalabalık, daha sakin zamanlarda gitmenin maliyeti ise soğuk olacaktır.
  • Sanat tarihi okuyanlar için bir cennet olan Prag'ı ziyaret etmek için kısa bir tarih araştırması yapmak benim gibi cahil turistlerin aklına, seyahat sonunda geliyor maalesef. Hiç bilmeyenler için Prag’ın barok ve gotik mimarisi farkını görmek için ideal bir şehir olduğunu belirtmeliyim.
  • Özellikle geceleri gotik mimarisinin yarattığı o gerilimi yaşamayan bilmezJ Özellikle tüm binaların üzerinde yer alan figürlerin, geceleri canlandığı gibi bir senaryoyla, hayal gücünüze epey iş çıkıyor.
  • Prag da söz de Avrupa Birliği ülkesi olsa da, para birimi olarak Krona kullanılıyor. Bir Euro, 240 Kr, 1 TL de yaklaşık 10 Kr. Para brimi TL'ye göre değerli olmasa da, turistik bir şehir olduğu için çok da ucuz diye bir şey söylemek mümkün değil. Exchange ofislerde dikkatli davranmakta fayda var. Bazı mekanlarda exchange limiti var. Yani 100 euro bozduruyorsanız, 22.2'den ama 1000 euro bozdururken 23.3'den bozdurabilirsiniz. Keza taksi konusunda da bir standart yok. Yoldan bindiğiniz, duraktan çağırdığınız gibi farklı kriterlere göre farklı tarifeler açılmaktaymış.
  • Garsonlar ve asık suratlılığı hakkında kendimi nasıl hazırladı isem artık, çok da rahatsız olmadım pek tavırlardan. Empati yaptığımda da, Türkiye'de 5 dakika beklemekten ötürü kızdığım garsonlara ne kadar haksızlık yaptığımı düşündüm. En güzel uygulamalardan biri, bahşiş için de kredi kartına rakamı sizin girebilmeniz. Bu sayede bozuk yok utancıyla, bir dahaki sefere artık tesellisi ile uğraşmanıza gerek kalmıyor.
  • Otobüs, tramway ve metrolar için tek bir bilet uygulaması var. Hiçbir yere bilet atmıyor, kimseye bilet göstermiyorsunuz. 30 ,60,90 dk ve 1 günlük biletler var ki, en mantıklı 1 günlük bilet. Bu sayede istediğiniz tramwaya binip, şehrin her noktasına gezerek gidebilirsiniz.
  • Metro hattında 3 line var. Benim en şaşırdığım şey ise gayet eskilerden kalma yürüyen merdivenlerin hızıydı. Taksim ve şişhane metrosunda da bu hızı yakalamak en özendiğim konulardan biri oldu.
  • Tabi bu tramway, metro otobüs hatları hakkında bilgi sahibi olabilmeniz için, iyi bir rehber kitabı size fazlasıyla yardımcı oluyor. Biz daha önce seyahat eden bir arkadaşımızda olan rehberle hareket ettik ve önerdiği tüm mekanları da gayet beğendik. Tüm rehber kitapları böyle midir bilmediğimden seyahat öncesi araştırmacı gazeteciliğin her şekil ve şartta kazandığını hatırlatmalıyım.
  • Hemen hemen her cafenin wireless’i var ki, benim gibi internet bağımlısı biri için şehre dair en güzel şey de buydu.
  • 2.5 milyon nüfuslu Prag’ın yılda 20 milyon turist alırken, Türkiye’nin tümünün 25 milyon turist almasını hala aklım almıyorken; turiste doymuş olmanın da satıcılarda yarattığı tokluğu Türk kafası ile anlamlandıramadım. Bizim ülkede turiste doyabilecek bir yerlerin başında gelen Mısır Çarşısını kafamda canlandırsam da aklıma “ısrarcı olmayan” yoldan turist çağırmayan pek örnek gelmedi. Her şeyin orta noktası ideal olduğundan, benim tarafım ne öyle ne de böyle olsun sempatik vefakat ısrardan uzak satıcılardan yana.
  • Hediyelik eşya konusunda ise süregelen Çin ekolü nedeniyle, “aman da çok şahane ürünler” aldım diyemedim. 2-3 dükkan dışında tüm hediyelik dükkanlarda aynı mantık geçerli. Fiyatları da pek farklı değildi. Manufactura denilen mağazalar ise, bana daha sempatik geldi.
  • Turistik şehir olduğunu iddia eden Prag’ın özellikle ulaşım araçlarında ve genel kullanım noktalarında İngilizce’ye pek sıcak bakmaması da bana absürd geldi. Amaç ülkemize gelen, dilimizi de anlasın mantığı ise, ben de bayılmıyorum ama şu dünyada İngilizce diye bir gerçek olduğunu birilerinin Prag’lılara anlatması lazım.

Şehirde geçirdiğimiz 3 günün sonunda;

  • Sokaklarında bir adet kedi görmemişken,Prag’ın kedi ile bu denli kafasını bozmasını anlayamadık.
  • Meşhur kaplıcalar kentine (Karlovyari) turdan uzak durmak ve uzun yol nedeniyle gitmedik.
  • Genel olarak iki adet köpekle gezme ekolünü anlamlandıramadık.
  • Prag’ın kızları pek güzelmiş efsanesinin de büyük yalan olduğunu yerinde görüp test ettik.
Kişisel dipnot; Turun daha ortasına gelmemişte olsak, Prag'daki otel seçimiyle tur şirketimiz Jolly Tur'u da çizdiğimizi itiraf etmeliyim. Sanırım 2 ay öncesinden aldığımız tura dair kalacağımız otelleri seyahatatten 2 gün önce öğrenebildik. Ve sözde 4 yıldızlı olan şehirden ve hijyenden uzak, hostelden farksız bir otelde kaldığımız için, önümüzdeki ülkelerde başımıza neler gelecek daha korkusu içindeyim.


ps. başlık şarkısı En Güzel Yerinde Evin ile Büyük Ev Ablukada

"ne kadar yoksam o kadar iyi ama görünmez olamam"



                                       

turist ömer gurbet yollarından bildiriyor;

1 haftalık tur-istik tatilimin Prag kısmını nihayete erdirip, Viyana'ya doğru yol alırken gezdim, gördüm yazımı da eksik etmem felsefemle buyrun size seyahat notlarım ve kişisel dertlerim:
Pazartesi günü tam bir çileyle başladı. Bayram değil, tatil değilken havalanının acayip bir şekilde kalabalık olması ve bu kalabalığın fevkalade kötü bir şekilde yönetilmesi sonucunda 1.45 dk da check-in yapabildik. Havalanına 3 saat önce gelmeseydik ve uçağı kaçırsaydık kısımlarına, o andan uzaklaşabilmenin huzuruyla hiç girmiyorum. Buna rağmen fırsat buldukça çile ve dramı anında çeken içimdeki güce de feci şekilde küfrettiğimi ifade etmeliyim.
Önce uçağın yarım saatlik rötarı, ardından uçak içinde geçen uzunca zaman sonrasında kalkabilince dakika bir gol bir gecikmemizi yaşadık. Sonrasında turdaki kişilerin havalanında biraraya gelmesini beklerken de enerjimizin epeyce bir damlasını tükettik.


Sonrasında saçmasapan bir havada bir tur klasiği olan panoramik geziyi gerçekleştirdik. Son dakikada aldığım şahane paltom sayesinde soğuk hava şartlarına en uygun kişi ben olsam da, dondum. Karasal iklimin rüzgarla birleşmesi sonucunda Prag bize güzel bir hoşgeldin dedi. Yorulduk ama yılmadık, geri kalan tüm zamanda bolca yürüdük, bolca gezdik. İnternetten arattığımızda, Prag'a dair bolca blog yazısı okuduğum için şurayı görün burayı görmeyin'den ziyade, ziyaret ettiğim mekanlara dair notlarımı iliştirmeyi daha anlamlı buluyorum.

Buyrun size yeme içme notlarım;
  • Uyuz bir insan olmam münasebetiyle ilk akşam yemeğini riske atmayarak Kogo isimli bir italyan restoranında yemek yedik. Bildiğimiz sade italyan restoranı dekorasyonuna sahip mekanın yemekleri maalesef pek kötü ve yağlıydı. Fiyatları ortalamanın üstü.
  • U vejvodü adlı Pub'sa yerel bir birahane. Her masasında, bizim eti crax'lerin daha büyükleri asılı ve kım kım yiyebiliyorsunuz bunları. Yerel çek yemekleri de olan pub'da fıçı biraları içip, maçınızı izleyebilirsiniz. Benim için en kötüsü de, isterseniz sigara içebilirsiniz ki, bu noktada Prag'dan pek muzdarip olduğumu da belirtmeliyim. Fiyatlar gayet uygun.
  • Cukrkacalimana, Charles Köprüsü'ne yakın gayet de güzel bir braserrie. Yediğimiz yemekleri gayet de lezizdi. Tek kötü yanı kredi kartı kullanılamıyor olması. Köprüye yakın dedim ama bulması kolay mı tartışılır. Biz harita dilinden konuşmaya başladığımız için köprüden sonra ikinci sol diye tarif etmem biraz zor olacak. Fiyatlar ortalama sayılır.


                                                                              
  • Cafe Slavia, şehrin en şahane yerlerinden biri olan eski tiyatronun hemen karşısında, tam bir corner mekanı. Bir vakitler Nazım Hikmet'in de gitttiği kafe olan Slavia'da zaman sıkıntınız olmasa, bütün gün oturup, kahve içip gazetede okuyabilirsiniz.  Fiyatlar gayet uygun.
  • U Zeleneho Cafe, kaleye doğru giden yolda bir minik ve sempatik kafe. 4-5 masası ya var ya yok. Yeşil Çay içmek için girdiğimiz mekanın çaylarını sevmesem de, kaleye çıkıp yorulmuşken dönüşte dinlenmek için pek sempatik bir yer olduğunu söylemeliyim.
  • Prag'da içtiğimiz en güzel biranın sahibi olan Medvidku de pek popüler bir bar. Prag rehberlerindeki fotoğrafları ile kendisi epey farklı olsa da, birası güzel. Tabi barda otururken, o bardakların yıkanışını (daha sonrası yıkanamayışını) izleyince, içtiğiniz boğazınızda da bir güzel düğümleniyor. Söz konusu bira olduğu için tahmin edeceğiniz üzere fiyatlar uygun.
  • Monarch ise, iş çıkışı takılmak için gidilecek bir güzel şarapçı. Mekan gayet ferah, şaraplar ve peynir çeşitleri bol. Mamafih, peynir fondüsü gibi bir atıştırmalık sayesinde, mekanın pek fena koktuğunu da uyarı niteliğinde yazmalıyım.  Fiyatlar da fevkaladenin fevkinde.
  • Geleneksek çek yemekleri için gittiğimiz Stoleti de kötü bir yer değil ama pek manalı da değil. Kaldı ki tüm Prag için söyleyebileceğim şey, buralarda tavuk yemeyin. İtalyan restoranına da gitseniz, çek birahanesine de gitseniz, hepsi anlamsız tada sahip ve ağır bir aromaları var.
  • Yine kötü tavukla midemin içine eden bir başka mekan da Hyberia. Kendisi  Kempinski'nin karşısında, gayet de büyük bir mekan. Garsonlarının ingilizce bilmeyenleri bize denk geldiği için, diğerlerinin de öyle olup olmadığı hakkında yorum yapmayacağım. Bir de et ağırlıklı yemekler, yavaş servisle de birleşince epey bekliyorsunuz bunu da kan şekerinizi gözönünde bulundurmanız için söylemeliyim.
  • Güzelleşen havayla birlikte, gezinin en keyifli vakitlerinden biri Charles Köprüsü manzaralı Lavka'da güneşi batırdığımız vakitler oldu. Hava da güzelse, mutlaka gidin bir şeyler için diyebileceğim cafe, haliyle nehrin kenarında.
  • Turun sonunda Paris sokağında yediğimiz Barock ise Prag'a göre lüks bir cafe restoran. Prag standartlarına göre pahalı bir mekan. Farklı mutfak çeşitleri olduğu için benim gibi yemek seçicileri kurtarabilir ama yemekleri lezzetli mi tartışılır.
  • Prag’da en sevdiğim mekan ise Savoy cafe restorandı. Otelin saçma kahvaltıları yerine gidip orada kahvaltı etmediğime çok hayıflandığım için, gidenlerin kahvaltı için de burayı akıllarında tutmasını öneririm.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlara girersem, yazının sonunu göremeyeceğinizden korktuğum için başka bir yazıda Prag'ın geneline dair fikriyatlarımı derlemeye çalışacağım..

ps. başlık şarkısı Büyük Ev Ablukada ile En Çirkini Güzellerin

15 Nisan 2012 Pazar

"yazmadığın bi hikayede uzun ya da kısa vadede az biraz keşfediyorsun"

Seyahat etmek dediğimiz şey bir nevi hayat pratiği. Doğuştan evliya çelebi olarak doğan bünyelere karşın hayatını kendi belirlediği dört duvar arasında geçiren diğerleri var. Ben tahmin edeceğiniz üzere, ikinci grupta yerimi alıyorum. Bu nedenlede her yolculuk öncesi, gitme ruhuyla savaşıyorum.

Bir kere bendeniz, iktisat felsefesini mihenk taşı olduğum için, arzın bittiği yerde talebimle hazırolda dururum. Giderken, geride kalan her şey pek güzel gözükür gözüme, yanı başımdayken hiç gelmediği kadar hem de. 
Hal böyleyken, bir de hayatımın hiçbir döneminde smart bir insan olamamışken, valiz yapmak ve yola çıkma hali pek sempatik gelemiyor bana. Bu durumda iki günde bir, başka şehirlere/ülkerelere seyahat eden bünyelere de fazlasıyla öykünüyorum.

Bu fikriyatlar bir gün öncesinden hazırladığım valizimle, "eksik bir şey mi var" dürtüsüyle uçsak da gitsek hissiyatlarındayım. Tatile çıkma heyecanından ziyade, yolculuk gerginliğinde olmak da fazlasıyla ironik bir hal ama ne demiş sezen aksu" kendini seçemiyorsun bırakıp da kaçamıyorsun".

Yine de bu kadar sıkılmışken ve kendi oluşturduğum dört duvar içinde fazlasıyla baymışken, gitme fikriyatı umut veriyor insana. İşte tam da bu umutla düşüyorum yollara...Görelim bakalım ne çıkacak karşımıza...

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Dönüş depresyonumda görüşmek üzere...

11 Nisan 2012 Çarşamba

"hayat kaçık bir uykudur"

Obsesif kimliğim ve ben, nihayetinde Cumartesi günü fikriyatımın benzeri olan bir güneş gözlüğüne kavuştuk. Bu vesilesiyle Doğubank’ın optik esnafı ile tanışan biri olarak söyleyebilirim ki, enflasyon olmayan bir ülkede nakit paranın da değeri kalmıyor sayın okur. Bu sebeple, ay orası ucuzmuş diye kendinizi hiç heba etmeyin. Evet biraz fiyat farkı var ama o da, sabrederseniz normal mağazalarda sezon sonunda elde edeceğiniz rakamlar kadar. Ve bazı niş ürünleri (benim aradığım gibi misal) orada bulma şansınız da yok. Şahsen pazarlık payı bırakmayan burunlarından kıl aldırmayan tavır münasebetiyle doğubank’ı çizdiğimden, daha 2 ay öncesinde burun kıvırdığım Atasun Optik’e bağrıma bile basabilirim (indirim de o stella mccartney bulursam, önceden yazdığım tüm satırları da yutabilirim).

Bu arada aldığım gözlüğün markası nedeniyle, nefret ettiğim desenlerde bir gözlük kılıfına sahip olmak da, “malumafatrus büyük konuşuyor ki, sonrasında boyunun ölçüsünü alabilsin” faaliyetlerim kapsamında yerini aldı.

Artan hava sıcaklığı ve bunun paralelinde artan insan yoğunluğu üzerine söyleyeceklerimi az çok tahmin edersiniz. Okullar kapanana kadar hafta sonu şehirden uzaklaşabilenler benim gözümde şanslı azınlıktan. Yok ben şehirde kalıyorum ama trafikle, kalabalıkla hiç uğraşmadan keyfime bakabiliyorum diyenlerse idolüm olabilir. Kendilerinin mail aracılığıyla bana yol göstermelerini rica ediyorum.

Son zamanlarda takıntım, mahalle aralarında terk edilmiş araçlar. Öyle ki, aracın lastikleri inmiş, camları kırık ama yine de öyle duruyor. Bu araçlar çalınıp, sonra alakasız yerlere mi parkediliyor bilemiyorum. Normal bir aracın sahibinin arabasını evinin önünde kaderine bu şekilde bırakmasını da aklım almıyor. Hele ki evinizin önünde duran arabayı bile çeken trafik vakfı, nasıl oluyor da bu araçlara müdahale etmiyor, kendilerinin bir aracı çekmesi için sahibinin arabasını yerinde bulamayıp, panik olması şartı mı var diye ilgililere soruyorum.

Nihayetinde, canımın içi Redd yeni albümün lansman tarihini ve albüm ismin açıkladılar. 5 Mayıs’ta Garaj İstanbul’da olmam biraz zor gözükse de, albümü sevmeye şimdiden hazırım. Oysa ki albüm, “hayat kaçık bir uykudur” diyerek benimkiyle düpedüz tezat bir iddiayla çıkıyor. Bu mantıkla benim hayat bilgisi otur yavrum sıfırdan öteye gitmez. Uykusuzluk denilen şey’i sanırım 7-8 yıl öncesinde bir yerlerde bıraktım ben.

Tabi şu da var, tam da bu iddiaları twitter’a taşıdığım gece, tuhaf olaylar silsilesi nedeniyle uykusuz kalmam da, “ortada bir beklenti varsa, onun gerçekleşmemesi için aksi yönde bir şeyler mutlaka olur” teorimin ispatı oldu. Kaldı ki sabahın kör karanlığında kalkmam gereken bir işim olmasa, gece saçma sapan zamanlarda kitap okuyarak ya da film izleyerek sabahlamayı isterdim. Gelin görün ki, hafta sonu kendi manyaklığımdan olmak üzere sabahın köründe uyanıyorum ve millet nasıl bir nazar ettiyse, artık hiçbir şekilde kitap okuyamıyorum.

Ve Pazartesi günü gurbet ellere gidecekken, henüz bir vize sahibi olamamış üstüne kalacağı oteli bile belli olmayan bir faniyken panik yapmalı mıyım, her şekilde bukadar yorgun ve bezginken bir hafta uzaklaşacağımı umut edip kendimi mi kandırmalıyım bilemiyorum.

Bu tatil sürecinde şu şarkıları dinleyip, bu kitapları oku iyi gelir ; Orta Avrupa bu mevsimde soğuktur, sıkı giyin, pişersin öğlen sıcağında ince ince ama kat kat giyin , şuraya git karnın doysun aç kalma gibi önerilerinizi de şeklen iki ruhen dört gözle bekliyorum.

9 Nisan 2012 Pazartesi

"sadece avuçlarım kanıyor"

Bilmiyordum bu Pazartesi'ye de böyle başlayacakmışız meğer. Yağmur, hava soğudu, bahar da gelemedi falan diye dırdır ederken, hayatın gerçeğini çok özel, çok güzel bir insanın ölümü üzerinden idrak edecekmişiz.

Her gün bir kanser haberini okuyunca insan, çok da kötü bir şey değil diye düşünüyor niyeyse. Belki de bu yüzden hiç düşünmemiştim ona kötü bir şey olacağını. Alıştırsaydım kendimi, değişecek miydi acım, hiç sanmıyorum. Şaşkınlık, acı, çaresizlik ve pek tabi ki anlamsızlık...

Şu an bana anlamlı gelen tek şey, yine onun satırları...Kaç yıl öncesinde söylenen, ve bugüne anlam katan satırlar...Daha kaç kere okusam da, her seferinde hayran kalacağım satırlar sahipsiz kaldı... Bir güzel insan daha, yaşamın anlamsızlığını yüzümüze çarparcasına çekip gitti bu dünyadan...

Kendimi kandırmak için tek tesellim eşine kavuştuğunu sanmak...

....

"başarıyı bir tek kendinden menkul ve bir tek sana bağlı ve mutlak zannedersen akıl sağlığını koruyamazsın...

"başarı bana çok etli butlu, fırfırlı bir laf geliyor...ha işini iyi yap tamam.insanların kalbini kırmadan, onların hayatlarıyla ilgili kurmak istediklerini bozmadan, umutlarını kırmadan işini yap...kimsenin ayağını basmadan düzgün bir sıra içinde durmasını bilerek....gerisi lafı güzaf... yok öyle basarılar, başarısızlıklar.. .

bunu başarı zannedenlere saygı gösteriyorum, ama inanmıyorum...
kendi hayatına müdrik olmayan gariban ölümlüleriz biz...

başarılı olabilmek için önce bunu becermek lazım...

geleceği biliyor muyuz? bilmiyoruz. sevdiklerimizin canının yanmasını engelliyebiliyor muyuz? engelleyemiyoruz.

dünyada acı çeken insanlar için bişey yapabiliyor muyuz? bir an bile olsa onlara ışık verebiliyor muyuz? veremiyoruz ..

ee ben ne anladım bu işten.. başarı dediğin akıl ve ruh sağlığıdır..

iyi insan olarak yaşabilmek, adil olabilmek vicdanını sağlam tutabilmek..."

MERAL OKAY

yazının eski linki....
 
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
 
İnsan ilk şoktan Sezen Aksu'yu düşünüyor ve onun için daha çok üzülüyor..Sevdiği herkesi erken kaybetmeye mahkum bir kadın...Sabır dilemek işe yarıyorsa, en çok onun için diliyorum.

8 Nisan 2012 Pazar

"birak artik sevmiyorsan eğer"

  • Yetmez ama evet saçmalığı, türlü manasızlığa sebep olduğu yetmezmiş gibi korkarım şimdi de gözümün nuru Mor ve Ötesi'nin temellerini çatırdatacak. Kerem Kabadayı ve Harun Tekin'in en baştan beri, fikir ayrılıkları yaşadıkları bilinse de;  Kerem K'nın Ergenekon ve Balyoz üzerine verdiği röportaj sonrasında, Harun Tekin"in de ", benim için, vicdanı, gönül gözü kör olan kimselerle birlikte bakkala bile gitmekten hayır gelmeyeceğini gün gibi açığa çıkaran son büyük örnek olma özelliğini taşıyor" satırları olayın sadece bir fikir ayrılığından ibaret olmadığını işaret ediyor.
  • Yazının sonunda yer alan şu paragraftan sonra ise, bu grup hala birarada kalıp, müzik yapabilecekse de, profosyenelliklerini gerçekten takdir ederim.
        "Gerçeği kendi kafasındaki senaryoya uydurma gayreti bir noktadan sonra klinik psikolojinin      
       konusudur, ama aklını kalbinin üstüne örten nicelerine de maalesef hiçbir hekim derman    
       olamamıştır. Tanrı, insanlığı onların kibir ve küstahlığından, vicdansızlığından ve cehaletinden     
       korusun, o cehalet ki, bu kadarı ancak tahsille mümkün olur.”
  • Sakin'den sonra kendimi her türlü grup ayrılığına hazırladığım için, Mor ve Ötesi'nin ayrılığına çok üzülmezmişim gibi geliyor ama yazması yaşamasından her zaman kolay olduğundan, fikrim gerçekler karşısında değişebilir, şimdiden kendime şerh düşeyim.
  • Sakin, demişken Onur Özdemir'in her gün İzel, dracula diye arayıp, bulduğu twitleri retweet etmesinden, onun yerine ben utanıyorum. Bir şarkıya çok güvenmek, o şarkıya dair geri dönüşleri almak istemek bir yana ama içinde her dracula geçen twiti, takipçilerle paylaşmak şarkıyı sevenleri bile şarkıdan soğutur ki, sevmeyenleri düşünün siz bir de. Üstüne üstlük güzelim şarkı İLk Yara'yı da  İzel'in albümüne verdiği için, utancıma bir de kızgınlık ekleniyor. Oldu olacak eksik şarkı'yı da seslendirsin İzel diyerek, isyanıma şimdilik noktamı koyuyorum. 
  • Müzik gruplarından başlamışken, Redd'in yeni albümü için hem heyecanlanıp hem de korktuğumu itiraf etmeliyim. Yepyeni Redd şarkıları dinlemek kulağa ne kadar güzel geliyorsa; yeni şarkıları sevmezsem korkusu da dertsiz başım için tedirginlik konusu oluyor. 
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Her sene aksini istesem de, yaz planını son haftaya bırakan biri olarak; 6 ay sonrasında konser bileti almak kadar bünyemi geren bir şey yok. Olay talebin ölçümünden ziyade, organizasyonun büyüklüğü nedeniyle nakit girişini sağlamak muhtemelen ama işte biz 6 ay öncesinden konsere gelicez taahhütü verirken, söz konusu konser verecek kişilerin 3 gün öncesinden konseri iptal etme lüksüne ne diyeceğiz. Bu nedenle şu 6 ay olayını biraz daha normalleştirsek diyorum. 1 ay olmasın ama en azından 3 ay öncesinden satılsa bu biletler, kapora falan versek olmaz mı acaba?
  • Konudan fazlasıyla bağımsız olarak an itibariyle Alaçatı'da olmayı pek istediğimi tarihin tozlu sayfalarına not düşerim
ps. başlık şarkısı Yağmur ile Teoman

6 Nisan 2012 Cuma

"Ateşkes çoktan bitti, geçti zannettin dur daha yeni başladım "


Yasal Uyarı; Bu yazı fazlasıyla ön-yargı içermektedir.

Malumafatrus ahlak masasından bildiriyor;

Böyle bir sorumluluk alanı var ise, blog aleminde Mirgün Cabas’ın hayatı hakkında yazmak gibi kendi kendine edindiğim bir misyonum var. Ve tüm magazin siteleri Mirgün Cabas Tuba Ünsal aşkı üzerine konuşurken, bendeniz bugün kronolojik değerlendirme yapıp, magazin ahlakçılığı yapmazsam kendimi eksik hissederdim.
Yazının başında tarafımı peşinen belli edeyim; ben her zaman olduğu gibi bu durumda da ezilenin yanında olduğum için bu blog sayfalarında pek yakın zamanda eleştirdiğim Evrim Sümer'in tarafındayım.
Bana göre ortada bir aldatma olması için Mirgün Cabas’ın kızının annesi Evrim Sümer ile evli olmasına gerek yok.  Evrim Sümer’le Mirgün Cabas’ın ilişkisi farklı nedenlerden bitmiş  olması da, benim gözümde Tuba Ünsal’ın bu ilişkide oluşan “çok ahlaklı kadın” imajını bozmaz.
Esin Övet, Tuba Ünsal- Mirgün Cabas arasındaki ilişkiye dair ilk yazısını yazdığında, ortada bir gerçeklik payı olduğunu hiç düşünmemiştim.  Hatta Evrim Sümer ve Tuba Ünsal’ın twitter’da gayet alakadar oldukları hissiyatlarını veren twitlerini de görünce, bunlar resmen ailecek görüşüyor yahu  ne ilişkisi diye de kendi kendime burun kıvırmıştım. Esin Övet konuda ısrarcı olunca; Evrim Sümer’in twitter’daki “benim özel hayatımı benden daha iyi bildiğini iddia eden insanlar var” isyanı ile Mirgün Cabas’la hala zaman geçirdiğini hissettiren yazılarından, asayiş berkamal olsa gerek dedim. Ama ardından bir şeyler ters gidiyor belli diye düşünsem de, Tuba Ünsal hadisesine pek ihtimal verdim. (Özge Fışkın ve Evrim Sümer’in fiziksel benzerliklerinden sonra, sarışın güzel Tuba Ünsal kırk yaş sendromunun sonucu olsa gerek)

Tabi bir de insan, ortaçağ yakışıklısı güzel insan Mirgün Cabas’ın GQ’yla boğuşurken, böyle büyük maceralara, hem de Tuba Ünsal için (hani Mustafa Sandal’ın, Cem Cantaş’ın, Aksel Goldenberg’in, Yalın vb.lerin sevgilisi olan) girmeyeceğini düşünmüştüm.
Ama işte kendisinin enayice bir şey diye nitelendirdiği aşk, gelip kendisini de bulmuş olsa gerek ki, statü bunca zaman edinilmiş imaj dinlemeden sevgilileri twitter’da onun için kavga eden erkek durumuna bir çırpıda düştü.
Ben haftanın favori üçlüsünün aralarında ne olduğunu, kimin en kötü, kimin en ahlaksız olduğunu bilemem. Tek bildiğim; Tuba Ünsal’ın 6 ay öncesinde çocukları hakkında konuştuğu kadının sevgilisi ile birlikte olmaktan dolayı hiç utanç duymadığı, hatta bununla kalmayıp karşı tarafı suçlamaktan da sakınmadığıdır. Söz konusu suçlama
 “O bahsettiğiniz yılanlığı yapan ben değilim. Yıllarca evli adamlarla olan, gözüne kestirdiğinin yuvasını yıkan arkadaşınız.. Bazen bazı insanların hayat röntgenini çekip ukalalık yaptıklarında çaat diye suratlarına fırlatmak istiyorum.”
Şeklinde mahalle kavgası düzeyine inince ahlak timsaline sormazlar mı, senin sevgilin bu kadından neden çocuk yaptı, hadi çocuğu yaptı bunca zaman neden birlikte yaşadı peki diye?
Farkındaysanız Tuba Ünsal’ın bir de “anne “ olması hadisesine ve Mart ayında resmen boşanması konularına hiç girmiyorum.
Mirgün Cabas’ın bu yaşananlar sırasında “sessiz kalarak”, her zamanki gibi keyfi bozulmayan olduğunu da; böyle kadınlar oldukça erkeklerin huzuru hiç bozulmaz ana fikriyle ahlak bekçiliğime bugünlük son veriyorum.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Şeklen çok güzel insan Tuba Ünsal’ın ilk oynadığı dizi Kıvılcım’daki karakterin, belki de kendisiyle en özdeşen insan olması ne kadar ironikse, (ki kendisinin kaliteli bir yapımda yeralmışlığı var mıdır, onu da ayrıca tartışabiliriz)
  • Evrim Sümer’in iki yıl önceki bir Mirgün Cabas portresinde; “İkizler burcu diyeyim. Yükselenin de ikizler olduğunu söyleyeyim siz anlayın. Bir değil, iki değil tam dört erkekle birlikteyim. Bir gün ev kedisi, bir gün sokak çocuğu. Bir gün usta şeftir, bir gün mutfağın yerini bilmez. Mirgün’ün mavi gözleri ve güzel ellerinden önce ahlaklı, vicdani ve iyi insan olduğu için sevdim.” yazması, bugün okununca (dergiyi bugün okumam da ayrı bir hadise) o derece trajik.
  • Evrim Sümer mi iyi insan Mirgün Cabas mı iyi insan bilemem ama kızlarının minyatür güzelliğinde olduğunu ve bu yaşanların kendisini etkilememesinin de tek dileğim olduğunu belirtmeliyim.
  •  Ortalama ilişki ömrü tahminim; bu vakitten sonra 6 ay.
  • Tanrı’dan diliyorum; Bu büyük konuşmalarımı, kesin yargılarım sonucunda gün gelip tükürdüğümü yalamak zorunda kalmamak.
ps. başlık şarkısı da yazının son ironisi olarak Özge Fışkın ve Bıraktım.

5 Nisan 2012 Perşembe

"ömür gelir geçer, tükenir hayaller"

Kırk yılda bir bir şeyi almak için sabretmeyi tercih ederek, sezonunda güneş gözlüğü alma cenderesinin içine düştüm. Pek tabiki ortada major bir ihtiyaç yok, tamamen keyfi bir tüketim halinden bahsediyoruz. Yani aslında sezonda almayıp, yaz sonunu bekleyebilirim. Gelin görün ki, söz konusu alışveriş olunca takıntılıyım. Bir şeyi almayı aklıma takmışken, almadan huzura ermeyen, alınca yeni bir hedefi kendine koyan bir tür ruh hastasıyım.

İşte tam da bu şekil ve şartlarda ilk defa sezonda güneş gözlüğü arıyor olmam, beni şu gerçekle yüzleştirdi ; güneş gözlüğü denilen şey bildiğiniz mücevhermiş sayın okur. Ve şahsen bendeniz, ana faaliyet konusu zamanı göstermek (oysa zamanı göstermek diye bir şey mümkün değil) olan saatlerin, çok acayip paralarda satılmasını kabul edebilirim, gelin görün ki modası en fazla iki sene sürecek kullanım süresi maksimum 4-5 ay olan güneş gözlüklerine mücevher muamelesi yapılmasını kabul edemem.

Her şeyin sezonunda olduğu gibi, gözlüklerde saçma sapan etiket fiyatları ile raflarda yerini alıyor, sonrasında firmalar da %30 -%40-%50 indirim yapıyoruz, şöyle de iskonto uyguluyoruz diye müşteriyi kandırdığını sanıyor. En nefret ettiğim şey, kafama güneş gözlüğü takmaktır. Yani benim için güneş yoksa ( ki ben gözden veya kafadan rahatsız olmadığım için güneş yokken güneş gözlüğü takmam) o gözlüğü koyacak yer aramak gibi bir dert var. Malum yeni dönem gözlükler büyüdükçe, gözlük kılıfları da büyüyor . Bu noktada kılıfım yokken, oraya buraya koyduğum da, aman çizilmesin düşmesin kırılmasın diye paranoyak olacak bir gözlük istemiyorum. Gelin görün ki, istediğim model de fiyat performansta o skalaya giriyor.

Bu ahvel ve şeriat altında da, ben manyağım ama siz manyaklaşmayın; güneş gözlükçüler ve bilumum kampanyalarından bahar, yaz dönemlerinde uzak durun; sezon sonunda bir yerine iki gözlük alın. Şaka yapmıyorum, farklı mekanlarda gözlük denediğim için ve genel mizacımdan ötürü hep iki alternatif arasında kalıyorum ve ucuz olsaydı ikisini de alırdım diye içimden de geçiriyorum. İşin ironik olan kısmı ise an itibariyle bu yazıyı yazarken, tüm kurumsal mağazalarda şansını deneyip, kurumsal yalanlar dinlemiş bir müşteri olarak; hafta sonu doğubank civarında “nakite kaça olur” sloganıyla mutluluğu bulmayı hayal ediyorum.

Alışveriş konusunda manyak, internetten alışveriş konusunda ise bir o kadar pürcahilim. Olayım eve paketlerle gelip, onları hemen denemek olduğu için internetten siparişle pek mutlu olabilecek bir bünye değilim. Kaldı ki, security konusunda da pürcahilim, alım araştırması konusunda da bir o kadar sıkılganım.

Geçen hafta yaşadığım tecrübe sonrasında da böyle kalmaya bir süre daha muhtemelen devam edeceğim. Ucuz ürün alıcam diye saçma sapan (muhtemelen tek müşterisi olduğum) bir firmadan ürün almak suretiyle, kıytırık diye tabir edeceğim ( yahoo maillerim) iki mail accountumun hacklenmesine vesile oldum. Kıytırık e-mail diye, alışveriş sitesine de aynı şifreyi verince, birçok arkadaşımı , daha da kötüsü eskiden arkadaş olduklarımı mail bombardımanına tuttum. Dünyanın en zor şifre değiştirien e-maili olan yahoo sayesinde ciddi efor sarfedip, şifremi değiştirip, üstüne de tüm contactlarımı silsem de; bir kere bu dünyaya küstüm. Daha da sanal alemlere güvenip, ismimi bile vermem.

Alışveriş derken, bünyemde barınan ve köklerinin ananeme dayandığını düşündüğüm “hediye beğenmeme” halinin aslında ailemin tüm eşrafında olduğunu farketmek, beni fazlasıyla üzüyor. Çünkü hediyesi beğenilmeyen bu sefer ben oluyorum ve bir hediye almak için de kırk kere düşünüyorum ki; ne olursa olsun alınacak bir şey için maksimum 3 dakika düşünmeyi severim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Maceralarım sadece alışveriş ekseninde değil, geri kalanları da aklımda kalırsa ilk fırsatta başka bir yazı konusu yapmak planlarındayım.
  • Eyüp Can ve Gina günlüğü diye bir nefret köşesi açmam pek yakındır ama nefretim iyi ifade etmek için kendisinin o artistik patinaj fotoğraflarını nasıl çekerim bilemiyorum.
  • Mirgün Cabas- Tuba Ünsal birlikteliği ya da dedikoduları için halen bir yazı yazmamış olmam ise, tamamen kesin verilerle konuşmak istememdendir. Her şey bu kadar su yüzüne çıkmışken; beraber bir fotoğraflarını görmek için de pek bekleyeceğimizi sanmıyorum.

4 Nisan 2012 Çarşamba

"yine de hayat verilen en güzel hediye"

İlgili türev kitaplarını okumasam da, düşünce gücü olayına ziyadesiyle bağlıyım. Özellikle kötü düşüncenin insan bünyesindeki en büyük mıknatıs olduğuna inanıyorum. İşte tam da bu hissiyatlarda olan birinin, bu yazıyı yazmaması gerektiğinin farkındayım. Gelin görün ki, ben bu blogun tepesinde de ısrarla belirttiğim üzere kendime söylüyorum da laf dinlemiyorum.

Hayatımın bir noktasına kadar gayet şanslı bir insan olduğumu düşünmüşlüğüm vardır. Şimdi geriye dönüp bakınca, ne oldu da bahtım döndü sorusunun cevabını bulamıyorum. Ama bir şeylerin ters gittiğinin pekala farkındayım.

Bunu yazmak, bundan sonrasını da riske atar mı bilemiyorum ama hiçbir işim bir seferde olamıyor demek için çok sağlam kanatlarım var sayın okur. Hayatımın ilk vize müracatını konunun artık piri olmuş şirketim aracılığı ile yaptırmayıp, turla yaptırmanın manasızlığını 2 haftadır tecrübe ediyorum.

Hayatta en nefret ettiğim şey olan vesikalık fotoğraftan artık tiksinmem için yeterli anım ve bir o kadar çeşit de vesikalık fotoğrafım var. Hali hazırda bir vizem de henüz yok, olur mu , olursa tur gerçekleşir mi gibi bilinmezlerle kendi kendime heyecan kasırgası yaratıyorum.

Nihayetinde, bir işin başında içimdeki “öyle yapma” hissiyatını yoksayıp, başımın dikine gidiyor; sonra da vay benim bahtsız başım diyerek yakınıyorum. İşte tam da bu sebeplerden bu aralar bir işimi de kolay halledemiyorum. Eğer bu yaşananlar vakti zamanında kırdığım aynaların etkisi ise, daha çekecek çilem var; yok sadece bir dönemse biranevvel bitmesini dört gözle beklediğimi itiraf etmeliyim.

Saatlerin ileri alınması şokunu hala atlatamamış bir bünyem var. Kansızıkla birlikte, hep uyumak isteyen bahar yorgunu halinedakika bir gol bir şeklinde büründüm. Bu ve geç kararan hava münasebetiyle pek spor yapasım da yok. Spor da yapmazsam halim harap, enerjim sıfır olur diye kendimi dürtsem de, ne kadar başarılı olabilirim bu disiplin konusunda işte onu bilemiyorum.

Hafta sonu, geleneksek yeni mekan keşfi faaliyetlerim kapsamım da; herkes tarafından pohpohlanan Karaköy Bej ile klasik magazinci tabiri ile Mehmet Ali Erbil’in Cihangir’deki kahvaltı mekanı Yımırta’ya gittim.

Cafe Bej, konsepti ve menüsü ile gerçekten de bir cafe. Bizim gittiğimiz saatte çok kalabalık da olmadığı için servis hızlı ve yemekler de leziz diyebilirim. Ama bendeniz “vay be” diyecek ekstra bir şey şahsen bulamadım. Yine gider miyim, giderim ama akşam vakti yerine hafta içi gündüz gözüyle gitmeyi sanırım tercih ederim. Bu tür mekanlar, belirli bir çevrenin pohpohlayıp sonra kendisinin bu popülasyona kanıp orada görünmeye çalıştığı yerler gibi geliyor bana ki, çoğu mekan da maalesef bu şekilde hayatta kalabiliyor.

Yımırta, Cihagir’in en ilgi gören (neden gördüğünü anlamadığım)kahvaltıcısı Van Kahvaltı Salonu’nun hemen yanında. İnternet sitesinde verdiği krokinin manasızlığına bakıp, nerede bu yer diye hiç düşünmeyin, Sıraselviler’den dümdüz yürüyünce Firüzağa camisinin 100 metre daha aşağısında solda. Mekan kahvaltı menüsü ile benim gibi gözüaçları doyuracak bir performansa sahip. Yediğim her şey de gayet lezizdi. Ekmekler, biraz daha iyi olabilirdi pekala ama onunda dışında karnım doydu, yüzüm güldü diyebilirim. Lakin, mekanın henüz halen oturmadığını ya da kötü işletildiğini de söylemeliyim. Mekanın arkasında yer alan bahçemsi gibi ufak yer, fazlasıyla tercih edilse de mekanın eni boyu belli. Bu nedenle de, gelen müşteriye göre, şu masayı al buraya çek, onu oradan şuraya taşı mantığı ile her gün geçmez. Masaların yeri belli olur, kırk yılda bir toplu org. olunca masaların yeri değiştirilir. Gelin görün ki burada siz yemek yerken, mekanın işletmecisi olduğunu düşündüğüm kişinin “müşteri yerleştirme” gayesi ile sürekli bir hareket durumu var ki, mekan gerçekten buna imkan vermiyor. Yan masayla içli dışlı olup, saçma sapan insanların muhabbetine maruz kalmak da işin cabası. Bu nedenle Yımırta’ya da leziz fakat ruhu yok kategorisinde notumuzu verip, bu hafta sonu için yeni maceraların planlarına geri dönüyorum.

ps. başlık şarkısı Jülide Özçelik ile Hayat