19 Eylül 2012 Çarşamba

"kettle'da sular kaynattım boğazımdan içeri akıttım "

Hayatın zamanlanamasına takıklığım malumunuz. Önemsenen şeylere sahip olma zamanınız nedense hep sizin önemsemediğiniz zamana denk geliyor ya işte ben buna acayip içerliyorum sayın okur.

Eski okur, Mansur Forutan sevgilimi bilir. Ondan sonra yerini formatsal anlamda galiba Ayça Şen aldı diyebiliriz. Tabi bu aşkım da büyük çoğunlukla son buldu. Ne Ayça Şen’in Taraf’taki yazılarından birini bile okumuş, ne de kitabın kapağını kitapçı da dahi açmış bir severim ki, bunu da ayrı bir yazı konusu yaparım herhalde. Bugünkü konumuz kısmen de olsa Mansur Forutan.

Kendisi düzenli yazı yazarken, karşıda oturduğum için Nişantaşı kapı komşum değildi, kırk yılda bir gittiğim zaman bir yerlerde göreceğim diye boynum kopardı, göremezdim o ayrı. Şimdi ise Nişantaşı’na gidip onu görmediğim gün yok, ama işte maalesef bu sefer de kendisinin okuyabileceğim bir yazısı yok. Bir yandan müdavimi oldu House Cafe’nin önünde yaptığı gözlemleri okumak ne kadar eğlenceli olurdu diyorum, bir yandan da iyice zayıf hali, siyah beyaz saçları ve aacayip gözlükleri ile modern zamanların huysuz amcalarına andırdığı için yazsaydı da eskisi gibi eğlenceli olmazdı herhalde diye de bir önyargıya kapılıyorum.

Takdir edersiniz ki kendisinin yazılarına özlemimim durup dururken depreşmedi. Kendisi yıllardır ömrümü tüketen temizlikçi hallerini vakti zamanında Dilber ekolü ile efsaneleştirdiği için, şimdi keşke gene yazsaydı da duygularıma tercüman olsaydı gibi bir temennim var.
Tek istediğim, evimi güvenle teslim edebileceğim ve evdeki işleri de gözüm arkada kalmadan kendi sorumluluğu ile yapabilecek bir kadındı. Bu basit sandığım şeylerin ütopya olduğunu maalesef yaşayarak tecrübe ediyorum ve inanın bana yoruluyorum sayın ev işlerinden bezmiş okur.
Aksini iddia edenler olsa da, eve gelen temizlikçiden basit beklentilerim var. Gerçi çoğu için bizim ütüler başlı başına en büyük istek ama şartlarımızı baştan koyuyoruz, ütü yoksa temizlikçinin de olmasına gerek yok.

Bir kere tanımadığınız birini evinizde bir başınıza bırakmak, bazen anahtar vermek meftumu zaten nahoş bir şey. Karşı taraftan bakarsanız da, yine tanımadığınız birilerinin evine kendi evinize gösteremediğiniz özeni göstermek zorunda olmanız da ziyadesiyle can sıkıcı.

Tabi bir de herkesin farklı tarzı var. Ben mesela, askıları inatla ters asan bir insanım ki, benim düzüm aslında sizin tersiniz olduğu için kendimi doğru da sandığım zamanlar oluyor. Temizlik de bazı ortak temellere sahip olsa da, detaylarda kişisel farklılıkların ortaya çıktığı bir alan. Özellikle makyaj malzemelerinizin, takılarınızın duruş şeklini temizlikten sonra aynı bulma şansınız yok ki, bu da benim gözümde pek dert değil.

Benim için dert olan, temizlikçiye her geldiğinde bir to do list verme zorunluluğu. Kurumsal hayatta bile yapacağı için teker teker söylenmesini isteyen kişiler varken, mavi yaka diye tabir edeceğimiz çalışanlardan aksini beklemek elbette saçma. Ama işte bir düzen oturduktan sonra da kendi başının çaresine bakar, düzenini oturtursun değil mi? İşte bizim alternatiflerimizde pek öyle olamıyor maalesef.

İroniktirdir ki bugüne kadar evimize temizliğe gelen en iyi kadın, bu sürecin en başında bize gelen kadınmış. Kendisi bu işlerin senseisi imiş, bunu maalesef yerini dolduramayınca anladık. Hem yemek hem ütü yapan bir kadın günümüz şartlarında ütopya ki, yakın zamana kadar aslında biz kendisine sahiptik. Ama ne oldu, her zamanki gibi o da bizi terketti. Bir de böyle bir durumumuz var, biz temizlikçileri beğenmesek de susmayı tercih ediyoruz ama yine de her seferinde terkediliyoruz.

Sanırım bu sektörüde loyalty denilen kavram maksimum 1.5 yılla sınırlı. Ya da biz bu işi bir türlü yönetemiyoruz.

Yalanım yok yakın zamana kadar ortalamada kendisinden gayet memnun olduğumuz bir temizlikçimiz vardı. O da terki diyar edince, yine birine ev tanıt, iş anlat derdiyle uğraşmamak için eskilerden birine (en saf'ı) sığındık.Ve şimdi yine yeniden maceralarla ağlanacak halimize gülüyoruz.

Bu sektörde karakteristik olan konulardan biri isimler. Ben ki zaten bir ismin insanın karakterine etki ettiğini düşünenlerdenim, temizlik sektörü için ismin meslek belirlemekte bile etmen olduğunu iddia edebilirim. (Dilber'i bilmem ama Döndü ismi istatistiklerimde bir numarada)

İsim hususunda ortak bir noktada buluşan sektörü ayrıştıran nokta ise, bu işi yapan kişinin işbilirlik/saflık endeksi. Bugüne kadar benim karşılaştığım grup genelde saf kısımdandı ki, bu bazı bazı saçınızı başınızı yolmanıza sebebiyet veriyor, kendimden biliyorum ( Kapıcının servise çıktığı apartmanda, sabah kahvaltısını bizim evde yapmak isteyen ve bu nedenle evde ekmek yok diye beni arayan örneğimizde olduğu gibi). Bu örneklerimizde sizin de bir işinizin olduğu, meşgul olduğunuz falan fişmanı karşı tarafın anlamaı pek mümkün değil. O temizlik günü boyunca call center olarak destek vermeniz şart.

Bu saflık oranı azaldıkça, temizlik işi gözünüzde pek büyümüyor. Eve gelen kişinin başının çaresine bakacağını biliyorsunuz. Ama işte o zamanda fazla bilmişlikle mücadele etmeniz gerekiyor. Saf da olsa çok bilmişte telefonda konuşurken, müsaitlik sorgusu yapılmıyor. En alakasız zamanda temizlikçi ile taşınma sırasında başına gelen bahtsızlıkları, oğlunun okul durumlarını ve kocası ile tekrar barışma halini dinlemek zorunda kalabiliyorsunuz. Tabi bir de, işbilen olunca ona şunu da yap bunu da yap deme ihtimaliniz azalıyor. Daha da kötüsü burayı da temizlememişsin gibilerinden serzenişlerde pek bulunamıyorsunuz (her şeye bir cevap, her şeye bir cevap). Gelme gününü bile kendi seçen temizlikçiniz, kocası ile barışınca da düzelen maddi durumu sayesinde sizi terkediyor, siz gene ortada kalıyorsunuz.

Anlayacağınız, bu işin en temizi kendi işinizi kendiniz yapmak, ya da birine yaptırırken başında durmak ama bu zaman kısıtında sinirim bozulsun yine de bu  işler zamanımı çalmasın diyenlerdenim. Bu nedenle zaman zaman deli olsam da, çok kızsam da halen ümitliyim. Evimi temiz aklımı sakin tutmayı da gün gelip başaracağım.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Ben daha temizlik işini halledememişken insanlar çocuklarını emanet edecek bakıcıları nasıl buluyor? Bu ilişki nasıl sağlıklı yürütülebiliyor?

ps. başlık şarkısı Melis Danişmend ile Kettle

3 yorum:

varol döken dedi ki...

bu yazıyla ilgineceğim, hatta yorum yazacağım aklıma gelmezdi ama heyhat hayat:) 6 sene bir stüdyo dairede tek başına oturunca temizlikçiyle falan işin olmuyor pek tabi (öküzün evladı değilsen ayrı, 35 m2'yi temizlemek yarım saat sürmüyor, tabi benim gibi zaten aşırı düzenliyseniz bulaşık derdi de olmuyor, düzen seven kızlar merhaba ama önce şu kilolardan kurtulayım) ne diyordum, evet stüdyo evde temizlikçi neme gerekçiydim ama sonra malum hayat şartları vs. önce üsküdar'da kendi evime sonra bakırköy'de arkadaş yanına savruldum. ikisi için de 2 ayrı temizlikçiyle çalıştım. üsküdar'daki abla iyiydi, ütü de yapıyordu her bıraktığım şeyi aynı açıda bulmasam da fena değildi ama bakırköy'deki eve gelen abla gibisini görmedim. bir insan aynı gün içinde hem 3 aylık ütüyü yapar hem de 8 posta çamaşır yıkar, aynı anda her yeri düzenler (arkadaşın düzenini hiç anlatmayayım) inanamadım hatta inanamadım haşmet. evden ayrılma kararımı 1 ay geciktirdi öyle söyleyeyim. yakında olsanız size de tavsiye ederdim yok yok etmezdim bu elindeki kasa şifresini söylemek gibi bir şey. neyse benim canım sıkkındı lafa daldım, blog sahibesi-okur buluşmasını ben zayıflayana kadar yapmayınız lütfen.

varol döken dedi ki...

ayça şen'in kitabını almaman ayrı bir merak ve yazı konusu. twitter'daki ayça şen'den bıktın değil mi? ben de bıktım ve inan bana o da kendinden bıktı. twitter çok ocak söndürdü, çok yazar bitirdi, çok artizin tozunu aldı...

malumafatrus dedi ki...

Ayça Şen'i dediğin gibi twitter'ın toz alma faaliyetlerinde kaybettim. Çok sıkıldım, böyle mi olacaktı diye de çok üzüldüm.

Herhalde twitter'ın sevilmesine vesile olan da bir insan evladı yok. Varsa yoksa imajları alt-üst etti. Bir yanıyla aslında iyi bir şey diyorum. Sonra benden de kimler nefret ediyordur diye de düşünmeden edemiyorum.

Sanal arkadaşların takip etme/takip etmeyi bırakma hallerini önemseyen ruhlar haline dönüşmemizi de hastalıklı bir hal olarak görüyorum.