6 Eylül 2012 Perşembe

"sana bir şey söyleyeyim mi?, doğru yanlış yoktur başka yerlerden bakan insanlar var "


Büyüdükçe “büyük laflar sonrası yaptığım u dönüşlerine” daha ılımlı yaklaşır oldum. Bence olgunlaşmanın en büyük getirisi “hayatta her şeyin olabileceği “ gerçeği ile yüzleşmek. Kimsenin tamamen yanlış ya da tamamen doğru olamayacağını kabul etmek şaşırtıcı olduğu kadar, empati duygunuzu da geliştiren bir hal.


Geçen hafta içinde pek de fikirlerini önemsemediğim iki kişinin satırlarına denk gelip, ne kadar da doğru aslında deyince, aslında olayın bozuk saat örneğinde olduğu gibi herkesle gün gelip bir doğruda denk gelebileceğimizi anladım.

Bu satırlardan ilkihakkında blogda kendisini epeyce yazı konusu yaptığım Ayşe Özyılmazel’e ait. Yazının aslında değişik bir şey söylediği yok. Muhtemelen benzer cümleleri daha önce birçok kişi de kurmuştur. Ama işte bir yazıyı sizin için anlamlı kılan,o satırları okuduğunuz zamanki haliyeti ruhunuz. Vakti zamanında Teoman bir röportajında şöyle demişti; mutsuzken tinerci çocukları ççöp toplayan insanları görürüsünüz ama mutluyken farkına bile varmazsınız diye; benim durumum da buna benziyor. Anlayacağınız algıda seçicilikle birlikte dün saçma bulduğum laflar bugün bana anlamlı gelirken, yarın of ne arabesk laflar bunlar da diyebilirim.

Tamamını okumanızı önerdiğim yazının sonunda konuyu şöyle özetliyor Ayşe Özyılmazel “Dırdır etmeyi bırak çünkü her şey ama her şey senin bakış açın” . Bu cümleyi hepimiz geçmişte bir kere kurduk değil mi? Ama işte hadise afilli cümleler kurmak değil de, en canını yaktığın vakitte, “ben gerizekalı olduğum için aslında bu kadar acı çekiyorum”u kendimize hatırlatabilmek. Ben bazen anlamını kolay bulamasam da, her yaşanan olayın seni gelecekte başka bir noktaya taşıdığına inananlardanım.

Ama işte insan psikolojisi bazı dönemlerde maalesef mantığı pek de kaale almıyor. Yaşanan çoğu şeyin farkında olsa da, o an canını yakmak istiyorsa üzülmek için gerekli mazeretleri pekala buluyor. Bu durumlar için benim kontrol cümlem, “en fazla ne olabilir ki?”oluyor. Tabi “aslında şu anda gerçekten kızdığım/üzüldüğüm şey ne?” sorusuna karşı dürüst olabilirseniz, o da “ne boş şeylere üzüyorum kendimi” gerçeğini yüzünüze çarpıp, içinizi nispeten de olsa rahatlatma konusunda faydalı olacaktır.

Yazının başında bahsettiğim iki yazıdan birinde bu kadar dallanıp budaklandığım için, diğer konuyu başka bir yazıda klavyeye yatıralım diyorum.

Yazının en anlamlı bulduğum kısmını buraya kopyalayarak da Ayşe Özyılmazel ile ilişkimizi (sosyal medya çerçevesince) bambaşka bir boyuta taşıyorum.
"Yapamadıklarına kızabilirsin ya da daha çok çalışabilir...

Hayatından, ilişkinden, işinden mutsuz olup kendini hapsedebilirsin ya da mutsuzluğu işaret sayıp gönlünden geçen için harekete geçebilir...

Onun bunun sözüne, eleştirisine, gözüne takılıp bir gram öteye gidemeyebilirsin ya da değerlerinin farkına varabilir...

Olduramadıklarınla kafayı bozabilirsin ya da olmadıkları için şükredebilir"

1 yorum:

varol döken dedi ki...

ama bu durum da bir yerden sonra hastalıklı bir duruma ulaşıyor. başkasına suç atamıyorsun, her şeyi kendi tarafında yaşayıp kendi değer yargılarınla yargılıyorsun. hatayı kendinde aramak da değil tam olarak bu, sadece başına ne gelirse gelsin kendinden dolayı olduğunu anlamak. bir yerden sonra yük oluyor, çıkıp trafiğe küfretmek, ona buna haksızlık etmek, herkes gibi yerlere çöp atıp, ben ak kaşık siz kara götsünüz diye bağırmak istiyorsun. ben yapamıyorum o yüzden gidip şişelere bağırıyorum. yok şişeye de bağırmıyorum, içiyorum onu, şişeler güzel şişeler mis:)