10 Eylül 2012 Pazartesi

"senin tilkilerin hırlayıp durdu kafamda, dişlerinin izi vardır belki de ruhumda"


Previously on writing to reach you;

Gün gelip Ayşe Özylmazel’e hak veren blog sahibesi bununla da yetinmeyip, sırf poz'dan ibaret  olduğunu düşündüğü Sarp Levendoğlu’nun da görüşlerine hak vererek tanımlanamayan bir kişisel duruş elde etmişti. Yiğidi öldür hakkını yeme ekolü nedeniyle de hak verdiği yazıyı bloguna taşımakta da sakınca görmemişti.

Konuya giriş olsun diye söylüyorum, ben GQ’yu seviyeli bir şekilde takip ediyorum sayın okur. Günümüz okumaktan ziyade bakmak konseptli dergilerinden ziyade okunacak epey şey buluyorum GQ’da. Özellikle de çoğu dergide geçiştirilen son sayfalarda bir şeyler okuyabilmek hoşuma gidiyor.

Bu son sayfaların birinde de “kadınlardan ne öğrendim” gibi klişe bir köşe var. Ama benim gibi klişeyi sevince de insan okuyor, okumakla da kalmıyor hayat çıkarımı yapıyorsunuz.

Bir önceki yazıda da dediğim gibi Sarp Levendoğlu’na karşı pozitif fikriyatlarım yoktur, negatife yakın nötr desek sanırım karmançorman fikriyatımı anlatabilirim. Kıssadan hisse, kaç yaşındaki çocuk kadınlardan ne öğrenmiştir ki diyen bir iç sesim var. Bununla birlikte, yine aynı ses değişik bir şey söylemiyor, şurada yazan neyi ilk defa okuyorsun ki sen diye de soruyor ki haklı.

Gene de sezarın hakkını sezara teslim ediyorum. Ve kendisinin ilişkilere dair iki tespitinin üzerinden sosyologuydurukçusu gibi geçmek istiyorum.

İlk tespit aslında ziyadesiyle net; uzatmayacaksın.

“İlişkiyi uzatmamak, çatırdadığını hissettiğin an bitirmen gerektiğini anlamak. Uzatmaları oynamanın, döne döne aynı sorunlar üzerinde debelenmenin anlamı da yok, faydası da. Verilen emekler yüzünden her zaman, “Acaba biraz daha denesek mi?” diye düşündüğümüz olur. Ama böyle bir sorunun zihinde belirmesi bile sorun olduğuna işarettir.

Şimdi o iş öyle kolay değil sayın okur. Yani dışarıdan bakınca, ben de bir çok ilişkinin artık bitmesi gerekirken, geçen yılların hatrına devam ettiğini gözlemleyebiliyorum. Ama empati yapıp, onların yerine kendimi koyduğumda mevzu bahis uzatmaların ilişki içindeyken uzatmalar olarak algılanmasının da pek kolay olmadığını görüyorum. Ya da şöyle diyelim, bir şeylerin kötü gittiğinin farkına varılsa da, o anda gönül bunun sadece geçici bir dönem olarak değerlendirmek istiyor.

Nihayetinde aslında sorunumuz yine aynı; insanın vazgeçme noktasını belirleyememesi. Azmetmek ile inat etmek arasında farkedilemeyen o ince çizgiyi görebilirseniz, ilişkiyi saçma bir boyuta getirmeden sonlandırırsınız. Yok inat ederseniz güzel anlarınız da, kendizini de tükettiğinizle kalırsınız.

Bu noktada Hande Yener’in nasıl zor şimdi adlı şarkısının sözlerini de dikkate almak lazım. Önyargımı mazur görün ama birçok evliliğin bitmek üzere olan ilişkilerin tıkanma noktasında gerçekleştiği görüşündeyim. Yeni biriyle tanışmak, onu tanımak, kendini anlatmak, ortak noktalar bulmak, kusurları tekrar açık etmek kaygısıyla bilindikle her şeye rağmen devam ediliyor. Ayşe Arman’ın Cumartesi günkü saçma yazı dizisinde doğru olan şeylerden biri kadının her şekilde gözardı edemediği mahalle baskısı. Artık evlenmeliyim düşüncesi nedeniyle, aslında mutlu olamayacağı adamlardan dört gözle evlilik teklifi bekleyen kadınlar var.

İşte tam da bu sebepten bazı şeyleri hissettiğiniz vakit, aksiyon alın sevgili hemcinslerim. İleride değişir umuduyla devam eden ilişkide değişen ancak sizin beklentileriniz olur. Bir şeyler 3 gün 5 gün kötü gider ama bu hal sürekli bir boyut alıyorsa, sizin de almanız gereken tek aksiyon var. Ömrü hayatınızı hep idare eden bir haliyeti ruhla geçirmektense, ayrılmanın üzüntüsü ile yüzleşin ve yolunuza bakın derim.

Sarp Bey evladımızın bir diğer haklı noktası da, ayrık kümeler olma hali. Öncelikle bilindik bu gereksinime dair cümlelerini gayet beğendiğimi itiraf edeyim, sonra da irdeleme işine girişeyim.

"Sevgiliyle kesişim kümesi oluşturmak, içini güzelleştirmek güzel. Fakat herkesin kendine ait alt kümeleri de olmalı. Sadece sana ait şeyler ve zamanlar ilişkiyi yıpratmaz, güçlendirir. Aksi takdirde kişiler, günden güne birbirine benzer. Sevgiliden arkadaşa, arkadaştan kardeşe dönüşür. Aynı şeyi düşünen, söyleyen, isteyen biri neden hayatımızda olsun ki?"

Bu benzeşme halinin bir süreden sonra olmama ihtimali var mı emin değilim. Aslında şu da var, egolarını kontrol altında tutabilen insanlar bu benzeşme haline bir dur diyebilir. Ama biz genelde, ortak paydada buluşmak ile birbirinin kopyası olma konusunu karıştırdığımız için, bir yerden sonra aynı model ayakkabı veya kıyafet giymeyi bile hoş bir şey olarak algılıyoruz.

Bu halleri en iyi anlatan şarkıyı Doğan Duru Aşktı Bu’da söylemiş; “farklarımızda benzerlikler aradık sürtündük ve yonttuk köşelerimiz vardı” Evet bir ilişki için değişim şart ama bu değişimin ayarı kaçınca işin de tadı kaçıyor. Ve sürekli yanyana olmayı çok sevme belirtisi olarak gören çifler gün gelip, nasıl kaçacağını sorguluyor. Sanırım olayın özü, cicim aylarında kuralları net şekilde oturtabilmek. 3 yıl dipdibe olduktan sonra, bana biraz nefes alanı tanı demek kolay değil. Bunun bir de ayrılık hali var ki, tüm hayatınız bir kişi olur ise, o olmadığında hayatınızın boş bir küme halini alacaktır ki biz buna halk dilinde sudan çıkmış balık diyoruz.

O nedenle napıyoruz sevgili okur; sevgiliyi severken, kendimizi sevmeyi unutmuyoruz. Kendimize olan saygımızı her daim ön planda tutarsak, bu işlerde bir denge olur. Gönül işlerinin her daim aşkım balım böceğim boyutunda kalması mümkün olmadığından, o sevgi pıtırcığı hallerinin dengeli kullanılmasında bir uzman olarak fayda görüyorum.

Yazıda konusu geçen kıskançlık hadisesini de, dilimin ayarı olmadığı için başka bir yazıda irdelemeyi düşünüyorum.

ps. başlık şarkısı Aştı Bu ile canım ciğerim Redd

Hiç yorum yok: