9 Ekim 2012 Salı

"and i hear your words that i made up you say my name"


Bir keyifli şehir olarak Amsterdam ve o şehirde geçirilen 2 gün'cük;

Schengen batması illetim malumunuz. Vize süremin sona ermesi ile bir yerlere mi gitsem hissi kendini iyice hissettirdiğinden, geçtiğimiz haftasonunu Amsterdam’a ateş almaya gittim. Eğer bendenizin Amsterdam’da tanıdığı biri ve onun da evi olsaydı, ya da benim ucuz bilet bulma yetim olsaydı bu çok da büyütülecek bir durum olmazdı. Bende ikisi yokken, gezme hevesi vardı. O hevesle de yollara düşüp, gittiğime de pek memnun oldum.

Hafta sonu gezmesi olarak değerlendirdiğimden mi, turistik seyahat halini sevmediğimden mi bilmiyorum, ilk defa gittiğim Amsterdam’da yıllardır gidiyormuşcasına rahat vakit geçirdim. Şurayı da görmeliyim, burda da onu yemeliyim yerine aa burası güzelmiş şurada oturalım, sonra da burada bir şeyler içelim derken vakit geçip gitti.

Hiçbir müzeyi ziyaret etmememe mazeret olarak dar zamanları göstersem de, gün gelip geniş vakitlerde müze mi gezerim gittiğim şehrin kafesinde kitap okuyup insan mı izlerim bilemiyorum. Nihayetinde kendi ülkende yapmadıklarını başka ülkeye gittin diye niye yapasın ki mantığım baki. Burada olduğu gibi, oralarda da ne yer ne içerim diye düşünmekten öteye gitmeyen vizyonum turistik açılımı da bu kadar oluyor haliyle.


Yazıdan çıkartılacak asıl sonucu şuraya iliştireyim, ben Amsterdam’ı çok keyifli buldum sayın okur. Ve hatta Viyana’dan sonra bir 6 ay çalışmayı tecrübe etmeyi gerçekten de istedim. Bir kere butik bir şehir Amsterdam ve bana göre en güzel özelliği de bu.

Kanallar ve evler, evler ve kanallar kimine göre çok sıradan bana göreyse çok güzeldi. Her köşede yer alan bir kafede oturmak o kadar keyifli ki, Avrupa’nın genel kötü servis anlayışına bile takılmıyorsunuz.

İstanbul’un havası için şöyle böyle dedik ama ben 4 mevsimi 1 saat içinde Hollanda’da tecrübe ettim, ki en sevmediğim şey böyle gel git havalar olsa da kanım ısındı Amsterdam’a. Kaldı ki, Cuma akşamı pek şahane!! şekilde karşıladı beni Amsterdam.


Havalimanından trene binerek 15 dakikada şehir merkezinde olma hayallerim, tren seferlerinin yangın ihbarı nedeniyle iptal olması sonrasında, o kalabalık ile otobüs beklemek ve otobüste yer bulma mücadelesi ile boyut değiştirdi. Yağmur yağıyordu, otobüs gelmedikçe otobüse binecek insan sayısı arttıyordu ve inadına taksi sırası da azalmıyordu. İlk defa yurtdışına çıkıyorum, kendim gelir tecrübe de ederim havalimanında beni karşılamanıza gerek yok fikrimden dolayı kendi aklıma ve sonrasında da şansıma küfrettim. Ve 2 saat rötarla yağmurlu ve kalabalık şehir merkezine varabildim.

Turistik faaliyet olarak redlight’tan da geçtim, caffeshop’a da girdim ama Jordaan ve NineStreets kısmını görünce, şehrin seks odaklı bir şehir olarak lanse edilmesine gerçekten üzüldüm. Kızlara hayran oldum bir kez daha baktım bir kez daha hayran oldum. En büyük farkın burun ve ince yüz hatları olduğuna kanaat getirdim.

Bisiklet kullanımının yaygınlığına kendimi hazırlasam da, önüne ve arkasına minicik bebekleri koyarak seyahat eden ebeveynler veya sepetlerinde gezen köpekli bünyelere şaşırmadan edemedim. Viyanadan sonra Hollanda’da bisiklet kullanımının daha kurallara bağlı olacağını düşünüyordum ki, uygulamada pek de öyle kuralların olmadığını tecrübe ettim.


Yıllar sonra bisiklete binmek, bunu trafikte ve kontrapedallı bisikletle yapmak benim açımdan pek kolay olmadı. Hatta başlarında epey stresli (itiraf ediyorum rezilliklerle de dolu) olsa da, nehir kenarında sakinleşen sokaklarda bisiklet binmek pek de güzel oldu.
Cumartesi akşamı Los Pilones adlın bir meksika restoranında yemek yedik ve çok da eğlendik. Küçük bir mekan olduğu için rezerbasyon yaptırıp gitmeniz şart ama o rezervasyonu yanlışlıkla Jordaan’daki yeri yerlerine yaptırma ihtimaliniz de yüksek. Biz yanlış rezervasyona rağmen barda yer bularak epey lezzetli yemekler yedik. Yerel lezzet olarak sadece kızarmış patates yediğim için, vay efendim şurada da şunu deneyin gibi önermelerim haliyle olamayacak.

Peynir çeşitleri epey bol da olsa, bu çoğu çeşidin kahvaltı için ideal olmadığını hatırlatmakta fayda var. Ya da benim damak tadım değişikliklere pek açık değil. Yine de oraya kadar gitmişken şarap ile beraber keyifle içilecek peynirler almadan gelmeyin uyarısını da yapayım.


Eşya taşımak istemiyorsanız ve çok da peynir almayacaksanız biraz farkla bunların hepsini havalimanından da almanız mümkün. En azından beni fuhrerschein böyle güzelce kandırdı. Neden bilmiyorum (ama tahmin ediyorum) hayatımda hiçbir şey almadan (peynir hariç) döndüğüm ilk yurtdışı şehri oldu Amsterdam. Kısa zamandan ötürü alışverişle vakit harcamamak ile 2 günlük yurtdışına çıkma lüksünün mali ağırlığı halışveriş hevesimi de bir güzel gölgeledi.

Zaten her ülkede aynı Kate Moss billboardu görmek de, alışveriş hevesini tüketici bir durum. Böyle vakitlerde kahrolsun küreselleşme demeden de geçemiyorum.


Güzel insanlardan oluşan Hollandalıların kötü ayakkabı tercihlerinin nedenini anlamamakla birlikte, her kıyafet ile bisiklete binebilme yetilerine hayran oldum.

Uzun lafın nihai fikriyatı; imkanım olsa Amsterdam’a Nisan- Mayıs gibi gidip, geç kararın havanın keyfini sürüp, göremediğim parklarda miskin miskin oturmak isterim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • O kadar güzel burunlu insanın olduğu ülkede estetik cerrahisi gelişmez , bu nedenle bence karakteristik Türk burnu estetik cerrahların velinimetidir.

  • En çok zenci gördüğüm Avrupa şehri olan Amsterdam’da dilenci veya evsize de rastlamadım ki, bu şehrin genel haliyse gelir dağılımı için de nispeten adil diyebiliriz sanırım. Ya da bu konuda uzman görüşü için Ozan’ın fikrini alabiliriz.

  • Gitmeden önce şehrin ot koktuğuna ilişkin birçok yorum okumuştum, onu şöyle çevirmek daha doğru olur sanırım, coffeeshop’ların yamacında o keskin kokuyu alıyorsunuz ama şehrin geneli için kokuyor demek de yanlış olur.
  • Hollanda Schiphol Havalimanı bugüne kadar gördüğüm diğer Avrupa havalimanlarına kıyasla kesinlikle en büyüğü idi (bilmeyenler için Avrupa vizyonum dar). Bu sebeptendir ki, ilk defa gidenler için uçak saatinden vakitlice gitmekte fayda var. Online check-in sayesinde sıra falan beklemiyorsunuz ama uçağın kalktığı kapıyı bulana kadar epey zaman harcayabilirsiniz. Bir de azıcık alışveriş yaparım derseniz, o uçak kaçar ben size söyleyeyim.
  • AHL’den farklı olarak her uçuş için ayrı x-ray kontrolü olması yoğun dönemlerde diğer kalabalıklar nedeniyle uçağı kaçırmanıza engel olsa da, nereden baksanız gereksiz iş yükü. Bir de daracık bekleme salonlarını o aletler ve kontroller nedeniyle iyice daraltmak da benim türk mantığımıza ters geldi onu da burun kıvırma niyetine yazayım.
ps. başlık şarkısı  Adele ile Melt my heart to stone'dan.

3 yorum:

varol döken dedi ki...

hollanda vizesi almadın değil mi sen, yunanistan'dan aldığın vizeyle gittin?

malumafatrus dedi ki...

Vizeyi şirket aracılığı ile almamdan dolayı Almanya'dan aldım, bu nedenle de süresi benim bünyeme fazla geldi:)

varol döken dedi ki...

sen bu post'u güncel tut, şubat'a bir amsterdam turu planlamaktayım:)

bu arada artık fery nerede sorularımla blog altına çökmeyeceğim. çok merak edersem gidip kendisine sorarım.

öyle değil ama fery, hıh!

:)