28 Aralık 2012 Cuma

"bugün değil yarın için yıkmaya hazırım bu şah bu şahbaz devrini"


Yeni yılda tüm sosyal sorumluluk bilincimle, dünya barışı adına;

Yeşil sahalarda daha düzenli top koşturayım, spor birincil önceliğim olsun istiyorum,

Bazı insanlar artık düzenli ilişki sahibesi olsun istiyorum, 

Bazı insanlar ise sevgililerinden ayrılsın istiyorum (daha iyilerine bulacağına inancım tam),

Sadece bir seneyi uçuksuz geçirmek istiyorum (30 Yıllın sonunda burnumda bile uçuk çıkmışken) 

Klişe ama zayıflamak istiyorum,

Resim ile fotoğraf arasındaki farkın anlaşılmasını inatla istiyorum,

Bir kadına "bayan" demenin kibarlık olduğunu düşünen erkeklerin bu mantıksızlıktan gün gelip vazgeçmesini diliyorum,

İnsanların kendilerini anlamayacak kişilerle boş yere ömür tüketmemesini diliyorum,

Odun türünden insan türevlerinin yine aynı tür ile yakın temasta olmasını, hassas kalpleri çizmemelerini diliyorum, 

Trafik bitmezse, bu yol çilesi bitsin, iş ev mesafesi azalsın istiyorum,

Herkesin kendine dışarıdan bakmayı başarabilmesini diliyorum,

İmkansız ile zorun ayrımı netleşsin ki kimse akıntıya karşı boş yere kürek çekmesin istiyorum,

Bazı sesler hiç duyulmasın, bazı isimler hiç anılmasın istiyorum,

Güzel kadınlar, kendilerini üzen ve çirkin erkeklere aşık olmasın istiyorum,

Kadınlar sevgililerinin anneleri olmasın istiyorum,

Ergenler, yaşadıkları dönemden  ne kadar utanacaklarını iş işten geçmeden öğrensin istiyorum,

Sokakta ağlayan kadınlar görünmez olsa,  üzülmenin üstüne bir de hem rezil oldum derdiyle uğraşmasın istiyorum,

Birilerine mektup yazmayı, kartlar mektuplar alabilmeyi diliyorum,

Gamsız olmakla sorumsuz olmak aynı şey değil, gerekli merciler bu ayrımın farkına varsın istiyorum,

Az uyku ile yetinirken, gözlerimin altı yorgunluğumu ele vermesin istiyorum,

Fedakarlığın sonu enayiliğe varmasın istiyorum,

Değer vermeyecek, umursamayacaklar için yok yere emek verilmesin istiyorum,

Kavga anında o ses çatallaşmasın istiyorum,

Herkes yaşının  insanı olsun, kimse zamansız büyümesin, kimse çocuk kalmakta ısrar etmesin istiyorum,

Bir insana yol göstermek ile hayatına müdahale etmek arasındaki sınır iyice netleşsin istiyorum,

Herkes sadece  kendisine kulak verenler ile konuşsun, boş yere kelimeler tüketilmesin istiyorum,

Hayatın ayarı bozuk terazisi artık dengenin güzelliğini öğrensin istiyorum,

Bile isteye yapılan hataların pişmanlığı sonradan bünyeleri sarmasın istiyorum,

Ve en önemlisi hayat  kötü süprizlerden uzak kalsın istiyorum.

Ps. Başlık şarkısı "eski şarkısı" ile mor ve ötesi

"hayat ne anlatır neleri gizlerken?"


Her sene aynı şeyi yazıyorum, çift haneli yılların bana iyi gelmediğini düşünenlerdenim. Gelin görün ki 2012 bu anlamda teorimi çürüttü. 2011’e dair silik ve çabuk yıldı değerlendirmeme rağmen; 2012 için çok hızlı ama bir o kadar keyifli bir yıldı diyebilirim.

Geriye dönüp bakınca şu şu çok güzeldi diye adlandıramasam da, genel anlamında yaz tatili ve leyleği havada görme modunu sevdim sanırım. Sevmekten de ziyade, geriye dönüp baktığım da hatırlanacak bir şeyler yapmış olmak, anılar fotoğraflar mutlu etti beni...

Tabi bu süreçte;

Kendime dair çok saçma sapan dönemler de yaşamadım değil.

Kendi tercihimle gezmiyormuşum gibi, sürekli ev dışında olmaktan ve her daim “çok erken “ kalkmaktan, otel odalarından şikayetler etmedim değil.

Kitap okumak yerine sosyal medyayı tercih etmedim değil,

Bu süreçte telefon bağımlısı ve fotoğraf sevdalısı olmadım değil,

Sıkılıp üzülüp, nevri dönüp ağlamadım değil....

Kıssadan hisse insan için bahşedilen pek çok şeyi birarada yaşadığım bir dönem oldu 2012. Çokça da değiştiğimi dönüştüğümü hissettiğim bir yıl oldu hatta. Ve uzun zaman sonra bir yıl bitiyor diye de üzülmüyorum, ya da yaşlanıyorum diye düşünmüyorum. 30 yaş olgunluğu mudur, kendini kandırma mıdır bilemiyorum ama yaşananlara dair genel bir şükran içindeyim.

2013 daha da güzel olsa keşke, hayat bizi zor sınavlarla sınamasın isterim. Bir de dün duyduğum ve çok da hak verdiğim bir şeyin altını çizmek isterim. “Hayatta sahip olduğumuz iki şey var. Bunların biri sağlık, diğeri ise zaman, ikisinin de değerini bilmek, farkında olmak lazım”

Bir de tabi 2011’in sonunda da yazdığım Oğuz Atay satırlarını bilincinizin altına bir kez daha sunarım.

“İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. Ya da hiçbir şey çıkmaz”

ps. ilk fırsatta dünya barışı için isteklerimi de sıralacağım, bekle beni sevgili blog okuru.

ps.2. Başlık şarkısı Güneşi Beklerken ile Mor ve Ötesi

27 Aralık 2012 Perşembe

"ama sende şeytan tüyü var, kahretsin"



Bu blogda 21 Aralık günü, ben bir kenandoğuluseverdim ama artık çok değiştim, Kenan'a gitsem de aklım softcore'da satırlarını yazan blog sahibesi bildiriyor; bazı şeyler siz aksini düşünseniz de değişmiyor. (meali; blog sahibesi gene tükürdüğünü yalıyor)
  
Sebepsiz bir şekilde Cuma günü enerjim sıfırın altında bir yerlerdeydi. Çok fazla insanın bir şey için heveslendiğini gördüğüm de benim tüm enerjim kaçar ki, bu da böyle bir haldi sanırım.
Olağan hallerde kurumsal kokoşluk moduna geçip, olağan sakarlığımla bir de bardak kırıp olay yerine geçtim. Aslında başlarda her şey alışılmış moddaydı. Alışılmadık olan en olgun çağımda en de önemsemediğim zamanda Kenan Doğulu'yu sahnenin en önünden izleyecek bir yerde kendimi bulmamdı...
"Kenan'ın sahnesi iyi" klişesini onu canlı izlemeyen birine anlatmak kolay değil. Yine de şansımı deneyerek, şeytan tüyü denilen şeyin olsa olsa kendisinde bulunabilecek bir şey olduğunu düşünüyorum (ve şu an henüz Tarkan'ı hiç canlı izlemediğimi farkediyorum)

Ve işte kendisindeki şeytan tüyü ile benim sahnenin en önünde olmam birleşince, o an mor ve ötesi de redd de uçtu, malumafatrus Shake it up şekerim moduna girdi.

Teknoloji sağolsun, bu anı tarihe not düşelim diye sürekli bir kamera ve fotoğraf yarışına girildi ( nefret ettiğin insan modeline dönüşme bol. 56). Ve bunların ikisinde elimdeki telefonum Kenan Doğulu tarafından alındı. (bunu yazı dilinde ve girişgah olmadan sadece Kenan doğulu telefonumu aldı diye yazmaya bayılıyorum)
Ve ilk seferinde telefonum gereksiz hassas olduğu için kamera modu kapanarak bana güzel bir oyun oynadı. Ama ne oldu, şans kapıyı ikinci kez çaldı. Güzel telefon kılıfımın katkıları ile telefonumu ikinci kez aldı ve önce bizi bı kuple de kendisini çekti. Telefonu geri aldığım da, kesin kamera modu açık degildi, hayatımın anısını kaçırdım diye kafamı kuma gömerken, tahmin etmeyeceğim komiklikte bir kamera kaydımın olduğunu gördum. Sonrası şaşkınlık, sonrası şamata...

Nasıl soyutladıysak kendimizi geri kalanda olan biten her şeyden bihaber kaldık, çok da iyi yaptık. Yazıda bugüne kadar kutladığım en güzel yeni yıl eğlencelerinden biri Kenan Doğulu sebepliydi, kurumsal hayatta en eğlendiğim organizasyonda da kural değişmedi.

Güzel oldu, anı oldu ve büyük konuşmamak gerektiği bir milyonuncu kez bana ders oldu.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Alkol tüm hatalar için en güzel kılıftır.
  • Şıklıkla şuhluk arasındaki çizgiyi ayıredemeyen hemcinslerim adına itinayla utanıyorum.
  • Bence mutluluğun kaynağı beklentisizlikten geçiyor. Gayet uyuz modumda olduğum bir Cuma akşamında bu kadar eğlenebilmemin başka bir açıklaması benim nezdimde yok.
  • Hep söylüyorum aslında insanın istediği her şey bir şekilde oluyor ama zamanlama konusunda kader bildiğini okuyor. Bu geceyi, 7-8 yıl önce yaşasaydım ne kadar heyecanlı ve mutlu olacağımı düşünenler blog arşivlerine bir göz atsın derim. Kıssadan hisse her şey zamanında güzel ama asıl güzel olan şaşırmak.
  • Kenan aşkımın tekerrür etmesi Oyunboza’ı inatla dinlememe engel olmadı. Yazıyı yazdığım günden beri inatla dinliyorum, dinlemediğim de içimden mırıldanıyorum. Değişen tek şey son sabah da çok iyi şarkı aslında diye arada kalmam.
  • Softcore da Salı gecesi Dream TV’de yayınlanınca, gözüm aklımda kalmadı. Hatta ki, TV’de montaj ve reklam münasebetiyle konser sürekli kesildiği için çok da güzel değilmiş diye bir algı bile oluştu (teselli de diyebiliriz). Konser atmosferi kameralardan yansımasa da, Babylon sahnesinin daha güzel olduğunu kesinlikle iddia edebilirim.
  • Müzik hakkında bu kadar yazdıktan sonra, bu anektodu paylaşmasam daha iyiydi ama çok eğlendiğim bu salaklığımı da yazmadan geçmeyeyim. Redd’in 21 albümündeki “Aştı Bu” bana göre aşkın hallerini en güzel anlatan şarkılardan biridir ve çokça severim, bugüne kadar da çok da dinledim. Gelin görün ki, dinlemek ile duymak arasındaki fark münasebetiyle şarkıdaki “seviştik ve de acıktık” kısmını ben bugüne kadar “seviştik ve dağa çıktık” olarak dinledim, söyledim. Çok da hisli şarkıda bu kısımın biraz alakasız kaçtığını düşünsem de, “aşktan önemli şeyler de vardı” mısrasının politik göndermek olduğunu düşünerek kendimi de kandırdım. Neyse ki softcore’u izlerken kulağım ve de algım açıldı da, seviştik ve de acıktık dediği gerçeğini idrak ettim. İnanmadım şarkının sözlerine baktım, sonra da salaklığımı anlatmalara doyamadım.  
ps. Fotoğraf güzeller içinden seni (=telefonumu) seçtim adlı eserimden..
ps.2. Başlık şarkısı ergenliğe geri dönen bendenizin son albümünde en sevdiğim Kenan Doğulu şarkısı olan Şeytan Tüyü'nden

23 Aralık 2012 Pazar

"al, aklımı al da, yerine koy zamanı"

Mevzu belli, sıkıntı ortak, yazı şahane....


" Klasım bitti. 31 Aralık kapıda. Yılbaşı gecesi yaklaşırken hep bir sıkıntı kaplar benim içimi. Daha Temmuz'dan başlar bu durum bazı yıllar. Aslında derdim özel günlerin hepsiyle. Temsil meselesine dönüşür hep bu günler, mutluluğun skoru tutulur. Mahalle baskısının en yakışıklısını hep bu özel günlerden hatırlarım ben. Gönülsüz ve çaresiz, bir smokin giyer ki ruhum , hep küçük gelir, yakası sıkar, hiç yakışmaz, göbeğim taşar, tadım kaçar, gerilirim, yorulurum, tat kaçıracak bir şey yoksa da sıkıntı yok, ben bulurum. Yine öyle oluyor bu günlerde. Hızla yaklaşıyor yılbaşı müşameresi ve ben yan gülmeye başladım çoktan....."

Berkun Oya Sakal 

Cumalari keyifli kılan nadir şeylerden biri Berkun Oya  ve yazıları....

ps. başlık şarkısı Son Sabah ile Mor ve Ötesi

21 Aralık 2012 Cuma

"zaman şu an yalan"



Yılın son günlerinde sevdiğim bir albümle karşılaşmanın keyifli yanları olsa da, koca yılın müzikal değerlendirmesini yaparken aklınızı çeldiği için (güzel olan hep şu andır çünkü) bazı subjektif etkileri de var.

Ben deniz Mor ve Ötesi’nin Güneşi Beklerken’inini uzunca vakittir hevesle bekliyordum. Geç oldu ama temiz oldu. Genelde yeni albüm heyecanı ile gittiğim D&R’dan elim boş dönerdi. Bu sefer kimselere sormadan, ne zaman gelir demeden yeni çıkanlar rafından albümümü aldım yoluma baktım.

Yeni albümlere karşın obsesif halim malumunuz. Albümü dinlemeye heves ederken, bir şarkıyı loop’a alır, güzelliğinin bedeli olarak kendisini tüketmeye koyulurum. Bu seferde değişen bir şey olmadı.

2 gündür 100 kere bir şarkıyı dinliyorsam, 30 kere diğerlerini dinliyorum. Sayesinde dünkü kar cinnetimi da daha soft atlattığımı belirtmek isterim.

2 günün sonunda albüme dair ilk 3’ümü açıklıyorum....

1 numaram açık ara Oyunbozan ki sanırım en Mor ve Ötesi ruhlu şarkı da bu.

“bak dinledim seni

dokunmadım sana

dokunmadım kalan rüyalara

zarar ziyan döküldü ortaya

ölüm kadar rahatmış ayrılık”

2 numaram Son Sabah;

“her şeyden bir şarkı çıkmaz ya

her şarkıdan da çıkılmaz ya

kalbin de ruhun da farkında

hikayen bitmemişti aslında”

3 numaram da albüme de ismini veren Güneşi Beklerken ki, en farklı MVÖ şarkısı da sanırım bu...

“aklının ardında neler yatar bilmem

karanlığın dibi yok oldu sonunda

hayat ne anlatır neleri gizlerken

yolunu bilmezsin güneşi beklerken “

ama bu liste burada bitmez güncellenir...Diğer şarkılara da şans versem, sözlere kulak kesilsem favoriler artar hissiyatındayım. Şimdilik üçünü bolca dinleyerek, beynimi uyuşturuyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak müzikal ikilemler;

  • Bilen biler eski Kenandoğulu (gecikmeli ergenlik) sevenlerdenim. Hayatımdaki en güzel yılbaşı organizasyonlardan birini de kendisini izleyerek geçirdim. Gelin görün ki, zaman geçti ben büyüdüm kenan aynı Kenan gibi kaldı (ya da bana öyle geldi). Eski vakitlerde heves ettiğim de fahiş fiyatlarlı yeni yıl organizasyonlarında ben yer alamadım ama gün geldi o organizasyonlardan birine kurumdal misafir kategorisinde katılmam icap etti.
  • Şans bu ya, o gün de Redd’in softcore’una denk geldi .Bu galiba müzikal bir sınamaydı ve ben Kenan org. zorunlu katılım sıfatında olduğu için ve bu kar kışta 23.30’da başlayan Redd konserine yaşlı ve uysuz bünyem dayanamaz diye  softcore’u pas geçtim (şimdilik). Her şey kaybederken daha güzel geldiği için, grup üyeleri, twitter’da softcore’a ait detaylar paylaştıkça, nasıl kaçıcak bu güzelim organizasyon diye daha da üzülür oldum.Geçen sene ne güzel iki konser vardı bu sene de öyle olsaydı demekten veya gece zaten epey uzun, hepsine katılsam aklımda keşkeler kalmasa demekten öteye gidemiyorum. Dertlerimi Mor ve Ötesi şarkıları ile unutmaya çalışıyorum.
  • Bir başka ikilemi de Doğan Duru mu yoksa Harun Tekin mi daha daha daha iyi solist ona karar verme aşamasında yaşıyorum. İlla biri daha iyi olucak diye bir şey olmasa da ikisini de vokal olarak aşmış olarak görüp, "en"i seçmek gibi insani bir karşılaştırma hevesine tutuluyorum.

20 Aralık 2012 Perşembe

"alnımda yazanlar mı, aklımda kalanlar mı?"


Evlilik şart peki ya düğün?

Son bir aydır 2013 baharında ve yazınd gerçekleşecek düğünleri takvimime not etmekle uğraşıyorum. Bu noktada “niye evleniyor bu kadar insan” sorumu yineleme inadımı yitirmiş, o kadar düğünde ne giyilecek, bu yoğunda tatil planları nasıl yapılacak, kaç adet takı alınacak gibi sorgu ve sualdeyim.

Akraba düğünlerinden kaçan bünyemin düğün vizyonu arkadaş çevrem sayesinde gelişiyor. Henüz kabullenme evresine giremediğimden olsa gerek, halen her düğün sonrasında da neden bu kadar çaba diye de sormadan edemiyorum.

Nihayetinde en şaşalısı da en sadesi de olsa düğün meftumu çok ciddi bir efor gerektiriyor. Paralelinde bir de müstakbel eşinizle birlikte yaşamak üzere bir ev kuruyorsunuz. Aile destekleri varolsa bile maddi ve manevi açıdan gerçek bir yük. Kaldı ki çoğu tanıdığım çiftin aileleri de farklı şehirlerde, bu da ikili düğünler veyahut envai organizasyonlar demek. Peki ama ne için, yarısını tanımadığınız insanları aynı ortamda eğlendirebilmek adına.

Gelin ve damat eğlenir ise, düğün de eğlenceli olurmuş diye bir teori var ki, bunu gelin ve damat içip gerginliklerini azaltır ise pekala eğlenebilirler olarak çevirmek mümkün. Ama ne olursa olsun hayatımın en mutlu gününde lafı herkes için koca bir yalan.

Eğlenmek şart değil aslında. Ama o kadar yorgunluğun ve emeğin sonunda herkesi memnun edememek de büyük bir zaman ve emek israfı bence. Evet düğün aileler için yapılıyor ama sizin de yanınızda olmasını istediğiniz arkadaşlarınız var. İşte o noktada dengeyi tutturan düğünü ben henüz görmüş değilim. Fotoğrafçısı, şekercisi, müzikçisi gelinliği damatlığı her şeyi ayrı bir sektörken, düğün yapmak demek ekonomiye can vermek demek de, o uğurda verilen canlar, kıyılan içler ne olacak acaba?

Şu zamana kadar gidip de pek eğlendiğim iki düğün oldu sanırım ama onun dışında bitse de gitsek ruhunu derinlerde hissetmişimdir.

Bir de fuhrerschein’in bir gözlemi var ki, katılmamak elde değil. Birçok kadın şeklen düğün konseptine girdiği vakit (tuvaletten bozma kıyafetler, bol spreyli saçlar), ruhen de giriyor ve bu ani değişim beni bazen epey şaşırtıyor. Anlayacağınız geleneksel ve modernlik arasındaki o hızlı geçişte bocalıyorum. Evlenen çiftlerin emeklerine üzülüyorum. Daha sade organizasyonlarla kıyılsa o nikah, boşa harcanan paralar daha güzel evler için, keyifli tatiller için harcansa gibi klişe önerileri itinayla sunuyorum.

İşte tam de bu sebepten, evlilik kurumu dirense de düğün organizasyonlarının konseptini yeni evleneceklerin yıkabileceğine inanıyorum.

İmza; sürüden hep ayrı gezmek isteyen kuzu ya da yaş haddiden artık koyun...

ps. başlık şarkısı Mor ve Ötesi'nin yeni albümü Güneşi Beklerken'den Oyunbozan

10 Aralık 2012 Pazartesi

"'ben iyi ben kötü ben en çirkini güzellerin"

Bir koca hafta sonunu İstanbul sınırlarında geçirip, sıkılmaya fırsatım olmayalı epey hafta/ay geçti. Hafta sonu istanbul’da geçirememin bir kısmı keyfi bir kısmı ise zoraki olduğundan birazcık yorgunum. Belki de bu sebeple uzun zamandır hafta sonu faaliyeti yazısı yazmıyordum. Bu girişten bu hafta sonunu dolu dolu geçirdiğim anlaşılmasın bilakis bir kuplelik faaliyet sayesinde kendimi bir şey yapmış saydım, onu da hemen satırlara dökmek istedim.

Hafta içi spor münasebetiyle sık sık gitsem de, Pazar günleri Kanyon’da 10 dk bile olmak gibi tuhaf bir alışkanlığım var. Bu halim arkadaşlar arasında dalga konusu olsa da, halimden memnunum. Dün de haftalık rutinimizi gerçekleştirmeye gittiğimizde gördük ki, Kanyon’da caz konserleri kapsamında İlhan Erşahin sahneye çıkacakmış. Biz de tüm amaçsızlığımız ile havanın soğuğuna da aldırmadan sahnenin önünde yerimizi aldık.

Konserin başlamasına 20 dk olduğu için, oturabilecek bir yer bulabildik. Stand misali uzun masamızı da 3 orta yaş üstünde hanımefendi ile paylaştık ki bunu yazının devamında bilahere ele alıcam. İlhan Erşahin’i ilk kez sahnede izledim ve pek sevdim. Müzikal anlamda keyifli vakitler geçirmek bir yana, kendisinin turist sempatikliğindeki haline de bayıldım. 47 yaşında olabileceğine de asla ihtimal vermedim. O gözüne gözüne gelen saçlarını bir siyah toka ile tutturmayı pek istedim, bir insanevladında nasıl bu kadar nefes olabilir diye şaşırdım, sokak sobalarından ötürüde o soğukta pişmeyi başardım. Nihayetinde uzun yol yolcusu halini alan bünyem için meymeleysiz hava şartları da düşünüldüğünde pek keyifli bir Pazar aktivitesi oldu.

Cazı AVM’ye sokan Kanyon bununla da yetinmiyor ve konser alanında şarap çay ve kahve ikram ediyor. Ve bedava seven Türk halkı da bu fırsatı pek tabiki kaçırmıyor. Açık büfeden başlayan ve insanların sıraya girip arsızca yemek istiflediği yemek anlayışlarına itinayla kılım. Bedava diye sorgusuz sualsiz alınan her şeye de aynı şekilde uyuz oluyorum ve bu ülkede birlikte yaşadığım çoğu insanı da maddi durumdan bağımsız olarak beleşçi olarak adlediyorum.

Tamam kimse benim gibi sürekli kazıklanmaya mahkum değil ama hali vakti yerinde iken sırf bedava diye ihtiyacı olmayan şeyleri tüketmek hatta stoklamak bana çok büyük terbiyesizlik gibi geliyor. Diğer yazıda bahsettiğim gibi sırf lounge’da bedava diye sabahın 6.30’unda viski içmek sanırım bu durumu gayet iyi ifade ediyor.

Bir de emekli insan modeli var. Parasının değerini mecburen bilmek zorunda olanlar ki, kendi annem çalıştığı ve emekli olduğu dönemdeki hal ve tavırları ile bu değişimin en güzel örneğidir. Dünkü konserde de bu türden olduğunu düşündüğüm kişiler ile aynı masayı paylaştık. 50 yaşın üstünde iki arkadaş, konserdeki yerlerini aldıktan sonra kahve ikramını ve şarabın yanında yenmesi için verilen peynirleri kendi çantalarından çıkardıkları simit ile yiyince ciddi bir Türkiye ironisi yaşamadım değil. Çoğu Avm’den daha yüksek gelir sahibi müşterisi olan bir AVM’de Pazar öğleden sonra caz konseri dinlerken, simit peynir ile kahve içmek tuhaf olduğu kadar orjinal. Bu arada merak edenler için söyleyeyim, oradaki ikramların hiçbirini almayıp kendi kahvesini alan bu nedenle de iki yakası hiçbir zaman bir araya gelmeyeceklerdenim.

Ve bahsi geçen emekli ruhundan ziyade, geliri gayet yüksek iken ihtiyacı yok iken her bedava bulduğu şeye saldıran insanlardan olmamayı da bir erdem sayıyorum.

ps. başlık şarkısı Büyük Ev Ablukada ve En Çirkini Güzellerin

7 Aralık 2012 Cuma

"kalmadı mevsimler, göçecek başka şehirler"


Benim için Fransa’da turist olmak,

Belki de hakkında en az şey bildiğim Avrupa şehrini nihayet görebilmek,

Önceden bir heves alınan biletlerin zamanı geldiğin de gitmenin insana angarya gibi gelmesi,

Geleceğe dair uzun vadeli plan yapmaktan bir kez daha ürkmek,

Kuru soğuğın beraberindeki güneşle bünyeyi aptal etmek,

Havaalanı loungelarında bedava diye sabahın 6’sında viski içen insanlara şaşırmak,

Fransızların dil milliyetçiliğini yerinde tecrübe etmek,

Ana metro istasyonlarında, bu inişin sonunda metrodan çıkabilecek miyim diye korkmak,
Merkezi diye dünya saçması bir otelde konaklamak,

Tartar adı altında geleneksel çiğ kıyma gerçeğiyle tabağımda yüzleşmek,



Siz ingilizce konuşurken, inatla Fransızca konuşan insanlarla anlaşmayı öğrenmek,

Sabah Öğle akşam arası servis yapmayan mekanlar yüzünden aç kalmak,

Kahveden taşikardi geçirmek,

Üç tekerli motosikletin ana vatanının Fransa olduğunu görmek,

Kahvaltıda mutluluğu le pain quotidien dostumda bulmak,

İşlek bir sokakta kırmızı ışıkta beklerken, kamyonundan inip işeyen bir Fransız’a şaşakalmak,

Pazar akşamı Templa’daki kalabalığa ve canlılığıa şaşırtmak,

Pek de sevemediğim Macaron’un neden pahalı olduğunu anlayamamak,

Eyfel’i o kadar yakından görünce matah bir şey yapmış gibi hissetmek,

Louvre müzesinin içini görmeden bile çevresine hayran kalmak,

Fransız’ın romantizmle hiç alakası olmadığını pekala tecrübe etmek,

Hayatında görmediğin kadar cafe bistro görmek,

Her yerde optik mağazına denk gelmek,

Kemik gözlüğü modasının çıkış noktasını keşfetmek,

Su’dan ziyade şarap içer hale gelmek ( restoranlarda gaz’sız su istendiğinde çeşme suyu geldiği için)

Şehirde krep kokusu ile sarılıp sarmalanmak,

Sn Germen’in o akşam kalabalığını pek sevmek

Ve şehrin kendisine, mimarisine hayran kalmaktı...

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonucu ise; Ülkeye geri döner dönmez iskender yemeye koşmaktı.

ps. başlık şarkısı Redd ile Küçük Bir Çocukken

6 Aralık 2012 Perşembe

"renklendikçe hayat gözlerimi yoruyordu"


Sevgili dünya;

Yazmamam asaletimden değil tembelliğimdendir.

Yerimde pek sabit kalamıyor, kaldığımda da maalesef pek üretken olamıyorum.

Keyif adı altında başka diyarları gezmelere gidiyor, sonra da çok yoruldum diye şımarıklık ediyorum.

Hayatın plan bozma inadı nedeni ile onu kandırıyor ve gelecek hakkında konuşmuyorum.

Her sene aynı şey olsa da 2012'nin bu kadar hızlı geçmesine (neyse ki bu sefer benim açımdan dolu dolu) çok şaşırıyorum.

Aynı iş yerinde 5.yılını doldurmuş bir fani olarak kendimle gurur duyduğum kadar utanıyorum.

Yoruluyorum, yorulmadığım  zamanlarda da zihnen kendimi yormayı başarıyorum.

Hayatta kendim gibilere başarılar diliyorum....

ps. başlık şarkısı Redd ve Küçük Bir Çocukken...

21 Kasım 2012 Çarşamba

"her şeyi yırtıp attım koparttım kanattım"


İçinde olmadığınız, gerçek anlamda yerine kendini koyamayacağınız durumları eleştirmek çok kolay. Hele ki sadece medya aracılığıyla izlediğiniz hayatlar için ahlak bekçiliği yapmak bedava.
 
İyi bir şey olduğundan değil ama magazinde olan biteni çoğu magazin muhaberinden daha iyi algılayacak bir görsel hafızaya sahibim. Total hafıza kapasitem de malumunuz. Farkındalığınız da biraz yüksek olunca, olan biten insani halleri takip etmek pek de zor olmuyor.
 
Blogumun gayri resmi misyonu bildiğiniz üzere Mirgün Cabas’ın gönül hayatı. Şu bloga Cola Cola’nın meşhur formülünü bile yazsam korkarım ki Mirgün Cabas, Evrim Sümer ve Tuba Ünsal’ın ayrıma/aldatma/birleşme faslının ilk döneminde yazdığım “ateşkes çoktan bitti geçti zannetin dur daha yeni başladım” başlıklı yazı kadar okunmaz.
 
Bu durumdan rahatsız olsam da, konuya dair manasız ilgim baki. Bu nedenle Mirgün Cabas’ın geçtiğimiz hafta sonu Asu Maro’ya verdiği röportajın satıraralarına da girmeden durmam.

Röportajı okuduktan sonra niye şimdi böyle bir röportaj vermiş ki diyenlere kısa bir özet geçelim.

Magazin muhabiri dediğiniz tayfa cehaletle beslendiği için, bir gün kızıyla Bebek Park’ında gezen Mirgün Cabas’ı haber yapıyor ve Mirgün Cabas Tuba Ünsal’ın kızını gezdiriyor şeklinde yayınlıyor. Bu haber sonrasında öğreniyoruz ki, bir gün de kim kimin kızıydı netleştiremeyen medya, Leyla diyen Mirgün Cabas’a, Sare değil miydi adı, ismini mi değiştirdiniz diye soruyor.

Takdir edersiniz ki, mevzu bahis kızlardan (güzel olanının) annesi iseniz bu karmaşayı sempatik veya basit bir salaklık olarak değerlendirmeniz pek mümkün değil. Bazı şeyleri yoksayarak kafanızı serin tutabilirsiniz. Gelin görün ki sosyal medya kan seviyor. Ve bir gün takipçilerinden biri Evrim Sümer’e Tuba Ünsal neden sizin hakkınızda atıp tutuyor sorusunu soruyor.

Tahminimce bu vesileyle de, iyilik timsali Tuba Ünsal’ın isimsiz olarak yazdığı “Annelikle ilgili ahkam kesip her türlü isteğinde çocuğunu babaya göstermeyen “anneler”in ayaklarının altında cennet değil cehennem var” twitini görüyor. Ve sonrası da çorap söküğü gibi geliyor.

Evrim Sümer şahsen benim pek de şaşırmadığım ama magazine fazlasıyla malzeme verecek twitlerini ardarda yazıyor. Her satırından ne kadar kızgın ve yıpranmış olduğu belli olan bu anne için “keşke” diyorum. Keşke ilk başlarda koruyabildiği sükunetini şimdi de sağlayabilse ve Tuba Ünsal’ın ekmeğine yağ sürmese. Ama işte o an mantığının pek de devrede olmadığı pekala anlaşılabiliyor.

                                              


Tuba Ünsal altta kalır mı, o da karşı tarafı çıldırtmış olmanın keyfini “ Birinin yalanları ve rezilliklerini ortaya dökülünce hemen karşı atağa geçer, iftira atar. Susun. O zaten saçtığı pislikte boğulacaktır. İyi bir kalp taşıyorsanız eninde sonunda hayat size mükafatını verir, beni hiç şaşırtmadı bu hayat. Zor zamanlara yukarıya bakıp gülümseyin” şeklindeki fazla manidar twitleri ile çıkartıyor. Ama son darbe için Gülbenergen taktiğini kullanıyor ve ulvi anneliğini hatırlatmak için “Bugün Sare’nin babası aradı. -kendini sakın üzme, sanın daraldığında kızına sarıl şahane bir iş yaptın“satırlarına sığınıyor.
 
Ve nedendir bilinmez bu olan biten sonrasında, her şeyi eline yüzüne gözüne bulaştırdığı için iki kadını da medya ortasında kavgaya tutuştursa da sessizliğini koruyan Mirgün Cabas konuşmaya karar veriyor. Röportaj klişe başlığı (ben kızımdan değil annesinden ayrıldım) ile temiz yüzlü televizyon çocuğunun imajını perçinlerken, Tuba Ünsal’ın hem mağdur hem de iyilik meleği olduğunu bize öğretiyor.
 
Bugünkü sevgiliniz gelecekteki eski sevgilinizdir minvalindeki sözü bilirsiniz.Bu noktada Mirgün Cabas’ın mevcut sevgilisi ile hiç ayrılmayacak gibi beyanatlarda bulunmasında (oysaki bknz. Ayşe Arman röp. Sanırım daha en başta, her ilişkinin bir ömrü olduğunu düşünüyorum. Yola böyle çıkınca da bir yerde nefesim tıkanıyor şaşırılacak bir şey yok. (Tuba Ünsal’ın gönül atlasına rağmen hem de)

Ama kızımın annesi izin verdiği müddetçe onunla ilgileniyorum satırları çok ama çok mesaj içerikli Belki Evrim Sümer dünyanın en kötü insanı, belki Mirgün Cabas kendisinden ayrılmakta (ki ayrılmaktan ziyade aldattı demek daha doğru) çok haklı, ne olursa olsun kızının annesini suçlamak ve bunu medya aracılığı ile yapmak, üstüne de Tuba mağdurdur demek hayatta önemsediği iki kişiden birine destek olucam derken, diğerinin de hayatını karman çorman etmek oluyor.

Elbette ayrılan çiftlerin birbirini suçlaması fazlasıyla olağan. Ama bunu medya aracılığı ile yapıyorsanız, bu saatten sonra o annenin çocuğunuzu sizinle görüştürüyor olmasına (evlilik olmadığı için kanuni zorunluluk olmadığı kanaatindeyim) bile şükretmelisiniz bence.
 
Ayrıca olaya bir de şu cümlelerle gözdağı katılıyorsa, bu hadise aşk sarhoşluğunu (artı orta yaş bunalımı) geçip saçmalamaya varıyor. “Ama dediğim gibi en çok da Tuba yüzünden üzülüyorum. Çünkü zaten çok ortada, görünen bir kişi, bir de bu şekilde anılmayı hiç hak etmiyor. Onun da konuşabileceği gazeteci arkadaşları, avukatları var, derdini anlatacağı mekanizmalar var ama bu adımları atmak meseleyi iyice kamuoyuna açmak anlamına gelir ki bugüne kadar en çok kaçtığımız şey bu” Kaldı ki Tuba Ünsal, beyanat vermeye hazır ise, madem Mirgün Cabas’ı seviyordun, sevgilisi ile arkadaş olma gereksinimi neden duyduğunu açıklayabilir mi? Bundan önceki gönül ilişkilerini ve aldatmaya meyiline (pardon onların hepsi özgürlüktendi) hiç girmeden , bu ilişkiye dair kendinizde hiç hata buluyor musunuz sorusunu da cevapladıktan sonra istediği PR’ı yapsın.

Nihayetinde o çok iyi bir insan. Hiç kötü düşüncesi yok. Çok da yetenekli, hem designer, hem yazar hem de oyuncu.
 
Bunlar işte hep bizim kötü insanlığımızdan.

Mutluluk onların, önyargılar bizim olsun.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Ayrıldıkları ilk dönemde Tuba Ünsal fake account açıp, oradan Evrim Sümer’e taciz twitleri atmadıysa ben de bu sosyal medyadan hiç anlamıyorum demektir.
  • İlk yazıda 6 aylık ilişki ömrü tahminim de yanılsam da ikilinin beyanatlarından Tuba Ünsal'ın 3. evliliğinin de yakın olduğunu düşünüyorum.
 ps. başlık şarkısı yine Özge Fışkın'dan Bıraktım

20 Kasım 2012 Salı

"kim olduğun, kim olmadığın yaşadıkça doğar içine"


GQ, Men of the Year ve yılın çifti olarak Tuba Ünsal ve Mirgün Cabas...

Bu kıyaslama bir başarı kriteri midir bilmiyorum ama yayın hayatına başladığından beri Vogue’dan çok GQ alıp okumuşluğum vardır. Hatta Vogue'u hep orada burada okuduğumdan, para verip okumamış iken GQ’yu bizatihi gidip alıp okuyorum. Bu noktada bir akşam sporda iken, men of the year seçimlerini anlatan Mirgün Cabas’ı heyecanla izlediği belirtmeliyim. Ama o heyecanım Mirgün Cabas'ın tereddütsüz seçtik dediği kişileri dinledikten sonra büyük bir hayal kırıklığına dönüştü.

O zaman twitterda da yazmıştım, Burak Özçivit’i anlamak, Fatih Terim’i kabul etmekle birlikte Orhan Gencebay’ın GQ tarafından ikon seçilmesini, kariyerindeki en sıradan kitapla Hakan Günday’ın yılın yazarı seçilmesini (karizması daim olsa da) ve özellikle de Meryem Uzerli’nin yılın kadını seçilmesini abesle iştigal buldum.

Men of the year seçiminde Muhteşem Yüzyıl’ı referans alma şartı vardıysa, dizinin başında aldığı bunca tehdite rağmen bu dizinin arkasında duran rahmetli Meral Okay’ı seçmek, çok daha anlamlı olurdu. (Bu noktada Tv’den izlediğim kadarıyla ne Meryem Uzerli ne de Timur Savcı kendisinin ismini zikretti teşekkür konuşmasında, bu unutulmuşluğu da kınamadan geçemem)

Mirgün Cabas’ın arkadaşları da olan Zenne filminin yönetmenleri Caner Alper ve Mehmet Binay’ın yılın yönetmenleri seçilmesini de haliyle anlayamadım. Yılın en cesur adımı diye bir kategori olsa, belki burada ödül alabilecek ikilinin yönetmenliğini değerlendirmek ziyadesiyle saçma. Çünkü filmin konuşulma nedeni seçilen konusu. Yoksa kimse de zenne’den bahsederken, “vay efendim ne de şahane yönetilmiş bir film demiyor”, kaldı ki Zenne belirli bir entellektüel çevrede konuşulsa da, bence amacına da izlenme veya vermek istediği mesaj konusunda ulaşmıyor.

Mehmet Erdem’in asla karizmatik bir sanatçı havası olmayacak olsa da seçilmesi pekala mantıklı. Bu derece patlayan bir albüm de son zamanda takdir edersiniz ki zor bulunur. Ahmet Kural seçimine de tartışmasız şapka çıkartıyor ve asıl dedikodu konusu olan GQ Men of the Year gecesine geçiyorum.

Bu ülkede, bu tür organizasyonların düzenlenmesi her daim büyük bir karın ağrısı olmuştur. Program canlı yayınlanmadığı (yayınlandıysa da izlemedim o ayrı) için bu gerilim biraz daha ortadan kalkmıştır muhtemelen. Bu sebeple de, gayet konuşulan ve eleştiri konusu da az olan bir gece olduğu kanaatindeyim.

Gecenin en çok konuşulan kişisi kuşkusuz Tuba Ünsal’dı sanırım. “Ev sahipliği” ve kıyafeti sayesinde geceye damgasını vurdu tabirini birçok gazete kullanınca, twitter’da yazdığım cümle şu oldu; “Tuba Ünsal ev sahibeliği meftumunu (sünnet düğünü” sahipliği ile karıştırmış. Ardından da şunu ekledim, “Bence Vogue gayet güzel bir kadın iken ilgi çekmek uğruna transparan bayalığına düşmenin abesliğini derin mermerci ve tuba ünsal’a anlatsın.” Fikriyatımın halen aynı, seksi olamayacak kadar sevimli bir imaj takınsanız da, dünyanın en iyi tasarımcısı (ki Zeynep Tosun da daha olma yolunda bir tasarımcı) sizi giydirse de, transparan = basitliktir. Kaldı ki, muhteşem marka Koton’la harikalar yaratan Tuba Ünsal’ın kendi kreasyonundan neden bir model seçmediği de ayrı tartışma konusu.

Kötü kıyafete rağmen güzelliğinden bir şey kaybetmeyen Tuba Ünsal ile yaşlı vefakat yakışıklı Mirgün Cabas, tam da GQ standartlarında bir çiftti. Ve bana kalırsa, bu gece Tuba Ünsal’ın bir anlamda zafer gecesiydi de. Sayısız kez medyada yer alsalar da, böyle bir organizasyonda tüm kameraların karşısında yer almak ilişki de “ciddi düşünüyorumk” (en nefret ettiğim kalıp) mesajıdır ki, Mirgün Cabas’ın hafta sonu verdiği röportaj bu ciddi düşünme mesajını ziyadesiye sağlamlaştırdı.

Takdir edersiniz ki o röportajın irdelemesine de sıra gelecek. Pek yakında önyargılarımla, seviyeli magazin durağında görüşmek dileğiyle..

Xo xo sayın okur..

Bu yazı ile pek alakalı bir sonuç;

Instagram’da Mirgün Cabas’ın fotoğrafını my men of the year başlığı ile yayınlamak, sanırım “zafer gecesi” derken neyi kastettiğimi açıklar.

ps. başlık şarkısı Sıla ve Her Şey Yolunda

19 Kasım 2012 Pazartesi

"esas durduğum yer, yalnızlığın yeri"



30 Yıllık Aslan burcu kariyerimde bir şeyleri yanlış yaptığımdan olsa gerek, kendimi genel ortalamada bencilden (burcumun has özelliği) ziyade enayi gibi hissediyorum.

İyilik perisi falan değilim gelin görün karşılıksız yaptığım çoğu şeyde sömürüldüğümü iyice hissetmekten (hissettirilmekten) ötürü iyice bezginim.

Karakter veya kişilik hangisi başımı yaktı bilmiyorum ama bana faydasını düşünmeksizin, birilerien yol göstermek belki de bilmişlik taslamayı seviyorum. Daha önce de yazmıştım, kalabalık ortamlarda insanlar soru sormak için beni seçer, öyle de bir sinyalizasyon hali mevcut bünyemde.

Şahsen bu yardımseverlik hali kendi tercihim olduğundan şikayet etmem de şaçma. Gelin görün ki, insanoğlu gün geçtikçe rahata alıştığı için, sizin bu yol gösterme halinizi otomatik pilota alıp istedikçe istemeye devam ediyor.

Bir de bu isteme halini çaktırmadığını düşünenler var ki, en kıl olduğum hadise de bildiğiniz üzere bir aptal tarafından aptal yerine konmak.

Pazartesi sabahı böyle hisli bir yazı yazmam, bir şey yaşamışım da içli içli kaleme döküyorum şeklinde algılanır muhtemelen ama aslında uzun zamandır yazmak istediğim, yazmadıkça da bana daha da batan bir hal aldı bu durum. Çünkü siz ne kadar umursamazca hareket ederseniz edin, etrafınızdaki zihni sinirlerin hesap kitap halleri, şark kurnazlığını gözardı edemiyorsunuz. Özellikle danışmak yoluyla iş yıkmanın türlü türlü versiyonunda uzmanlaşan insanlar iş hayatının gözdesi olmalılar. Bu kadar stratejistin harcanmasına gönlüm razı gelmez, hepsi ayrı ayrı ceo olsun isterim.

Kurumsal dünyanın iki yüzlülüğünü bu yazıyla sınırlandıramam, netekim o alanda da içim epey dolu. Bu nedenle kurumsallıktan çıkıp, insanı hallerdeki sömürülme haline de değinmeden geçmeyelim.

Cömertlik insanın cüzdanı ile değil, kalbi ile ilgili bir hadise. Ve bana göre gerçek cömertlik, karşılık beklemeden yapılan iyilik, verilen destek vb.dir. İnsani şartlarda gerçek cömertliğin Mevlana zamanında kaldığını düşünenlerdenim. Yani ben sana şunu yaptım sen de bana bunu ya şeklinde olmasa da, insanoğlu bilinçaltına ya da kulakardına bir yerlere olan biteni yazıyor. Ve sonrasında da en büyük hata sokağına sapıp, karşındakinin kendi gibi olmasını bekliyor. Sonrası da malumunuz hayal kırıklığı .

Benim derdim bu karşılıksız iyilik hali değil zaten.. Siz bir şeyleri sorgusuz sualsiz, sadece istediğiniz için yapıyorsunuz diye karşı tarafın bunu hak görmeye başlaması. Kaldı ki bazı yüzsüzlerin mevcutla yetinmeyip daha da fazlasını istemesi.

Pazartesi Pazartesi fazla insani bir yazı oldu. Böyle başlanan haftadan pek hayır da gelmez ama sömürüldüğüm alen beyan ortadayken, kendimi geri geçip istersen bunu da sen yap, ya da şuradan buradan sor öğren diyebilmeyi öğrenmem akıl sağlığım için şart.

Mutsuzluğumu 21 Aralık efsanesine dayandırıp, ben de çok zaman var sanıyordum, 2 gün son ayın 21’i diye teselli bulmam ve sabahın köründe de o 21’in Aralık değil Kasım olduğunu idrak etmem de, bu depresifliğimin vesilesidir. Allah gezegenleri de Maya’ları da nasıl biliyor ise öyle yapsın.

Ve bu yazının nihai özeti, eşek olana semer vuran çok olur’daki eşek olarak diğer eşek arkadaşlarıma selam ederim.

ps. başlık şarkısı Çocuk İle Sıla

15 Kasım 2012 Perşembe

"varlığı belirsizin anlaşılır mı yokluğu"



Yemekle teşviki mesaim çok olsa da, iştahlı biri değilimdir. Yani karşınızda yemek yesem, tok karnınız acıkmaz, ay ben de bir şeyler yiyim demezsiniz. Sabah kahvaltısı ve bazı favorilerim dışında da, ay şu olsa da yesek demem tamamen mevsimseldir. Hangi mevsimde neyi yiyemeyeceksem onu istemek gibi gayet insani dürtülerim vardır.
Eskiden beri varolan ama bir süredir zirve yapan bir hal var ki, ben iştahlı insan da sevmiyorum. Gözü dönmüş şekilde tabaklarını dolduran insanlardan zaten hazzetmediğim için, açık büfelerden itinayla kaçtım. Gelin görün ki, açık büfe olsun olmasın son zamanlarda iştahla yemek yiyen herkese gıcık olmaya başladım. Diet yapıyor olsam, bu huysuzluğu az çok anlarım ama durum böyle de değil. Bildiğin yemek yiyen insanlara kıl kapmaya başladım.
Burdan konuyu açlık grevlerine bağlayacak kadar sosyal mesaj insanı değilim ama yine de, aslında yediğimiz çoğu şeyin tamamen psikolojik olduğunu, “az”la kanaat etmenin büyük bir erdem olduğunu ve vücudunuza iyi davranmak için geç kaldığınızda geri dönüş yolunun engebeli olduğunu da belirtmek isterim.
Tabi bu noktada yediği her şeyin kalori hesabını yapan, insanları yediklerine ve kilolarına göre değerlendiren insanlara da hak verdiğim düşünülmesin, bilakis kendilerine de itinayla uyuz oluyorum. Hatta sürekli gündemi yemek/yememek olan insanlara da gıcık oluyorum. Ama bu yazıyı yazarak, ben de onlardan biri gibi olup çıkıyorum.
Kontrol delisi biri olarak plan yapamamaktan itinayla nefret ediyorum. Ne kadar yoğun olursam olayım, kafamda her şeyi sıralayabiliyorsam huzurluyum ama ne zaman ki, plan yapmak için yeterli verim olmuyor işte o zaman beni bir huzursuzluk sarıyor.
Zaten ömrüm gelecek planı yaparken bugünü es geçmekle geçiyor. İronik olan ise, hem yaşlanmaktan ve zamanın hızından korkar iken, bazı anlar da “zamanın bir çırpıda” geçmesini istiyorum. Bu noktada 2012 çok hızlı geçti diye düşünüp hayıflanırken, Kasım sonu da gelse keşke diye beklemem de olağan tutarsızlıklarım içinde yer alıyor.
Yazmak istediğim diğer şeyler ise, kötü zaman yönetimim ve bulduğum ilk boş vakitte “hiçbir şey yapmamanın keyfini sürmekten” ötürü ya anlamını ya da zamanını yitirdiğinden uçup gidiyor.

Bu yazıdan çıkmayacak sonuçlar;

  • "Bu neyin kafası" lafını 2 sene önce Krek'de duyup sevmiştim ama o günden itibaren herkesin diline pelesenk olan bu kalıptan kusmak istiyorum.
  • Nasıl ki telefon zil sesi insanın karakteri hakkında bilgi veriyorsa, benim gözümde parfüm tercihi de o şekilde ifade ediyor karşımdaki kişiyi. Özellikle kadınlarda ağır şekerli kokular benim bilinçaltımda "fazla kadınsılık" olarak işaretleniyor. Ve ağır parfüm severler leopar da giyer diyerek, kendi kendime bir datamining sonucu çıkartıyorum, böyle böyle önyargıda zirveye yükseliyorum.  
ps. Başlık şarkısı İmkansız ile Sıla

5 Kasım 2012 Pazartesi

"icabetinde, isabetinde haklı bir dengen yok"

Malumafatrus, kendi kendine soruyor bir kahvaltı için daha kaç mekan gezeceksin?

Eylül ayından beri burda kaldığım her haftasonunda felsefemiz aynı; havalar güzelken dışarı çıkalım, nasıl olsa kış gelince eve hapsolacağız. Bu mantıkla ve gelmeyen kışla evde kahvaltıyı unuttuk. Bir elin parmaklarını geçmeyen güzide mekanımızdan da baymayalım diye, ufak tereddütlerle yeni mekanlarda denedik.

Son denemelerimi gez,gör yaz mantığıyla sizinle de paylaşmak istedim.

İstanbul’da bir mekan iyi olduğu için popüler olmaz. Birileri orayı iyi gibi, popüler gibi, farklı gibi lanse ettiği ve hatta böyle kabul ettirdiği için popüler olur. Yani önce mış gibi yapılır, sonra şimdiki zaman vuku bulur.

Benim nazarımda Karaköy’deki hareketlenme de bu “kitlenin” başarısı. Esnaf semti olarak fazlasıyla karışık olan Karaköy’ün in mekanlar semti oluşunu başka bir mantıkla da açıklamak pek mümkün değil. Merak ettiğim Karaköy’ün de miladı dolunca nereye kayıcak bu popülerite, sahil yolunu mu izleyecek, yoksa direkt karşıya mı geçecek?

Bu negatif tavrım aslında Karaköy’e değil, PR sayesinde popülermiş mekanlara gıcık olsam da, popüler kültürün kölesi olarak gidip görmekten de kendimi alamam bilirsiniz.

OPS Cafe de popülerliğine dair bir şey duymadığım ama kahvaltısının zenginliği kulağıma çalınan bir mekandı. Karaköy’de Cumartesi sabahı gidenlerin hepsi Namlı’dadır diye düşündüğümden rezervasyon yaptırmadık, bu vesileyle de güzel havada içeride oturmak zorunda kaldık. Buradan dışarıda şahane bir manzara veya ortam var algısı oluşmasın, bünye olarak dört duvara kılız. Mekanın 4 kişilik masaya iki kişi oturtmama yaklaşımı açlıktan asabiyet seviyesi yüksek bünyemizde pek hoş karşılanmasa da, bir köşeye sığışmak suretiyle karnımızı doyurduk.

Cihangir’le başlayan ev rahatlığında cafelerin bir benzeri olan Ops Cafe’nin kahvaltısı için de notum 6.5 olur, 7’yi görmez sanırım. Aslında gayet lezzetli bir kahvaltıları var, tek kötü kısımları taze olmayan ekmekleri. Bir de Karaköy’e özgü, konsept kahvaltı mantığından kahvaltı tabağındaki reçel yerine bal kaymak alamıyorsunuz mesela, onu ek olarak almanız da hesapta hatırı sayılır bir fazlalık yaratıyor. Servis gayet iyiydi. Ama işte cafe/restoran olan yerlerin masa seçiminde yerden kazanalım diye de yuvarlak masayı tercih etmeleri, yemek esnasında akrobasi gösterleri yapmanıza vesile oluyor ki, Ops’da da kural pek değişmedi. Kahvaltı odağım olduğunda menünün diğer kalanı ile pek ilgilenemediğim için, maalesef öğle ve akşam vakti nasıldır yorumunda bulunamayacağım. Ama Karaköy’e yolum düşerse, Bej yerine kesinlikle tercih edeceğim mekandır, onu da rahatlıkla söyleyebilirim.

Pazar günü de sahil hattından sapmadık ve Sütiş ile yarattığı trafik nedeniyle bir keşmekeşe dönüşen Emirgan’a La Bloom’u denemeye gittik. La Bloom, bahsettiğim Emirgan keşmeşesinden sıyrıldıktan sonra İstinye yönünde solda kalan bir mekan. Hafta içi gündüz gözüyle gittiğinizde, boğazın kenarında yiyorum içiyorum diye hissedebileceğiniz bir lokasyona sahip. Gelin görün ki hafta sonu, trafik ve gürültü sayesinde yediğiniz içtiğinize bir de egsoz ekleniyor, mekanın da tüm albenisi yitip gidiyor. Albeni dediğim de aslında mekanın iç dekoru, yoksa mekanın ayırediciliği konumundan değil fiyatlarından. Takriben Aşk Cafe (kuruçeşme)fiyat standartlarına sahip mekanın kahvaltısı çok da anlamlı değil.

Anlamlı olmayan serpme kahvaltı seçeneği ki, bunca yıllık vizyonumla diyebilirim ki serpme (sizin teker teker seçim yaptığınız) kahvaltı =kazıklanma kahvaltısı . Sahanda yumurtanın döküm tavada gelmesi ve ekmeklerin, taze pişmiş gibi tahtalarda azar azar ikram edilmesi mekana özgü detaylar olsa da, mekanda en sempatik bulduğum şey kahvaltı menüsünün konsepti idi.

Bu noktada hafta sonu vale terörünün merkezi Rumelihisarı’na kahvaltıya gidenlere de, sürekli otobüs araba geçen yolun dibinde yemek yemekten zevk alanlara da, hele artık ezilme riski içinde olan Kale’nin müşterilerine de akıl diliyor, en güzel kahvaltı mekanı benim zamanında iltifatlar yağdırıp batırdığım mekanlardır diyerek satırlarıma son veriyorum (İzz Cafe kalbimde derin yaradır)

Kahvaltıdan bu kadar bahsetmişken ve Beşiktaş’ta menüsünde pişi, önünde sıra olan mekanlara inat Cihangir Yumurta’nın (Mehmet Ali Erbil ve Özgür Aras’ın ortağı olduğu) pişi de çok çok iyi olduğunu, servisinin de gayet hızlı olduğunu öğrenci milleti kalıplarını aşsın diye not düşerim.

ps. başlık şarkısı Leyla ile Sıla

29 Ekim 2012 Pazartesi

"git sen otur bahtın açılsın, yazın da güller açılsın"


Malumafatrus seyahat etmekten nefret ettiği ulaşım aracından , Bandırma istanbul feribotundan bildiriyor ve soruyor "Bayram benim neyime?".

Yaş, huysuzluk ve kişisel tercihlerin değişmesi münasebetiyle gelenekselci her türlü faaliyete itinaya gıcık oluyor ve bu faaliyetlerin içinde kendimi bulunca da ziyadesiyle asabi oluyorum.

Aile olarak bayramlara gereğinden fazla anlam yüklemesek de başka zamanlarda birarada olamadığımız için, bayramı tatil diye düşünemeyenlerdenim. Bayram tatili denildiğinde adresim bellidir. Aslında buna bir itirazım da yok. İtirazım insanı münasebetlere. 

Kuşak farkı hayatın olmazsa olmazı ve bence gelişim için de gerekeni. Ama bende birinci derece akrabalardan öteye geçilen akraba münasebetlerinde bu kuşaklar arasındaki uçurum büyük bir yabancılaşma hissi uyandırıyor. Bu durumda da adım yabaniye çıkıyor ki, bu durumun pek de yanlış olmadığı malumunuz.

Ve daha önce de yazı konusu yaptığım "nasıl evde kaldım" muhabbeti  her bayramda  zirveyi bir kez daha test ediyor. Modern veya gelenekselci hiç farketmez, ne yaparsanız yapın sizi siz yapan hiçbir unsur evlenmediğiniz sürece kimsenin umrunda değil. Yani benim yaşımdaysanız ya evlisinizdir ya da  bir hiç'sinizdir (nasıl bir kusuru var ise evlilik için tercihedilmeyen). Rahmetli duygu asena'nın dediği gibi kadının adı yok. Kadının adı için bir erkeğe bağımlılık şartı var. 

İşte bu ahval ve şeriat benim evliliğe olan hissiyatlarını daha da negatif yöne çekmekten öteye gitmiyor. En çok üzüldüğüm konu da evlilik derdinin en çok başka kadınları germesi. Yani aslen hemcinslerim evlenmeden sizi çeyrek insan olarak nitelendiriyor. Tabi evlenmek de tam olmaya yetmiyor, ancak çocuk doğurmakla tam olunuyor. Sonra da laf olsun diye soruyoruz, kadınlar neden mutsuz diye? Kadınların mutlu olmasını kim istiyor bence önce biz açıkça bunu konuşalım, iyi niyet gösterileriyle boş yere zaman harcamayalım.

Ayrıca kurban kesmenin de ibadetten ziyade bir vahşete dönüştüğünü, olayın paylaşmaktan ziyade kavurma yemek ve et hesabı yapmak olduğunu da söyleyerek bayrama dair tüm iyi niyetlerimi bu yazı altında toplayabilirim.

Ne mutlu her günü bayram  olan delilere ...

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar:

  • Boyu devrilesice sosyal medya yüzünden bu bayramı da kitap okumadan geçirmem kisisel tarihimin utanç bölümünde yer alsın.
  • Elimde kitap var iken asosyal diye nitelendirilen ben, elimde telefon olunca sanal sosyal oldum. Bu bağımlılık halini sevmesem de akıllı telefonların bayram boş durmaları için cankurtaran olduğunu da itiraf etmeliyim. 
  • Bu evlilik tablosu (darısı başına ekolü) da denizotobüsünde gördüğüm ortaokuldan sıra arkadaşım, yine ortaokuldan beri sevgilisi olan kocası ile yeni doğan bebekleri ile tamamlandı.
  • Bazı bihaber oldugum sosyal geyiklerden debayram sayesinde haberdar oldum. Mesela süpersonik yeğenim sayesinde gangnam style şarkısını ilk kez izledim ama küçük bir çocuk demek bol tekrar demek olduğu için de şarkıyı da kısa zamanda (bol tekrarda) ezbere aldım. Geç olsun güç olmasın apaçiymiş, doğuş'muş anlamam bence şahane bir stres atma yöntemi, benim gibi bihaber olanların da bu şahane uyuşturucu ile tanışmasını şiddetle tavsiye ederim. 
ps. Başlık şarkısı Leyla ile Sıla. 

22 Ekim 2012 Pazartesi

"çok sevdiğimden değil yahu zor sevdiğimden"


Mantı sevdalısı bir insan değilim. Hayatımın bir döneminde mantı bağımlısı da olsam, kırk yılda bir mantı yiyerek hayatımı idame ettirebilirim.

İstanbul’da bu seneye kadar mantı yemek istediğim de tek bir yere giderim, daha önce de çok yazdım Kardeşim Mantı (@Emirgan) mantı konusunda tek geçerim.

Açıldıklarından beri gittiğim için, buralar eskiden hep dutluktu diyebilecek kadar da tarihçelerini bilirim. Özellikle zırt pırt gittiğimiz ilk dönemlerinde ettiğimiz muhabbetlerin hatrına, gitmediğimiz de nerelerdesiniz diye de karşılandığım nadir mekanlardandır.

Bilmeyenlere kısa bir özet geçeyim. Aslında Bolu’lu olan Kardeşim Mantı’nın İstanbul’daki yerlerini anne (Nadire Teyze) ile oğlu (Hasan) çekip çevirmektedir. Ürünlerin hepsi de Bolu’dan gelmektedir.

Kardeşim Mantı’yı orjinal kılan her yaptıkları yemeğin lezzeti ve aynı zamanda Hasan’ın haliyet-i ruhudur. Çok cinsiyetçi bir yorum olacak ama söylemeden geçemem Hasan’ın cinsel tercihi (eşçinseliği) müessesenin huysuzluğunun temel taşıdır.

Kardeşim Mantı’ya gittiğinizde Seinfeld’deki Hitler Çorbacı’sı bölümünü hatırlamamak mümkün değil. Ben ki son 4 yıldır, her gidişim sonrasında “niye geliyoruz ki buraya” diyip diyip halen gidiyorsam, bu sendromu en iyi Seinfeld açıklar.

İlk başlarda Hasan’ın domaninat ve benim dediğim olur tavırları, size cool veya değişik gelebilir. Kaldı ki, yeni müştelerine arıza yönünü sınırlı olarak gösterir Hasan. Ama bizim gibi müdavimseniz, arızasından bolca nasiplenirsiniz.

Kahvaltı verdiği günlerden birinde, ek peynir istediğimizde yanda market olmasına rağmen peynirim bitti dedikten sonra biz oraya gitmeye devam ettiğimiz için sanırım başımıza gelecekleri de hakettik. Müşteri yoğunluğu artmasına rağmen inatla iki kişi kalmaları sebebi ile önce kahvaltı vermeyi bıraktılar, ardından da yemek sonrası çay ikramını.

Ticari işletmedir, istediğini yapmakta özgürdür pekala. Ama Hasan’ın sorunu, sadece kendini zeki sanarken, karşındakileri salak yerine koyması. Bu haftasonuda mis gibi havada, dışarıda büyük masa hariç tüm masalar dolu iken, bizi bu masa rezerve diye içeri aldı ya, işte o zaman tepemiz attı. Ona da çemkirdiğimiz için, buraya da gönül rahatlığı ile yazıyorum, esnaflık böyle ufak hesaplar ile müşteriyi kandırma sanatı değildir.

Güzel mantı için de bu kadar eziyet ve gerilim çekilmez. Güzel mantı için bence siz yine de gidip görün . Kaldı ki tavsiye etmeye de devam ederim. Ama artık kendim Casita’ya gider yerim mantımı ( dürdane’sini daha çok severim o ayrı), Hasan da kendini haklı görmeye devam eder.

Bu aşk da burada biter...

ps. başlık şarkısı zor sevdiğim'den

9 Ekim 2012 Salı

"and i hear your words that i made up you say my name"


Bir keyifli şehir olarak Amsterdam ve o şehirde geçirilen 2 gün'cük;

Schengen batması illetim malumunuz. Vize süremin sona ermesi ile bir yerlere mi gitsem hissi kendini iyice hissettirdiğinden, geçtiğimiz haftasonunu Amsterdam’a ateş almaya gittim. Eğer bendenizin Amsterdam’da tanıdığı biri ve onun da evi olsaydı, ya da benim ucuz bilet bulma yetim olsaydı bu çok da büyütülecek bir durum olmazdı. Bende ikisi yokken, gezme hevesi vardı. O hevesle de yollara düşüp, gittiğime de pek memnun oldum.

Hafta sonu gezmesi olarak değerlendirdiğimden mi, turistik seyahat halini sevmediğimden mi bilmiyorum, ilk defa gittiğim Amsterdam’da yıllardır gidiyormuşcasına rahat vakit geçirdim. Şurayı da görmeliyim, burda da onu yemeliyim yerine aa burası güzelmiş şurada oturalım, sonra da burada bir şeyler içelim derken vakit geçip gitti.

Hiçbir müzeyi ziyaret etmememe mazeret olarak dar zamanları göstersem de, gün gelip geniş vakitlerde müze mi gezerim gittiğim şehrin kafesinde kitap okuyup insan mı izlerim bilemiyorum. Nihayetinde kendi ülkende yapmadıklarını başka ülkeye gittin diye niye yapasın ki mantığım baki. Burada olduğu gibi, oralarda da ne yer ne içerim diye düşünmekten öteye gitmeyen vizyonum turistik açılımı da bu kadar oluyor haliyle.


Yazıdan çıkartılacak asıl sonucu şuraya iliştireyim, ben Amsterdam’ı çok keyifli buldum sayın okur. Ve hatta Viyana’dan sonra bir 6 ay çalışmayı tecrübe etmeyi gerçekten de istedim. Bir kere butik bir şehir Amsterdam ve bana göre en güzel özelliği de bu.

Kanallar ve evler, evler ve kanallar kimine göre çok sıradan bana göreyse çok güzeldi. Her köşede yer alan bir kafede oturmak o kadar keyifli ki, Avrupa’nın genel kötü servis anlayışına bile takılmıyorsunuz.

İstanbul’un havası için şöyle böyle dedik ama ben 4 mevsimi 1 saat içinde Hollanda’da tecrübe ettim, ki en sevmediğim şey böyle gel git havalar olsa da kanım ısındı Amsterdam’a. Kaldı ki, Cuma akşamı pek şahane!! şekilde karşıladı beni Amsterdam.


Havalimanından trene binerek 15 dakikada şehir merkezinde olma hayallerim, tren seferlerinin yangın ihbarı nedeniyle iptal olması sonrasında, o kalabalık ile otobüs beklemek ve otobüste yer bulma mücadelesi ile boyut değiştirdi. Yağmur yağıyordu, otobüs gelmedikçe otobüse binecek insan sayısı arttıyordu ve inadına taksi sırası da azalmıyordu. İlk defa yurtdışına çıkıyorum, kendim gelir tecrübe de ederim havalimanında beni karşılamanıza gerek yok fikrimden dolayı kendi aklıma ve sonrasında da şansıma küfrettim. Ve 2 saat rötarla yağmurlu ve kalabalık şehir merkezine varabildim.

Turistik faaliyet olarak redlight’tan da geçtim, caffeshop’a da girdim ama Jordaan ve NineStreets kısmını görünce, şehrin seks odaklı bir şehir olarak lanse edilmesine gerçekten üzüldüm. Kızlara hayran oldum bir kez daha baktım bir kez daha hayran oldum. En büyük farkın burun ve ince yüz hatları olduğuna kanaat getirdim.

Bisiklet kullanımının yaygınlığına kendimi hazırlasam da, önüne ve arkasına minicik bebekleri koyarak seyahat eden ebeveynler veya sepetlerinde gezen köpekli bünyelere şaşırmadan edemedim. Viyanadan sonra Hollanda’da bisiklet kullanımının daha kurallara bağlı olacağını düşünüyordum ki, uygulamada pek de öyle kuralların olmadığını tecrübe ettim.


Yıllar sonra bisiklete binmek, bunu trafikte ve kontrapedallı bisikletle yapmak benim açımdan pek kolay olmadı. Hatta başlarında epey stresli (itiraf ediyorum rezilliklerle de dolu) olsa da, nehir kenarında sakinleşen sokaklarda bisiklet binmek pek de güzel oldu.
Cumartesi akşamı Los Pilones adlın bir meksika restoranında yemek yedik ve çok da eğlendik. Küçük bir mekan olduğu için rezerbasyon yaptırıp gitmeniz şart ama o rezervasyonu yanlışlıkla Jordaan’daki yeri yerlerine yaptırma ihtimaliniz de yüksek. Biz yanlış rezervasyona rağmen barda yer bularak epey lezzetli yemekler yedik. Yerel lezzet olarak sadece kızarmış patates yediğim için, vay efendim şurada da şunu deneyin gibi önermelerim haliyle olamayacak.

Peynir çeşitleri epey bol da olsa, bu çoğu çeşidin kahvaltı için ideal olmadığını hatırlatmakta fayda var. Ya da benim damak tadım değişikliklere pek açık değil. Yine de oraya kadar gitmişken şarap ile beraber keyifle içilecek peynirler almadan gelmeyin uyarısını da yapayım.


Eşya taşımak istemiyorsanız ve çok da peynir almayacaksanız biraz farkla bunların hepsini havalimanından da almanız mümkün. En azından beni fuhrerschein böyle güzelce kandırdı. Neden bilmiyorum (ama tahmin ediyorum) hayatımda hiçbir şey almadan (peynir hariç) döndüğüm ilk yurtdışı şehri oldu Amsterdam. Kısa zamandan ötürü alışverişle vakit harcamamak ile 2 günlük yurtdışına çıkma lüksünün mali ağırlığı halışveriş hevesimi de bir güzel gölgeledi.

Zaten her ülkede aynı Kate Moss billboardu görmek de, alışveriş hevesini tüketici bir durum. Böyle vakitlerde kahrolsun küreselleşme demeden de geçemiyorum.


Güzel insanlardan oluşan Hollandalıların kötü ayakkabı tercihlerinin nedenini anlamamakla birlikte, her kıyafet ile bisiklete binebilme yetilerine hayran oldum.

Uzun lafın nihai fikriyatı; imkanım olsa Amsterdam’a Nisan- Mayıs gibi gidip, geç kararın havanın keyfini sürüp, göremediğim parklarda miskin miskin oturmak isterim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • O kadar güzel burunlu insanın olduğu ülkede estetik cerrahisi gelişmez , bu nedenle bence karakteristik Türk burnu estetik cerrahların velinimetidir.

  • En çok zenci gördüğüm Avrupa şehri olan Amsterdam’da dilenci veya evsize de rastlamadım ki, bu şehrin genel haliyse gelir dağılımı için de nispeten adil diyebiliriz sanırım. Ya da bu konuda uzman görüşü için Ozan’ın fikrini alabiliriz.

  • Gitmeden önce şehrin ot koktuğuna ilişkin birçok yorum okumuştum, onu şöyle çevirmek daha doğru olur sanırım, coffeeshop’ların yamacında o keskin kokuyu alıyorsunuz ama şehrin geneli için kokuyor demek de yanlış olur.
  • Hollanda Schiphol Havalimanı bugüne kadar gördüğüm diğer Avrupa havalimanlarına kıyasla kesinlikle en büyüğü idi (bilmeyenler için Avrupa vizyonum dar). Bu sebeptendir ki, ilk defa gidenler için uçak saatinden vakitlice gitmekte fayda var. Online check-in sayesinde sıra falan beklemiyorsunuz ama uçağın kalktığı kapıyı bulana kadar epey zaman harcayabilirsiniz. Bir de azıcık alışveriş yaparım derseniz, o uçak kaçar ben size söyleyeyim.
  • AHL’den farklı olarak her uçuş için ayrı x-ray kontrolü olması yoğun dönemlerde diğer kalabalıklar nedeniyle uçağı kaçırmanıza engel olsa da, nereden baksanız gereksiz iş yükü. Bir de daracık bekleme salonlarını o aletler ve kontroller nedeniyle iyice daraltmak da benim türk mantığımıza ters geldi onu da burun kıvırma niyetine yazayım.
ps. başlık şarkısı  Adele ile Melt my heart to stone'dan.

"güneşi beklerken"

Bora'nın Kitabı (gizli anların yolcusu vol.2)

Kolay okunan yazar aynı zamanda sevdiğiniz yazar ise kayıtlara geçsin ben Ayşe Kulin'i seviyorum sayın okur. Tam bir hafta önce aldığım ve fotoğraf cekme derdinden pek de kapağını açmadığım kitabını bugün bitiriyorsam kendisi için okunabilir kitap yazmayı biliyor diyebiliriz sanırım.

Bora'nın kitabı bir devam kitabı ve ne tesadüftürki, bir yıl arayla çok da paralel zamanlarda okudum iki kitabı da. Gizli anların yolcusunu burun ameliyatım öncesinde ve sonrasında okumuştum ki, nekahet döneminde kendinizi kaptırdığınız bir kitabın ne kadar iyi geldiğini okuyan bilir (bir önceki ameliyat kitabı için bknz. Olasılıksız). Kaldıki ben her iki operasyonun başlamasına 5 dakika kalana kadar kitapla kendini oyalayan bir manyak olduğumdan narkoz öncesi kitap seçiminin önemine inanırım.

Gizli Anların Yolcusu çabuk okunabilir olmakla birlikte benim gözümde biraz oldu bittiye getirilen bir kitaptı. Özellikle uzun süre heteroseksüel olan bir erkeğin bir anda gay oluşunu (aslını bu durumda biseksüel demek daha doğru) fazlasıyla oldu bittiye getiren roman tecavüze uğradığı için gay olan diğer karakteri ile fazlasıyla klişe barındırdığı için sanırım bu kadar çok okundu.

Ve bir çok okunan yazar klişesi olarak da çok satan kitabın devamı da bir yıl geçmeden çıktı. Şimdi bendeniz Ayşe Kulin'e sevgimden (ya da asaletine hayranlığımdan) bu iki kitabın da işin başında planlandığını, hatta aynı süreçte yazıldığına inanmak istiyorum.

Kitap yayınlamanın öncelikli amacının para kazanmak olduğunu hatırlayınca, ilk kitabın gördüğü ilginin ikinci kitabı yazdırdığı sonucuna varıyorum ki, o zaman da kitapla gönül bağım kurulamadan kopuyor.

Nihayetinde ilk kitapta Bora'nın hayatına dair bazı bilinmezleri netleştirmek adına yazılsa da sonu belli, bu nedenle de sürükleyicilik açısından ilk kitabın gerisinde kalıyor. Hatta bana sorarsanız fazlaca zorlama hissi uyandırıyor.

Bana göre bu kitap gizli anların yolcusu'na eşcinsellerden gelen tepkilere de cevap olarak yazılmış. Bora'nın iç dünyasını anlatarak, ilk kitapta oluşan gizeme cevap verme amacı güden öykü bana göre hiçbir yerde "aa" dedirtmedi. Bu demek değildir ki, üçüncü kitap yazılsa okumam, pek tabi koşa koşa gider ve bir çırpıda da bitiririm. Çünkü sanırım benim için bazı dönemler iyi kitap bazı dönemlerde sürükleyici kitap okumak önemli. Ve bence Türk edebiyat dünyasında da bunu Ayşe Kulin kadar iyi yapan yok.

Kaldı ki kendisi ne kadar güzelse bir o kadar da çalışkan bir yazar ki, sürekli raflarda yeni kitaplarıyla yer buluyor. Yalnız insanın kendi yazdığı romana yine kendi yazdığı siir kitabından bir sürü alıntı koyması da abesle iştigal, onu da belirteyim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Ayşe Kulin'in menajeri Barbaros Altuğ'un aynı zamanda Perihan Mağden'inin de menajeri olmasını niyeyse benim yargılarımı bir türlü anlamlandıramıyor. Çünkü uyuzluk anlamında birbiriyle gayet uyusan Altuğ-Mağden ikilisinin yanında güzel Kulin fazla asil kalıyor.

Başlık şarkısı Mor ve Ötesi'nin yeni albüm adı.

8 Ekim 2012 Pazartesi

"nereye kadar uçabilirim havada? nereye kadar kaçabilirim karada?"



Bugün (6 Ekim) kişisel tarihime not düşülesi bir gün. Kapıkule sınırkapısının ötesine epey gecikmeyle adım atan bendeniz ilk defa bugün bir başıma gurbet ellere seyahat ediyorum. Gerçi tek başımalığım sadece gideceğim yere varana kadar ama olsun sıradan hayatımda ufacık bir değişikliği bile mevzu bahis etmeyi seviyorum.

Aslında tatil dönemlerinde kaosa dönen havalimanlarını belirli bir sakinlik içindeyken epey seviyorum. Ve THY ile uçmadığım vakit, hizmet anlamında (zamanında kalkış hariç) ne kadar iyi olduklarını ziyadesiyle tecrübe ediyorum.

Bunu daha önce yazdım mı bilmiyorum ama bence host veya hosteslik akıllı insan için değil sayın okur. Bence kesinlikle havayolu falan farketmeksizin tüm hosteslerin maksimum calışma süresi olmalı ve yol yakınken insanlar kendini bu pek janjanli sayilan meslekten kurtarmalı.

Instagramdaki modaya uyarak bulut işine girdim gireli tüm servis arkadaslarım benim için uygun kareleri takip ediyor. Ama su an itibariyle söyleyebilirim ki bulut fotoğrafı uçaktan çekilir.



Yalnız seyahat etmenin bir gerginliğini henüz hissetmedim ama serde klasik bir vize kontrolü tedirginliği var ki, bu sebeple üçüncü dünya ülkesi olma halimize bir kez daha küfrediyorum.

Uçağı beklerken (hatta lounge'da) kimlerin iş seyahati için geldiğini ve kimlerin business uçacağını tahmin edebiliyorum. Çalıştığı sirket karşılamıyor iken business uçakları da ayrıca tebrik ediyorum.

Ve telefon veya laptop ekranıma bakılmasından nefret eden biri olarak, sürekli seyahat eden kişilerin özellikle veri güvenliği açısından ekran koruyucu kullanması gerektiğini düşünüyorum.

Bugün oraya uçmasam da Amerika'ya gitmeyi ne kadar çok istiyorum bilemezsin sevgili blog. Para zaman vb şartlarını sağlamak zaten zor ama o kadar saatlik yol nasıl geçer gerilimini hayal kurarken bile yaşıyorum.

Turist olmak ne kadar güzelse zaman farkı da o kadar kötü bir sey benim nazarımda. Bir saat bile özellikle eve dönüş vakti can sıkıcı benim için. Bir de okyanus ötesi zaman farkını hesap ederek alınan aksiyonlara, beynin sürekli zaman hesabı yapmasına hiç ama hiç alışık ve barışık değilim.


Hangi şehrin üzerinden geçerken bitirdiğimi bilemediğim Bora'nın kitabını ayrica yazı konusu yapmak için de satırlarıma burada noktalıvirgül koyuyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Sessiz sakin lounge'da tavırlarına ben burdayım diyen Mehmet Ali Erbil'in kendini meşhur olmaya fazla kaptırdığını ve çok sevildiği gibi bir kanıya kapıldığını da belirtmeden geçmeyeyim.

Az önce ilk defa havadayken bir uçak gördüm ve yaptığı hızı da gözlemleyince mekanik camiasına bir kez daha hayran oldum. (Gene de insan yapımı meret, bir yere insin de ondan sonra hayran olmak da fayda var. Gerçi siz bu yazıyı okursanız biz de yere normal bir seyirde yere inmişiz demektir)

Her seyahat öncesinde hatırlamak da fayda var, sizin geç kaldığınız uçak dışında hiçbir uçak zamanında kalkmaz.

ps. başlık şarkısı Serdar Şensezgin ve Nereye Kadar