10 Şubat 2012 Cuma

"yok geçmişin anlamı ve yarının sabahı"

Hep söyledim blog yazma işi, yazdıkça heves halini alan bir şey. Yani yazdıkça başka yazıların da temelini atıyorsunuz. Ve bir sebeple yazamadığınız zaman, yazma fikrini aklınızdan yavaşça uçup gidiyor.

İnsanlık için küçük blog için büyük sessizliğimin gerekçesi bu. İş vesilesiyle yazamadığım zamanlarda pas tutup, sonra da yazı için gerekli zaman ve enerjiyi bulamadım. Enerjisizliğime çare olarak kış uykusuna yatmayı ciddi ciddi önermekteyim. 6 Ay olmasa da 1-2 ay uyusak, geri kalan zamanda da uyumasak mı acaba şeklinde cin fikirlerle beyin banyosu yapmaya her zamanki gibi devam ediyorum.

2 haftadır (aslında hafta sonudur) Bandırma’ya gitmeye hevesleniyor, hafta ortasından gelen kar baskısı ile hevesimi icraate dökemiyorum. Ama artık gerçekten çok sıkıldım. Haftaya da bir mani olursa, denizyolunu terk edip kara yoluyla evime gitmeyi kafama koydum.

Nedense bu aralar hiç not almıyorum kendime. Aslında kendimi twitter’da konuşulacaklar ve blogda yazılacaklar olarak yönetmeyi öğrendiğimi sanıyorum. Ama işte öğrencilik hallerine ufaktan heves etmem not kavramımın da boyutunu değiştirdi.

Öğrencilik halim kişisel gelişim klasmanında. Şimdilik iyi niyetli ve hevesliyim, ileride ne olur bilmem ama içimdeki inek, kitap, defteri ve not almayı özlemiş bunu söyleyebilirim.

Havanın manasız derecede soğuk olmasıyla beraber, spor salonunda artan popülasyondan nefret ediyorum. Artan kalabalıkla birlikte, tanımadığım etmediğim birçok kadının içorganlarını neden görmek zorundayım ben sorgusunu da daha çok yapar hale geliyorum.

Ben Kerem Tunçeri’yi bir türlü sevemeyenler kervanında sayılabilirim. Gelin görün ki son Anadolu Efes reklamını tamamiyle çok beğenmekle birlikte, Kerem’in performansına da şapka çıkartıyorum. Cenk Akyol’un nasıl güzel bir insan evladı olduğu konusuna da tekrara düşmemek adına girmiyorum.

Basketbol camiasındaki birçok kişi hakkında az çok bir fikrim olsa da genç takım zamanlarından beri izlediğim Tufan Ersöz’ün iyi bir basketbolcu olup olmadığına dair bir kanım yok nedense. Bunda yaşadığı şansızlıklar başına gelmeseydi ne olurdu acaba soru işaretim etkili olabilir sanırım. Bayram değil, seyran değilken Tufan Ersöz’den bahsetmem de, kendisinin spor salonunda en sık gördüğüm simalardan biri olmasındandır. Sakatlıktan sonraki geçiş evresinde bizim oralarda antremanlar yapıyor gibi ama işte iyi veya kötü öyle bir basketbolcunun yerinin klişe tabirle tozlu parkeler olduğuna inandığımdan bu tabloya üzülüyorum.
Bir de klasik olarak, basketbolu bırakan orta düzey sporcular sonra nasıl geçiniyor merakıyla kendime araştırma konusu buluyorum.

Kar sonrası çıkan güneşin zamansızlığına da itinayla gıcık oluyorum.

Coming soon; surgery mentor diye bir meslek yoksa, acilen bu sektöre yatırım yapıyorum.

ps. başlık şarkısı Göksel ile Aşk Bitti

1 yorum:

www.tarifeyebak.com dedi ki...

gün içinde farklı bilgisayarlar kullanıyorsanız (benim gibi) ve tutmak istediğiniz notları internetten takip etmek isterseniz "Remember the milk" diye bir site var. Google'a yazın çıkar.

Hatırlatmalar koyup kategorilendirip belirli zamanlarda size email atarak hatırlatmasını sağlayabiliyorsunuz.

Örneğin twitter diye bir kategori açıp, her salı günü bana 11:00'de email at, subjectini de "twitter'da bandırmadan özlemle bahset" yapmak mümkün. örnekler çoğaltılabilir :)