26 Ocak 2012 Perşembe

"bazıları kurşun asker, yakıp yıkıp esmek ister"

Artık sayısız yazıda mevzu bahis ettiğim üzere ben zayıf bir insan değilim sayın okur. Hayatımın her noktasında bir kilo muhabbeti olması benim obsesif olmamdan değil, sibelcan’ın hayatımıza kattığı balık etli de güzel yalanına inanmamamdandır. Yani bu yazıyı yazarken tamamen öbür tarafta olmadığımı vurgulamak isterim, çünkü konu hassas, kelimelerimin ucu istemediğim yönlere doğru açılsın istemem.

Ben aşırı kilolu insanların bir kısmında zorlama bir sempatinin ardında gizlenmiş agresiflik hali sezinlerim. Aslında bu maske hali kiloya bağlı olmadan birçoğumuz da var ama işte aşırı sempatiklikten, asabiliğe giden yoldaki uçurum beni gerer, o nedenle bu kişilere karşı mesafeliyimdir. Misal Rahşan Gülşan’ı bu nedenle sevmem. Kendisiyle barışıkmış gibi gözüken, herkesle de pek iyi anlaşan imajı çizen Rahşan Gülşan, benim gözümde gerçek değildir. Gizli asabiyetini özellikle TV’de gördüğüm her vakit sezinlerim.

Bu konuya mevzu bahis olacak bir diğer kişi de Ata Demirer’dir. Yine kilodan bağımsız, işi komedi olan adamların hayatlarının genelinde ( ya da en azından kameralar karşısında) pek gergin olduğu malumunuz. Ata Demirer de, işte tam da bu nedenlerlerden–kendisine çok gülsem de- bir türlü ısınamadıklarımın arasında yer alıyor.

Bu hissiyatımın nüksetmesi, geçen gün Berlin Kaplanı galası nedeniyle katıldığı NTV’deki Gece Gündüz programını izlememden kaynaklanıyor. Röportajın yapıldığı yer ile benim spor yaptığım yer yanyana olsa da, ben cardio yaparken TV’den izliyorum kendisini ve bu bana oldum olası biraz tuhaf geliyor. Çok emek verdiğiniz bir işin ilk defa seyirci ile buluşacak olması, üretmenin yarattığı gerilimi falan benim gibi sadece eleştirenlerin anlaması elbette kolay değil ama yine de röportajdaki o imalı halleri falan bende oluşmaya hazır önyargıya bir çentik daha attı. Bir de galiba birkaç kere, Cihangir’de tek başına dolaşırken gördüğüm o sıkıntılı halleri bilinçaltımda yeretti ve bu yüzden kendini gördükçe Cem Yılmaz’ın Ajda Pekkan’a Telsim reklamında sorduğu “ gergin miyiz” sorusu aklıma geliyor.

Kendi ürettiğim tezime inanıp, buraya yazı konusu yapmamı sağlayan bir başka örneğim de her zamanki gibi spor salonundan. Maalesef bizim spor salonunun %80’i fazlasıyla fit insanlardan oluşuyor. Aşırılı kilolu ve spor yapan kesim herhalde %5 bile değildir. Ve bu kesimden biriyle birkaç kez aynı dersi alarak, şişman ve sempatik zorlamasına bir kez daha tanık oldum. Spora yeni üye olduğunu tahmin ettiğim hemcinsim, girdiğimiz derste birçok hareketi yapamadığı için değil, çok konuştuğu için dersin odak noktası oluyor. Sempatik olarak başka konuları ikinci plana atma dürtüsüyle, bütün dersin konsantrasyonunun içine ettiği için de bende pek sıcak duygular oluşturamıyor (gözlemlerin bu hissiyatın sadece bende olmadığının da kanıtı). Birçok dersi hala %100 performansla geçiremediğim için, bir şeyleri yapamamış olmasına laf edecek halim pek tabi ki yok, ama bir şeyleri yapamıyorsa ya azmetmesi ya da vazgeçmesi gerekirken, olayı sadece konuşarak halledeceğini düşünmesi birçok yazımın çıkış noktası olan önyargılarımı perçinlemekten öteye gidemiyor.

Bu yazıyı da şekilci ruhumun aforizmaları başlığı altında tarihin tozlu sayfalarında yerini alıyor...

ps. başlık şarkısı Aşkın Yalanmış ile Göksel

24 Ocak 2012 Salı

"gidilen o yolda kaderi de yenmez mi?"

  • Yakın çevremde pek kitap okuyan kişi yok. Aslında benim yakın çevremde pek insan da yok ama olanlardan en azından biri ile kitaplar konusunda fikir alışverişinde bulunmayı gerçekten çok isterdim. Bu aralar pek düzenli kitap okuyamasam da, kitapsever bir yakının benim için teşvik edici bir motivasyon olacağını düşünüyorum. Hatta bu nedenle, insan sevmesem de kitap klubü gibi gruplara heves ediyorum. Kendimi tanıyorsam, bu heves bir iki ortak faaliyet sonrasında nihayete erer ama yine de, kitap klubüne üye olup, bir kitap üzerine konuşarak beyin fırtınası yapan okurlar varsa, benimle görüşlerini paylaşmalarını gerçekten çok isterim. 
  • Hiçbir iletişiminizin olmadığı kişiye gıcık olmak bir çeşit önyargıysa, bendeniz de bu önyargıdan bolca bulunduğunu itiraf etmem lazım. Adı önyargı, iç hissiyat falan ne olursa olsun, sık gördüğüm ama iletişimimin olmadığı her insan hakkında sanırım bir hissiyata sahibim. Ve her dönem bu insanlardan bir tanesi de “en gıcık olunan kişi”olarak belirlerim.
  • Bir süredir bu kişiyi, spor salonundan seçtim. Ufacık tefecik bu hemcinsim, ben soyunma odasına girdiğimde spor kıyafetlerini giymiş, hazır ve nazır olsa da, ben giyinip salona inerken hala ayna karşısında kendine bakmakla meşgul oluyor. Kendinin spor öncesi saçına çekidüzen vermesi, bolca poposunu incelemesi falan en sevdiğim tripleri. Bir de clark kent gözlüğü takınca, diğer hal ve duruşlarıyla beraber bana kendisine gıcık olmaktan başka bir şans bırakmıyor.
  • Nihayetinde sadece spor salonunda görsem, çok da önemsemem. Maalesef ben birine gıcık oluyorsam, zırt pırt her yerde görmezsem içim rahat etmez. Ve ben bunca yıl oldu, bu derdime bir çare bulamadım. Tesadüfse bunun olumlusu ve olumsuzu olması lazım değil mi? Şimdi böyle yazınca, “kendim çağırıyorum, başıma da geliyor” gibi bir durum olacak ama gerçekten bana hep olumsuzu denk geliyor. Ne kadar anlamsız insan varsa türlü çeşitli yerlerde karşıma çıkıyor ama bir insan evladı için de “gördüğüme sevindim”demem mümkün olamıyor.
  • Hele ki, bir figür var ki, kendisini başla 3 yıldır her yerde gördüm diyebilirim. Hiç muhabbetim olmamasına rağmen kendisine sırf bu nedenle de acayip gıcık oluyorum.
  • Spor salonundan bahsetmişken, spor salonu sana uymaz sen ona uyacaksın gerçeğini kabul ettiğimi itiraf edebilirim. Bu nedenle, işi “soyunmak şartsa, en azından vücudu güzel olanlar bu işe soyunsunlar” diyerek işi şekilciliğe döktüm. Bana her türlüsü görsel bir eziyet olsa da, en azından güvenecek bir vücudu olmayanların soyunurken iki kere düşünmesini talep ediyorum.  
  • Yeni yıl döneminde gönderilen sayısız çikolaya inat, bir şirketin üst düzey yöneticisi olsam, en azından yılda bir gün (bu yılbaşı veya doğum günü tarihlerinde olabilir) çalışanlarıma kitap armağan ederdim. Ve bu kitapların da genelde okuduğum kitaplar olmasına itinayla özen gösterirdim. İlkokul klişesi gibi gelebilir ama en değerli hediyenin, sizde yer etmiş bir kitap hediyesi olduğunu düşünnenlerdenim.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • “İnsan sevmiyorum ben” dediğim de bana kızanlara bundan sonra şu soruyu soracağımı kamuoyuna iletirim. Twitter’da “İyi ki doğdun Atlas Erdoğan” (bilmeyenler için Gülben Ergen’in büyük oğlu olur kendisi) diye trending topic yaratan lüzumsuz insanları mı, yoksa saçma sapan bir nefretle hayatlarını idame ettirdikleri yetmezmiş gibi, herkesi de bu nefretle yaşamak zorundaymış gibi düşünen /hareket eden faşistleri mi sevmemem kayıp? 
  • Kanyon gönüllü magazin muhabirliği notu; Ertuğrul Özkök (daha çok hafta sonu) mü Eyüp Can (daha çok hafta içi) mı Gina’da daha çok zaman geçiriyor henüz tespit edemedim ama yakın zamanda ikisinden birinin Gina’daki bir masaya isminin verilmesi kuvvetle muhtemel. Kaldı ki, birkaç kez daha denk gelirsek, Ertuğrul Özkök Cumartesileri kiminle (Nişantaşı’ndaysa kuvvetle muhtemel Ahmet Hakan) nerede ne yapıyor yazı başlığını yayınlamam mümkün olabilir.
ps. başlık şarkısı yakın zamanda yazı konusu etmek istediğim Murat Boz'dan Geri Dönüş Olsa

22 Ocak 2012 Pazar

"geri dönüş olsa kalp sana geri dönmez mi?"


Bu hafta sonu gerçekleştirilen tam yüz nakli, bu hafta sonumun sorgu ve suali oldu diyebilirim. Nip Tuck nesili olduğumuz için, estetik ameliyatta geniş bir hayalgücüne  sahip olmakla birlikte, gerçek hayatta estetik denilen hadiseyi burun, elmacık ve silikondan taktırmak sanan fanileriz. 

İşin içinde olmadığımız için tıp alanında dünyanın neresindeyiz pek bilemiyorum. Buna rağmen tam gün yasası ile, tıp sektörünün de katledileceğine, hastaların çaresizliğe itileceğini az çok öngörebiliyorum.

Bu noktada Antalya'dan gelen haberler beni çok heyecanlandırdı. Bana göre böyle bir ameliyata cesaret etmek bile zaten başlı başına büyük olay. Bir de gerekli olan sürenin sonunda her şey istedikleri gibi olursa, asıl o zaman acayip bir mucizeden bahsedebiliriz.

Bendeniz, dikkat dağınıklığını hasını bünyesinde barındıran ama bir konuya merak sardığında da araştırmacı gazeteci kesilen bir insanım. Bu nedenle söz konusu ameliyata dair de hatrı sayılır yazı okudum. Ve kritik 10 gün sonrasında her şey yolunda giderse, geri kalan gözlem süresine dair de her şeyi okumak isterim. 

Tıp alanında çok önemli bu gelişme umarım edebiyat alanında da yankı bulur ve biyografisever yazarlardan biri bu ameliyatı öncesi ve sonrasıyla kitaplaştırır.

Ben face off izlememiş bir sinemacahili olarak, bir insanın 19 yıl süresince (bolca acı hatırayla) taşıdığı bir yüzden vazgeçmesini, yepyeni yüzüne, kendine alışma evresini, hayata veda eden birinin yüzünü taşıma hissiyatını falan çok acayip bir şey olarak görüyorum.


Tabi bir de olayın gerçek hayat kısmı var ki, o da içimi dağlıyor. Bütün organları, yüzü, kol ve bacakları bağışlanan Ahmet Kaya'nın  intihar ederek hayata veda etmesi, ablasının Ahmet'in yüzü hiç gülmedi beyanatı falan beni mahvetti. Yüz naklinin yapıldığı Uğur Acar'ın da daha 40 günlükken yüzünün yanması da bu tıp mucizesinin kadere karşı geliş mi, kader mi olduğunu da sorgulattı bana.

Ve bu mucizeye cesaret eden ekibin başındaki Ömer Özkan da, araştırmacı gazeteciliğimden payını aldı. Kendisini tanımam etmem ama iç hissiyatım onun "kendini Tanrı sayan doktorlardan" olmadığını söylüyordu ki, okuduğum birçok hasta yorumu da bu tezimi destekledi. Ameliyatın başarısı hakkında konuşmak henüz mümkün olmasa da, Ömer Özkan'ın sadece 41  (yazıyla kırk bir)yaşında böyle bir işe kalkışması bile benim kendisine hayran olmama yetti. 

Anlayacağınız bu iki ameliyatın da sağlıkla sonuçlanması, birçok insan gibi benim de mucizelere olan inancımı tazeleyecek. Düşünmek istemiyorum ama işler planlandığı gibi gitmezse tersi olursa, hayattaki en büyük intikam aracının umut olduğu bir kez daha ispatlanacak.  

20 Ocak 2012 Cuma

"bu dünyada aşıklardan çok acıkanlar var "


Dergi kültürü olan biri değilim. Artık doğru düzgün gazete okumuyorum bile diyebilirim. Bu nedenle kuaförlerde sayfalarını teker teker çevirmek zorunda kaldığım Cosmopolitan, Elle, Vogue, Alem, Hello gibi her türlü dergide “bu ne ya” tepkisini itinayla veriyorum. Kendimi teselli etmek için de, bu dergileri zaten kuaförler, restoranlar ve bekleme odaları için yapıyorlardır, kimse kişisel olarak gidip almıyordur diyorum. Ama yine aynı dergiler sayesinde magazin dünyasının her türlü ünlüsüne dair de bilgi ve fikriyat sahibi oluyorum. Bu dergilere her ay baksanız, zaten tüm camiayı tanıyabilirsiniz, çünkü aslında her derginin kadrolu ünlüleri belli.
Ayşe Kucuroğlu da varlığı magazin dergilerine armağan olmuş isimlerden. Ne tesadüf ki sahibi olduğu Happily Ever After da magazin gazetecilerine bolca ekmek çıkatan ünlüsü bol bir mekan. Bendeniz her zaman ezilenin ve kaybedenin yanında olduğumdan; Happily Ever After büyüyüp, yanındaki Milagro’yu da bünyesine katmadan önce, Milagro’dan da önce Nady’s olarak varlığını sürdüren mekanı pek çok severdim. Gelin görün ki, bir yeri sevmem ticari hüsranının göstergesi olduğundan, önce mekan konsept değiştirdi, sonra da Happily Ever After’ın bünyesine girdi.

Bu detayları da, yazı konusu yaptığım kişiyi sadece iki dergide görüp de hayatı hakkında atıp tutuyorum gibilerinden bir algı oluşmasın diye veriyorum.

Ayşe Kucuroğlu’nun magazin gündeminde 10 kere yer alıyorsa bunun 3’ü mekanı, 5’i de yine bir çocuk doğurması nedeniyledir (geri kalan 2, katıldığı diğer org.lara ait). Yaşını bilmiyorum ama kendisi an itibariyle beşinci çocuğuna hamile.
Buraya kadar benim burnumu sokacağım bir durum yok. Kendi hayatıdır, istediği kadar çocuğu doğurur, bunlara bakar falan filan.

Bendeniz, twitterda da yazdığım üzere maddi duruma bakmaksızın, günümüz dünya şartlarında 3 çocuktan fazla çocuk doğurmayı biraz ilkel buluyorum. İmkanı varsa neden doğurmasın ki tepkisine de genelde, imkandan kastınız sadece iyi okula gönderip, yabancı dil öğretmek mi diye soruyorum.

Ve Ayşe Hanım’ın her doğum öncesinde ve sonrasında kalabalık aile olmaya dair röportajlarının birçok gazetede yer almasını da ultra absürd buluyorum. Özellikle, başkabakan 3 çocuk yapınca burun kıvıranların, Ayşe Kucuroğlu’nu pohpohlamasını büyük bir tutarsızlık olarak değerlendiriyorum. Çocuklarına şahane bakıyordur, doğum sonrası formuna hemen kavuşuyordur falan filan ama niye her doğumda bu açıklamaları yapmayı tercih ediyor gerçekten anlamıyorum.

Ne tesadüf ki, bu haberlerle Angelina Jolie’nin 4. biyolojik çocuğuna hamilelik haberleri de aynı zamanda geldi. Jolie söz konusu olunca, “imkanı varsa doğursun’a” bir de “ama evlat da ediniyor o” savunması ekleniyor. Ama bendeniz de fikriyat değişmiyor. Bana göre, Angelina Jolie ruhundaki bazı açıklıkları sanırım çocuklarla doldurmaya çalışıyor ve bu arada dünya da bir çocuk parkına dönüşüyor. Bunlar da pek tabiki magazin için şapşahane malzemeler oluyor. Bebekle ilk poz hangi dergiye verilecek, ismi ne olacak (ki bu kısım bazı türk ünlüleri için çok önemli), çocuğunu nerede doğuracak, hamilelikte kaç kilo olacak ne kadar günde anoreksiya haline dönecek bunların hepsini kamuoyu şimdiden merak ediyor. Ve sanırım çocuk sahibi olmak da,bazı kişiler için gerçek bir Pr halini alıyor.

Bu agresif hissiyatlarımı; Varol Döken’in çocuk sahibi olmak için ehliyet şart önerisine yüzde 1500 katıldığımı hatırlatarak son veriyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Ayşe Arman’la yapılan röportajın başlığında sarfedilen “Her banyo sonrasında 80 tırnak kesiyordum, yakında 90 olacak “ cümlesinde bir hesap hatası yok mu sizce de? 4 çocuk el ve ayak tırnaklarından 80 ediyor, 5.nin şimdilik sadece el tırnaklarını keserim diye düşünmüyorsa, o tırnak sayısı 100’e çıkacak benden söylemesi.
  • Ayşe Arman’ın başka işlere de el attı, hepsinde de başarılı olduğu dediği şey bir sezon boyunca yıkılan ama sonrasında kapanan Public m,i Alaçatı’da batan mekanları mı hangisi merak ediyorum.
ps. başlık şarkısı Kesmeşeker ve Her şey sermaye için

17 Ocak 2012 Salı

"gel sen de yüzleş içindeki gerçek senle şimdi"




Ocak ayı itibariyle yepyeni diziler hayatımıza girdi. Artık Leyla ile Mecnun ve Behzat Ç'yi bile gününde izleyemeyen bir insan olarak, yeni dizilerle derin bir bağ kurmaya niyetim yok. Ama her yeni dizi ilk yayın haftasında en az 5 tekrarı olduğundan, hepsine dair pek tabiki bir fikir edindim.

Aslında bu yazımıza sadece üç yeni diziyi konu edeceğim. Son, Koyu Kırmızı ve Yalan Dünya.

SON bu üç dizi arasında en çok merak ettiğim ve gelecekte de (hepi topu 23 bölüm kaldı) izlemek istediğim dizi. Pek tabiki bu hevesin en büyük nedeni senaryosunun Berkun Oya tarafından yazılması. Aksi takdirde Nehir Erdoğan'ın oynadığı bir diziyi merak etmem pek kolay olmazdı. 

İlk iki bölüm konuşmak için erken olsa da, düz mantığımla bazı çıkarımlar elde ettim. Öncelikle Pazartesi gecesi ve atv'de yayınlanması, aynı yapım şirketinin ( Ay Yapım) ve aynı yönetmenin elinden çıkması, üstüne üstlük iki oyuncusunun aynı olması Ezel'le yeteri kadar çağrışım yapmıyormuş gibi bir de hikayenin başından itibaren flashforward ve flashbacklerle ilerlemek, basit izleyici için "buyrun Ezel'in devamı" mesajını vermekte. Bunca yıllık dizi vizyonuma dayanarak söyleyebilirim ki, Uğur Polat'ın yer aldığı bir dizinin (Yeditepe İstanbul hariç) de sezon sonunu gördüğü pek görülmemiştir. Bu kendisinin çok doğru dizileri tercih etmesi mamafih düz kontakt izleyicinin bu dizilere prim vermemesinin bir sonucudur. Gelin görün ki, gerçek dünyada bu dizi için bir tehlike mi, evet tehlike. 

Sonrasında Yiğit Özşener etkisi var ki, kendisi dakika bir gol bir yamuk yapan eş rolüyle bize merhaba dedi. Senaryonun ilerleyen vakitlerde bizi şaşırtacağını umuyorum ama yok, yine ve yeniden Bay Yanlış olacaksa çok büyük hayal kırıklığına uğrarım söyleyeyim. 

Nehir Erdoğan, bunca zamanki önyargılarımı bana unutturacak kadar başarılı. Gelin görün ki, arızalı insan rolündeki Berrak Tüzünataç (çok güzel o ayrı) ve vurgulu oyuncu Engin Altan DÜzyatan için bunları söylemem pek mümkün değil. 

Son'un rakibi (yayın zamanı itibariyle) Koyu Kırmızı ise, sezon sonunu görür mü bilemiyorum. Acitasyon, klasik hikaye falan bir yana bırakırsak, belki de sadece yayınlandığı kanaldan, belki de Ozan Güven- Özgü Namal ikilisinin uyuşmazlığından bana pek umut vadetmedi. Yanılıyor muyum, hep beraber göreceğiz. 


Ve şampiyon belli ikinci kim dedirten Yalan Dünya. Çok net söyleyeyim, hiçbir şekilde beğenmediğim ilk bölümü. Yani ilk bölüm olması, fazlasıyla karakter olması, biraz zaman/bölüm geçmesi gerektiğini ben de biliyorum ama kimse kusura bakmasın bence bu dizi en çok Avrupa Yakası'nın hatrına izlenecek. Çok eskilerde kalsa da, AVrupa Yakası'nın da ilk bölümlerinda insanları sarsmadığını siz de hatırlarsınız. Yani bir sitcom için ilk bölümde vay dedirtmek zaten imkansız. Ama bu kadar kalabalık ve abartı oyunculukla ( kendi halinde oynayan bir tek Olgun Şimşek'in canlandırdığı Ahmet karakteri -ikizinin tersine- var) ilerleyen bölümlerde de vay yerine ay dedirtmek daha yüksek bir ihtimal. Benim için dizinin iki başrol oyuncusu da kötü oyuncu ki, zaten bu alanda çok iddialı olmadıklarından pek sorun değil ama ben Sarp Apak ve oyunculuğuna hiç ama hiç tahmin edemiyorum sayın okur. Yani zaten kötü oyuncu, ee bir de abartınca varın artık siz düşünün durumları. 

Derin Krek pratiğime dayanarak söylüyorum, dizinin en çok beğenilen karakteri Bartu Küçükçağlayan ise söz konusu karakter böylesine tuhaf olduğu için bu denli başarılı. Vakti zamanında oynadığı Binbir Gece rolünün benzeri bir rolü verin bakalım kendisine bu saatten sonra oynayabilir mi. Çünkü bence artık kendisi, karakter yaratmak yerine, o karakterleri kendisinde bütünleştiriyor , kıssadan hisse iyi bir performans sergilemekten ziyade kendini oynadığı için izleyiciye bu kadar gerçekçi geliyor. 

Diziye dair asıl komik bulduğum şey,  adını henüz bilmediğim kendine çok güvenen ve herkese asılan karizmatik sesli deneyimli oyuncu karakterinin fazlasıyla Berkun Oya'yı andırması. (bu karakterin Avrupa Yakası karşılığı için de Rutkay Aziz'in rolünü hatırlayınız)

Sadece anlamadığım şey, diziyi neden Cuma akşamı yayınlıyorlar. yani Cuma akşamı tv aleminin dram alemidir genelde. Bu nedenle kısa bir süre sonra dizinin gününün de değişmesini bekliyorum.

Toplam 4 dizi bölümü sonunda böyle bir yazı yazmam nedeniyle de, yanlış sektörde çalıştığım gerçeğini bu yazıdan istenirse çıkartabilecek sonuçları içine dahil ediyorum. 

ps. başlık şarkısı Gece ile Aşık mıyız?

"ifadende kararsızsın, ışıkların altında"


Bu ülke tam anlamıyla sebepsiz meşhurlar diyarı. Nasıl hayatımıza girdi ki dediğimiz sayısız insan bugün hatrı sayılıcak kadar ünlü. Eskilere bakınca, kaç albüm, kaç film yapmışlar ve şimdi de klasik olmuş diyebiliyorsunuz ama günümzü şartlarında böyle bir gereksinim yok.

Bir yerlerden bir ödül aldıysanız, medya da sizi gazladıysa, sonrasında ne ürettiğinizin hiç önemi yok, iyi oyuncu sıfatını hakeder, sonrasında da bu etiketle kendinizi şahane bir şekilde konumlandırırsınız.

Aynı şey spor dallarında da geçerli bence. Birileri sizi geleceğin umut veren yıldızı diye pohpohluyor. Sonrasında işte, o beklenen performansa ulaşılamadığında “kapasitesi yüksek ama şansız“lı teselli cümlelerinde geçiyor bu yıldız isimleri.

İnsanları çerez niyetine harcamaya bayılan magazin dünyası niyeyse tek seferlik başarı sahiplerine, “havan kime güzelim?” sorusunu sormayı tercih etmiyor. Hadi soruyu sormadı, üstüne bir de öyle pohohluyor ki, karşı tarafta kendini gerçekten bir şey sanmaya başlıyor.

Biri bana Mum Kokulu kadınlar dışında Hande Ataizi’nin oynadığı bir film ismi sayabilir mi mesela? Ruhsar’dan başka akılda kalan bir işi ve Sevda Demirel’den yediği “ne dedin sen” tokadı dışında kendisini hatrısayılır hangi işte gördük acaba?

Peki ya Naz Elmas’ın, Haziran Gecesi’nden sonra yayından kaldırılmayan dizisi var mı ?

Tuba Ünsal ise, Vizyontele Tuba’dan öte iyi bir işte yer aldıysa da ben ve kötücül hafızam Sarp Apak’lı Gürgen Öz’lü abuk film fragmanlarını hatırlayamıyor.
Tahmin edeceğiniz üzere, yazıyı Meltem Cumbul’a getirmek için konuyu ince ince işliyorum. Ve size soruyorum, Meltem Cumbul ne zaman iyi bir oyuncu oldu Allah aşkına? En son başarısızlığı Nuri ile tek başarısı Yılan Hikayesi arasında oyunculuk alanında gerçekten bir gelişme kaydetti de (köylü kızı Zeyno) ben mi farketmedim?
Ben Meltem Cumbul’un medyaya karşı mesafeli duruşunu gayet takdir ediyorum. Burada gayet iyi paralar kazanacakken, Amerika’da bir şeyler denemesini de takdir ediyorum evet. Ama yani sırf bu yüzden, Golden Globe’da bugüne kadar olmamış bir şekilde sahne alıp, sadece konuşma yapmasından heyecanlanamıyorum.

“Oturduğu yerden ahkam kesenler Madonna ile aynı sahneye ayak bastınız mı? Müthiş zarif asil sapsade ve güzel misiniz? İngilizceniz de var mı?”

Büyük Türk düşünürü Gülben Ergen, bu twitiyle Meltem Cumbul’un Golden Globe’da konuşmasını eleştirmek için, önce güzelleşmemizi, sonra zarifleşerek asil bir hal almamızı ve bilmiyorsak da acilen İngilizce konuşmamızı soluk veriyor.

Tabi bir de Meltem Cumbul’u eleştirmeyi kıskançlık olarak niteleyenler var ki, itiraf etmeliyim çok!! haklılar. Ben misal Labirent filminde oynayacaktım ama işte rolümü Meltem Cumbul kaptığı için kendisini eleştirmekle hıncımı alıyorum.

Açık konuşmak gerekirse, orada olan bitenlerin hepsinin bir network sonucu olduğunu az çok öngörebilecek bir insanım. Ve eğer Türkiye’ye bana bir oyuncunu gönder , çıksın 2 dk. sahnede yer alsın denseydi ilk aklıma gelecek isim ultra saçma giyinme riskini de göze alarak Nurgül Yeşilçay olurdu. Çünkü bana göre kendisi, ne kadar saçma tercihler yapsa da varlığıyla insanları büyüleyen yani klişe tabirle star ışığı olan ve gerçekten de iyi bir oyuncu.

Ama bu iş bana sorulmadı, birileri tercihlerini başka kriterlere göre yaptı ve Meltem Cumbul o sahnedeki yerini aldı. Tabiki kişisel tarihi için büyük başarıdır, bunun için tebrik de ederim. Mamafih, vay efendim bir Türk bizi ta oralarda temsil etti diye, alkış yapacak bir karakterde olmadığım da malumunuz.

Madonna ile aynı sahneyi paylaşmadım ya, sanırım hep bundan bu fesat hallerim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Yurtta barış, dünyada barış olayına da; uluslarası oyuncu (ee bollywood filmlerinde oynuyor, haliyle uluslarası olunmuyor mu) olayına da hiç girmiyorum, keza bu iki kısım için söylenecek her şey twitter aleminde söylendi diye düşünüyorum.
ps. başlık şarkısı Renklerin İçinde ile Kargo

16 Ocak 2012 Pazartesi

"hırpalanmış mıydım, yıpratılmış mıydım böylesine?"


zaten ben bunları anı olsun diye yaşadım vol 2;

Bugüne kadar bir Avrasya maratonuna katılmadıysam, köprüyü yürüyerek geçmek gibi bir heves sahibi olmadığımdandır. Gerçi bugün uygulamalı olarak öğrendim ki, köprüyü yürüyerek geçmek için heves ilk şart değilmiş.

Aslında serviste mışıl mışıl uyuyorken her şey pek güzeldi. Gözümü açtığımda sis ve beyazlar arasında köprü girişinde olduğumuzu anladım anlamasına da, bulunduğumuz yerden yarım saat boyunca neden ilerleyemedik onu pek anlayamadım.

Topluluk psikolojisi -ki negatif minvalde vurgulamak istersen buna sürü psikolojisi de diyebiliriz - kriz zamanlarında sizin yalnız kalmanızı önlese de, pek hayırlı sonuçlar doğurmadığını söyleyebiliriz. Yoksa, ben neden kar'ın en yoğun yağdığı vakitte servisten atlayıp, kösele olan çizmelerimle köprüyü yürümeye cesaret edeyim değil mi?

Yarım saat boyunca köprünün gıdım kıpırdamaması, köprüden araç geçişinin son bulması nedeniyle, "kim bilir daha ne kadar bekliyeceğiz" gazıyla düştük köprü yollarına. Pek tabiki bomboş köprü ( AVrupa anadolu yönünde taşıtlar ilerlerken, aksi istikamet sadece yayalara açıktı) yolunda yürümek, herkes için başlı başına bir macera olduğundan; köprüyü geçmek için aranılan şartlar arasında yürürken fotoğraf çekip, aynı zamanla telefonla konuşmak yer alıyordu. Hayatımda hiç konuşmadığım kadar telefonla konuştuğum yerin, telefon çekmeyen köprünün olması ironisini bir yana bırakırsak; klasik dip şarjımla bir macerayı daha sonlandırmanın haklı gururunu yaşadığımı belirtmem lazım.

Kıssadan hisse, 18.20'de başladığımız Kavrasya maratonu 19.45'de evimde son bulduğunda, kendimi ne kadar şanslı hissettiğimi anlatamam. Gerçi Yıldız'a geldiğimizde servisimizle yanyana düşmemiz yanlış kararımızı biraz yüzüme çarpsa da, aşırı soğuk havadan buğulanan kafam; spora gidememenin açığını yürüyerek kapattın diyerek kendini teselli edebildi. Nihayetinde bugün evden taşınsam, ev sahibim Boğaziçi Köprüsüne/ Avrupa yakasına yürüme mesafesinde diye de ilan verse, kimse de kendisine "ne diyorsun abi sen" diyemez.

Bugünkü trafik çilesine yürüyerek ya da arabada/serviste cinnet geçirerek maruz kalanların bir kısmı bu şehrin yönetimini seçen ve bir sonraki seçimde de muhtemelen seçecek insanlar. Onlar için, mevsim normallerindeki bu kar yağışı Allah'tan, bu nedenle çekilen çile de bir nevi kader. Bir kısmı ise, kaç gün öncesinden tüm uyarıların verildiği saatlerde köprüyü (klişe tabirle ana arterleri) tuzlamayan, kar ekiplerinin hiçbir yerde görülmediği belediyeyi seçmeyi aklından bile geçirmemesine rağmen çilesini çekmeye mahkum kalan azınlıktan.
Ve bu azınlıklar için, bu şehirde kar eşittir kabus algısından öteye ne yazık ki geçemiyor...Ve neyin uğruna bu mücadele sorusunun cevabı da bir türlü bulunamıyor.

ps. başlık şarkısı Zuhal Olcay ile Olsun

15 Ocak 2012 Pazar

"Kaçıp gerceklerden uzaklara, hayallere dalalım teslim olmadan"


İtiraf ediyorum, geçen sene redd softcore biletini alırken; konserin diğer konserlerden ne kadar farklı olabileceğine dair pek fikrim yoktu. Bu nedenle, bütün Cumartesi gezip dolaştım çok yoruldum hava da çok kötü diyerek, biletleri başkasına vermiş ardından da konser hakkında duyduklarım sayesinde bolca hayıflanmıştım. 

Bu nedenle bu sene işimi başından sıkı tuttum. Biletimlerimizi konser saatinin 23.00 olmasına rağmen büyük bir şevkle aldım. Konserler, Perşembe ve Cuma olmak üzere iki ayrı günde gerçekleşecekti ama bu hassas bünyeler konser sonrası işi hiç kaldıramaz diye, sorgusuz sualsiz bileti Cuma akşamına aldık. Ama Perşembe akşamı olan konserin 21.30'da başladığını öğrenince keşke biraz sorgulasaydık diye de epeyce hayıflandık. 

Cuma akşamı gelip çatınca, zaman geçirmek için bildiğim en iyi şeyi -alışveriş- yaptım ve  konser kankam kusburnunu da bu uğurda kurban ettim. Alışveriş sonrası kendimizi nefeslenmek adına eve attık ve bu arada da yeni dizi Yalan Dünya'yı hakkında da fikir edinebilecek kadar izledik ki, onun da yazısını bilahere yazıcam inşallah.

Neyseciğime efendim, sonrasında vakitlice evden çıktı, bir taksiye bindik. Ve bu taksici gecemize eğlence çıksın diye sivil polis olduğunu beyan etme gereksinimi hissetti. Ben bir hafta önce başka bir taksici için bu fikirde olduğumdan, ummadık taksici çıkıyor işte kendi kendime hayıflandım. Gençler okuyor musunuz muhabbetine girince iyiden iyiye sinir oldum. Kendisinin sivil polis olduğuna inanmasam da, "bizim hayatımız da çok zor" serzenişlerine, "yemişim senin zor hayatını" tepkisini vermedim. 

Bir malumafatrus klasiği olarak 4 paragrafın sonunda konser alanına gelebildik. (bazı cümlelerde tekil bazı cümlelerde çoğul takıldığımın farkındayım, gelin görün ki içsel hissiyatlarımda da çoğul şahısı kullanmak da fazlaca şizofrenik olacağından doğru yapıyorum gibi geliyor bana)

Babylon, dar vizyonumdaki en keyifli konser alanlarından biri diyebilirim. Tabi benim için (ve o akşam genelinde kusburnu için) asıl keyifli konser mekanı oturulacak, mümkünse kendine özgü locası olan bir konser alanıdır ki, bunun için parası neyse vermeye hazır olduğumu da belirtmek isterim. 

Ben Bronx'un kitlesi biraz öyle diye düşünsem de, meğersem Redd'in dinleyici kitlesinin çok büyük kısmı üniversiteli tayfası imiş, Cuma akşamı bu gerçeği bir kez daha anladım. Beni zaten biliyorsunuz - keza kusburnu da bu konuda beni yalnız bırakmaz- fazla insanlı ortamlarda huzurlu olma şansım yok. Takıılacak sayısıyla konu bulabilirim. Cuma gecesi de bulmadım mı, buldum. Ama konser bunların hepsine "değer" dedirtecek kadar güzeldi.

15 dakikalık bir gecikmeyle başladılar ki, bu sanat camiası için kabul edilebilir bir süre sanırım. Dekor, bana göre gayet güzeldi. Sadece Berke, İLke'ye  sırtını dönmeden bir oturma düzeni bulunabilir miydi diye bir ara düşünmedim değil. 

Redd'e o gece 4 farklı şarkıda sırasıyla Nejat Yavaşoğulları, Pamela, Siney Yılmaz ve Melis Danişmend eşlik etti. Bendeniz Perşembe sahne almadığından, kesin bu gece çıkar diye Mehmet Güreli'yi bekledim, gelin görün ki bekledim de gelmedi. Bu beklentimin çıkış noktası Doğan Duru'nun twitleri olduğu için de kendisininden bir kamuoyu açıklaması beklemekteyim. Ben bu düetlerin en çok Boşver'i sevdim ki, bunda şarkının da payı büyük olabilir. Tamamen magazinel hissiyatım bu aslında ama Melis Danişmend'in eşlik ettiği Nefes Bile Almadan'ın konser görüntüleriyle isterlerse"Aşktı Bu" için klip haline getirebileceklerini söylemeden geçemeyeceğim.  

Konserde çalsalardı gayet sevineceğim bazı şarkılar vardı ama yine de playlist çok güzeldi diyebilirim çünkü ben bu adamların her şarkılarını seviyorum. Çünkü hala 100. kez dinlediğimi bir şarkının sözüne vay be diyebiliyorum. Konser 21.00'de başlasaydı da 3 saat tüm şarkılarını söyleseydiler hiçbir itirazım olmazdı. Yorgunluk kapasitem gözönünde bulundurulduğunda 23.00'de başlayan konser için böyle bir dilekte bulunamıyorum tabi.Bu gerçekler ışığında, bir gece öncede aynı performansı sunmalarına rağmen, Redd'in hiçbir yorgunluk performansı göstermemesini ise ayrıca takdir ediyorum. 

Tez zamanda konser için kayıtlara gireceklerinden, bir de yeni albüm şarkısı çalsaydılar ne güzel olurdu diye bir şey diyeceğim ama herkesin elinde bir kamera olduğunu düşününce kendi teorimi kendim çürütüyorum.
Kendilerini keyiflice (etraftaki çoluk çocuğu dövmek istemeden) dinlemek için de,  bir akşam bir Babylon olmasa da bizim eve bekliyorum. 

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Cuma akşamının en kötü giyineni bence Doğan Duru'ydu ki, Perşembe akşamki halini görünce yine de Cuma iyiymiş dedim. Bu arada sahnesi iyi gibi bir laf olacak ama kendisinin sahnede gayet güleryüzlü ve iletişime açık olduğunu da belirtmeliyim. 


  • Güneş Duru'nun Don't Panic Cover'ı da gayet iyiydi ki, kendisinin de özellikle konuşurken ses tonunu fevkalade beğendiğimi de söyleyebilirim. 
  • İlke ile Syantek'in kendi aralarında uzaktan muhabbet halleri de pek sempatik. 
  • Nedeni niçini pek yok ama bu aralar en sevdiğim REdd üyesi Berke Hatipoğlu, bunu da tarihe not düşmek isterim.

Hep destek tam destek de; konserin sonunda mekan bizim istediklerimizi yerine getirmedi, uzun süre burada sahne almayız beyanatı bana göre anlamlı değildi. Arkasından konuşmak da denebilir ama ben olsam konser sonrası ya twitter'da ya da reddseyirdefterinde Babylon'la ilgili de şöyle sıkıntılar yaşadık, bu nedenle de uzun süre sahneye çıkmamız zor diye bir yazı yazardım. Yani konsere dair bir aksaklık ya da sorun hissetmeyince, o beyanat da izleyici tarafında zamansız bilgi olarak, keyif kaçırıyor. 

"Bizimle kimse dans edemez, biz sadece kendimizle dans ederiz" cümlesiyle verilmek istenen satıraltı mesajını anlamamakla birlikte, bu cümleyi de gecenin "ne gerek vardı?" kısmında değerlendiriyorum.

ps. başlık şarkısının seçilme nedeni görüntülerin kıyısında köşesinde kendimizi de görmemdir.
ps.2 Fotoğraflar ise twitter'daki Mikail Yılmaz kullanıcısından. 

13 Ocak 2012 Cuma

"ruhumu ceker medcezir, geri vermezse işime gelir"

Ben bu aralar hiç kitap okumuyor, bir türlü bir kitabı elime alamıyorum. Oysa hazırda başladığım ve gayette iyi kitaplar var ama işte, 2011’deki kısmetsizlik bu sene de devam ediyor. Hep kendimi, Hamdi Koç kitabı olsa böyle olmazdı, Hakan Günday’ın yeni kitabı çıksa hemen bitirmek isterdin diye kandırıyorum. Sonuçta okumadıkça, bir türlü yazasım da gelmiyor.

Hayatım dar alanda büyük koşturmalar içinde geçiyor. Hep aynı şeyleri yapsam da, sürekli zamana karşı bir savaş veriyorum. Kaldı ki zaten koşturma olmayınca da benim pilim otomatik olarak sıfırlanıyor ve sızıyorum. Bunu bilmeme rağmen de, bir akşam işten çıksam eve gitsem hiçbir şey yapmasam gibi hayaller kurmaya devam ediyorum.

Geçen sezon da yazmıştım bunu, bu sene tekrarlama gereğini fazlasıyla duyuyorum; tekstil sektörünün ürün planlaması diye bir şeyden haberdar olmadığına neredeyse eminim. Özellikle fazlasıyla mağazası olan ve indirimde talen edilen markalara 2 hafta sonra giderseniz, ağırlıklı ortalamada xs bedenlerin kaldığını görürsünüz ki, bu da bu markanın bunca yılda müşterisini azıcık tanıyamadığını ya da tanımaya gerek görmediğinin bir işareti.

Kafanızda bir model varsa ama bu modeli çoğu markada bulamazsanız; bir yerden sonra otomatik olarak insanlar üzerinden referans elde etmek istiyorsunuz. Hatta bu referans noktasını bir nokta ileriye götürüp, “nereden aldınız şuyu’nuzu” sorusunu soranlar da olabilir. Ama burada kastettiğim şey vizyonsuz müşteri değil. Vizyonsuz müşteri, ne alacağını bilmeyip mağazada sizin denediğiniz şeyi görüp, ben de ondan istiyorum’la sınırlıdır ki, bugün birçok kadın copy paste giyiniyorsa bu akımın etkileri büyüktür.

Bendeniz palto konusunda muradıma ersem de, itiraf ediyorum hala herkesin paltosuna bakıyorum. Ve bu noktada %76 klasik palto modelinin şapkaya dönüşmek suretiyle bende jedi etkisi yaratan yakası atraksiyonlu palto olduğunu söyleyebilirim.

Şans talih kader kısmet, ipad kazanma umudu adlı yazımda değindiğim çekiliş sonuçlandı ve bendeniz çekiliş sonuçlarına bakmak için aldığım gazete listesinde ilk sırada eski iş arkadaşımı görünce, listenin devamına bakmaya hiç gerek görmedim. Hayatın adaleti var mı bilmiyorum ama bu şans hadiselerinin hiç yok onu anladım.

Aynı günün devamında yaşadığım işsel bahtsızlıklar neticesinde de, farketmeden bir ayna mı kırdım, ne yaptım da şansımı yitirdim diye kendime sormak istedim ama sonrasında yorgunluktan uyumanın daha sağlıklı olacağına kanat getirdim.

Uyudum ve unuttum ya da öyle sandım.

başlık şarkısının meali için ps ; biz bu akşam kusburnu ile softcore'a gidiyoruz inşallah...

8 Ocak 2012 Pazar

"zaten ben bunları anı olsun diye yaşadım"


Bir obsesifin günlüğü;

An itibariyle vitrininde indirim yazmayan bir mağaza var mıdır, varsa bu mağazanın ticari bir geleceği var mıdır bilemiyorum. Yeni yıl alışverişiyle kıvama gelen bünyelere, altın vuruş mahiyetinde sunulan indirimlerle ortalık artık resmi bir savaş yeri. 
Kendimi kontrol altına almak ("bir şeyi beğendin diye, hemen almak zorunda değilsin"), sabretmek ("belki fiyatı biraz daha iner" ; "daha güzel bir şey bulurum") ya da sadece basiretsizlik nedeniyle, sadece 1 hafta önce gördüğüm ama daha sonra alırım diye düşündüğüm 3 şey de an itibariyle tarihin tozlu sayfalarına karıştı (pozitif bakış; birçok kadının da gardrobundaki yerini aldı).
Ve benim gün geçtikçe artan obsesifliğim, alışveriş takıntımla harmanlanınca bu 3 fani eşya, bana imkansızın peşinde koşmak suretiyle kendimi mutsuz etmek olarak geri döndü.
Aslında aradığım her şey çok basit. Ama gelin görün ki, ben bir şeyi aramaya başladığım an, o en basit şeyin bile arzında, üretiminde kısacası varlığında türlü sıkıntılar çıkar (Kişisel bahtsızlığım ve tecrübelerimle sabit). 
Geçen sene ara paltoya kavuştuğumdan, bu sene siyah klasik bir palto arayışına girdim. Özellikle hemcinslerimin, "ne kadar basit bir şey aslında" dediğini duyar gibiyim. Ben de zaten bu işin başında; her şeyin basit olacağını düşünmüştüm. Gelin görün ki, şu an olduğum noktada bana hiçbir şey kolay gibi gelmiyor. 
Konuyla kısmi alakalı olarak belirtmeden geçemeyeceğim bir şey var; Türk tekstili bitmiş ama ağlayanı yok. Kadın veya erkek farketmez; tüm klasik palto modelleri (kaz tüylü şişik montlardan bahsetmiyoruz yani) sanırsınız kıyı Ege iklimi için üretilmiş. Palto dediğin şey, hava soğukken giyilen bir şey değilmiş gibi, hepsi trenchkottan bozma bir incelikte. Yani o paltoları alıyorsanız, araba kullanmanız ve arabadan inerinmez de kapalı bir mekana girmeniz şart. Bu noktada modelden ziyade; amacına hizmet etmeyecek olan bir ürünün adını palto diye saçma sapan paralara satılmasına gıcık oluyorum. Tabi bir de, koca koca mağazaların sezonda sadece 3-4 model palto üretmesine de ayrıca asabileşiyorum. 
Kıssadan hisse, birbirinin çok benzeri, fiyat/kalite endeksi saçmasapan birçok palto arasından içime sinen bir şey bulamadım. Sonrasında, hayatın genelinde olduğu gibi içime sinenle idare ederin ortalarında bir yerlerde olan bir paltoda karar kıldım. 
Bu değerli paltonun satıldığı mağazanın 1 Ocak itibariyle indirime gireceğinden de neredeyse emin olduğum için, indirimden bir gün önce gittim ve 1 Ocak planımı da paltoyu almak ekseninde yaptım. Peki sonra ne oldu, yeni yılın ilk hayalkırıklığı o mağazanın indirime girmemesiyle gerçekleşti. Biri olmadı ama ikisinde kesin indirime girer dedim, o da olmadı. Ve sanki o marka favori markammış gibi, yatıp kalkıp indirime girmesini bekledim. Bu ispanyol markamızın Perşembe günü indirime girmesiyle de ( evet doğru tahmin ettiniz; yazıya konu olan marka Zara) ilk günden yollara düşüp, talan edilmiş mağazanın kapısından içeri girdim. 
Peki ama ne oldu? 
Ben kendimi indirimi dört gözle bekliyorum sanırken, bu işin piri olmuş ve planlarını yapmış bünyeler hedeflerine ulaşmanın verdiği mutlulukla ( ya da sarhoşlukla) emin adımlarla ilerliyorlardı. Tabi bendeniz her zaman olduğu gibi, bu kaotik ortamda şapşallaştım. İndirim diye beklediğim şu kadarcık şeymiymiş diye kendime kızdım. Bu kadar kişide olacak, pek de uzun ömürlü olmayacak bu paltoya şu kadar para vereceğime; daha güzel bir şey bulurum diye çok yanlış bir karar vererekten mağazadan çıktım. 
Sonrasında "taktım mı tam takarım, bulamazsan kafayı yerim" felsefeme uygun olarak, bütün akşamımı palto bulma uğruna heba ettim. Elimde bir normal çanta, bir laptop çantası bir de paket, üstüne bir de paltoyla; sonsuz azmimle mağaza mağaza gezdim. İki kere paltomu mağazalarda unutmak suretiyle, koşa koşa geri gittim ve tekstil sektörünün bittiğine kesin kanaat getirdim. 
Acı gerçeklerle yüzleşen bir tilki gibi, Zara'dan alayım bari paltoyu dediğimde de (ki bu o gün oluyor) gezdiğim sayısız başka mağaza ve birkaç Zara sonunda istediğim beden de kalmadığı için, "ya benimsin ya da karatoprağın" kıvamına geldim. 
Anlayacağınız bir palto uğruna manyağa bağlamış haldeyim. Konu artık paltodan çoktan çıkıp, obsesifliğe bağladı bende farkındayım. Yarınımı da palto çilesi için heba edip, bunun sonunda "kısmet değilmiş" diyebilmeyi umut ediyorum.
Almak motivasyonu ile kendimi bu kadar meşgul edecek nasıl bir ruhsal derdim var, bunu da uygun bir indirim karşılığı bir psikayatrist ile irdeleyebileceğimi düşünüyorum.

Bu yazıdan sonraki yazıdan çıkartılabilecek sonuç; Başkasının üzerindeki paltoları göz hapsine alma halleri...

ps. başlık şarkısı Zuhal Olcay ve Olsun 

5 Ocak 2012 Perşembe

"geç canım geç bunlar boş şeyler"


Israrla vurguladığım üzere sabit düzen sevdalısı bir insanım. Plan program düzen intizam en sevdiğim kelimeler arasında yer alır. Haliyle değişime de pek sempatik baktığımı söyleyemem. İş hayatımda genelde değişime karşı olan değil de, değişimi sunan tarafta olduğumdan,  kendimi soyutlayıp çok kez; "insanlar ufacık bir değişime bile isyan ediyorlar üstadım" dedim, bundan sonrada muhtemelen demeye devam edicem.
Herkesin çapını kendi belirlediği bir güven alanı var. Ağırlıklı ortalama genel çoğunluk bu alanın dışında çıkmaya pek heves etmiyor, bu alanın dışına çıkmak zorunda kaldığında da ya burun kıvırıp eskinin güzelliğini vurguluyor ya da asabiyet yapıyor.
Bunun gerekçelerini akademik bir dilde açıklayabilecek kadar konuya dair kitap okuduğumu düşünüyorum. Gelin görün ki, olayı daha basit bir şekilde ifade etme taraftarıyım; Korkularımızı alışkanlıklarımızın ardına sakladığımız için değişime duyduğumuz bu tepki. İrili ufaklı her değişikliğe burun kıvırışımız da, o değişikliği kendimiz yapamadığımız için belki de.
Nihayetinde bunların hepsi bir tercih. Her gün aynı yemeği yemek de, hayatında hep aynı yerlere gitmek de bir hayat seçimi. Ve bu noktada büyük düşünür Selami Şahin'in dediği gibi bazı insanlara alışmak sevmekten daha zor geliyor. Ve hatta alışkanlıklarımızı terk etmek bazen zulüm halini bile alabiliyor.
Ben internetin insanı modernleştirdiğini düşünenlerden değilim. Yani kendimi teknoloji çağında hissediyorum çünkü internet kullanıyorum gibi bir algım yok. Aldığım bilmemkaçıncı eğitimde, şöyle demişlerdi aslında dünya çok da değişmiyor; 60 yıl önceki aynı şeyleri yapıyoruz ama sadece bunun araçları değişti. Yani sayısız teknolojik aletle donanmış olmak, bizi modern falan yapmıyor.
Ve yıllardır her gün bir şekilde gördüğünüz bir kanalın logosunu beğenmemek de, kimseyi internet kullanan ortaçağ insanı haline getirmiyor. ( kızım sana söylüyorum oğlum Mirgün sen anla)
Bilmeyenler için özet geçecek olursam; Star Tv'nin el değiştirmesi sonucunda 31 Aralık gecesi değiştirdiği logo sosyal medyada pek beğenilmeyince, Mirgün Cabas evladımız tepkisini böyle duyurdu twitterda. "Facebook değişir, beğenmezsin; twitter değişir beğenmezsin, logo değişir atıp tutarsın. internet kullanan ortaçağ insanısın."
Şahsen bu twiti okuyana kadar star tv'nin logosunu falan görmemiştim. Şu an bile bu satırları yazarken beğendim mi beğenmedim mi ondan da emin değilim. Ama bir kanalın bunca yıllık logosunun değiştiğinde ilk tepkilerinin genelde negatif olacağını (alışkanlık nedeniyle) az çok öngörebiliyorum. Hele sosyal medyada, her şeye burun kıvırmak artık ana akım halini almışken, bu değişimin sonuçlarını hem hemen görelim hem de görüşler pozitif olsun demek de ayrı bir hayalcilik olur diyorum. Kaldı ki resmen yayına başladığı yılbaşı gecesi, "çok güzel hareketler bunlar'a" bel bağlayan bir kanalın logosundan öte tartışılması gereken daha önemli şeylerin olduğunu düşünüyorum. İnsanın içinde olduğu için objektif bakamadığı bir şeyin eleştirilmesini de pek anlayamaması , haksızlık yapıldığını düşünmesi hepimizin bildiği bir duygu olsa gerek.
Ama bunların hiçbiri,  internet kullanan ortaça insanısın lafı için Mirgün Cabas'a empati duymama vesile olmaz. Nihayetinde Mirgün Cabas, bunca yıldır çalıştığı NTV'den GQ dergisine genel yayın yönetmeni oluyorsa, bu kendisinin yeniliklere açık olduğunu değil, aksine güvenli alanda kalmayı tercih ettiğini gösterir. Bunca iş arkadaşı muhalif (neye göre kime göre) yapılarından ötürü, NTV'den gönderilirken o aynı grupta kalıyorsa, kalmak da konu değil giden arkadaşlarının ardından iki gıdım destek lafı edemiyorsa söyleyemeden geçemeyeceğim, bizim yaşadığımız orta çağda da kendisine korkak denir.

ps. başlık şarkısı Nilüfer ve Boş Şeyler

3 Ocak 2012 Salı

"uzun bir yola çıksam arkamda bıraktıklarım ve bütün pişmanlıklarım olmaz"

Twitter'da girişgahını yaptım. 1 Ocak'ın güzelliğini her şekil ve şarttaki 31 Aralık eğlencelerine tercih ederim. Özellikle öğle vaktine kadar sokakların o bomboş hali, birçok yerin kapalı olması ve en önemlisi büyük bir dertten kurtulmuş olmak gayet keyif veriyor bana. Bildiğiniz üzere müessesemiz, zorunluluğun her türlüsüne kıl oluyor. Haliyle 31 Aralık gecesi çok eğlenmek, sabaha kadar uykusuz olma zorunlulukları beni fazlasıyla geriyor. Bir de uzun zamandır yaşamadığım için unutmuşum ama yılın son gününün hafta içine denk gelmesi ayrı bir çile, hafta sonuna denk gelmesi de bambaşka bir sıkıntıymış.

Nihayetinde bu sıkıntıyı her şekilde atlatmanın hafifliği ile yazıyorum bu satırları. Bir de genel mahallesi baskısını yeni yıl konusunda da sezdiğim için, ona dair de bir iki kelam çiziktirmek istiyorum. Yılbaşında ne yapıyorsun sorusunun yarattığı kalp sıkışmasını zaten uygulamalı olarak yaşadık. O kısma tekrar girmeye hiç gerek yok. Bunun bir de 1 Ocak faslı var ki, onu da kötü geçen bir sınav sonrasında kendine yoldaş arayan öğrenci sendromu olarak tanımlıyabiliriz. Yani herkes yaptıklarını ortaya dökerek, bir boy ölçmesine girmek istiyor. "Biz de evdeydik işte, siz ne yaptınız?" "bu sene hiç plan yapmadık, çok da eğlendik şekerim" gibilerinden replikler havada uçuşuyor.

Düşünün bir kere; yılın geri kalan günlerinde; "kaçta uyudunuz" sorusunu birbirine soran bu kadar insan gördünüz mü? Anlayacağınız, hem yeni olma baskısı, hem aşık atma derdi, hem de farklılaşma çabası insanı 31 Aralık gününde ve gecesinde çok yoruyor. Ama 1 Ocak öyle mi... Sıfır iddia ve bol huzurla bizi sarıp sarmalıyor.Almanlar "alle Anfang ist schwer" demekte fazlasıyla haklı olsa da, 1 Ocak bu tezi çürütüyor.

Facebook, foursquare ve twitter da “bir şey yapmak, çok eğlenmek” hedeflerini tetikleyen unsurlar. Çok söyledim, bir çok insan artık facebook’a fotoğraf koymak için yaşıyor. Özellikle yarı-çıplaklar kampı spor salonu soyunma odasında duyduğum muhabbetler de bu fikriyatlarımı destekliyor. Kim nerede ne yapıyoru bilmek bu kadar modayken; takdir edersiniz ki hiçbir şey yapmamak pek sükse yapmıyor.

Ve bana göre eskiye, çoğunluğa dair bir şeylerden vazgeçmedikçe “yeni” gerçekten”yeni” olamıyor.

Moda, eşyalar, fikriyatlar, takıntılar... Ne zamanki bunların bir kısmını arkada bırakırsınız işte o zaman gerçek bir yeni yıl partisi yapılır. O zamana kadar yeni yıl dediğimiz şey, en keyifli alışveriş vesilesinden başka bir şey değil.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Eskiden 12’de dansözler çıkardı sahneye, şimdi Victoria Secret mankenleri arz-ı endam ediyor. Buna bakarak ilerliyoruz denilebilir mi, şüpheliyim.
  • İç çamaşırı markalarının, yılbaşı ertesi indirime girmesi kaç puan peki?
Pek yakın yazı konusu; bir ortaçağ yakışıklısı olarak Mirgün Cabas

ps. başlık şarkısı mıymıy şarkıcı dediğim Halil Sezai'nin sevdiğim iki şarkısından biri olan Bir Rüzgar Esti'den

2 Ocak 2012 Pazartesi

"your choices are half chance, so are everybody else’s"


Bu gidişle, blogun geleneksel yeni yazısı halini alacak ama olsun...Nostalji güzeldir.. Benim için bu şarkının nostaljisi daha da güzeldir...

Okumayan, dinlemeyenler, unutanlar için bilmemkaçıncı kez Baz Hurman ve Sunscreen...


ladies and gentlemen of the class of ’97wear sunscreen

if i could offer you only one tip for the future,

sunscreen would be it.

the long term benefits of sunscreen have been proved by scientists,

whereas the rest of my advice has no basis more reliable than my own meandering experience

i will dispense this advice now.

enjoy the power and beauty of your youth, oh nevermind,

you will not understand the power and beauty of your youth until they've faded.

but trust me, in 20 years you’ll look back at photos of yourself

and recall in a way you can’t grasp now, how much possibility lay before you

and how fabulous you really looked,

you are not as fat as you imagine.

don’t worry about the future, or worry, but know that worrying is as effective as trying to solve an algebra equation by chewing bubblegum.

the real troubles in your life are apt to be things that never crossed your worried mind, the kind that blindside you at 4pm on some idle tuesday.

do one thing everyday that scares you

sing

don’t be reckless with other people’s hearts,

don’t put up with people who are reckless with yours.

floss

don’t waste your time on jealousy, sometimes you’re ahead, sometimes you’re behind,

the race is long, and in the end, it’s only with yourself.

remember the compliments you receive, forget the insults,

if you succeed in doing this, tell me how.

keep your old love letters, throw away your old bank statements.

stretch

don’t feel guilty if you don’t know what you want to do with your life,

the most interesting people i know didn’t know at 22

what they wanted to do with their lives,

some of the most interesting 40 year olds i know still don’t.

get plenty of calcium.

be kind to your knees, you’ll miss them when they’re gone.

maybe you’ll marry, maybe you won’t, maybe you’ll have children, maybe you won’t,

maybe you’ll divorce at 40,

maybe you’ll dance the funky chicken on your 75th wedding anniversary

what ever you do, don’t congratulate yourself too much or berate yourself either

your choices are half chance, so are everybody else’s.

enjoy your body, use it every way you can, don’t be afraid of it,

or what other people think of it, it’s the greatest instrument you’ll ever own

dance, even if you have nowhere to do it but in your own living room.

read the directions, even if you don’t follow them.

do not read beauty magazines, they will only make you feel ugly.

brother and sister together we'll make it through

someday a spirit will take you and guide you there

i know you've been hurtin, but i've been waitin' to be there for you

and i'll be there just helping you out whenever i can

get to know your parents, you never know when they’ll be gone for good.

be nice to your siblings, they are the best link to your past

and the people most likely to stick with you in the future.

understand that friends come and go, but for the precious few you should hold on.

work hard to bridge the gaps in geography and lifestyle because the older you get,

the more you need the people you knew when you were young.

live in new york city once, but leave before it makes you hard,

live in northern california once, but leave before it makes you soft.

travel.

accept certain inalienable truths, prices will rise, politicians will philander,

you too will get old, and when you do you’ll fantasize that when you were young

prices were reasonable, politicians were noble and children respected their elders.

respect your elders.

don’t expect anyone else to support you. maybe you have a trust fund,

maybe you have a wealthy spouse; but you never know when either one might run out.

don’t mess too much with your hair, or by the time you're 40, it will look 85.

be careful whose advice you buy, but, be patient with those who supply it.

advice is a form of nostalgia,

dispensing it is a way of fishing the past from the disposal, wiping it off,

painting over the ugly parts and recycling it for more than it’s worth.

but trust me on the sunscreen

ps. Şarkının linkini sözlükte gördüm ama youtube'a erişimimim bulunduğum yerde yasak olduğu için, linki tıklayamadan kopyaladım. Sırf siz youtube'da şarkıyı aratmayın diye yaptık böyle bir copy paste'çilik, bu nedenle linkten çıkacak başka şeylerin mesulü olmadığımı belirtmek isterim:)

1 Ocak 2012 Pazar

"nardık bütündük birdik tamdık"

malumafatrus'un promosyonla imtihanı;

Her türlü promosyonun bir numaralı hedefi olan bendeniz için en tehlikeli dönem nihayetinde sona erdi. Gönül isterdi ki, bu alışveriş sebebi, indirim vesilesi dolu zamanı hasarsız atlatabileyim. Ama ne mümkün; kar'a geçmek hedefiyle attığım her adımda kazıklandığım için, bu dönemde hesap hareketlerime yol su elektrik olarak geri döndü. 

Önce bonus'un 5 adet 100 TL'Lik alışveriş promosyonuna kandım. Her şey, 99 TL'lik alışveriş yapmamla başladı. Yahu 100 TL olsa geriye kalacak 4 alışveriş dedim ve o anda; 99 TL'yi 100'e  tamamlamaya karar verdim. Ve bulunduğum mağaza ev eşyaları satan bir yer olduğundan 100 TL'yi geçeyim diye bir spatulaya saçma sapan bir para verdim. 

Alınması gereken hediyeler falan filan vesilesiyle sonraki 3 alımlarda pek zorluk çekmedim. Ama 5. baltayı resmen taşa vurdum. Promosyonun sadece almak üzere olduğunu düşündüğümden, diğer detayları gözardı ettim ve aynı günde iki farklı alışveriş yaparak 5. alışverişimi gözgöre göre yaktım. Sonra zaman geçti, alınacaklar sona erdi, para da bitti ve 5. alışveriş derdi beni gerdi. Neyse ki, son anda başka bir alıma sponsor olarak görevimi yerine getirdim.

Ama bir alışveriş manyağı olarak şunu itiraf etmeliyim ki; almak zorunda olmak tüm zorunluluklarda olduğu gibi insanı kitleyen bir hal. 

Tabi bu süreci tek bir promosyonla geçirmedim. Bonus kampanyasıyla yaptığım alışveriş fişlerini, bir günde yapılan 100 TL'lik harcama karşılığı kazanılan IPAd çekilişi için kullandım.  Tabi bu süreçte pek kolay olmadı. Ufak tefek harcamalar uçup gitmesin diye, 100 TL'ye tamamlayacağım diye yine zorlama alışverişler yaptım. Hele ki, saat 21.55'de yapılan alışverişin fişini götürüp,çekiliş kartı almak için yaptıklarımı görseniz; kazanılacak şeyin ipad değil de sınırsız alışveriş hakkı gibi bir şey olduğunu sanırdınız. 

Bonus kampanyası için bunu söyleyemem amapad'deki mücadelemin amacı kazanmaktan ziyade şansımı kandırmak. Ben de artık şu kadar sene sonunda bir çekilişin talihlisi olmak istiyorum sayın okur. Dünyanın en saçma şarkılarını yazıp üstüne bunlardan para kazanan Serdar Ortaç, üstüne bir de kumarda para kazanıyorsa; her türlü saçmalıkla şuursuzca parasını tüketen bendenize de bir teselli ikramiyesi çıkabilir. Hatta gözdağı vermek gibi olmazsa bence çıkmalı.

İşte tam da bu macerelardan ötürü 2012 itibariyle ilk hedefim, her türlü promosyondan uzak durmak. 

Para harcama konusunda adam olma umudum kalmadığı için, en azından kimseye muhtaç olmayacak kadar para kazanmak da zorunluluktan ikinci hedefim halini alıyor.

Bu yazı da bir ilk yazı için fazlasıyla manasız ve şımarık oldu, yılın ilk gününden kusuruma bakmazsınız inşallah...

ps. başlık şarkısı Nar Taneleri ile Jehan Barbur'dan