17 Şubat 2012 Cuma

"bir tezatlar kitabıdır ömrüm"


Dar alanda kısa mesafelerin insanı olduğum için, seyahat ettiğim lokasyonlarda süper rahat, konforlu ıvır zıvırlı otobüsleri pek kullanma şansım olmadı. Benim için en büyük gelişme otobüs koltuğundaki TV’dir ki, o da benim için iyi bir şey mi tartışılır. Otobüs yolculuklarını fazlasıyla depresif bulmama nedeniyle, koltuğun arkasındaki minicik ekrandan izlenilen her türlü şey de karamsar geliyor bana niyeyse. Dünkü yolculuğumda da bu karamsarlığa yakışır şekilde meşhur İncir Reçeli’ne denk geldim. Filmin neden bu kadar beğenildiğini anlamakla birlikte, filmi fazlasıyla klişe buldum ve sevmedim. Sadece şu cümleyi algıda seçicilik (kulağına küpe) nedeniyle çok beğendim ki, 100 kere fw edilmiş maili 101. kez iletmek gibi olsa da buraya yazmak isterim.
 “Asıl ucuz olan ne biliyor musun, beş kuruş vermeden savurduğumuz yargılarımız”

Dönem dönem bir objeye takan obsesif ruhum malumunuz. Son zamanlardaki gözdem ise yeşil çay. Aslında kendileri ile uzun süredir seviyeli bir birliktelik sürdürüyorduk. Gelin görün ki, asitli içecekleri terk etmişken kahveden (türk kahvesi hariç) de uzak durayım stratejisi ile dışarıda imkan buldukça demlenmiş yeşil çay içtim. Sonrasında evde akşam yemeği sonrası demli yeşil çay içmeyi adet haline getirdim ve sanırım artık bildiğiniz bağımlı oldum. Yeşil çay’ın faydalarına ilişkin tekrarlanan satırlar sayesinde de, bağımlılığım sevgi boyutuna taşındı. İcetea’de de lipton’un yeşil çayına geçiş yapmamsa manyaklığıma manyaklık kattı. Ama inancım tam, başıma iyi bir şey gelirse buna kesinlikle yeşil çay olacak. O zaman kendisi sebepli yaptığım aşırı sık tuvalet (ödem sıkıntısı olanların kulağına küpe olsun) ziyaretlerini de affedeceğim.

Çaydan bu kadar bahsetmişken Paşabahçenin kulplu ve cam bardaklarını (fotoğrafını çekemediğim) kahvaltı çayı (ne çok az ne de soğuyacak kadar çok) için çok ideal bulduğumu ve pek sevdiğimi belirtmeliyim. Bir de dünyanın en şahane Eeyore’lu kupasına sahip olduğumu, haftalık görmemişlik faaliyetlerim altında belirtmek isterim.

Yine ve yeniden saçlarımı kestirdim. Aslında amacım uzaması nedeniyle modelinin kaybolması sebepli hafif bir kısaltmaydı. Ama ne oldu, güvendiğim dağlara kar yağdı. Ne istediğimi artık anladı, çok da karışmayayım işine diye susmam vesilesiyle, saçlarım ilkokula giden erkek çocuklarınkine döndü. Nihayetinde çabuk uzuyor diye kendimi pek üzmemeye çalışsam da, bir şeyin hiçbir şekil ve şartta ilki gibi olmaması nedeniyle genel bir hayat isyanına giriştim. Kısa saç macerasına da bu acı deneyimle de son verip, saçlarımın uzaması için startı verdim. 

Bugün Ne Giysem, özellikle genç kızlar hakkında bilgi sahibi olmak için kesinlikle şahane bir program. Hele en bittiğim tavır, kıyafetlerine çok para verenlerin “ben de böyle kaliteli” giyinerim havasıyla, kıyafetlerini ucuza alanların “ ben kazıklanmadan da şık olurum” edaları. Ayrıca bu program sayesinde ne kadar çok kadının kötü ayakkabı sevdalısı olduğunu da görme fırsatı buluyorum. Programa bu kadar aşina gibi konuşma sebebim, hafta sonu tekrarları. Ama ilk tanışmama vesile olan zaman ameliyat sonrası evde geçirdiğim zamandır ki o dönem jüride olan Barbaros Şansal’ın eksikliğinin kesinlikle programı sıkıcı hale getirdiğini de belirtmeliyim. Bir de programda bazı kıyafetlere avam diyememek için atılan taklaları gördüğümden, Barbaros Şansal da yetmez bence Huysuz Virjin şart diye düşünüyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Halil Sezai'nin rahmetli İsmail Hakkı Sunat'a benzeten bir ben miyim acaba?
  • Bu yazı vesilesiyle şahane kupamın fotosunu blog fotoğrafı yapacaktım. Ama binbir aksilikle bir türlü fotoğrafı düzgün bir şekilde yükleyemedim. Dedim belki bu da bir işaret, google'dan başka bir model bulalım. Bu vesileyle de mevzu eeyore'lu kupa olduğunda bana "en güzel" diye bir şey olmadığını anladım....


ps. başlık şarkısı Tezatlar Kitabıdır ile Kesmeşeker

Hiç yorum yok: