23 Nisan 2012 Pazartesi

"bi baktım da fiyakalı bir tripteyim"




Malumafatrus Mozart’ı ile meşhur ülkeden bildiriyor;

Uzun yazıdan gözü korkanlar için kıssadan hisse; Budapeşte son anda bir atak yapmazsa bu turun sonunda benim kalbim sanırım Viyana’da kalmış olacak…
Bu tura çıkmadan önce en görmek istediğim şehir- somut bir dayanağım olmasa da- Avusturya idi ve Viyana’dan ayrılırken hem gördüğüme çok sevindiğimi söyleyebilirim hem de kaldığım sürenin çok kısa olmasına.

Sizi bilmem ama ben hissiyatlarımın ölçümünü her alanda kıyaslama ile yapıyorum. Yani sadece Avusturya’yı görseydim, bugün yazacağım yazı da fikriyatlarım da farklı olabilirdi. Ama Prag sonrası Avusturya’yı görünce, bakış açım tamamen değişiyor.

Viyana’yı sevmemdeki en büyük neden, Prag gibi salt turistik bir şehirden ziyade yaşayan bir şehir görmem oldu. Belki hepiniz yapıyorsunuzdur, bir şehre 2-3 günlük gidince,6 ay burada kalsam ne hissederdim sorgusuna girerim ben. Ve vakti zamanında Viyana’da 2 sene yaşayabilmek gibi bir ihtimali, sabit düzen takıntım ve korkularımla elemişken, bu gezi sırasında içimden büyük bir keşke geçti.

Prag’da her yer tarih ve sanat eseri gibi binalar olunca, orada uzun süreli kalmak şehrin farkındalığını öldürebilir gibi geliyor bana. Ama Avusturya, çalışıp tükenip, sonrasında kafanızı kaldırdığınızda “vay be” diyebilecek bir haliyeti ruhta. Klişe tabirle Prag eğlenilecek, Viyana ise evlenilecek şehirdir gözümde.
Bu sefer, bir önceki yazının aksine öncelikle şehre dair hissiyatlarımı paylaşıp, sonrasında mekan (ki zaman kısıtıyla pek çok olamadı maalesef) notlarımı yazacağım.

Öncelikle bir Türk olarak Viyana’ya gitmek yurt dışına gitmek falan değil. Almanya ne kadar yurt dışı ise Viyana da o kadar yabancı bir şehir Türkler için. Ülkedeki nüfusun onda birinin Türk olması bir yana, ciddi de bir Türk akını vardı şehirde.

Gurbetçi olmak, asimile olmak ya da özünü korumak adı altında geri kalmaz hakkında bambaşka bir yazı yazabilecek kadar fikir karmaşasında olduğum için, gurbetçi meftumunu da bambaşka bir yazı konusu yapma planlarındayım.

Neticede benim gibi yemekle derdi olanların Viyana’ya gidince aç kalma derdi yok, bunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim. Bununla birlikte, tahmin edeceğiniz üzere tatlı sevmeyenlerin bile tatlıyla epey haşır neşir olacağı bir şehir Viyana.

Kaldığımız zaman süresince - ki 1.5 gün bile edemedi ne yazık ki- şehrin dört bir yanını görme arzusuyla, hiçbir müze gezmedik. Bir hafta kalsaydım kaç tane gezerdim konusu içimde deli sorular var. Kendi ülkemde yılda 3 müze gezerken, sınır dışında kültürel bir insan olma ironisi ile bu kadar müzenin hep dışına mı bakacaksın yüzeysel turist sorguları arasındaki gidip gelmelerimi başka bir seyahatte sonuçlandırabilmeyi umut ediyorum.

Bu gelgitlerime rağmen, Museum Quartier’in Viyana’da en sevdiğim yerlerden biri olduğu notumu da düşmeliyim.  Nasıl Beyazıt, Eminönü taraflarına tarihi yarımada deniliyorsa, Viyana’da bir kocaman tarihi ada var ki, ortasında kafamı çevirdiğimde nereye bakacağımı şaşırma hali ve devasal tarihi binaların yanında bitiveren parklar da  Viyana’yı  benim gözümde “güzel şehir’den” öteye götüren unsurlardı. (Meşhur ring hattının dışında bulunan Belveder’in güzelliği karşısında kalem dahi oynatamıyorum.)

Viyana için pahalı demek  yerine  para birimine değerli  demeyi tercih ederim. Tabi ülkenin (ana gelir konusu, finansal faaliyetler) refah düzeyinin gayet de yüksek olduğunu vikipedia ruhuyla eklemeliyim.

Gerçek Avrupa kategorisinde sınıflandırılan Viyana’da hayatın mesai sonrası bittiğini, sokakların 18.30’dan sonra turistlere kaldığını ama 19.00’den sonra açık da pek mağaza kalmadığını, Prag’da göremediğimiz güzel kızların Viyana’da nihayet görebildiğimizi ama yakışıklı insan evladına iki ülkede de henüz rastlamadığımı ilk aklıma gelenler olarak ekleyip, Viyana’nın birinci kısmını bitiriyorum.

ps. başlık şarkısı Büyük Ev Ablukadar'dan Havadar

1 yorum:

Sohbet Hattı dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.