25 Mart 2012 Pazar

"benden iyi benden uzak bir ben bulamam"


Teoride popüler olandan kaçarken, pratikte kendimi popüler olanla içiçe buluyorum. İki yazıda bir bahsetmezsem, eksikliğini hissettiğim saçım da bu popülerlik ilişkisinden payını alıyor...Klişe tabiriyle sezon modası bir saç şeklim var. Ve bendeniz, sadece bir hafta da 3 kişiye benzetildiğim için,bu saç modelinden feci işkilenmeye başladım sayın okur. Evet saçıma dair bir çok güzel söz duymak beni mutlu ediyor olsa da "herkes gibi olmak" pek tercihim değil. Tabi her şekil ve şartta Nilüfer'e benzetilmekten pek mutlu olduğumu da konuyla alakasız da olsa vurgulamak isterim.

Dün Skytürk'te Akustikhane'nin Mor Ve Ötesi'nin konuk olduğu bölümü izledim ve bir kez daha karar verdim ki, müzik grubu kurmak da, uzunca bir süre bu grupla müzik yapmak da akıl karı değil. Bu nedenle yıllara meydan okuyan müzik gruplarını pamuklara sarıp sarmalamak gerektiği kanatindeyim. Bir de konudan bağımsız artık Skyturük'teki programına bir türlü denk gelemediğim Ayhan Sicimoğlu'nun bu haftaki Ghetto konserine gidemediğim için üzülüyorum. 

Müzik alanında en üzüldüğüm konulardan biri olan Sakin'in dağılıp, bireysel alanda da müzikle iştigal olmamasıydı. Bu nedenle twitter'da Onur Özdemir'i (ergen misali aldığı onurozdemir16 accountundan) düzenli olarak takip etmeye çalışıyorum. Ve her türlü  araştırmacı gazeteciliğim sonucunda olduğu gibi bu seferde büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Rock müzikle sevip dinlediğim o güzel sesli insan, İzel'in albümünde şarkı yazıyor, vokal yapıyor ve bunların neticesinde de sosyal medyada şarkıların pr'ını büyük bir hevesle yapıyor. Ben halen Sakin diyorum, o İzel diyor. Ben de haliyle, İzel kim, bu ne yaman çelişki diye isyan ediyorum.
Önyargılarımın kurbanı olmamak için de bahsi geçen iki adet şarkıyı da Youtube'dan dinlemem sebebiyle de, yaz gelmeden Bodrum Çeşme plajlarına düşmüş gibi oldum. Şarkılar bilinçaltıma dolandı mı dolandı. Peki bu durum Onur Özdemir'e ilişkin hayalkırıklığımı azalttı mı, hayır azaltmadı. Bakkal müziği dinlemek beynimi boşaltmasın diye, derin düşüncelere daldım ve insan sevdiklerine nasıl da pozitif anlamlar yüklüyor  diye sonuçsuz bir çıkarım da bulundum.

An itibariyle halen başlamamış, başladıysa da internet sitesindeki sorun nedeniyle izleyemediğim Büyük Ev Ablukada konseri yerine; kendilerinin bir vakitler Radyo Eksen'de Berkun Oya ile gerçekleştirdikleri ve geyiğin dibine vurdukları yayının kaydını izliyor, bolca gülüyorum. 
Ve Yalan Dünya sayesinde gün geçtikçe popülerleşen Bartu Küçükçağlayan'dan yola çıkarak, Elif Key'in çok tuttuğum twitini burada paylaşarak, Bartu oğlum sana söylüyorum, geri kalanlar siz de anlayın bizahmet diyorum.

"Saçı yağlı olanları kaele alamıyorum." Devamında yazdıklarını şu an hatırlamamakla birlikte, özünde onlar kendilerini önemsemiyorsa, biz nasıl önemseyeceğiz onları diyordu ki, ben de yağlı saçlara baktıkça ciddi ciddi bunu düşünüyorum.

ps. başlık şarkısı "en çirkini güzellerin" ile Büyük Ev Ablukada

23 Mart 2012 Cuma

"kırılmaz kalpler icat ederken çok temiz kan harcadım"

Bilgi almak bu kadar kolay ve hızlı hale gelmişken, aylık ve yazılı dergi çıkartmak benim gözümde akıl karı bir işlem değil. Bu nedenle söz konusu dergilerin cirosu nedir, güzellik salonları, restroranlar ve spor salonu gibi ortak kullanım ve bekleme alanları haricinde bireysel kaç alıcısı vardır, gerçekten merak ediyorum.
Kaldı ki, artık ne hafta sonu eklerinde, ne de dergilerde okunmaya değer bir röportaj olmadığını, yapılanların katalog çekimi olduğunu düşünüyorum. Ve hangi kategori olursa olsun, hepsinin Aralık yeni yıl planları, Şubat sevgililer günü konsepti, Mart kadınlar günü ve Nisan’da da zayıflama olayına girdiğini iddia ediyorum.
Mayıs’tan sonra da en yakın tatil kaçamakları, hafta sonu eklerinin ve dergilerin gözdesi olacaktır muhtemelen.
Hava azıcık güzelleşti mi tv’nin, derginin gazetenin gündemi belli. “Nasıl forma gireriz”.
En çok satanlarda sürekli diyet kitabı olan bir ülkenin karakter analizini yapmaya gerek yok. Ama sonuçta zayıflamaktan bahseden her şekil ve şartta kazanır. Yalnız ülkemizin genel sıkıntısı, herkesin bir fikri olması ve okuyanların da genelde o herkes’de işine gelenleri alarak bir füzyon çalışması yapması.
Tam da bu nedenle herkesin bir zayıflama fikriyatı var. Ve bendeniz bu konuda yılların akademik tecrübesini edindiğim için, bu gazete küpürü laflarını dinlemekten gerçekten çok sıkılıyorum. Zaten Karatay ve Dükkan burger etkisinden olsa gerek, Dukan diyetini de uzunca bir süre Türk usulü diyet sandığımı da itiraf etmeliyim.
Sonuçta zayıflama olayında dikkat edilecek bazı şeylerin gayet net olduğunu savunsam da, maalesef bunların hiçbirine uzun süredir uyamıyorum. Yaptığım tek sağlıklı şey asitli içecek içmemek ki, Coca Cola için küçük olsa da benim için büyük bir gelişme olduğunu vurgulamalıyım.
Yazının çıkış noktası ise benim bu zayıflama konusunda yaşadığım vicdan azabı. Spora düzenli gitmekle birlikte, çok da kendime yüklenmiyorum. Yediklerime ise hiç dikkat etmiyorum ve insanlar ne kadar zayıflamışsın deyince, bir sahtekarlık yapmış gibi de üzülüyorum. Ve daha da fenası, bu yediklerimin acısı kesin ileride çıkacak diye de kendi kendime paranoya yapıyorum.
İronik olacak ama zayıflama konusunu bu blogda yazı konusu yaptığım kadar gündem maddem yapmıyorum. Sadece havadan sonra konuşulabilecek en ortak konu olduğu için, bu madde ekseninde çok fazla yazı gözlemi biriktiriyorum.
Mesela bazı insanların mevcut iştahlarını yoksayarak zayıflamayı gündemlerine almalarını anlayamıyorum. Söz konusu iştah (yeme alışkanlığı değil, yemekten zevkalma hali) baki kaldıkça, verilen tüm kiloların itinayla alınacağı gerçeği “bu sefer başka olacak” umudunun gölgesinde kalıyor.
Yazımı bu aralar ev ahalisi olarak beynimizi kemiren bir sorunla bitirmek istiyorum. Yıllardır kullandığımız tartının, aslında birkaç kilo eksik sonuçlar sergilediği yönünde aldığımız geri bildirimler, bizi kış uykusundan uyandırdı. Nihayetinde 2 kilo eksi, 2 kilo artı, aynı tartıda tartılmaktır mühim olan edebiyatını bilsem de, bir de spor tartısında kilo kıyaslaması yapayım dedim. Ve ne oldu? Spor tartısı +1.5 kilo fazla gösterdi. Tabi biz, spor salonu tartısının “motive edici “ olması nedeniyle biraz fazla kilolu göstereceğini düşünsek de, yine de içimize bir kurt düşmedi değil. Bunun için, şu sorunun cevabını arıyorum
“İnsan hissettiği (kıyafetlerin söylediği, aynada gördüğü) kiloda mıdır, yoksa tartının söyledi kiloda mı?”
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Yaşla birlikte, manasız hassasiyetler kervanıma ismimdeki yumuşak g de katıldı. İsmimi farklı tonlarda söyleyenler bir yana, yazarken yumuşak g’mi yiyen herkesi dürtmek, ne kazandın bir harfi eksik yazarak demek istiyorum.
  • Yeni gündem konumuz, coming soon; sıklıkla bir başkasına benzetilmek sorunsalı...
 ps. başlık şarkısı Redd ile Yalnızlık Şarkısı

19 Mart 2012 Pazartesi

"kahvenin sütüyle acısından kaçarım hayatın"

Malumafatrus karışmadığı bir alan kalmasın diye burnunu şimdi de resim alanına sokuyor...

Her hafta sonunu dört gözle bekleyip, aynı şeyleri yapmamayayım diye ufak tefek faaliyetleri gündemime oturtmaya çalışıyorum. Bu noktada sosyal ve pratik bir insan olmadığım için de kısıtlı alanlarda hafta sonu faaliyetimi icra ediyorum. Yeteri kadar param ve de hevesim olsaydı, her hafta sonu dağ’a ( yazın da sörfe) giden biri olmayacağımı bildiğimden de, imkan dahilinde edebiyatına hiç girmiyorum.

Bendeniz en basit kültürel faaliyet olarak sergi gezmekle bir süreliğine kendimi oyalabileceğim gibi. Sonrası da zaten bahar geldi, sokakları insan bastı bunalımımla farklı bir aktiviteye yönelmem şart olacak.

O zamana kadar, gezip gördüklerimi de sizden esirgemem, gezer tozar yazarım.

Bu haftaki sanatsal faaliyetimiz Rembrandt ve Çağdaşları idi.

Ve bendeniz sanat uğruna, bugüne kadar kaçtığım Sütiş’te de kahvaltı etme şerefine nail oldum. Bendeniz, hafta içi keyifle kahvaltı edilecek bir çok yerin hafta sonu çile halini aldığını bildiğimden, Rumelihisar’ı Bebek Emirgan gibi semtlerde kahvaltıdan itinayla kaçarım. Bu üç semt arasında, bütün trafiği kitlemesi, vale/otopark hizmetleri ve semtin genel kahvaltıcı algısından ötürü, her mekanın tıka basa dolu olması nedeniyle Rumelihisar’ına itinayla gıcık olurum.

Emirgan Sütiş’i ise açıkhava yemekhanesi kıvamında bulduğumdan bugüne kadar kaçtım. Sanat uğruna çiğ tavuk yemem ama ruhsuz kahvaltı ederiz diyerek de, Cumartesi insan selinin ortasında kendimize bir yer bulduk. Hakkını yemiyim, gayet lezzetli bir kahvaltı idi. Servis de gayet hızlıydı. Mamafih, insan hafta sonu kahvaltısında biraz sakinlik ve keyif arıyor. Ve öylesine bir koşturmacanın olduğu yerde de, fast kahvaltıdan öteye geçilmiyor. Bu sebeple, bir kez daha Sabancı müzesini ziyaret edecek olursam; Müze de Changa’yla yeni bir maceraya yelken açma hevesim var. Orada da fiyat/performans’dan notu kırmam kuvvetle muhtemel olsa da, önyargımı bir yerde çöpe atıp yerinde gördüğüm gerçeklerle karşınıza çıkmayı tercih ederim. Bu arada Sütiş de fiyat performans açısından başarılı değil, bunu da yazımız gurmelik gereksinimlerini yerine getirsin diye söylüyorum. Kaldı ki, bu şehrin kahvaltı meftumunda serpme usülü ile müşteri kazıklama ile saçma bir kahvaltı tabağı ile insanı yemekten soğutma arasında gidip gelmesinin en büyük derdi olduğunu düşünüyorum.

Kahvaltı sonrasında, her gördüğümde benim böle evim olsa, hayatta bağışlayamazdım dediğim Sabancı Müzesi’ne geçtik. Şahsen hiçbir sanatsal aktivite olmadan da gezip görülecek bir yer benim için Atlı Köşk. Bu nedenle orayı bizim gibi halk’a açmak da gerçekten ulvi bir davranış (şaka yapmıyorum).

Ortamın kısmen sakin olmasından faydalanarak, rehber kulaklarımızı da aldık ki, bu resimlere mal mal bakmamızı kısmen engellemekle kalmadı, sergiyi de bizim için gayet keyifli bir hale getirdi.

Bir hafta öncesinde İstanbul Modern’de ferah ferah gezmiş bir bünye için Sabancı Müzesi’nin sergi alanı bana fazlasıyla sıkışık geldi. Özellikle resimlerin iki duvara da asıldığı bazı alanlarda rahat bir şekilde anlatılanı(telefon şekilli kulaklıktan) dinlemek pek mümkün olmadı.

Bendeniz pek tabi, sergiye gitmeden önce Rembrandt’ı tanımaz etmezdim. Bu nedenle sergiyi gezdikten sonra, ek veri depolama gereksinimi duydum. Bu nedenle gidecek olanlara bir vorlesung (ön araştırma gibi bir şey) yapmalarını öneririm. Sergide rembrandt ve çağdaşları denmesinin nedeni, bu çağdaş insanların hepsinin Rembrandt ekolünden etkilenmeleri. Zaten resim anlatıcısı ses, “şu şu alanlarda farklık gösterir” dediğinde, ay evet bak onun fırça darbeleri söyle falan havasına girebiliyorsunuz. Nihayetinde gerçekçi çizim ve ışık oyunlarındaki üstünlüğe gerçekten şapka çıkartmak gerek. Dönem sebebiyle insanlar çirkin giyinmeseymiş (o beyaz yakalar), resimler daha da etkileyici olabilirmiş tabi. Yine de gerçekçilik de av tavşanı resmini en etkilendiklerimde ilk sıraya koyabilirim tabi. Bir de bir resmin konsolidasyon şeklinde yapılması da beni çok eğlendirdi. Şimdi hatırlamadığım bir çağdaş da, hayvan figürlerindeki ustalık nedeniyle başka ressamların resimlerine gider hayvanları çizermiş ki, bu da bana epey ilginç geldi.

Bir hafta önce Van Gogh’a gitmem münasebetiyle, sergiden çıkar çıkmaz hemen twitter’a “rembrandt bir van gogh değil” twitimi döşedim. Sabancı müzesi, ferah ferah gezmeye imkan vermiyor desem de Rembrandt’ta epeyce bir süre geçirdik ki, Van Gogh’da maksimum yarım saat kalmışızdır herhalde. Ama nihayetinde resimler, renkler falan kendimi Van Gogh’a daha yakın hissetmemi sağladı. Asıl tarafımı belirleme nedenimse, Van Gogh’un yaşadığı dönemde bu işten para kazanmazken , Rembrandt’ın epey meşhur olmasından kaynaklanıyor (malumafatrus ezilenin yanından bildiriyor) rembrandt’ın da dramda hatrı sayılır bir geçmişi var, adam da meşhur olmuş gün görmüş gibi algılanmasın lütfen.

Bundan sonraki hedefim, ressam denildiğinde ilk aklıma gelen (ve en beğendiğim) Burhan Doğançay’ın ve babasının müzesini gezmek. Ondan sonra da İstanbul bana yetmiyor diyerek, yurt dışındaki sergilere kendimi atarım.

Nihayetinde bence, umut etmekte bir sanatsal faaliyet.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Sergiye gidene kadar rembrandt sergisinin afişlerinde yer alan resmin, Rembrandt’ın kendisi olduğunu düşündüğüm için Rembrandt kendini neden kadın gibi çizmiş acaba diye de düşünmedim değil.

Sabancı Müzesi’nde gezmeyi en çok sevdiğim, köşk kısmı tadilatta olduğu için nasıl bir hayatları vardı acaba sorgulamalarımı başka bir geziye bıraktım.

ps. başlık şarkısı Redd ile Yalnızlık Şarkısı

15 Mart 2012 Perşembe

"sanki geçmişi unutmak için bugünü yaşamak yeter mi"

Bunu belirli dönemlerde tekrar tekrar yazıyorum biliyorum ama ben doğan duru'nun sesine her dinlediğim de hayran olabiliyorum. Bazen sesi geçiyor vay arkadaş ne acayip sözler diye bu sefer de kendisinin söz yazarlığını takdir ediyorum. Redd'ciler bazen beni bile aşacak kapasitede eleştirel olsalar da, müzikal alanda kendilerine karşı takdir/beğeni/ ilgi/ alaka hepsi bende mevcut. Bu sebeptendir ki, neklentilerin sonunun hayırlı olmadığını bilsem de yeni redd albümünü pek bir heyecanla bekliyorum. Sonra redd.cilerin albüme dair fikriyatlarının olduğu videoyu izliyorum, kesin bir maraz çıkacak ve beğenmeyeceksin diye kendimi muhtemel sona hazırlıyorum.

Yine Redd.cilerin izlediğim albüm bilgisi videosunda, Berke H.'yi neden çok sevdiğimi anlıyorum. En sevdiğiniz şarkılar için çok var dese de, ilk olarak Tamam Böyle Kalsın'ı söylediği için de, albümün rengi diye absürd bir soruya sarı (insan hiç albüm rengine sarı der mi:)) rengini verdiği için de bir sempati kaplıyor içimi. Bununla birlikte albüm sürecinde gayet gerildiklerini, birbirlerine sinirlendiklerini öngörüyor ve kim kime kızıyordur acaba en çok diye kendimce beyin fırtınası yapıyorum.

Bu aralar müzik dinlemek faaliyeti altında bir yandan Redd, Jülide Özçelik ve Sibel Gürsoy'u harmanlarken, bir yandan da Ayhan Sicimoğlu familyasına saplanıyorum. Efendim bendeniz, şans kader kısmet kategorisinden Ayhan Sicimoğlu'nun kızı Ayşe Sicimoğlu'nun  Amapola şarkısıyla bu hafta tanıştım. Ve cehaletin bini bir para olduğundan, bu şarkıyı da daha önce başkasından dinlememiştim. Tam da bu sebepten, bu versiyonunu eskilerine kıyasladığım da çok beğeniyorum. Ama şarkıyı sevmemdeki asıl etmenin, Ayhan Sicimoğlu'nun kızına olan sevgisi ve baba kızın bu denli ortak bir tutkusu olması yatıyor diye düşünüyorum (Freud çocukluğuma gidip, babamla ilişkimi irdelesin bizahmet.) 

Şarkının sözleri de bu fikriyatımı destekleyince, haftanın shuffle şarkısı belli oluyor.

gelincik, güzeller güzeli gelincik,
ruhum sonsuza dek senin olacak sadece
seni seviyorum, sevgili kızım benim
çiçeğin günün ışığını sevdiği gibi...

Zaten insan obsesif bir kişiliği olduğunu 30'una varında farkedebiliyor sayın okur. Alışveriş manyağı olmak bir yana, bir yemeğe/meyveye/ özellikle tosta kafayı takınca bir süre başka bir şey yememem, hayatımın gündemine onu oturtmam, kafaya bir şeyi takınca, başka bir konuyla meşgul olamamam, sevdiğim bir şarkıyı dar zamanda bolca inleyerek, etrafımdakileri baymam falan pek nadide kişilik özelliklerim olduğundan, Allahın bildiğini blogokuru kuldan esirgemeyeceğim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Nasıl kendimin eski fotoğraflarına bakınca "ayy ne biçimmiş" diyorsam, redd'in eski kliplerini gördükçe de "vay arkadaş ne fena hallerden bugünlere gelmişler" diyor, geçmişin bugün karşısındaki savaşta hükmen mağlup olduğuna bir kez daha kanaat getiriyorum.
  • Pazar günkü konserinde dımtıs müzik böyle olur ki, bunu da yapmak çok kolay diye popüler müziği kritize eden Ayhan S., neden ve niçin Serdar Ortaç'ı son albümünde konuk etti, işte o konuyu da bir türlü anlamlandıramıyorum. 


ps. başlık şarkısı Yalnızlık Şarkısı ile Redd

14 Mart 2012 Çarşamba

"düşündükçe zorlaşıyor hazmetmek hatalarımı"

Geleceği bildiği iddia edilen bir falcı, gelip de bana saçma sapan bir şeyler söylerse o gerçeği kabullenmek derdiyle uğraşamam diye falcı hadisesinden ürkerim. Günlük, aylık, yıllık burçlarımı okumayı bırakalı da çok oldu. Bu noktada geleceğe dair tek işaretlerim rüyalarım diyebilirim. Onlardan etkilenmiyor muyum peki, ziyadesiyle etkileniyorum ki, bu sebeple hatırlamadığım rüyalar benim için daha güvenli sayılır. 
Bu  noktada benim gibi birinin ilaç prospektüsü okuması da pek hayırlı bir şey değil. 30 yaşıma kadar liseden arkadaşımın ( şu an eczacı) ilaç önerileri ile geldim. bundan sonra da pek farklı yolda ilerlemem. Ara sıra bazı bazı, bildiğimiz doktorların bir türlü neden öyle karmançorman yazdıklarını anlayamadığımız reçetelerle verdikleri ilaçlar hakkında da genel google araştırması yapar, vizyon misyon edinirim (modern cehalet). 
Dün itibariyle kullanmaya başladığım antibiyotik hakkında da aynı google araştırmasını yaptım ki, google'un %90'u ilaç prospektüsü bilgisi olduğundan, eksi sözlükteki kullancı (hem sözlük hem de ilaç kullanıcısı olan) görüşleri ile negatif bir kanaate vardım. üstüne bir de yakın zamanda bu ilacı kullanan arkadaşlarımdan birinin de yorumunu alarak kendimi bir güzel doldurdum. Sanırsınız şifa için ilaç içmiyor, kafa yapmak için uyuşturucu hap alıyorum. Ve sonra ne oldu? Gecenin ortasında uyanan bendeniz, 2 saat yatakta dört dönmek suretiyle uykumdan oldum. Bendeki bilinçaltı da maşallah nasıl etkinse, uykumu bir güzel parçaladı. Bu sebeptendir ki, bir süre prospektüs okumaya tövbe ettim. 
Vitamin içerken  onun faydası olacağını düşünmek iyi güzel hoş da, ilacın yan etkisini bilerek hareket etmek benim bünyeye ters. Kaldı ki fazla bilmenin de insan evladına mutluluk getirmediği tecrübeyle sabit. 
Bu yazı da blogun "dertsiz başıma dert arıyorum "kategorisinde yerini alacak. Gazetede yazsaydım da, lifesytle diye tabir edilen incir çekirdiğini doldurmaz kategoride yerimi alırdım. Şimdilik buralardayım, beni çok ihmal eden blog okurunu da beklerim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Her akşam spordaki bir sakarlığım sonucu işe ufak tefek yaralarla gidiyorum ki, bu sakarlık biraz daha devam ederse benim sportif faaliyetlerim iş çevremde bir Fight Club şizofrenisi yaratacak.

ps. başlık şarkısı Sibel Gürsoy ve Düşündükçe

11 Mart 2012 Pazar

"bildiğim bütün kelimeler özgürlüklerini ilan ettiler"

  • Her bünyenin tuhaf bir dram bağımlılığı var. Bu kişilik yapınıza ve yaşınıza göre değişim azalan ya da artan bir bağımlılık. Bazıları bu bağımlılık nedeniyle 3. sayfa haberleriyle güne başlıyor, bazıları ise türk dramsever dizilerine takılı kalıyor.
  • Bendeniz dramı 100 metre öteden bulup çekerim. Onu bulamazsam da her akşam bir kuple tv izleyerek vücudumun ihtiyaç duyduğu dram dozuna erişirim. Sağolsun Atv’nin yeni dizisi Uçurum ile Show Tv’nin yeni dizisi Suskunlar bu noktada bana epey yardımcı oluyorlar.
  • Hiçbir diziyi yayın saatinde izleme becerisini gösteremesem de, ikisinin de iki bölümünü  izleme fırsatı buldum ve teknik imkan ve şartlar dahilinde üçüncü bölümlerini de merakla izlerim. Beşinci bölümden sonra aşırı doz dram münasebetiyle sıkılma ihtimalim olsa da, şimdilik tv karşısında bakakalmaktan memnun kaldığımı belirtmeliyim.
  • Bu hafta sonu “hep aynı yerlere gidip, aynı şeyleri yapmayalım” kampanyam kapsamında, Van Gogh live’ı ziyaret ettik ve pek de bahtiyar olduk. Resimle ilgilenen ya da ilgilenmeyen herkesin de bu konsepti görmesini öneririm ki, fırsat bulmuşken İstanbul Modern’i de gezerseniz; ultra sanat dolu bir gün geçirebilirsiniz.
  • Bendeniz bir kez daha İstanbul Modern’e hayran olmakla birlikte, sanat adı altında yapılan video performanslarını (film olmayan) pek sıkıcı bulduğumu kesinleştirdim.  Resim alanında Burhan Doğançay’ı tek geçmekle birlikte, mesaj içerikli soyut çalışma olayına hiç girmediğimi de itiraf etmeliyim.
  • Bugünün hatta sanırım haftanın en keyifli aktivitesi ise benim için Kanyon’daki Ayhan Sicimoğlu konseri oldu.  Havanın cemre falan dinlemeden, inatla buz gibi olmasına, Kanyon’nun en normal havada bile dondurucu olmasına karşın gayet keyifli bir konser izledim ki, etraftaki kalabalığı da göz önünde bulundurarak birçok insanın da böyle düşündüğünü söyleyebilirim.
  • Haftanın magazin faaliyeti olarak, Cem Yılmaz ve Ahu Yağtu evliliğine maksimum iki yıl veriyor buna karşın Kenan Doğulu ile Beren Saat ilişkisinin de uzun ömürlü olmasını diliyorum.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Eker’in marketlerde satılan sütlü tatlılarının gayet şahane olduğunu haftalık amelsizlik faaliyetlerim altında belirtip,
  • Midnight in Paris’i izlemiş bir bünye olarak da, bu film hangi gerekçe ile oscar’a aday olmuş ki diye de isyanımı  satırlara dökerim.
Kendime not; Bir müsait vakitte Esra Dermancıoğlu’na dair de hissiyatlarını yazacaksın, unutma. 

ps. başlık şarkısı Düşündükçe ile Sibel Gürsoy

3 Mart 2012 Cumartesi

"benim zaman başka türlü akıyor"

İtalyan mutfağına ilgim malumunuz...Domates soslu olmadığı sürece her türlü makarnayı ve pek tabiki ravioliyi her gün yiyebilecek ilgi ve alakaya sahibim. Papermoonu görmeden bunu söylemek mümkün mü bilmiyorum ama İstanbul, İtalyan restoranları açısından gayet başarılı bir şehir bence. Özellikle minik ve dekorasyonu ile kendine özgü mekanların hastasıyım. Bu bağlamda Şişhane'deki Da Vittorio'yu sanırım bir numarama koyabilirim. 
Aksi olmasını çok istesem de Arnavutköy'de balıkçı hegomanyasını yıkmak pek mümkün olmuyor. ( Bodrum Mantı, Girandola'yı ayrı tutabiliriz) Bu nedenle Arnavutköy'de bir İtalyan restoranının varolması beni gerçekten çok şaşırttı ve ilk müsait vakitte bu nedenle yolumuz Antica Locanda'ya düştü. Antica Locanda, güzel ve sade bir dekorasyona sahip. Çok büyük bir mekan değil kaldı ki bu şart da değil. En huysuz günümde ziyaret ettiğim için her şeye dırdır etsem de itiraf etmeliyim gayet tatlı bir mekan Antica. Gelin görün ki, menüsünde ravioli ve sufle olmayan İtalyan restoranına ben İtalyan restoranı demem.  Tabi benim bu fikrim kimseyi bağlamadığından, locanda'nın gayet rağbet gördüğünü de belirtmem lazım. Bu nedenle gitmek isteyenlerin önceden rezervasyon yaptırması neredeyse şart. Fiyatlar için de ortalamanın üstünde notunu düşerek, haftalık gurme notumu nihayete erdirebilirim.
Hayatımın amacı sadece yemek değil arada kültürel faaliyetlerde de bulunuyorumu ispat etmek için de, kusburnu family ile gittiğim Supernova'ya dair de görülerimi sıralamak isterim. Supernova'ya bilet alırken, farklı da olsa bir tiyatro oyunu izleyeceğimizi düşünmek bildiğin hataymış, oyunun sonunda bunu ziyadesiyle anladım.  Bence kesinlikle vurgulanması gereken şey, Supernova'nın bir performans olduğu. Bu durumda siz de izlediğiniz oyuncuların kondisyonuna, vücutlarındaki değişime, izleyici ile o derece içli dışlıyken gösterdikleri konstrasyonuna vay be diyin. Aksi halde, kusburnu gibi mekanı terkederken asabiyet yaparsınız benden söylemesi.


Bendeniz, olayın sportif yanıyla ilgilenince, yazık oldu 75 dakikama demedim açıkçası. Bir de dediğim gibi sahneyle iç içe olmak, insanın dikkati kesinkes ayakta tutan bir şey. Tabi bir de ip atlama sahnelerinde, o ip elinden kayarsa biteriz biz korkusu var ki, o da oyuun başlarında sizi gayet enerjik olmaya zorluyor.
Ben ki vakti zamanında, Hakan Kurtaş için ne çirkin çocuk demiş biriyim, bu performansla fikriyatım bir güzel altüst olduğunu da tükürdüğümü yalamak kapsamında itiraf etmeliyim. Hepsinin özellikle kol kası yaptığı oyuncuların arasında Hakan Kurtaş, uzun boyu ve fit vücudu ile "yıldız" gibi parladığını diyeceğim ama kusburnu beni öldürecek diye de korkmaktayım. 
Nihayetinde, Supernova izlediğim ikinci DOt oyunu olarak, Festen Kutlama'nın kenarından köşesinden geçmez. Sporla ilgilenenler için keyifli, tiyatro oyunu izleyeceğini düşünenler içinse hayal kırıklığı olabilir notunu da sosyal sorumluluk kapsamında belirtmek isterim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Pek sevdiğimden olsa gerek, oyunu Cüneyt Özdemir ve güzel zevcesiyle beraber izledik (yanyana izledik gibi bir algı oluşmasın)Bendeniz fırsat bu fırsat; yıllar önce tiyatronun olduğu yerde film izlerken bu sefer Nefise Karatay ile beraber buradaydı, şimdiyse eşiyle, hayat ne garip ve bir o kadar da küçük diye lüzumsuz çıkarım yaptım.
  • Hakan Kurtaş, güzel insan falan dedik eyvallah, ama dünyanın en hızlı duş alan insanı değilse, kendisi bizatihi terli terli  giyinerek pop up cafeye indi, benden ispiyonlaması ( kendisinin günahını almaktaysam so sorry)
ps. başlık şarkısı Yol ile Sibel Gürsoy