28 Aralık 2011 Çarşamba

"aklına gelecek eskiler kalbin atacak hıçkıra hıçkıra"

Maşallah 2011 giderayak arkasından kötü konuşmam için elinden geleni yapıyor... Çoğu işte olduğu gibi, bizim şirkettede yıl sonu itibariyle geri kalan 360 gün çuvala girmiş gibi bir acele ve yetiştirme hali var. 
Acele zaten benim göbek adım. Ben ne kadar aksini tercih etsem de sakin bir işimin olduğu pek görülmüş değil. Son dakika adrenalini ile motive olmak gibi bir bağımlılığım olmasa da, zamanla hep bir yarış halinde olmak kaderim halini aldı. 
Ve en olmadık sorular, en olmadık zamanlarda sorulduğu için ben de bu koşturmacada " niye tüketiyorum kendimi böyle?" sorusunu soruyorum. Sorularım, ben kendimi tüketirken istifini hiç bozmayan kişileri (sözde iş arkadaşı) görünce daha da can yakıyor. Bu enayiliğim böyle gitmeyeceğinden, ne zaman kime nasıl patlayacağımı hem merak ediyor, hem de kendimden korkuyorum.
Anlayacağınız yorgunum dostlarım, yorgunum artık. Keşke yeni yılla eski yıl arasında bir 10 gün olabilseydi de,  gerçekten "yeni" bir başlangıç yapmak için dinlenip, kendimize gelebilseydik. Şu an önem atfetsek de atfetmesek de, koca bir balon 1 Ocak sabahında patlıyor. Sanırım hayatın her noktasına bir araf vakti gerekiyor...
Ve bu yazı ne amaçla başlandığı artık hatırlanmadığı için böyle de ucu açık bir şekilde sona eriyor.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
Sonunda bu da oldu ve yazmadığım vakitlerde benim burnum koktu sayın okur. Hayır yanlış okumadınız ( ya da ben doğru yazdım) burnum kopmadı, koktu. Sizin hiç burnunuz koktu mu bilmiyorum ama bendeniz "insanın koku alma organının kokmasını" epey absürd buldum. Hatta olayı klasik şizofrenime bağladım. Ama artık kapı komşusu yaptığım doktoruma gidince (burnum koktu diye gitmedim elbet) bunun da benim meşhur burun ameliyatımın bir sonucu olabileceğini öğrendim. İki gıdımlık burnumda ( yazar burada sanki küçük bir burnu varmış algısı yaratmaya çalışıyor) bitip tükenmeyen kabuklar kuruma başlayınca böyle şeyler de olabilirmiş. Doktorumu sevdiğimden de olabilir ama ben başıma gelecekleri bana tek tek söyleyemeyip ben yaşadıkça teyit etme tarzını seviyorum sanırım. Aksi takdirde en başında şu da bu da olacak deseydi, ilaç prospektüsü okuyup bütün yan etkileri sırasıyla hisseden hasta halini itinayla alırdım. Kıssadan hisse, bu operasyonu Nisan- Mayıs gibi olursanız, sonrasında tuzlu sularda yüzmek iyileşmenizi hızlandıracaktır diyerek bu haftalık vizyon misyon görevimizi de sonlandıralım.
Bir diğer kronik sorunsalım uçuğum da sağolsun son dakikada geldi yine dudağımdaki yerini aldı. İşin komiği, 2 haftadır dudaklarım o kadar kuruyordu ki, her ana bir uçuk çıkacak diye bekledim, çantamda kremimle gezdim. Ve sonra yok ya sadece kuruluk herhalde bu diyerek, kremi evde bıraktığım gün uçuğum üst dudağımda botoks etkisi yarattı. 
Anlayacağınız sadece ruhum değil, vücudum da yorgun düştü. Buna da şükür diyerek, akıl sağlığımı da yıl sonuna kadar koruma umuduyla satırlarıam son veriyorum. 

Başlık şarkısı bende Funda Arar etkisi yaratan (iyi ama sevemiyorum nedense) Burcu Güneş şarkısından

25 Aralık 2011 Pazar

"hem aynıydık hem apayrı darmadağın nar taneleri"


Yıllar hızlıca geçip gidip; birbirinin aynısı olmakta bu kadar ısrarcıyken, ben niye her yıl için bir değerlendirme yazısı yazmakta bu kadar ısrarcıyım bilemiyorum.

2011'e dair en büyük hissiyatım, çok çabuk geçmiş olması. Ayrıca uzun zaman sonra saçlarımın rengini de modelini de major bir şekilde değiştirdiğim yıl olarak hatırlıyabilirim 2011'i. Bunun dışında aklıma bir şey gelmediği için kısaca silik yıl demek istiyorum 2011'e.

Tabi bir de şu var ki, mutluluk uzun ömürlü bir hal değil. Yani ben misal 2011'de çok mutlu olduysam da, bugün bunu hatırlamam pek kolay olmuyor. Ama mutsuzluk öyle mi, tüm yıla büyük bir gölge düşürebiliyor.

Çok şükür öyle bir derdim de olmadı galiba bu sene. Zaten fil hafızama göre 2011'de pek bir şey de olmamış. Ne demiş Hander Yener; bana seni inandiran bir iz gerek. Eğer 2012'de rahat nefes alabilirsem, olsa olsa 2011'in izi de bana bu olabilir. 

2011'e hangi umutlarla girdiysem, bu seneye de aynı hedefleri taşıyabilirim sanırım. 
Paranın kadir ve kıymetini bilme olayından artık vazgeçtim. 30 yaşına basmış ve birikmiş tek kuruşu bile olmayan bir fani olarak bu boş hayallerle sizin de başınızı ağrıtmak istemiyorum. 
İş olaylarından da artık gına geldi. Twitter mentorü AHmet Durul'un dediği gibi "eğer önünde bir sorun varsa bu senin sorunundur. Birisi bir şey yapacaksa o sensin.Bir şeyler değişmeliyse önce sen değişeceksin". Bu nedenle de ne istediğimden emin olmadan bir şeyler şöyle değişsin türünden de yeni yıl dileklerine girmiyorum.
30 Yaşına basacağım gerçeğini de, yılbaşında evde olacağım gerçeğini de kabullendim sayılır. Çok şey değişebilir umuduna sarılmak yerine, gitmek istediğim yolu bulmayı istiyorum yeni yılda. Bir de, zamanla savaşmak yerine, galibin o olduğunu kabul etmeye karar verdim ki, su yolunu bulduğun da boşa kürek çektiğim hissine kapılmayayım.

ps. başlık şarkısı kusburnu sayesinde az önce dinlediğim Nar filminin soundrack'inden.

23 Aralık 2011 Cuma

"güneş batar mı gün bitince, kalp durur mu sevmeyince?"


Şirketlerin hası kendini özel vakitlerde gösterir. İyi bir yılbaşı partisi yapan, üstüne bir de yeni yılda tüm çalışanına hediyeler dağıtan şirket gözümde kraldır. Gerçi böyle bir şirket var mıdır onu da bilemiyorum. Ben kronik burun kıvırıcı olduğumdan, her halta kusur bulabilirim ama yine de şirketin %65’ini eğlendiren bir yılbaşı eğlencesi, bence iyi bir eğlencedir.

Şirket eğlencelerinin en büyük merak olgusu, ilk dağıtanın kim olacağıdır. Geçmiş tecrübelerden ( ki tecrübenin geleceği olmaz) birkaç aday vardır ve gözlerde onların üzerindedir. Ama her eğlencede yeni bir aday da çıkabilir. Özellikle elinde sürekli kadehle sadece içiyor gibi gözüken bünyeler, gecenin talihlilerine bir sonraki gün her şeyi detaylıca anlatmak için gözlerini dört açar.

Bir de o gece için giyilen kıyafetler vardır ki, oradaki seçim de son derece kritiktir. İş çıkışı gidildiği için çok abartılı olmayan ama her zamankinden de farklı bir hissiyat oluşturacak kıyafetler her zaman tercih sebebidir. Genelde iş için alakadar olduğunuz kişilerin, farklı bir yüzü olduğunu görmek de, iş hayatının sosyal dedikodu faslına yardımcı olur.

Bizim şirketin eğlenceleri, şahsi kanaatime göre ortalamanın üstünü mutlu ediyor. Bendenizse, 2 haftadır Ayhan Sicimoğlu albümüyle zaman geçirdiğim için, kendisinin çıktığı bir yeni yıl partisi olsa ne güzel olurdu diye düşünüyorum. (Bu düşünceyi gerçeğe dönüştüren ve henüz yeni yıl partisi gerçekleşmemiş kurumların davetlerine de açık olduğumu belirteyim)

Hayatımda ilk defa bir Ayhan Sicimoğlu albümü dinledim ve 2 haftadır da 4-5 şarkı dışında, latin rüzgarından kurtulamadım. Kazuletin teki olmasaydım, bir latin kursuna çoktan yazılmıştım öyle diyeyim size. Hayır albümde slow olan şarkıları da sevdim bir de. Hele kızına ithaf ettiği şarkı, Ayşecim bu şarkı sana deyişi falan hepsinin hastası oldum.

Bir de işle kafayı yediğim zamanlarda Nadie Como To'yu shuffle’a alıp, onunla kendimi motive ettim.

Albüm sebepli Serdar ortaç bile dinledim diyeyim siz anlayın ve kafayı dağıtmak istiyorsanız kendinize bir En Estambul albümü alın...
ps. Şarkıları çok ilkel şartlarda mikslediğim için bahsettiğim şarkı ile sizin dinlediğiniz şarkı aynı olmayabilir..

21 Aralık 2011 Çarşamba

"i've been a fool, again doesn't matter what i do"

“iyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. ya da hiçbir şey çıkmaz.”

Oğuz Atay’ın bu sözlerinden ben de Leyla ile Mecnun sayesinde haberdar olanlar kervanındayım. Bu sözden önce mutluluğa dair en iyi tarif Yüksek Topuklar’da yer aldığını sandığım “mutluluk böyle bir şey olsa gerek, beklenmeyen ama gelen” satırlarıydı.

Daha önceden bilseydim bu satırları, muhtemelen birçok yazıma başlık yapardım. Beklenenin gerçekleşmemesinin bünyemde yarattığı asabiyet malumunuz...İstenildiği zaman gerçekleşmeyen şeylerin verdiği kabak tadı ise ayrı bir dert.

Misal, hayatımda “sen zayıfladın mı” sorusunu en çok duyduğum dönem aslında bu konuya hiç eğilmediğim vakitlerdir. Ve çaba harcamadığım bir konuya dair iltifat almak da, nedense bende insanları kandırıyormuşum hissi yaratıyor. Zaten iltifat alma konusunda gayet sağlam bir saçmalama potansiyelim var. Üstüne bir de spontan gelişmelerdeki zevzek ruhum ortaya çıkınca, şahane tepkilere imza atıyorum.

İtiraf ediyorum, eskiden “ sen zayıfladın mı” diyenlere; eğer zayıfladığımı düşünmüyorsam yok aslında falan diyordum. Sonra dedim ki, bu iş algı işi; birileri senin zayıfladığını düşünüyorsa zaten zayıflamışsındır. Ondan da artık beyanatlarımı, “ya evet öyle oldu, burun tıkandı iştah gitti” şekline çevirdim. Spor sayesinde kilo vermediğimi ya da veremeyeceğimi bildiğimden, olayın sporla pek ilgisi yok diye de yorumumu her cümlemin sonuna iliştiriyorum.

Her sahiplik, devamına kaybetme korkusunu da beraberinde getirdiği için son zamanlardaki iştahımın bana kaybedilen kiloları geri kazanmak olarak geri döneceğinden de fevkalade korkuyorum. Tabi bu korku iştahımı kesmiyor sadece yemek sonrası pişmanlık olarak mideme ve böğrüme oturuyor. Bir de aslında verdiğim kilo da atla deve değil ama işte algılar sayesinde (pozitif mahalle baskısı) tığ gibi olduğumu sandığımdan, yememem gerektiğini düşünüyor, bunu düşündükçe pek tabi daha çok yiyorum.

Sahiplik ve kaybetme korkusu arasındaki ikilemi de hayatımda sahip olamadığım her şeyin mazereti olarak kullanmaya alıştığımı kederle farkederek, satırlarıma son veriyorum.

Bir sonraki yazı için spoiler; neden hep saçma sapan olayların içinde buluyorum ben kendimi?

ps. başlık şarkısı Mansun ve Fool

18 Aralık 2011 Pazar

"geri dönüp biran bile bakmadım bu hayata"

Bir alışveriş manyağı için indirim dönemleri iki ucun keskin bir bıçak. Alınabileceklerin sayısı arttıkça, satın alma alanları da bir o kadar kalabalıklaşıyor. Bununla birlikte, bir mağaza karmançorman hale geldiğin de benim beynim kısmi eror veriyor ve hiçbir şeyi alma gözüyle göremiyor.
Anlayacağınız alışveriş demek, mağazaların kalabalıklaşması ve her şeyin karışması demek olduğundan pek sempati duyamıyorum. Ama artık tüm ürünler, tümden gelerek azami indirim oranı gözönünde bulundurularak fiyatlandırıldığı için sezonda bir şeyler almak da cüzdan/gereklilik endeksine göre pek manalı olmuyor. Anlayacağınız yazarımız; hayatın her bir haltında olduğu gibi burada da , "ne seninle ne sensiz" durumuna vurgu yapıyor...
Benim indirime dair en büyük sıkıntım, tüm markaların aynı zamanda bu işe başlamaması. Evet tüm markaların kendilerine göre bir sırası var. Misal Mango'nun indirime girmesi demek, diğer markalar da yavaş yavaş bu yola girecektir demek. Ve her markanın geçtiği, yüzde 50'ye varan indirim döneminden tüm ürünlerde yüzde 50 indirim dönemi, bir alışverişkolik için büyük bir sınavdır.  O noktada, beklersem kalmaz, birçok kişi aynı zamanda giyer ile belki 1 hafta sonra çok daha ucuza alıcam denklemine bakmak gerekir ki, biz kısaca buna fırsat maliyeti de diyebiliriz.
Bu işin asıl fırsat maliyeti ise, indirim başlar başlamaz alışverişe başlamanın sonunda her şey çok daha uygun hale geldiğinde alım gücünün sıfıra inmesidir. Bilmeyenler için söyleyeyim bir insan alışverişkolikse, alınanlar hiçbir zaman yeterli değildir. Yani siz tüm mağazalardan birer ürün alsanız da, yine de alınamadığı için hayıflanan bir şeyler kalır.
Bu noktada pazarları önce baştan aşağı gezip, sonra alışveriş yapanlar; benim gibi sabırsız oldukları için ilk beğendikleri yerden alıp, ardından kazıklandıklarını anlayanlardan her zaman daha şanslıdır. 
Ve indirim dönemlerinde ihtiyacı doğrultusunda alım yapanlar, hayat boyu öyküneceğim insanlardır.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Çok para kazanan sektörlerden ceza adı altında başka türlü vergi toplayan rekabet kurumu, hayırlı bir iş yapmak istiyorsa indirim döneminde 2. kalite ürün satan markalar ile gerçekten sezon ürünlerini satan markaların açıklanmasını sağlamalı. 
  • Daha öncede yazmıştım ama tekrarlamaktan zarar gelmez; markanın kalitelisi indirimin döneminde kendini belli eder. Hamam gibi spotları olmayan ve soyunma kabinlerinde hep bir taraf açık hissi yaratan perdeler yerine kapı olan mağazalar, alışverişe en uygun yerlerdir.
  • Bazı markaların konumlandırmasına gerçekten gıcık olmaktayım. Misal Network, misal Koton. Network fiyat skalası ile artık Beymen'in bir alt kategorisi olma fikrinden vazgeçti diye düşünüyorum. Sienna Miller ve mağara adamı mankeni reklamlarda kullanmak mı fiyatlarını bu kadar yükseltmelerine neden oluyor gerçekten merak ediyorum.
  • Koton ise, Türk markasıysak kıytırık değiliz diye saçma sapan fiyatlar ile sezonda arz-ı endam ediyor. Fiyatları çok yüksek değil evet ama kalitesi de kalite değil. Hele ki, nakitte şu fiyat kredi kartında şu fiyat stratejisi uygulayarak nasıl bir üst segmente çıkmayı düşünüyor bunu da anlayamıyorum.
  • Bir de yeni yıl ile seksi iç çamaşırı arasındaki korelasyonu çözemiyorum. Kırmızı don konusu malum, ona diyecek lafım yok. Gelin görün ki, iç çamaşırı mağazalarının Aralık ayında vitrinlerinde bir cafcaflanma olmasının altında yatan mesaj nedir, gerçekten merak ediyorum.
  • Geçen sezonun ürününü bu sene yeni sezonmuş gibi satan, tuhaf satış stratejileri olan Vero Moda'yla ilişkim de aşk ve nefret düzeyinde. Sürekli sinir olsam da, ayak alışkanlığı olarak da sıklıkla kendilerini ziyaret ediyorum.  Bu hafta sonuna dair kişisel başarım; 1 ay öncesinde kendilerinden aldığım ama bir türlü örtüşemediğim 1 hırka ile 1 kazağı değiştirmek oldu. Her türlü ıvır zıvırın fişini saklayan ben, nedense bu iki ürünün fişini saklamamışım. Bu nedenle kredi kartından, ürünleri ne zaman aldığıma bakıp, mağazaya bir heves gittim. Fişim olmadığından sadece aynı ürünün rengi ve bedeninde değişiklik yapabileceklerini söylediler. Ama benim amacım başka modeller olduğundan, azmederek onlara cep telefonundan ekstremi mail attım ve istediğim kazakları aldım. Tabi bu süreçte yalnız değildim. Çünkü bendeniz hiçbir iade işlemini bugüne kadar kendi başıma yapabilmiş değilim. Israrı sevmediğim gibi, ısrar etme konusunda da pek başarılı değilim. Bu nedenle hayır cevabını aldığım da, yola devam etmemi sağlayacak bir manevi desteği, kendim gibi "hayır " konusunda gelişmemiş bünyelere tavsiye ediyorum.
  • Ve evet, alışveriş konusunda aslında tedavi edilmesi gereken bir boyutta olduğumu biliyor ama tedaviye vereceğim parayı başka şeyler almak için kullanmanın daha mantıklı olduğunu da düşündüğümden pek çözüm üretemiyorum. 
  • İronik biliyorum ama alışverişi sevmeme rağmen alışveriş merkezlerinin kış ve hafta sonu hallerinden de itinayla nefret ediyorum...
ps. başlık şarkısı geçen haftamın albümü haline gelen Ayhan Sicimoğlu- En Estambul'dan Arkana Bakma

16 Aralık 2011 Cuma

"ne yıllar umrumda ne de geçmiş aşklar"

Malumafatrus’un kronik yılbaşı sendromuyla sesleniyor; 31 Aralık gecesi için bir plan sahibi olamamak.
Bendeniz tavuktan bozma hayatım nedeniyle gece alemlerine pek aşina değilim. 365 günün 364 gününde evim evim güzel evimci bir yaşam felsefem vardır. Sadece bir gün dışarıda olmak isterim ama bu da bana bir güzel dert olur.
Aralığın ortasına gelmiş biri olarak, yeni yıla dair sıfır alternatifim var. Bir alternatif sahibi olmam gerekiyor mu? Aslında hayır. Ona bakarsanız, birilerinin de illa yılbaşında ne yapıyorsunuz sorusunu sormasına gerek yok ama ısrarla soruyorlar.
Kendime dair kocaman masası olan bir evim olsa, bir de yemek becerim olsa kesinlikle evde arkadaşlarımla uzun bir yemek hayalim olurdu. Ama bunlar yok, ya da benim mazeretlerim var ve ev seçeneğini eliyorum. Zaten bildiğiniz üzere pek arkadaşım da yok. Ve bu işlerde ya çok az ya da çok kalabalık olursunuz ki benim dileğim ikisinin de ortası bir çoğunlukta.
Dışarıda keyifli bir yemek yiyerek, sonrada belli ev partilerine uğramak olayını bugüne kadar başaramadım, bu sene de böyle bir planım olmaz diye düşünüyorum. Ve dışarıda yemek yer eve gelirsem, ne anladım bu akşamın yılbaşı olduğundan cümlesini de mutlaka kurarım.
Tabi bir de bu sene hadiselerin Cumartesi gerçekleşecek olması,olayı daha da karmaşıklaştırıyor. Her yer gündüzden itibaren, çok kalabalık olacak diye düşünüyor; şehir dışı alternatiflerini de fiyat/performans katsayısından ötürü araştırmıyorum bile.
Yani gördüğünüz üzere, kendi kendime konuşuyor, tezlerimi çürütüyor, olağan dırdırımı yapmakla kalıyorum. Üstüne üstlük reklamlardaki gibi yeni yıla girmek istemeyen kişilerden biriyim ben. 2012’ye dair iyi niyetlerim yok. 2011’in pek hayrını gördüğümden değil ama Aralık’ın biraz daha uzamasına da itirazım olmazdı hani.
Bir de artık, herkes kendi yeni yılını kutlasın gibi bir önerim var. Tamam takvimler 1 Ocak’ta değişsin ama benim yeni yılım Şubat’ta başlasın mesela. 2011’le bir derdim varsa onu çözene kadar yapmayayım yeni bir başlangıç. Oldu bittiye getirilmesin yani her şey. Yılbaşı süsleri de maşallah Kasım ayında başlıyor zaten, Ocak sonuna kadar 3 aylık dönemde kalsın etrafta. Misal biz küçücük çamağacımızı bir yıl açık tutarak kendi rekorumuzu egale ettik bu sene.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Çocuklukta oluşmuş bir algı olarak –annem sağolsun- yılbaşı ile kabak tatlısını birebir match ediyor beynim. Ve bu nedenle sebepli sebepsiz, kabak tatlısı yemek istiyor. Bir de bunun tahinle yapılanı ile yeni tanışıp dibim düştüğümden; spor salonunda çektiğim çileler glikozla sarılıyor.
  • Bu burun ameliyatının öncesinde kimse bana iştahın açılacak dememişti ama bildiğiniz açılıyormuş sayın okur. Hele ki ameliyat sonrası bir dönem tıkalı burunla gayet iştahınız kapalıyken, sonrasında o sinsi iştah öyle bir ortaya çıkıyor ki, bugüne kadar yediklerimi hangi iştahla yemiştim acaba diyorsunuz.
ps. başlık şarkısı Mutlu Bütün Şarkılar ( Ayhan Sicimoğlu albümünden, Burcu Güneş sesiyle)

12 Aralık 2011 Pazartesi

"dokunsalar ağlayacaksın;ama hiç dokunmuyorlar"

İletişim anlamında aldığım bilumum eğitimlere karşın, halen bazı konularda ciddi sıkıntılar yaşamaktayım. Bunlar asosyalliğin bir sonucu mu yoksa bu nedenlerden ötürü mü asosyalim henüz
analimizi tamamlamış değilim.

Teknolojik gelişmeler de sağolsun bu sıkıntılarımı örtbas etmek için gayet yardımcı oluyor. Ne de olsa artık konuştuğumuzun 10 katı yazışıyoruz. Blog yazıyorum, twitter’da cikcikliyorum o olmazsa whatsapp’dan bağlantıyı kopartmıyorum. Bu noktada kelimelerin ağzımdan dökülmesine takdir edersiniz ki pek gerek kalmıyor.

Kaldı ki, rutindeysek kelimeler de ağzımdan gayet normal şekillerde dökülüyor. Gelin görün ki, ne zaman standart dışına çıkılıyor ben de o zaman bolca saçmalıyorum. Bu hallerin kontrol manyaklığının bir sonucu olduğunun pekala farkındayım. (ama böyle saçmalamak da kontrol manyaklığımı tetikliyor) Ama nasıl çözebilirim işte o konuda pek çözüm geliştiremiyorum.

Özellikle, iş hayatında üstlerimle kurduğum diyaloglarda tuhaf bir özgüven patlaması yaşıyorum. Şimdi siz, ne var ki nihayetinde onlar da insan değil mi derseniz pek tabi haklı olursunuz. Bendeniz, kartvizitlerinde pozisyonları bile yazmayan bir şirkette başladım iş hayatına. Uluslarası firma ne menem bir şeymiş bu sayede anladım. Bu nedenle tüm yeni mezunlara, iş hayatında özgüven kazanmak isterseniz uluslarası bir firmada işe başlayın öğütlerimi de itinayla veririm. Şu an içinde bulunduğum firma, büyüklüğü nedeniyle ne kadar kurumsal o kadar bürokratik bir şirket. Ve çoğunuzun bildiği üzere, buraların havasını soluyanların zihninde isminizden önce bulunduğunuz görev yeralır. Genel bir yanılgı olarak ast- üst ilişkileri, kurumsallığının olmazsa olmazı şartı olarak görülür.

Bense bu noktada ilk iş tecrübem ya da kişiliğimin etkisiyle ast-üst ilişkilerini yoksayan densiz olarak algılanabilecek kadar rahatım diyebilirim. Densiz derken hadsiz olmadığımın altını çizmek istiyorum. Ama işte bazı planlanmayan ki çoğuları buna “spontan gelişen” de diyebiliyor hadiselerde bildiğiniz hadsiz oluyorum. Sonrası bildiğiniz salt pişmanlık hali.

Son dönemde bu tür vakaları da bolca yaşayınca, bu heyecanlanma ve saçmalama hadisesini nasıl geliştiricem bunu merak etmeye başladım. Eğitimlerde atılan, 1 kere heyecanlanırsın 2 kere heyecanlanırsın sonra alışırsın yalanına artık karnım tok. Aklı selim ve soğukkanlı kişiliğimi 7/24’e yayamazsam; anılarımı “kurumsal hayat saçmalıkları” adlı bir kitapta toplayarak, tek işimin bu blog olması pek yakındır.

Bir “kendime söylüyorum da laf dinlemiyorum” yazımızın daha sonuna gelmişken, herkese özgüveni sıfatlardan bağımsız olarak yüksek yöneticiler temenni ediyorum.

ps. başlık şarkısı Anason ile gene Zakkum

11 Aralık 2011 Pazar

"dikiş tutmayan bu büyük yara, bazı geceler kanıyor hala"


Haftanın sonundan ortaya karışık;

  • Patlamış mısır ve frigo'nun yarattığı yanlış izlenimden mütevellit, sinemada bir cafedeymiş gibi sürekli yemek yenmesine ultra gıcık olmaktayım. Sinema salonlarının evimden farkı sadece koca bir ekran olmamalı diye düşünüyorum. Ama ne oluyor, o kadar insanın sessiz olması gereken salonda tüm film boyunca mısır  ve içecek sesine maruz kalıyorum. Kaldı ki, irademle verdiğim savaştan ötürü ben Aypop'dan da uzak dururken, insanların patlamış mısır yemesine de gıcık oluyorum.
  • Patlamış mısırla ek bir gönül bağım yokken, kendisi yüzünden bağımlı haline gelmeme, 100 gr.'ı 425 kalori iken, bir paketinin kaç gr olduğunun yazmamasına da pek tabi ayrıca sinir oluyorum. 
  • Bendeniz bu hafta sinemada birçok alternatif varken özellikle etkileyici kapağından mütevellit Zirveye Giden Yolu izledim ve bundan da gayet bahtiyar olarak salondan ayrıldım. Gerçi film sinemada izlenmesi  (başkalarının yemek seslerine maruz kalmadan) şart olmayanlardan, bu yüzden sinemada kaçırırsınız, dvd.sini alarak Ryan Gosling'in oyunculuğundan mahrum kalmayın derim ben. Ayrıca filmi bir kezde defter kalemle izleyip, kazanmak ve kaybetmeye dair mesajları da not etmek isterim.

  • Tiyatro faaliyetlerim yıllık 4-5 oyunla sınırlı. Ve her sezon önceki sezonda izlediğim oyunun tekrarını izledikçe bu sayıda ilerleyemeceğim de aşikar. Güzel Şeyler Bizim Tarafta'dan sonra geçen hafta da, Tehlikeli Oyunlar'ı bir kez daha izledim. Ve bir önceki oyunda nasıl olduysa çok da dikkatimi çekmeyen; " eğer bir şeyin olmasını istemiyorsam, tüm detayları ile her şeyini planlıyorum" repliğine vuruldum. Bildiğiniz üzere en büyük takıntılarımdan biri,  her  işi tüm detayları ile planlamam ve sonrasında da boyumun ölçüsünü almamdır. Ve tehlikeli oyunlar sayesinde, bu derdimi kendime faydalı bir hale getirebileceğimi idrak ettim. Bundan sonra becerebilirsem, tüm detaycılığımı karamsar senaryolarım için kullanmaya çalışıcam.
  • Bu vesileyle, kitabı okumuş ya da okumamış farketmez hala Tehlikeli Oyunlar'ı izlemeyenlerin hayatında bir şeylerin eksik olduğunu düşündüğümü de vurgulamak isterim. 

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Burnumun normale dönmesi nedeniyle spor salonunda düz koşulara başladım. Çarşamba günü de bu uğurda, İstanbul'daki en iğrenç günlerimden birini yaşadım. Aklına tükürmek istediğim ama bir aklı olduğundan fazlasıyla şüphelendiğim federasyonun GS-FB derbisini Çarşamba günü 19.30 saatine koyması nedeniyle, işten 4.Levent'e 2 saatte varabildim, bundan da acısı 4. Levent'ten 1 Levent'e gidebilmek için 20 dk metro bekledim. Trafiğin olması değil de, trafik olduğunda uyuyamamak, kitap okumak için ışığımın olmaması ve şarjımın bitmesi beni daha çok tüketiyor, bunu da şartlar nedeniyle farkettim.
  • Bir başka sportif maceramda ise; Turkcell'in CEO'su Süreyye Ciliv ve oğlu ile aynı zamanda yüzmem hayatımın bu dönemindeki bir acayip tesadüfler silsilesine bir çizik daha atmama vesile oldu. (Bu yazdığımı bir başkası yazsa, ne kadar görgememiş bir hal diyeceğimi de iğne çuvaldız bağlamında söylemeden geçemem)
ps. başlık şarkısı Anason ile Zakkum

8 Aralık 2011 Perşembe

"düş denizinde yarattığın umut sandalıdır"



"Sevmek an'a ait bir şeyse, bilmenin ne faydası vardı? Bir an, öteki an karşısında anlamını yitiriyorsa yaşanan an'ın ne anlamı olabilirdi ki? İnanmak ve güvenmek insanı mı kadar mı salaklaştırıyordu? 

"Her sevgi bir saflığı, her akıl bir aptallığı gölge gibi yanı başında taşırdı."
"Tek başıma düşünürken vardığım sonuçlardan geri dönebildim; ama anlatmaya başlarsam bunu kolay yapamam! Arkamızdaki kapıyı sürekli açık tutarsak, hiçbir zaman yürümeye esaret edemeyiz değil mi? Yürüsek bile kararlı olamayız. İşin aslına bakarsan ben , artık gerçek yaşamın süprizlere açık olduğunu düşünmüyorum. Müdahele etsek de, kendi haline bıraksak da... Değişik ne sunabilir ki bize?"

"Yenilgiyi baştan kabul edince insanın canı daha mı az acıyor?"

"Ömür dediğiniz nedir ki? Ayrıca ömür dediğimiz adanmakla malul değil midir; vatana, millete, halka, aileye, çocuğa , sevgiliye, işe yazmaya, çizmeye... daha çoğaltayım mı?
Her insan ömrünü bir şeylere adamaz mı? Kendini bir şeye adamayan bir insanla karşılaştınız mı hiç?"

NEVZAT ÇELİK- LEKE


Size sormadan, kendi cevabımı vereyim ben eğer ömrümü bir şeye adamışsam, bunun ne olduğu dair gerçekten hiçbir fikrim yok. Sizin benden aksi yönde olduğunuzu umarak soruyorum, geçen giden ömrünüz bunca zaman nelere adandı ey okur?

ps. başlık şarkısı sözlerini yazara ait olan Şafak Türküsü'nden....

7 Aralık 2011 Çarşamba

"daha vazgeçer miyim sanıyorsun?"


Malumafatrus sağdan soldan duyduklarıyla ortaya karışık hayat dersi çıkarmaya devam ediyor;

Ben organik eğilimlere sahip bir insan değilim.  GDO konusunda da henüz takıntılı değilim. Duyduğum okuduğum bazı şeyleri dikkate almaya çalışsam da, fazla hassas olamam. Aldığım ürünlerin paketlerini inceleyip bunda mısır şurubu varmış diyemem. Bu gıda hassasiyetinin, çocuk sahibi olduktan sonra da nükseden bir hal olduğunu düşünüyorum nedense.
Aslında hiç de ihmal edilmeyecek bir konu olduğunu, karnımızı doyurmak için yediğimiz çoğu şeyle kendimizi resmen zehirlediğimizi de ne yazık ki biliyorum. Bu noktada, şu şehirden kaçıp bir köye yerleşemeyeceksek, sağlıklı olmaya çalışmak da imkansızı istemek gelir bana. Sanırım kolayıma kaçtığı için de, ne kadarından korunsak o kadar iyi diyemiyorum. 
Bu noktada, “bana bir şey olmaz” halini cehalete verdiğimden; yediğimizi bilelim kampanyamızı domates ile açıyorum. Benim için kahvaltının vazgeçilmezi olsa da, kışın cherry dışında ( ki onun da vardır bir yamuğu) saçma sapan domatesleri yemeye son verdim. 
Ve dün olağan doktor (evet halen burun) kontrolümde aldığım hayat dersiyle de “ne yediğin kadar (nitelik) ne kadar yediğin (nicelik) de önemlidir şeklinde ikinci bir kampanyaya girdim.  Doktora psikolojik sorunlarımdan ötürü gitmediğim için kendisine 30 yaş buhranımdan bahsetmemiştim. Ama artık hisli kablel vuku mu, yoksa “algıda seçicilik” mi ne olduysa , konu döndü dolaştı ve “25 yaş sonrasında alınan her kilo insanı yaşlandırıyor” cümlesini kuran bizim doktor oldu size hayat koçu.  Kendisi kilo almanın fiziksel etkisinden ziyade bedeninize içeriden verdiği zararları; aslında her halukarda sizi yoruşunu pekala anlattı. Doktor çıkışı Tatbak'a gitmeyi planlayan bir bünyeyi haliyle bu dialoglar ters köşeye yatırdı. Bir de bu cümlelerin gayet fit  ve yaşını da hiç göstermeyen birinden duyulması etkisini biraz daha perçinleştirdi. 
Ve bendenize yeni bir gündem maddesi daha çıktı. Şimdilik pek tabi çokça hevesli ve de iyi niyetliyim. Kontrollerim sona ermek üzere olduğundan, bundan sonrası için doktorumun hayat koçluğundan medet umamam. Anlayacağınız yine iş başa düştü. Yediğim yemeği de, yaptığım sporu da bizatihi yönetip, mantığımı lokmalarımdan önce devreye sokmalıyım.
sonrası yine başka bir macera ve pek tabi sayısız yazı gerekçesi...

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Günde iki bardak yeşil çay pek faydalı diyen doktorlara sorarım en az 2 yıldır bu düzende yaşayan ben bu faydayı ne zaman görecem acaba?

6 Aralık 2011 Salı

"biçtiğin yarın nedir merakla beklerim"


“bu kadarı var bana hayatta, yetinirim belki”
“daha fazlası var hayatta, isterim belki”

Çoğu kişinin bir komedyen olarak tanıdığı Erdem Yener’i bir müzisyen olarak değerlendirmemdeki en büyük etmendir Belki şarkısı. Ve yukarıdaki iki satır, hiç abartmıyorum hayatımın paradoksunun kelimelere dökülmüş halidir.
Vazgeçmek ile azmetmek arasındaki sınırı hesaplamak hayattaki en büyük sorunsallarımdan biri olabilir sanırım. Bir insanın ağırlık noktası gibi karakteristik bir vazgeçme noktası olmalı bence. Ama benim gördüğüm her konuda değişkenlik göstermekte bu yeter diyebilme hali. Pesetmekle inat etmenin optimum noktasını bularak ömrümüzü geçiriyoruz sanırım.
Herkes için bu dönemler değişse de, bu sorgulamaların beklenti/yaş oranına paralel olarak “daha fazlası var hayatta, isterim belki” den “bu kadarı var bana hayatta, yetinirim belki”ye dönüştüğünü sanıyorum. Beni sorarsanız an itibariyle araf’tayım. Daha fazlasını istemeli mi yoksa yetinmeli mi arasında salıncak gibi sallanıyorum.
Lafta çok şeyler yapmak istiyorum, icraatte yerimde sayıyor, sonra bu halimi görüp her şeyi akışına bırakmayı tercih ediyorum. Kaderle ilişkimi de “taşıma suyla mı değirmen mi döndürmeli, su yolunu bulur mu demeli” çerçevesinde tartıyorum.
Vakti zamanında birine, hakettiğini tüm kalbimle düşünerek “vazgeçmek için çok iyisin ama bunun farkında değilsin” demiştim ki, sanırım kendime de bu lafı söyleyebileceğim alanları tespit edip, diplere düştüğümde kendi yağımla motive olabilmeyi öğrenmeliyim.
Tabi bir arada motive olmakla gaza gelmek arasındaki görünmez çizgileri de netleştirirsek çifte kavrulmuş petibör kıvamına ulaşır, çayda bir çırpıda eririz.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Bir komedyen olarak Erdem Yener, sürekli bir başkalarını taklit ediyor gibi olduğu ve sürekli ekranda olduğu için artık çok sıkıcı desem, 2 yıl önce bu adamı ne kadar karizmatik bulduğumu yüzüme vurur musunuz?
  • Sadık olduğunu sandığım, bir elin parmağını geçmeyen (fery,kusburnu, varoldöken) değerli blog yorumcularım nerelerde peki?
ps. başlık şarkısı Daha ile Candan Erçetin

5 Aralık 2011 Pazartesi

"i can only disappoint you "


İnsanı tanımlayamadığı cisim veya kişilere tanımlayamadığı bir şekilde ilgi duyar ya, ben de işte tam da böyle bir halden Ayhan Sicimoğlu'nu ekranda görünce kitlenip kalıyorum. Twitter'da da dedim, bu dünyada kimin hayatını yaşamak istersen diye sorsanız kesinlikle ilk beşimde yer alacak kişilerden biridir. Onun tabiriyle resmen hastasıyız. Bana göre ne kadar tuhafsa bir o kadar da gerçek kendisi. 
Ve bu nev-i şahsına münhasır insan, Cumartesi sabahı Tv8 ekranlarında karşıma çıkarak, yine beni benden aldı. Tanıyanlarınız, denk gelenleriniz varsa TV8'de Seda Akgül'ün yaptığı Erken Baskı adında bir program var. Seda Hanımkızımızı da dobra diye tanımlarsak sanırım yanlış olmaz. Kendisi Sicimoğlu'nun da arkadaşı olduğundan muhabbet epey rahat bir atmosferde geçti. Öyle ki beni benden alan diyalog da bu rahatlık vesilesiyle gerçekleşti. Seda hanımkızımız, kendisiyle gayet rahat dalga geçtiğini belirtmek için; ben burada "ay evde kaldım; çok da tombiğim gibilerinden" cümleler kuruyorum dedi. 
Ayhan Sicimoğlu da, kompliman olayını aşmış biri olarak; gayet de fıstık gibisin diyerek Seda ablamıza iltifat etti. Seda kızımızın beni dumur eden repliği de bu iltifat üzerine geldi; "giderim var mı yani?" Ben bir kadının gideri olmasını marifet gibi görmesi bir yana, bir de bu soruyu başkasına yöneltmesinin dumuruna uğramışken; Ayhan Sicimoğlu pek tabi lafı gediğine koydu ve literatürüme yeni bir iltifat ekledi; giderin var'ı geçersin. Yani son tahlilde program sonunda; Seda hanımkızımızı giderin var'ın bir üst kademesinde konumlandırılabileceğimizi  öğrenmiş olduk ve bu vesileyle de Cumartesi Cumartesi pek eğlendik. 
Bugün doktorumdan aldığım hayat derslerini bir başka yazı konusu yapmak üzere; doktor vesilesiyle gittiğim Nişantaşı'nda Ali Atay ile eşini gördüğümü; epeyce insanın taklidinin yaptığı Mecnun konuşma tarzının bizatihi kendisinin konuşması olduğunu da idrak ettiğimi belirtmeliyim. Kendisi ile eşinin konuşmasına tanık olup, dün ve bugündür hiçbir şey yemediğini ve çok acıktığını duyduğumdan; kafayı sıyırmış Ali Atay hayranlarının sarmaları sarıp çekim mekanlarına gitmesini önermekteyim. 

Bu yazıdan çıkartılmayacak saçmasapan sonuçlar;

  • Yaz değil kış değil, ne işin var senin güneş gözlüğü ile diyeceksiniz ama bendeniz Atasun Optik'e ultra gıcık olduğumu da belirtmek istiyorum sayın okur. Bu pek muhterem işletme, birçok lüks markayı satsa da, çalışanları kapsamında "abilerim ablalarım" modelinden öteye gidemiyor. Marka ve modellere dair doğru düzgün bilgi sahibi olmayan çalışanları ile o gözlüklere o paraları istemek de abesle iştigal oluyor, bunu da malumafatrus geziyor ama boşa gezmiyor faaliyetleri altında şuracığa not düşerim. 
  • 70 milyonuncu kişi olsam da, sadece fragmanlarına tanık olduğum Hayat Devam Ediyor dizisinde sürekli niye bağırılıyor acaba sorusunu sormadan geçemem.
  • Bu arada; Limango reklamı da, Şenay Gürler oyunculuğu da pek fena pek...

ps. başlık şarkısı Mansun'un pek cool şarkısından.


4 Aralık 2011 Pazar

"kaybettiğinin yerine ne koysan dolmaz,"


İş bu blog sahibesi, bir önceki yazısının sonunda "Peki ben size, saçlarım eskisi gibi koyu renkli olsun istiyorum desem, hiç şaşırır mısınız sayın okur?" satırlarını yazdıktan sadece 3-4 saat sonra; eskiye yakın bir koyuluğa sahip saçları ile kuaförden ayrıldı desem, blogdaki bilmem kaçıncı  saç yazısının sizi beklediğini tahmin edersiniz sanırım.
Ece Temelkuran'ın dediği gibi bütün kadınların kafası karışık mı bilmiyorum ama benim kafam karışık ki, bunu da her satırımda size gayet net yansıtabildiğimi düşünüyorum.
Saçımın ara boyunun yarattığı boşluk hissiyatı nedeniyle, istanbul'daki kuaförüme gidip, bu saçı adam et dostum dedim ve son anda bir de "biraz da koyultsak mı" şeklinde dileğimi ekleştirdim. 
Zaten yarısı giden saçımın adam olması için geri kalan 2/3'nü de feda ettim. Bir tavus kuşuyla empati yapabildiğim tek yer olan kuaförlerde aynanın karşısında "acaba sonu nasıl olacak" hissiyatı ile geçirdiğim her dakikadan sanırım koca bir kitap yazabilirim. 
Geçen zamanda kendime alıştığımı söyleyemem. Hadisem beğenip beğenmemekten ziyade, iki gıdım saçım olduğu gerçeğini kabul edebilmek. 
Gelen tepkilerden yeni modelimin beni küçük daha doğrusu genç gösterdiği iddiasına pek tabi itirazım yok ama şu saçlarımla yağmurda kalırsam, makyajı akmış saçları da hafif uzamış  bir erkek gibi de algılanabilme ihtimalim var. 
Nihayetinde saçıma dair yapabileceğim değişikliklerin sonuna geldiğimi düşünüyor daha doğrusu öyle umuyorum. İçimdeki değişim sona ermeden, dışarıda da faaliyetlerimin sona ermeyeceğini bilsem de, kendimden ve ani kararlarımdan korkuyorum sayın okur. 
Kafa bu kadar gitmişken, her türlü yeniliğe de sessiz sessiz yelken açarken; açık enseme de bir dövme yaptırsam mı diye düşünmüyor değilim. Dövme hadisesine o kadar laf etsem de, ensede yapılan dövmeye nispeten sıcak baktığımı sanırım şu an itiraf edebilirim.  Tabi japonca veya çeşitli kaligrafik yazıların yeteri kadar insanın vücuduna işlendiğimi düşündüğümden, pek tabi olayı şimdilik geyik çerçevesinde tutuyorum. Yok bu  geyiği de  gerçeğe dönüştürürsem, zaten bana artık yorumlarınızda psikolog veya psikayatrist önermeniz gerekeceğini düşünüyorum. 

ps. başlık şarkısı Yalın ile Alışmak Zorundayım

1 Aralık 2011 Perşembe

"senden sonra geriye hayat mı kaldı?"


Bugüne kadar Türkçe’yi katletmeme dair hatırı sayılır eleştiri aldım. İlk zamanlar (üstat dönemleri) üzerinde durmadığım bu eleştirileri; fery ve kusburnu’nun editörlük çabalarıyla dikkate alıp kendi çapımda da epey ilerleme kaydettim. Hala ki ve de’lerle sıkıntılar yaşasam da, artık dahi anlamındaki de’si birleşik yazılmış cümleleri görünce algıda seçicilik misali, ilk olarak gözüm o hatayı görüyor. Şimdi vakti zamanında sinir ettiğim insanları daha iyi anlıyorum. (işte bunlar hep yaşlılık dalaletleri) Zaten bu aralar iş hayatı sağolsun en ufak bir cümleyi bile düşünmeden yazıp gönderemiyorum. Negatif etkileşim mi hayırlı bir şey mi bilemiyorum ama bir cümleyi yazıp, sonra 2 farklı versiyonda deneyip son kararımı veriyorum. Ama halen blog yazılarımı ikinci kez okumayı sevmiyorum. Bir de burada obsesif olursam yanarım diyerek, hatalarımı hatalarımla
yazmayı tercih ediyorum.

Mahalle baskısı denilen şeyi, mahalleden ziyade insanın kendisi yaratıyor kanısındayım. Özellikle, kendimde gördüğüm değişimlerden biri de bu. İnsan karşısındakine net olmadığını hissettirince, öneriler havada uçuşuyor ve insan kendi hayatına başkalarını söz sahibi yaptığı sürece de net bir karar alması pek mümkün olamıyor.

Redd’i sevmemdeki en büyük neden, her dönem bir başka şarkılarını ilk defa dinliyormuş gibi hissedip, sonrasında çok ama çok sevmem. Bu dönemki favorim ise Plastik Çiçekler ve Böcek’ten Senden Sonra.

“Çevir sesi gelmiyor artık içimden, otomatiğe aldım gözyaşlarımı başa sarıp yeniden izlerken hayatımı” satırlarına her dinlediğimde ciddi ciddi üzülüyorum.

Bununla birlikte, ıvır zıvıra takıldığımda da Can Bonomo’nun “aşık mı oldun ama korkma geçiyor, yaranı sarma, ziyan” satırları ile kendimi teselli ediyorum.

Bunlar dışında e2’de yayınlanacak diye cnbc-e’nin reklamını yaptığı treme’nin soundrack’ini ve Yasemin Mori’nin Kuzgun’u da loop’a aldım sayılır. Yeni şarkı olmayınca eskilere başka bir gözle bakmaya da başlamış olabilirim pek tabii.

Bloglar hakkınde en çok görüşü sorulan kişi olan varoldöken’in dediği gibi, twitter nedeniyle bloglar ikinci plana atıldı ve artık akla gelen her şey hemen tüketildiği için bloglara yazılacak pek bir şey kalmadı. Bu nedenle, 4.500 adedi bulan twitlerimden ortaya karışık blog yazısı yazmaya karar verdim. Gerçi twitter arşiv anlamında pek sağlıklı değil ama ardaarda yazdığım 40 twitten anlamlı bir blog yazısı çıkartacağıma inancım tam.

Aslında bu kanıya kapılmamın da bir nedeni var. Bugüne kadar dikkat etmemiş, sözlükte de okumamıştım ama Plastik Çiçekler ve Böcek’de yer alan şarkıları ardarda okuyunca zorlama da olsa ortaya bir mesaj çıkıyor.

“bak keyfine mutlu olmak için. hâlâ aşk var mı dünya? roman kahramanı! sen kendinde ol yeter. senden sonra... - nefes - artık melek değilim, ne olmaya geldim? prensesin uykusuyum, falan filan."

Müzik demişken, müzik kitap önerisi rica ettiğim blog yazıma da sıfır yorum yapılması blog sahibesi olarak beni ve sağ cebimde taşıdığım egomu ne kadar bahtiyar etti varın siz tahmin edin. (sözüm varoldöken’den dışarı)

Çok istediğiniz bir şeye ulaşmanın verdiği mutluluk zamanlama ile birbirine göbekten bağlı. Yani yarın olmasını çok istediğiniz bir şeyin 3 ay sonra gerçekleşmesi sizde sadece acımtırak bir mutluluk tadı veriyor. Bu nedenle aslında mucize denilen hadisenin alametifarikası, olmayacak şeylerin gerçekleşmesi değil de, bu gerçekleşmenin en beklenmedik zamanda vuku bulması benim gözümde.

Peki ben size, saçlarım eskisi gibi koyu renkli olsun istiyorum desem, hiç şaşırır mısınız sayın okur?

ps. başlık şarkısı için detay vermeme gerek var mı peki?

"ben işte dün yine yürüyordum sen vardın aklımda"


Kendi hayatında deneyerek mutlu olduğu bir şey, herkes için çok faydalı bir şeymiş gibi davranan; tavsiyeler veren kişilere oldum olası sinir olurdum. Peki ama ne oldu gün geldi ben de onlardan biri oldum. Ameliyat münasebetiyle burada yazdığım yazılar dışında, kaç kişiyle burun muhabbeti yaptığımı gerçekten hatırlamıyorum. Ameliyattan sonra karşılaştığım insanların yarısı bu ameliyatı daha önce olmuş, yarısı da olması önerilmiş kişiler olduğu için; benden tecrübelilerle iyileşme sürecini, konunun acemileriyle ise deneyimlerimi konuşuyorum. Ve inanın buna kendimden fevkalede sıkılmış durumdayım. Ameliyat lafından tedirginlik duyan herkese," ameliyat bile değil, operasyon; beklediğine sıkıntı çektiğine değmez" "ben doktorumdan pek memnunum sen de bir git muayene ol istersen" türünden demeçlerimi artık otomatik pilota aldım. Utanmadan milletin burnunda hak iddia ediyorum yani. Evlenince veya çocuk doğurunca; " hiç bu kadar beklemeye gerek yokmuş, bence sen de acele et" diye cümleye başlayanlara benzedim resmen.

Burundan bir konu konuşmaya gerçekten hasretim. Ama istemem yan cebime koy misali; konu açıldığında da bübül kesiliyor, kendimde satıraltı antipatisi geliştiriyorum.

Ameliyat çerçevesinde; doktora teşekkür konusunu da ele almak istiyorum. Vizyonuma vizyon katan eğitimlerin birinde, büyük operasyonlardan sonrasında gazetelere teşekkür ilanı verildiğini öğrenmiş biri olarak; bu işin "ameliyat riski/hediye&teşekkür" katsayısını gerçekten merak ediyorum. Ayrıca kendi doktorumun hastanedeki sayfasındaki teşekkür yorumlarını okumuş biri olarak, Türk halkının minnet duygusunu tasvir etmek konusunda epey yol katetmesi gerektiğini belirtmeliyim.

Sağlık konusuyla ilgilenen birinin televizyonda , gazete ve bilumum iletişim aracında yorum yapması için birincil şartı; "su için" önerisinde bulunmak bence. Su için cildiniz şöyle olsun, su için zayıflayın, su için detoks olsun, su için sesiniz güçlensin, su için hayrını görün gibi envai çeşit yoruma dayanarak söylüyorum; suyun bir hayrı olsaydı, bugüne kadar bende kendisini gösterirdi. Henüz görmediğimden demem o ki,iyi niyetli olun evet ama su'dan da bir mucize beklemeyin. Eğer bu yiyecek müessesinden bir hayır gelecekse de, yeşil çayın , ayvanın ve tavuk'un hayrını görmeyi dört gözle beklediğimi de vurgulamalıyım.Aslında yazıya başlarken yazmayı planladığım başka konularda vardı ama burundu, sağlıklı olmaktı derken yine hastane yazısı minvalinde bir yazıya imza attım.

Sırf bu nedenle kendime hastalıklardan ve hastanelerden uzak günler diliyor, gündemimi "yılbaşında ne yapıcaz" sorunsalına çeviriyorum.

ps. başlık şarkısı Kuzgun ile Yasemin Mori