19 Mart 2012 Pazartesi

"kahvenin sütüyle acısından kaçarım hayatın"

Malumafatrus karışmadığı bir alan kalmasın diye burnunu şimdi de resim alanına sokuyor...

Her hafta sonunu dört gözle bekleyip, aynı şeyleri yapmamayayım diye ufak tefek faaliyetleri gündemime oturtmaya çalışıyorum. Bu noktada sosyal ve pratik bir insan olmadığım için de kısıtlı alanlarda hafta sonu faaliyetimi icra ediyorum. Yeteri kadar param ve de hevesim olsaydı, her hafta sonu dağ’a ( yazın da sörfe) giden biri olmayacağımı bildiğimden de, imkan dahilinde edebiyatına hiç girmiyorum.

Bendeniz en basit kültürel faaliyet olarak sergi gezmekle bir süreliğine kendimi oyalabileceğim gibi. Sonrası da zaten bahar geldi, sokakları insan bastı bunalımımla farklı bir aktiviteye yönelmem şart olacak.

O zamana kadar, gezip gördüklerimi de sizden esirgemem, gezer tozar yazarım.

Bu haftaki sanatsal faaliyetimiz Rembrandt ve Çağdaşları idi.

Ve bendeniz sanat uğruna, bugüne kadar kaçtığım Sütiş’te de kahvaltı etme şerefine nail oldum. Bendeniz, hafta içi keyifle kahvaltı edilecek bir çok yerin hafta sonu çile halini aldığını bildiğimden, Rumelihisar’ı Bebek Emirgan gibi semtlerde kahvaltıdan itinayla kaçarım. Bu üç semt arasında, bütün trafiği kitlemesi, vale/otopark hizmetleri ve semtin genel kahvaltıcı algısından ötürü, her mekanın tıka basa dolu olması nedeniyle Rumelihisar’ına itinayla gıcık olurum.

Emirgan Sütiş’i ise açıkhava yemekhanesi kıvamında bulduğumdan bugüne kadar kaçtım. Sanat uğruna çiğ tavuk yemem ama ruhsuz kahvaltı ederiz diyerek de, Cumartesi insan selinin ortasında kendimize bir yer bulduk. Hakkını yemiyim, gayet lezzetli bir kahvaltı idi. Servis de gayet hızlıydı. Mamafih, insan hafta sonu kahvaltısında biraz sakinlik ve keyif arıyor. Ve öylesine bir koşturmacanın olduğu yerde de, fast kahvaltıdan öteye geçilmiyor. Bu sebeple, bir kez daha Sabancı müzesini ziyaret edecek olursam; Müze de Changa’yla yeni bir maceraya yelken açma hevesim var. Orada da fiyat/performans’dan notu kırmam kuvvetle muhtemel olsa da, önyargımı bir yerde çöpe atıp yerinde gördüğüm gerçeklerle karşınıza çıkmayı tercih ederim. Bu arada Sütiş de fiyat performans açısından başarılı değil, bunu da yazımız gurmelik gereksinimlerini yerine getirsin diye söylüyorum. Kaldı ki, bu şehrin kahvaltı meftumunda serpme usülü ile müşteri kazıklama ile saçma bir kahvaltı tabağı ile insanı yemekten soğutma arasında gidip gelmesinin en büyük derdi olduğunu düşünüyorum.

Kahvaltı sonrasında, her gördüğümde benim böle evim olsa, hayatta bağışlayamazdım dediğim Sabancı Müzesi’ne geçtik. Şahsen hiçbir sanatsal aktivite olmadan da gezip görülecek bir yer benim için Atlı Köşk. Bu nedenle orayı bizim gibi halk’a açmak da gerçekten ulvi bir davranış (şaka yapmıyorum).

Ortamın kısmen sakin olmasından faydalanarak, rehber kulaklarımızı da aldık ki, bu resimlere mal mal bakmamızı kısmen engellemekle kalmadı, sergiyi de bizim için gayet keyifli bir hale getirdi.

Bir hafta öncesinde İstanbul Modern’de ferah ferah gezmiş bir bünye için Sabancı Müzesi’nin sergi alanı bana fazlasıyla sıkışık geldi. Özellikle resimlerin iki duvara da asıldığı bazı alanlarda rahat bir şekilde anlatılanı(telefon şekilli kulaklıktan) dinlemek pek mümkün olmadı.

Bendeniz pek tabi, sergiye gitmeden önce Rembrandt’ı tanımaz etmezdim. Bu nedenle sergiyi gezdikten sonra, ek veri depolama gereksinimi duydum. Bu nedenle gidecek olanlara bir vorlesung (ön araştırma gibi bir şey) yapmalarını öneririm. Sergide rembrandt ve çağdaşları denmesinin nedeni, bu çağdaş insanların hepsinin Rembrandt ekolünden etkilenmeleri. Zaten resim anlatıcısı ses, “şu şu alanlarda farklık gösterir” dediğinde, ay evet bak onun fırça darbeleri söyle falan havasına girebiliyorsunuz. Nihayetinde gerçekçi çizim ve ışık oyunlarındaki üstünlüğe gerçekten şapka çıkartmak gerek. Dönem sebebiyle insanlar çirkin giyinmeseymiş (o beyaz yakalar), resimler daha da etkileyici olabilirmiş tabi. Yine de gerçekçilik de av tavşanı resmini en etkilendiklerimde ilk sıraya koyabilirim tabi. Bir de bir resmin konsolidasyon şeklinde yapılması da beni çok eğlendirdi. Şimdi hatırlamadığım bir çağdaş da, hayvan figürlerindeki ustalık nedeniyle başka ressamların resimlerine gider hayvanları çizermiş ki, bu da bana epey ilginç geldi.

Bir hafta önce Van Gogh’a gitmem münasebetiyle, sergiden çıkar çıkmaz hemen twitter’a “rembrandt bir van gogh değil” twitimi döşedim. Sabancı müzesi, ferah ferah gezmeye imkan vermiyor desem de Rembrandt’ta epeyce bir süre geçirdik ki, Van Gogh’da maksimum yarım saat kalmışızdır herhalde. Ama nihayetinde resimler, renkler falan kendimi Van Gogh’a daha yakın hissetmemi sağladı. Asıl tarafımı belirleme nedenimse, Van Gogh’un yaşadığı dönemde bu işten para kazanmazken , Rembrandt’ın epey meşhur olmasından kaynaklanıyor (malumafatrus ezilenin yanından bildiriyor) rembrandt’ın da dramda hatrı sayılır bir geçmişi var, adam da meşhur olmuş gün görmüş gibi algılanmasın lütfen.

Bundan sonraki hedefim, ressam denildiğinde ilk aklıma gelen (ve en beğendiğim) Burhan Doğançay’ın ve babasının müzesini gezmek. Ondan sonra da İstanbul bana yetmiyor diyerek, yurt dışındaki sergilere kendimi atarım.

Nihayetinde bence, umut etmekte bir sanatsal faaliyet.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Sergiye gidene kadar rembrandt sergisinin afişlerinde yer alan resmin, Rembrandt’ın kendisi olduğunu düşündüğüm için Rembrandt kendini neden kadın gibi çizmiş acaba diye de düşünmedim değil.

Sabancı Müzesi’nde gezmeyi en çok sevdiğim, köşk kısmı tadilatta olduğu için nasıl bir hayatları vardı acaba sorgulamalarımı başka bir geziye bıraktım.

ps. başlık şarkısı Redd ile Yalnızlık Şarkısı

6 yorum:

varol döken dedi ki...

kenan doğulu ile beren saati nasıl yakıştırdın hayret?

varol döken dedi ki...

şu sanat tarihine bir yeni baştan oturup çalışmak gerek. en son matisse'i seviyordum ben orada kalmışım...

varol döken dedi ki...

postları karıştırmadım, ortaya karışık yapıyorum tek post'ta.

ben buradayım ey blogcu sen neredesin:)

not: yorum yazmayı sanal banka işlemlerinden zor hale getirirsen okuyucunu da kaçırırsın tabi... misal şu yorumu gönderebilmek için zar zor okuduğum ighop tiounts diye bir şey yazıyorum:)

malumafatrus dedi ki...

ilk yorumdaki "hayret" tepkisiyle vurgulamak istediğin hissiyat nedir sayın döken?

Otomatik ve saçma sapan spam mailleri için başka bir çare biliyor ve benden gizliyorsan, en zor doğrulama kelimeleri hep seni bulsun:)

ps. Harf doğrulama ekranında,"lütfen bir robot olmadığınızı kanıtlayın" diyor ki, ben robot blog yorumcularına karşı değilim, sadece yazıyı okumadan yorum yazılmasına karşıyım. Robot kamuoyuna duyururum. (benim doğruladığım kelime;rfulte agestopo )

varol döken dedi ki...

beren saat'e pek sıcak bakmadığını hatırladığım postlarla kenan doğulu'ya olan bitmek bilmez ergen sevgini birleştirdim:)

entsande ncestali...

malumafatrus dedi ki...

Beren Saat ile Tuba Büyüküstün'ü güzellik açısından karşılaştırdığımızda oyumu adaşımdan yana kullanıyorum kabul ama bunun dışında vuku bulan bir önyargım mevcut değil hanım kızımıza karşı.

Kenan Doğulu'yu ise ergen gibi sevmeye devam etmekle birlikte, sevdiğim popüler figürlerin sevgililerine ağız burun kıvırmayı demetsever İbrahim Kutluay'la bıraktığımı belirtmeliyim.

ps. blog beni tanıdı, kelime doğrulamadan yırttım.