29 Şubat 2012 Çarşamba

"ben seçtim yürümeyi yalınayak, yol benim yolum"

Dikkat dağınıklığından mı, içten içe şaşı olma halinden mi bilinmez, biriyle karşılıklı konuşurken göz kontağında ciddi sıkıntılar yaşıyorum. Bu asosyalim ve insanların gözüne bakamıyorum hali değil. Uzun süreli konuşmalarda sürekli birinin gözüne bakmanın yarattığı iç sıkıntısının “acaba gözlerimden anlaşılıyor mu bu durum” korkusu. Velhasıl kelam, sürekli göz kontağı gerektiren uzun süreli teketek muhabbetler bu nedenle geriyor beni. Bu nedenle müşteri temsilcisi falan olmadığım için kendimi şanslı hissediyorum.

Yine bir eğitim vesilesiyle hayatımı sorgulama kuyusuna atladım. Aslında eğitimin ana fikri olmasa da, bir hobiniz var mı, gerçekten ne için yaşıyorsunuz sorusuna cevap veremeyince, “mal “ olduğuma kanaat getirdim. Spor yapmak, blog yazmak falan pek de hayatın anlamına oturtamadığım faaliyetler olduğu için, ot gibi yaşamak kaderim mi tercihim mi sorusuyla kendime gündem yarattım.

Açıkçası kişiliğimin hayatıma yansıması olarak görüyorum bu sonuçları. Yüz tane eğitim alsam da kişilik mi karakter mi doğuştan olan karıştırsam da, 0-6 yaşta şekillenen faktörlerle bu model bir insan olduğumu düşünüyorum. Kaldı ki, çok söyledim değiştirebileceği şeyler için şikayet eden insanları sevmiyorum. Ben de çok şükür, bugünkü hayatımı değiştirmek istesem bir manim olmaz ama değiştirmiyorsam da “ya bir şeylerden memnun” ya da “bir şeyleri değiştirmeye göze alamayacak kadar üşengeç ya da tembelim” demektir ki, bunlar da aslında ortada farkında olmasam da tercihlerimin olduğunu gösterir. Kaldı ki bir insan evladının, kapasitesi doğrultusunda hayal kurarak, beklentilere girmesi de şu hayattaki en büyük mutluluk sebebi olabilir. Bu yüzden, neden bunları yapmıyorum sorusunu sormadan önce, mevcut durumumda beni mutsuz eden nedir sorusunu sormak daha mantıklı diye düşünmekteyim.

Bir de bu eğitimler vesilesiyle şunu farkediyorum ki, insan kendini hep en iyiye konumlandırıyor. Her türlü eğitimin olmazsa olmazı, karakteri, davranış şeklini dörde bölmek. Kaldı ki aslında o dördün özü, eğitimin adı değişse de değişmiyor. Birinde kartal olan diğerinde kırmızı oluyor falan fişman. Velhasıl kelam, sizin iş hayatında olumlu, olumsuz bir kanıya sahip olduğunuz iş arkadaşlarınız en şahane özellikli karakteri nedense hemen kendine yakın buluyor. Ve en kötü özellikteki karakter de , niyeyse o eğitim grubundan hiç çıkmıyor. Bu nedenle ölçümleri eğitim öncesinde yapıp, daha sonra bunların detaylarına giren eğitimleri sanırım daha çok seviyorum.

Bir de eğitim gurusu olduğum için, uzun dönemli etkileri ölçümlenmeyen bütün eğitimlerin güzel vakit geçirilen birkaç günden ibaret olduğuna inanıyorum. Ne kadar farklı şeyler söylese, sizi etkilese de bir eğitimin hayatınızdaki değişimini gözlemliyemiyor, ölçümleyemiyorsak, o eğitimlere o kadar parayı neye karşılık istendiğini gerçekten merak ediyorum.

Ve 30 yaşımda ders çalışmak için kendime vakit ve enerji ayıramadığımı farkettiğim için, ne yapmalı ne etmeli diye kara kara düşünüyorum.

ps. Başlık şarkısı Yol ile Sibel Gürsoy

22 Şubat 2012 Çarşamba

"herkes bir şey özlüyor anlatacak sözler yok "

Yaklaşık 3 ay elimde gezdirdiğim bir kitabı bitirerek, kişisel rekorlarımdan birini daha egale ettim. Gayette sürükleyici olan bir kitabın elimde bunca zaman sürüklenmesinin en büyük nedeni benim, sonrasında da kitabın 500’e yakın olan sayfa sayısı. Yine de psikolojik gerilim açısından özellikle kitabın ilk bölümünü gayet başarılı bulduğumu belirtmem lazım. Okumak isterseniz kitabın ismi Psiko Analist yazarı da John Katzenbach. Ben bu maceranın da etkisi ile yeni bir kitaba henüz heves edemedim. Kaldı ki uyanık kaldığım vakitlerde ders kitapları okumam bu aralar benim için çok daha faydalı olacağından, çantamda fiziki, sırtımda vicdani bir yük olan kitap taşıma eylemine son verdim.

İtiraf etmek istemesem de, cep telefonu kitap okumamdaki en büyük engellerden biri olabilir. Twitter’dan soğusam da, whatsapp’la sıkı bir ilişki içindeyim ve aslında bundan da hiç memnun değilim. Daha önce bir yerlerde söyledim; whatsapp sayesinde (kullanmayan ve duymayanlar için telefonun msn’i gibi bir şey) tüm yetişkinler elinden telefonunu düşürmeyen ergenlerden farksızız. Akıllı telefonlar vesilesiyle hem yürüyüp, hem de bir şeyler yazmak konusunda epey ilerlediğimiz için, çıkış noktası konuşmak olan telefonları yazışmak için kullanıyoruz. Ve genel kural neticesinde bu işin de suyunu çıkartıyoruz.

Ben takside, yolda bir yerlerdeysem bu durumdan şikayetçi değilim ama evdeyken çalan telefon sesinden ziyadesiyle muzdaribim. Cep telefonunu evde sürekli yanımda taşımak gibi bir huyum olmadığı ( ve genelde evde olduğu süreçte telefonum şarjda olduğu için) için, çalan telefon için yerimden kalkmak falan bana zulüm gibi geliyor. Kaldı ki ev demek laptop demek ki, önümde laptop varken küçücük telefonla yazışma çabası beni gerçekten yoruyor...Yani eğer telefon laptop’a bağlanacaksa evden de whatsapp muhabetlerine dahil olabilirim ama bunun dışında yazılı dedikoduyu ev dışında tutmayı tercih ediyorum.

Sosyal medyanın yaygınlaşması nedeniyle “desperate housewives” ruhuyla yazılan “statüler” de gerçek bir patlama yaşanıyor. Hep söylemişimdir, mesaj vermek amacıyla kullanılan şarkı sözü, özlü söz, başkasının twiti falan filan beni çok yoruyor. Oysa ben bu dönemin msn iletileri ve dinlenen şarkıları ile sona ereceğini düşünüyordum. Ama yok, nasıl hayatlarımızı “başkaları ne der” felsefesine dayandırıyorsak, başkası okusun diye de dolaylı anlatımlara giriyoruz. Sonuçta elde edilen heba edilen enerji, ben ısrarla bunu söylemeye devam edeceğim.

Bir de spor salonunda cep telefonu kullanma ısrarı var ki, cep telefonu ile salona girmeyi yasaklayacak bir salonuna gitmeden bu konudaki takıntımın da sona ereceğini hiç sanmam. İş güç tel.e bağlı olmak mazeretlerine karşı; kafanızı boşaltmayacaksanız ne diye spor yapıorsunuz diyor, kendim çalıp kendim oynuyorum.

ps. başlık şarkısı Köprünün Tam Üstünde ile Melis Danişmend

17 Şubat 2012 Cuma

"bir tezatlar kitabıdır ömrüm"


Dar alanda kısa mesafelerin insanı olduğum için, seyahat ettiğim lokasyonlarda süper rahat, konforlu ıvır zıvırlı otobüsleri pek kullanma şansım olmadı. Benim için en büyük gelişme otobüs koltuğundaki TV’dir ki, o da benim için iyi bir şey mi tartışılır. Otobüs yolculuklarını fazlasıyla depresif bulmama nedeniyle, koltuğun arkasındaki minicik ekrandan izlenilen her türlü şey de karamsar geliyor bana niyeyse. Dünkü yolculuğumda da bu karamsarlığa yakışır şekilde meşhur İncir Reçeli’ne denk geldim. Filmin neden bu kadar beğenildiğini anlamakla birlikte, filmi fazlasıyla klişe buldum ve sevmedim. Sadece şu cümleyi algıda seçicilik (kulağına küpe) nedeniyle çok beğendim ki, 100 kere fw edilmiş maili 101. kez iletmek gibi olsa da buraya yazmak isterim.
 “Asıl ucuz olan ne biliyor musun, beş kuruş vermeden savurduğumuz yargılarımız”

Dönem dönem bir objeye takan obsesif ruhum malumunuz. Son zamanlardaki gözdem ise yeşil çay. Aslında kendileri ile uzun süredir seviyeli bir birliktelik sürdürüyorduk. Gelin görün ki, asitli içecekleri terk etmişken kahveden (türk kahvesi hariç) de uzak durayım stratejisi ile dışarıda imkan buldukça demlenmiş yeşil çay içtim. Sonrasında evde akşam yemeği sonrası demli yeşil çay içmeyi adet haline getirdim ve sanırım artık bildiğiniz bağımlı oldum. Yeşil çay’ın faydalarına ilişkin tekrarlanan satırlar sayesinde de, bağımlılığım sevgi boyutuna taşındı. İcetea’de de lipton’un yeşil çayına geçiş yapmamsa manyaklığıma manyaklık kattı. Ama inancım tam, başıma iyi bir şey gelirse buna kesinlikle yeşil çay olacak. O zaman kendisi sebepli yaptığım aşırı sık tuvalet (ödem sıkıntısı olanların kulağına küpe olsun) ziyaretlerini de affedeceğim.

Çaydan bu kadar bahsetmişken Paşabahçenin kulplu ve cam bardaklarını (fotoğrafını çekemediğim) kahvaltı çayı (ne çok az ne de soğuyacak kadar çok) için çok ideal bulduğumu ve pek sevdiğimi belirtmeliyim. Bir de dünyanın en şahane Eeyore’lu kupasına sahip olduğumu, haftalık görmemişlik faaliyetlerim altında belirtmek isterim.

Yine ve yeniden saçlarımı kestirdim. Aslında amacım uzaması nedeniyle modelinin kaybolması sebepli hafif bir kısaltmaydı. Ama ne oldu, güvendiğim dağlara kar yağdı. Ne istediğimi artık anladı, çok da karışmayayım işine diye susmam vesilesiyle, saçlarım ilkokula giden erkek çocuklarınkine döndü. Nihayetinde çabuk uzuyor diye kendimi pek üzmemeye çalışsam da, bir şeyin hiçbir şekil ve şartta ilki gibi olmaması nedeniyle genel bir hayat isyanına giriştim. Kısa saç macerasına da bu acı deneyimle de son verip, saçlarımın uzaması için startı verdim. 

Bugün Ne Giysem, özellikle genç kızlar hakkında bilgi sahibi olmak için kesinlikle şahane bir program. Hele en bittiğim tavır, kıyafetlerine çok para verenlerin “ben de böyle kaliteli” giyinerim havasıyla, kıyafetlerini ucuza alanların “ ben kazıklanmadan da şık olurum” edaları. Ayrıca bu program sayesinde ne kadar çok kadının kötü ayakkabı sevdalısı olduğunu da görme fırsatı buluyorum. Programa bu kadar aşina gibi konuşma sebebim, hafta sonu tekrarları. Ama ilk tanışmama vesile olan zaman ameliyat sonrası evde geçirdiğim zamandır ki o dönem jüride olan Barbaros Şansal’ın eksikliğinin kesinlikle programı sıkıcı hale getirdiğini de belirtmeliyim. Bir de programda bazı kıyafetlere avam diyememek için atılan taklaları gördüğümden, Barbaros Şansal da yetmez bence Huysuz Virjin şart diye düşünüyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Halil Sezai'nin rahmetli İsmail Hakkı Sunat'a benzeten bir ben miyim acaba?
  • Bu yazı vesilesiyle şahane kupamın fotosunu blog fotoğrafı yapacaktım. Ama binbir aksilikle bir türlü fotoğrafı düzgün bir şekilde yükleyemedim. Dedim belki bu da bir işaret, google'dan başka bir model bulalım. Bu vesileyle de mevzu eeyore'lu kupa olduğunda bana "en güzel" diye bir şey olmadığını anladım....


ps. başlık şarkısı Tezatlar Kitabıdır ile Kesmeşeker

"korkuttum mu seni, benden ne zarar gelir ki"



Tüm önyargılarımla;
  •  İsminin tüm sessiz harflerini arabasına plaka yapanları (tek harfe karşı değilim)
  • Halka küpe takanları,
  • Kendi ismini kolye olarak takanları,
  • Beyaz şortla spor yapanları (basketbol harici);
  • Cebinden tomarla para çıkartan ya da kendi parasından sesli şekilde bahsedenleri,
  • Sonsuz bir açlıkla, gördüğü her dişiye asılmayı marifet sananları,
  • 14 Şubat kutlamayı "must" görenleri;
  • Spor salonunun soyunma odasında  itinayla çıplak olanları,
  • Eşofman üstü şişik yelekle her yere gidilebileceğini düşünenleri,
  • Yüksek sesle ve kapalı bir ortamda (özellikle serviste) uzun süre telefonla konuşanları,
  • Telefonun melodisini, popüler ziller olarak seçenleri,
  • Sahip oldukları title'lar ile yaşayanları,
  • Kalpli her türlü ürünü,
  • Kendisine hizmet etmek zorunda olan kişilere hemen "canım" muamelesi çekenleri,
  • Bayan diyenleri
fevkalade kro bulduğumu kamuoyunun bilgisine sunarım.

ps. başlık şarkısı Uzaktan ile Göksel

"bu hikâyeye bir son lazımdı"

Kar münasebetiyle haftalardır süregelen İstanbul mahkumiyeti beni fazlasıyla gerdiğinden, bu haftaya Bandırma'ya kapağı atmayı kafayı koymuştum. Nihayetinde kaç zamandır yağan Marmara Bölgesi için zaten yeter ve artardı ve mevsim normalleri denilen bir şey varsa onlara geri dönüş bir şekilde olurdu.

Havanın durumunu göreyim yine de diyerek biletimi Salı günü aldım. Çok değil yaklaşık 2 saat sonra, "vay efendim Perşembe, Cuma çok fena olacakmış" haberleri yayılmaya başladı. Ben bu kar meftumundaki tepkilerin de haberlerin de %78'nin mübalağa olduğunu düşündüğümden, "yok ya bir şey olmaz" diyerek işime baktım.  İşimle beraber çift taraflı meteroloji sitesi kontrolümü de yaptım. Kaldı ki benim tek derdim kar değildi. Söz konusu IDO ile yolculuk olunca, rüzgarı yoksaymam mümkün değildi. Ve maalesef Cuma da haftanın en rüzgarlı günü olarak tahminlerdeki yerini alıyordu.

Ben strateji ve plan insanı olduğumdan çeşitli planlar üretiyor, yine de otobüsle yolculuk etmem inşallah diye de temenniler de bulunuyordum. Bu noktada kötü havada yol derdimle gerilecek anne ve babam, "haftaya gelirsin" dese de, benim için artık bir başka hafta kalmamıştı.

Cuma sabahı denizotobüsü iptal olur diye Perşembe gecesinden yola çıkayım diye planımı kafamda revize ederek spora gittim. Peki ne oldu, algıda seçicilik münasebetiyle izlediğim hava durumu Perşembe gecesi başlayacak kar haberleri midemde kas yerine taş oluşmasına vesile oldu. Her türlü otobüs yolculuğundan itinayla gerildiğim için, kötü havada bir de gece yolculuğu tecrübesi yaşamayayım diye yeni bir senaryo ürettim. İşim Eskihisar iskelesine yakın olsa da, iş çıkışı Anadolu yakası'na dönerek oradan bir otobüse binme kararı verdim ve işe varımla yoğumla gittim.

Kararsızlık anları sonrasında verilen karar ile borsanın riski satın alması benim nazarımda aynı. Sonsuz senaryo arasında düşünüp taşınıp, nihayetinde karar verebilince sonuçlarını da yaşayıp görmüş gibi oluyorsunuz. Bu nedenle ben de valizimi alıp yola çıkacak olmanın huzuruyla kar'ın yağmasını bekledim bütün gün.  Peki ama ne oldu? Bırakın kar'ı, yağmuru, üstüne bir de güneş açtı. Ben eve gideyim de, kar ister yağar ister yağmaz banane demek isterdim ama kusura bakmayın maalesef o kadar large değilim.

TV, gazete ve toplum aracılığıyla "en kötü kar Cuma günü yağacakmış" vesvesi ile üstümde oluşturulan mahalle baskısının beden götürdükleri az buz değil. Bir de Ataşehir'de otobüs merkezine ulaşmak için çektiğim kısa film tadında sıkıntı var  "dram varsa beni yazın" sloganıma pek yakıştı.

Her şey tozpembe iken gideceğime kesin gözüyle baktığım için, yarın sabahki IDO seferine iptal edilmez bilet alacak kadar cüretkar olduğumdan; paramın yanmaması için en azından sabahki sefer iptal olsa bari diye "ben yandım başkaları da yansın" diye bencilce bir hissiyatım olduğunu itiraf edebilirim. Sonra kendimi aklamak için de, derdim para değil  IDO'nun akşam 19.00 veya 20.00'ye adam gibi (iki gıdımlık esintide iptal olacak denizotobüsü yerine feribot) bir Bandırma seferi koyması olduğunun altını çizerim.

Ve  sıkıcı yolculuğumun  (en azından yan koltuğu boş)  henüz 1.5 saatlik kısmını tamamlamışken, yazının gizli ana fikrini siz yorulmayın diye ilan ederim.

Peki ya o kar hiç yağmazsa?

ps. başlık şarkısı Uzaktan ile Göksel

11 Şubat 2012 Cumartesi

"gittiğimi biliyordun bu andan çok daha önce"



  • Gün gelir biyografim yazılırsa kitabın arka kapağında şu satırların yeralmasını isterim;  "en çok patates kızartmasını sevdi, en çok tost yedi". Çok ciddi söylüyorum hayatım yemekle olan kısmını bu kadar açık anlatan başka bir şey yok. Patates kızartmasına bayılıyorum ama her boş vaktim de tost yiyorum. Bu nedenle de kendimle çelişmek adına blog yazılarımın %60'ında spor ve sağlıklı beslenme üzerine konuşuyorum. 
  • Gönüllü reklamcısı olduğumdan, Gourmet Bourger'in İstanbul'da yediğim en güzel hamburger'leri yapan yer olduğunu tekrarlamakta sakınca görmüyorum. Kendileri kadar başarılı olmasa da Egg&Burger (Teşvikiye)'ın da hakkını yiyemem. Benim sorunum güzel bir hamburgerin şahane bir kızarmış patates ile taçlanmasında. Gourmet Bourger anne modeli kızarmış patatesi tercih ederken, ticari olarak batmış olduğundan kayyuma devredilmiş Dükkan Burger veya Egg&Burger damak tadıma daha çok uyan kızarmış patatesleri yapmaktalar. Anne modeli kızarmış patatesi sevmiyorum gibi bir algı oluşmasın. Sadece onu annem çok güzel yaptığı için başka bir yerde yemeye ihtiyaç duymuyorum. Bu nedenle de güzel bir hamburger yemeye giderken, kendi kızarmış patatesimi de alabilmek istiyorum.
  • Mekanlardan mevzubahisi açmışken; kahvaltısına henüz rakip bulamadığım Cookshop'un City'sdeki yerinin, City's yönetimi ile ters düşmeleri nedeniyle kapandığını ve ne tesadüfdür ki cookshop'un birebir kopyası bir mekanın pek kısa zamanda orada açıldığını kamuoyuna bilgi olarak sunuyorum. Yine aynı Cookshop'un Bebek'teki eski BP'nin yerine açılması planlanan mekanının inşaatta yaşanılan ruhsat sıkıntısı nedeniyle durduğunu, Nişantaşı'nda yeni açılacak mekanlarının ise eski Mezalluna'nın yerinde olacağını belirterek; lifestyle blog yazarı kimliğine bürünebilirim. 

                                                     
  • Yine aynı misyonlar; ikinci evim sayılan Kanyon'daki büyük değişimin gerekçesini pür dikkat izlediğimi itiraf etmeliyim. Zemin ve bir üst katta kapanan, yer değiştiren mağazaların nihai hali ne olacak; bu değişimin gerekçesi nedir merakla bekliyor, gelişmeleri de yakından takip etmeye çalışıyorum.
  • Aynı yerleri gezsem de hiçbir mekanın müdavimi olamamak derdim malumunuz. Mekan boyutunda değişen bir şey maalesef yok. Bunun için bir kestaneci bir de dvd.ci şle oluşturduğum müdavimlik müessesi nedeniyle pek bahtiyarım. Özellikle DVD'ci sayesinde, kendi kapasitemin gayet üzerinde film izliyorum. Bu filmlerin bazılarına gece başlıyor sabah kahvaltısında tamamlıyor olsam da; bu hafta izlediğim filmlere dair kişisel notlarımı siz blog okuruyla paylaşmak; kitap okumuyor ama film izliyorum o kadar da otlaşmadım diye kendimi avutmak istiyorum. 
         A Seperation; 7,5 ( Güzel film ama bir "vay anasını" değil)
         The Descendants (Senden Geriye Kalan); 6,5
         (Light gibi ama aslında ciddi sorgulara girebilinecek bir film)
         Margin Call;  7
         (Özellikle Simon Baker nedeniyle kanaat notu kullandım)
         A Better Life; 7 ( Dram, dram ve iyi oyunculuk)

ps. Notlarım nedeniyle filmleri sevmediğim düşünülmesin, ben az film izlediğimden kesin daha iyileri vardır zihniyetiyle 8 ve üstünü bir filme  kolay kolay vermem. 
ps.2. Başlık şarkısı Göksel ve Aşk Bitti

10 Şubat 2012 Cuma

"yok geçmişin anlamı ve yarının sabahı"

Hep söyledim blog yazma işi, yazdıkça heves halini alan bir şey. Yani yazdıkça başka yazıların da temelini atıyorsunuz. Ve bir sebeple yazamadığınız zaman, yazma fikrini aklınızdan yavaşça uçup gidiyor.

İnsanlık için küçük blog için büyük sessizliğimin gerekçesi bu. İş vesilesiyle yazamadığım zamanlarda pas tutup, sonra da yazı için gerekli zaman ve enerjiyi bulamadım. Enerjisizliğime çare olarak kış uykusuna yatmayı ciddi ciddi önermekteyim. 6 Ay olmasa da 1-2 ay uyusak, geri kalan zamanda da uyumasak mı acaba şeklinde cin fikirlerle beyin banyosu yapmaya her zamanki gibi devam ediyorum.

2 haftadır (aslında hafta sonudur) Bandırma’ya gitmeye hevesleniyor, hafta ortasından gelen kar baskısı ile hevesimi icraate dökemiyorum. Ama artık gerçekten çok sıkıldım. Haftaya da bir mani olursa, denizyolunu terk edip kara yoluyla evime gitmeyi kafama koydum.

Nedense bu aralar hiç not almıyorum kendime. Aslında kendimi twitter’da konuşulacaklar ve blogda yazılacaklar olarak yönetmeyi öğrendiğimi sanıyorum. Ama işte öğrencilik hallerine ufaktan heves etmem not kavramımın da boyutunu değiştirdi.

Öğrencilik halim kişisel gelişim klasmanında. Şimdilik iyi niyetli ve hevesliyim, ileride ne olur bilmem ama içimdeki inek, kitap, defteri ve not almayı özlemiş bunu söyleyebilirim.

Havanın manasız derecede soğuk olmasıyla beraber, spor salonunda artan popülasyondan nefret ediyorum. Artan kalabalıkla birlikte, tanımadığım etmediğim birçok kadının içorganlarını neden görmek zorundayım ben sorgusunu da daha çok yapar hale geliyorum.

Ben Kerem Tunçeri’yi bir türlü sevemeyenler kervanında sayılabilirim. Gelin görün ki son Anadolu Efes reklamını tamamiyle çok beğenmekle birlikte, Kerem’in performansına da şapka çıkartıyorum. Cenk Akyol’un nasıl güzel bir insan evladı olduğu konusuna da tekrara düşmemek adına girmiyorum.

Basketbol camiasındaki birçok kişi hakkında az çok bir fikrim olsa da genç takım zamanlarından beri izlediğim Tufan Ersöz’ün iyi bir basketbolcu olup olmadığına dair bir kanım yok nedense. Bunda yaşadığı şansızlıklar başına gelmeseydi ne olurdu acaba soru işaretim etkili olabilir sanırım. Bayram değil, seyran değilken Tufan Ersöz’den bahsetmem de, kendisinin spor salonunda en sık gördüğüm simalardan biri olmasındandır. Sakatlıktan sonraki geçiş evresinde bizim oralarda antremanlar yapıyor gibi ama işte iyi veya kötü öyle bir basketbolcunun yerinin klişe tabirle tozlu parkeler olduğuna inandığımdan bu tabloya üzülüyorum.
Bir de klasik olarak, basketbolu bırakan orta düzey sporcular sonra nasıl geçiniyor merakıyla kendime araştırma konusu buluyorum.

Kar sonrası çıkan güneşin zamansızlığına da itinayla gıcık oluyorum.

Coming soon; surgery mentor diye bir meslek yoksa, acilen bu sektöre yatırım yapıyorum.

ps. başlık şarkısı Göksel ile Aşk Bitti

2 Şubat 2012 Perşembe

"biraz daha beklesin not defterimde sıralı işler"


metropol insanının kar'la imtihanı...

Çok şükür bu seferki kar seferinden yazı konusu olacak bir macera yaşamadım. Her gün inatla işe gidip, erken çıkışlar sayesinde okulu kıran öğrenci heyecanıyla vakitlice eve geldim. Buna rağmen "kar yağması" bana sempatik gelmedi. Bir gün de çıkayım kardan adam yapayım, İstanbul'un meşhur yokuşlarında kayarak gençliğime döneyim demedim. Eskiden hissiyatım neydi bilmiyorum ama İstanbul'da yaşadığım süreden itibaren kar kavramına sıcak olmadığım aşikar.. Pek tabi bu içi geçmişliğin de bir işareti ki, benim değil de annemin beni arayarak; "burada kar yağıyor" heyecanını paylaşması da bu işaretin en güzel imzası oluyor.

Servis kullandığım ve köprüye yürüme mesafesinde oturduğumdan, işe gidememe ihtimalim pek mevzubahis olmuyor. Kaldı ki, bendeki manasız inatla sokağa çıkmam gayet zor olsa da işe gidecek bir yol bulurum. Bu nedenle içimdeki sorumluluk duygusunsan gerçekten nefret ediyorum. Ve iklim Akdeniz'den buzul çağına geçiş yaptığında; aslında evden de çalışabiliriz , bugün kimse gelmesin ofise diyecek kadar cool şirketlerde çalışanlara fazlasıyla öykünüyorum.

Bence insanoğlu kış uykusuna yatmaya fazlasıyla meyilli. Havalar iki soğuyunca bu gerçek daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Hiçbir şey yapmak istemezken, üstüne bir de türlü aburcubura meyletmek pek hayraalamet durumlar değil pek tabi. Bu nedenle twitterda da yazdığım gibi, söz konusu dönemlerde yiyilip içilenlerin kalori hesabına eklenmemesini rica ediyorum. Aynı şey, yılın iki haftasında tatil yapan fanilerin yıllık izinlerinde de geçerli olabilir pek tabi.

İş hayatına başladığım günden beri çalışanların da Şubat tatili olmalı önerim, bu hafta itibariyle vuku buldu. Erken çıkışlar, sabahın ilk saatlerinden "kaçta çıkarız ki" ihtimalleriyle oyalanmak bildiğin kar rehaveti çökertti üzerimize. Ne ironik ki, işten zamançalanlar meterolojik nedenlerle gezip tozabilmek yerine çoğunlukla eve gitmek zorunda kaldı. Sanırım eve gitmeyenler de ya maça ya da spora gittiler. Öyle ki, normal zamandan önce gidiyorum kesin boştur diye düşündüğüm spor salonu bir alex kıvamında olmasa da  hatrı sayılır doluluktaydı. Bu da insandan kaçış olmadığı gerçeğini yüzüme bir kez daha çarpmış oldu.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Bu kar'lı dönemin benim için en güzel anlarından biri, erken çıkmak münasebetiyle gittiğim spor salonundan yüzmem. Saatin erken olması nedeniyle de yüzerken dışarıda kar yağışına  da tanık olmamdı.  
ps. başlık şarkısı Göksel ve Sarhoş