29 Kasım 2011 Salı

"Filme çekmişim dudaklarındaki susu"

Krek efsanesinin sona erdiği oyun olarak Bayrak...

Krek’i sevmemdeki birinci etmen Berkun Oya ise ikincisi de pek tabiki Ali Atay’dır. Niyeyse bu değerli ikiliyi, vakti zamanında Ozan Güven’in de dahil olduğu Adamlar ve sonrasında “İyi Seneler Londra” gösterimi dışında da yanyana görmüşlüğüm yoktur. Yani benim için Krek demek Berkun Oya demektir, Ali Atay başlı başına sevilme nedenidir.

Bu yüzden evvel zaman içinde Bayrak’ı orjinal kadrosuyla izleyemediğim için gerçekten hayıflanıyorum. Gerçi Ali Atay’ın oynaması, dün akşamki izlediğim şeyin kötü (ısıtılmış pilav tadında) olduğu gerçeğini ne kadar değiştirirdi onu da bilemiyorum.

Aslında suç, herhangi iki Krek oyununu yakın zamanlarda izlemek. Yani bir Krek oyunu izlemek için 3 ay başka bir oyununu izlememe şartı olmalı. Bendeniz geçen hafta Güzel şeyler Bizim Tarafta’yı ikinci kez çeşitli sebeplerden izlemiş biri olarak Pazartesi’de Bartu Çağlayan odaklı bir oyun izleyeceğim diye gerçekten çok korktum. Çok şükür, oyunun afişinde elinde çerçeveyi tutmasına rağmen kendisi oyunda yoktu. (Eskiden var mıydı şimdi onu da araştıramıyorum. Çünkü Krek’in internet sitesinin domain süresi dolmuş ve lüzumsuz insan olduğumdan bilet için aradığım da bu bilgiyi de karşı tarafa ben iletiyorum.)

Bartu olmasa da, kendisinin etkileri oyunda fazlasıyla vardı. Hatta şöyle söyleyeyim, Bartu Küçükçağlayan’ın artık oyunculuk değil kişilik olan halleri aslında Krek’in standart oyun tipiymiş de, ben bu oyun sayesinde bu gerçeği idrak edebilecekmişim. Ali Atay’ın yerine oynayan Ozan Çelik’in , Parga’lı hallerinin dışına çıktığında Okan Yalabık da Bartu Küçükçağlayan’ın oyunculuğunu aratmıyor bize. BK’nın da Ali Atay tarzı oynadığını düşünürsek, buyrun size yumurta-tavuk ve krek üçlüsü.



Canan Ergüder’i de izleyince, Tülin Özen, Öykü Karayel ve kendisi arasında en iyinin Öykü Karayel olduğunu yönündeki görüşümü açıklıkla söyleyebilirim.

Oyunu sevmeme nedenim olarak ise, benzer replikler; benzer ikili ilişki bunalımları ve artık alışılmış oyunculukları suçlu gösteririm.

Ve bu nedenle, Santral İstanbul’u çok sevsem de, özellikle hafta içi oraya gidince kendimi öğrenci gibi sansam da ( bir gün eğitimime devam edersem, ilk tercihim orası olabilir) Kreksel faaliyetlere bir süre ara verdiğimi kamuoyuna açıklamak isterim.

Gerçi izlemediğim bir tek Bomba kaldı ki, kusburnunun dediği gibi onun da dakika başı maliyeti yeteri kadar yüksek.

Berkun Oya sana soruyorum, bilen başkası da cevaplayabilir;

Krek’in o beyaz üzerine yeşilli adidas spor ayakkabıları ile alıp veremediği nedir?

Ali Atay ile ortaklık sona mı erdi? Erdiyse neden erdi?

Bir röportajda dediği gibi tiyatrodaki camekan hadisesi bu sene son kez mi uygulanacak, yoksa böyle mi devam edecek?

Oyun kaldığı yerden devam ettiğine göre, bu oyunda neden ara var?

Ve Bayrak’ı devam ettirmekteki ısrar niye?

ps. Başlık şarkısı Senden Sonra ile Redd

28 Kasım 2011 Pazartesi

"o zaman şarkı söylemek ..."


Hayat iyi müzik ve kitaplar oldukça güzel...

Ve günümüzde ikisini de bulmak o kadar kolay değil.

Kitaplığım okumadığım ve bir türlü de başlayamadığım kitaplarla dolu... Gözüm kulağım, en sevdiklerimin yeni çıkartacakları kitaplarında.

Müzikse daha da zorlu. Yani aslında evde fizy ve youtube sayesinde çeşit çok bol. Hem twitter sağolsun, bir sürü öneri de dinliyorum.

Ama olay mobil zamanlardaki playliste gelince, hep tekrarlarda ve haliyle sıkıntılardayım. (Uzun yol insanı olmanın doğal sonucu) Radyo dinlemekten ise itinayla nefret ediyorum.

Yeni yılla yeni ve kocaman bir playlistle girme hayallerimle, tüm önerilerinizi yorum olarak bekliyorum.

Hatta olayı bir adım daha ileriye götürüp; kendim gibi çok sevdiğim bir şarkıyı&albümü herkes sevsin yaklaşımıyla sürekli paylaşan okurlardan halihazırda sahip oldukları teknolojik aletlerde bulunan çok da sevdiği bir (daha fazlasına da itirazım olmaz) şarkıyı bana e-mail ile letmelerini rica ediyorum.

Ve galiba bu ricayla da blog tarihimin en şımarık hareketini yapıyorum.

25 Kasım 2011 Cuma

"Başa sarıp yeniden izlerken hayatımı"




Alakalı alakasız her konuya burnumu soksam da, askerliğe dair beyan edilecek bir fikrim yok. Sadece her türlü askerlik muhabbetinin açıldığı erkek ortamlardan nefret ettiğimi konuya dair dipnotum olarak düşebiliriz. Bir de asker bekleyenleri ( misal kusburnu) çok takdir ettiğimi, hiç beklemediğimden de olabilir bir ilişkide asker yolu beklemenin büyük bir sınav olduğunu düşündüğümü de olayın kadın-erkek değerlendirmesinde yazabilirim. 
Bedelli askerlik ise askerlikten bağımsız, dünyanın adaletsiz bir çukura dönüşmesi için atılan son adım. Hayatımdaki hatrı sayılır kişiler arasında da kara kara askerliği düşünenler olmadığı için, konuya fazlasıyla yabancı sayılırım. 
Benim bedelliyle tek derdim o malum yaş sınırından kaynaklanıyor. 
30 yaşından gün almak hadisesi kritik hal alınca, twitter'da kim oluyor ki bu 30 yaş talihlileri diye sordum. Ve 30 yaşından gün almış olduğumu da bu vesileyle öğrendim. 
Oysa bendeniz 30 yaş depresyonu için ne planlar yapmıştım. Bunca yıl ne yapıp ne yapamadığımın seceresini döküp, "geçen günlere yazık yazık etmişsin gönül sen " diye depresyonumu körüklemeyi, bundan sonra her şeyin çok farklı olacağını sanarak sayısız plan yapmayı öngörüyordum. 
Ama ne oldu, bedelli adı altında bir anda hızlandırılmış bir depresyonun içinde buldum kendimi.
Önce dedim ki kendime, 30 yaşında olmakla bir derdin varsa, şu an hangi yaşta olmak isterdin sayın dostum? (yazarın kendine yabancılaşma evresi vol.4) Aslında ideal bir yaş hayalim yok ama üniversiteyi bitirip işe başlamadığım o haytalık dönemini hala keyifle hatırladığımdan 24-25'te umut var gibi geliyor bana. 
Sonra diyorum ki, kendimizi kandırmayalım, önemli olan yaş değil, aslında senin ne hissettiğin. Yani mesela ben ironik bir şekilde hayatının her döneminde yaşından büyük hal ve tavırlara sahipken, yaşlandım diye dertler edinen biriyim. Yani aslında sorun hayattaki her şeyin bir sonu olması ve bizim bu gerçeği o son gelip çatana kadar da idrak etmekten kaçınmamız.
Şahane bir yaz tatili geçirmenize rağmen, Eylül gelir gelmez okullar açılacak diye üzülmeniz de; 1 haftalık bayram tatilinde hiçbir şey yapmamanıza hatta sıkılmanıza rağmen tatil bitti diye üzülmeniz de işte tam da bu sebepten. 
Geçenlerde sanırım Mehmet Eroğlu (ki kendisi benim gözümde, kesinlikle twitter'da takip edilesi yazarlardan) şuna benzer bir şeyler yazmıştı. Mutlu bir hayat yoktur, mutlu anıların çok olduğu hayat vardır. Bu yüzden mutlu muyum sorusunun cevabın bir günden başka bir güne değişebilir. 
Ve biz mutsuzluk için nedenimiz yok diye kendimizi mutlu olmak zorunda hissebiliriz ki, bu noktada şükretmek ile mutluluk kavramları birbirine karışıyor bence.
Yazıyı tam çorbaya dönüştüreceğim ama, bu akşam 5n1k'da izlediğim psikayatrist Ümit Yazman'ın mutluluğa dair 2 temel nedenini dinledikten sonra mutlu muyum sorusuna cevap vermenizi önereceğim. Kinyas ve Kayra'dan (Hakan Günday) da bir kuplelik alıntıyla satırlarıma son veriyorum.

"yarın düşüncesi,bugünü yaşanabilir hale getiriyordu.kendimizi bir binanın tepesinden hep beraber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı.
loto'nun çıkma ihtimalini,aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini, sonsuz mutluluk ihtimalini içinde barındıran o sihirli sözcük; yarın.
gelecek iyi bir sermayeydi.yaşadığımız sürece bitmeyen ana para gibi. gelecek zamanda çekilmiş fiiller kulağa çok tatlı bir melodi yayıyordu. hele planların ayrıntılarına girmek..."

ps. başlık şarkısı Senden Sonra ile Redd

23 Kasım 2011 Çarşamba

"şimdi acil bir sekilde yaşamak gerek"


malumafatrus'un nekahet hezeyanları;
içinde bulunduğum duruma uygun tek şarkı geliyor aklıma; "nefes bile almadan". 
Ameliyata dair yazımda bunu değindim mi bilmiyorum ama iyi nefes alabilmek için olduğum operasyonun ilk sonucu burun tıkanıklığı ve en az 2 haftada sizinle olacak bir tıkanıklık bu. Ve klişe biliyorum ama insan nefes almadığı vakit hayata resmen 1-0 mağlup başlıyor.
Rahat gece uykusu diye bir şey zaten yok.  Ve uykusuzluk artı nefessizlik size gün boyu yorgunluk olarak geri dönüyor. Yani bu ameliyat sonrası verilen rapor aslında, hayat kaliteniz vasatın altında olduğu için. Yoksa maşallahı var, benim burnumla pek derdim yok.
Nefes alamadıkça daha doğrusu ağzınızdan nefes aldıkça tat alma yetiniz de hasar görüyor, o yüzden bu dönemde tat almasam da yerim ben her şeyi mantığı gütmezseni kilo vermeniz gayet normal.
Bendeniz bu süreçte de kendimi sorgulayacak bir şey buldum ve kendimi iş hayatı olmayan bir ota benzettim maalesef. Rahat uyumamanın ve biyolojik saatin de etkisiyle her sabah 7.30'da uyanıyorum. Bunun için sizden ricam gün gelip bir gün evde kalayım ve sadece uyuyayım gibi bir şey yazarsam beni bu satırlarla dövün lütfen. Gerçi bendeniz; sahip olduklarımın değerini yokluğunda anlayacak bir gerizekalı olduğumdan bu satırları kurmam pek yakındır farkındayım.
Aslında gayet gezip tozabilecek fiziki şartlarda olsam da, işe gitmezken dışarıda olmak fikrini hoş bulmadığımdan dışarıya da çıkmıyor, evde kitap internet tv üçgeninde sıkıntıdan patlamaktayım. Tabi bir de raporlu olmama rağmen yarın işe gitmeyi düşünüyorum ki, bu enayiliğimin bir nevi teyidi oluyor. Oysa narkozu da almışken azıcık vurdumduymaz, umursamaz olsaydım ne olurdu ki? Nedir yani kendini bir şeye adamak, ne uğruna hem de? 
Sonuçta, hafta içi bir gün işe gitmeyeyim gezeyim tozayım hayali hayal olarak kalmaya devam ediyor. Özellikle şu günlerde, spora da gidememek en büyük hayıflanmam oluyor. 
Bu işin olmazsa olmaz bir diğer tarafı da, hasta ziyaretleri, hal hatır sormaları falan. Açıkçası kendimde görüp şaşırdığım için söylüyorum, insan bekliyor sayın okur. Bir telefon, bir msj da gayet her şeyi çözüyor aslında ama işte onu bile yapmayanlar da kara listeme yazıldı diye kinci yanımı gözönüne sermek isterim. 
Bir de tabi, bu işin ziyaret eden tarafı var ki, onlar hasta ziyaretine geldikleri için haliyle sizi de hasta olarak görmek istiyorlar. Yani ben şahsen, bir gripliden farksız olduğum için bolca "ee hiçbir şeyin yok" lafını işittim. Bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum. Sadece ben böyle hasta gibi olsam kendimi gayet kaptırırım, o yüzden hasta gibi olmamak benim için en iyisi bunu belirtmek için söylüyorum. Nasıl derler moral her türlü hastalıkta pek  önemli:) 
Dinlenme döneminizde anneniz yanınızdaysa, sürekli hasta muamelesi görmemenizi de ayrı bir yazı konusu yapmam gerek sanırım.
Kıssadan hisse; fiziksel sıhhat de pek önemli olan ama Allah herkese akıl sağlığı versin öncelikle sayın okur.  Bu şekilde, sağlıklı nefes de alabiliyorsanız, her türlü yara daha çabuk iyileşir kanaatinde sağlıklı günler diliyorum.

ps. başlık şarkısı Kesmeşeker ile İşte Güneş

22 Kasım 2011 Salı

"ya dışındasındır çemberin, ya da içinde yer alacaksın"



"Tasarruf; yarın için bugünü yok etmektir"

Tam da beni anlatan bu satırlar çingenelere ait bir felsefe olduğuna göre, küçüklüğün "seni çingenelerden aldık" efsanesi benim için artık gerçeğin ta kendisidir.

ps. başlık şarkısı Murathan Mungan sözleriyle Çember


ps.2. Bu değerli çingene felsefesinden, Sebastian Carlos (twitter accountuyla "kedibekir") sayesinde haber olduğumu da belirtmek isterim. . 

20 Kasım 2011 Pazar

"bilmek ister misin, ne kadar yorulduk her gün vardıkça sonumuz saçmaya?"


Su gibi akıp giden bir kitap olarak Gizli Anların Yolcusu;

Kitaplığım, son zamanlarda başlayıp bir türlü devam edemediğim sayısız kitapla dolu. Uzun süredir, ittire kaktıra bir şekilde kitap okuyordum. Tek umudum ameliyat öncesinde ve sonrasında kitap okuyabilecek bolca zamanım olmasıydı. Bir de eski okurlar hatırlar, göz çiziktirme ameliyatım öncesinde ele aldığım olasılıksızlık o kadar sürükleyici bir kitaptaki, ameliyat öncesinde ve sonrasında zamanım su gibi geçmişti. Bu seferde öyle bir kitap bulursam, yırtarım diye de bir düşüncem gizliden gizliye vardı ve iç sesim de sağolsun beni pek yanıltmadı. Bu hafta içinde aldığım Ayşe Kulin'in Gizli Anların Yolcusu daha önceki Kulin kitapları gibi bir çırpıda okunabilecek akıcılıktaydı.

Bundan sonrası haliyle spoiler içerecektir, benden uyarması.

Efendim Ayşe Arman- Kulin röportajını okuyanlar bilir, kitap eşcinsel bir aşkı anlatıyor. Bana sorarsanız ise kitabın PR'ı için eşcinsellik konusunun altı çiziliyor. Bilmeyenler için söylüyorum, Ayşe Kulin'in menajeri Perihan Mağden'in olduğu gibi Barbaros Altuğ. Ve bana sorarsanız Perihan Mağden'i bilmem ama Ayşe Kulin'in eşcinsellik olayına girmesinde, kendisinin rolü de kesinlikle var.
Kitabı kısaca özetlemek gerekirse; hayatında büyük bir yıkım yaşayan aynı zamanda orta yaş bunalımına da girmiş bir erkeğin (İlhami) yokolma hikayesi. Bu süreçte evli olan İlhami'nin genç bir sevgilisi olması da bildiğimiz hikayelerden farklı değil. Bu sevgilinin erkek olması, kitapta bambaşka bir şekilde ele alınmadığı için de Bora'nın ismi Ayşe olsaydı da konu çok değişmezdi gibi geliyor bana. Anlayacağınız AYşe Kulin, eşcinsellik alanına biraz da zorlama olarak giriyor ve bu da kitabın öyküsünde kendini fazlaca belli ediyor. Kitap akıcı, çok rahat evet ama öyküsü de bir o kadar klişe. Bu nedenle kitabın eşcinsel aşkı anlatıyor diye lanse edilmesini fazlasıyla absürd bulmaktayım. 
Bir de AYşe Arman'la röportajı üzerine dayanarak söylüyorum ki, Ayşe Kulin eşcinsellik konusunda gayet muhafakar...Yani ben AA'nın yerinde olsaydım, oğullarınızdan biri "ben eşcinselim" deseydi ne düşünürdünüz diye sorardım. 
Bunlar dışında kitap kapağını çok beğendiğimi, Eda ve Handan'ı kafamda her noktasıyla çizdiğimi, Bora'ya ilk dakikadan beri hiç ısınamadığımı, İlhami'ye ise çok üzüldüğümü de belirtmek isterim.
Dinlenme dönemimdeki ikinci kurtarıcı kitap içinse evde turlara başladım, bu kadar hızlı biten bir kitaptan sonra devamının gelmeyeceğini bilsem de, sabrederek başarıya ulaşabileceğimi umut ediyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Kitabında ayrıldığını yazsa da, Ayşe Kulin'in 27 yıllık sevgilisi Yiğit OKur olabilir mi acaba diye kendi kendime senaryo yazmaya devam ediyorum.
  • Kitabın ilişkileri özetleyen cümlesi ise; "Handan'a aşık değil, alışıktım" oldu ki bu noktada alışkanlığı seçmek kötü bir şey mi, bunu da bilahere tartışmamız gerektiğini düşünürüyorum.
ps. başlık şarkısı Bizim Değil ile Sakin
ps.2. Kitaba dair şahane bir yazıyı da buradan ulaşabilirsiniz. 

"ilk günün yarası saklı hep şuracığımda"


malumafatrus hastanelerin soğuk köşelerinden bildiriyor;

Kronik nefessizliğime dur demek adına, geçen Cuma günü burun ameliyatımı olarak, anestezinin tadına varmış bünyeler kervanına katıldım.
Bendeniz ameliyat öncesi, bu süreçten geçmiş tanıdıklarımın başının etini yediğim için süreci tüm detayları ile paylaşıp, bu yazımı tıp dünyasına ithaf etmek istiyorum. Takdir edersiniz ki, ameliyata dair pek fikrim yok. Oradaki süreç, narkozumu yedim diğer dünyaya geçiyorum hali.
Öncesini ve sonrasını anlatacak olacaksam; ameliyatımı Bakırköy Acıbadem'de oldum ki, evimin kıyısında köşesinde bu kadar hastane varken ameliyat için oraya gitmek benim gibi hayat sınırları belli birinin bünyesine fazlasıyla tersti.  Gelin görün ki, şahane doktorum ameliyatlarını orada yaptığından, Tarkan'dan kuzu kuzu'yu söylemekten başka çarem yoktu.
Ben tabi googleadict bir insan olduğumdan, ameliyattan önce sayısız şey okudum. Yakın zamanda ameliyat olan kişilerle konuştum ve ameliyat öncesinde de sonunu düşünen kahraman olamaz moduna girdim. Tabi bir de herkes sıklıkla "gergin misin" dediği için inadına gerilmemeye çalıştım. Ve şahsi heyecan kapasitemi de bildiğim için ameliyat öncesi gerilmediğimi belirtmeliyim.
Hiç ameliyat tecrübem olmamasına rağmen kafamda bazı ameliyat kalıpları vardı ve bu nedenle ameliyat öncesi hazırlıkları girdiğim oda bu anlamda beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Ben kendi odama giriş yapacağımı ve hazırlıkların da orada olacağını düşünürken, 6 operasyona girecek hastanın ayrı bölümlerde olduğu bir odaya girdim. Ve orada ameliyata dair sayısız sorumu cevaplandırıp, transparan lacivert ameliyat elbisemi giydim. Her türden ameliyat için aynı sırtı açık elbisenin neden giyildiğine dair sorgulama şansım olmadı ama bir daha ameliyat olursam, neden lacivert ve neden sırtı açık sorusunu illa soracağım.
Benim damar yapım ana neden olmakla birlikte, 3 farklı kişinin (tecrübe derecesine göre)  deneme sonunda damar yolum bulundu ki, bu da benim gibi mükemelliyetçi birinin hastane değerlendirmesinde eksi olarak yer aldı.
Ameliyat vesilesiyle de hayatımda ilk defa bir sakinleştirici içtim (xanax).  İşe yarayıp yaramadığına dair bir fikrim yok. Çünkü zaten kendimi sakin hissediyordum, ayrıca her şey birden bire olduğu için heyecanlanmaya da pek vaktim kalmadı. Damar yolumun açılmasıyla ameliyathaneye alınmam aynı zamanda oldu.
Ameliyathaneye girince, her şeyi incelemeye başladığım anda tanıdık bir ses duyup, doktorumu görmek incelememe ara vermeme neden oldu ve sadece merhaba diyen anestezistin yemeden içmeden beni 1 dakikada bayıltması oraya dair son anım oldu. Yani öyle filmlerde olduğu gibi, 10'a kadar sayınlar da; yok bayıltırken muhabbetle oyalama taktiği de  hiç olmadı bende.



1 saat sonra uyandığım da, dediğimi sandığım iki cümle var "uyandım mı ben şimdi?" ve "burnum sızlıyor"du. Onun dışında bir şeyler saçmaladıysam da, tanık olan kimse yüzüme vurmadığından, aneztezi beni çarpmadı ya havalarına girebilirim. Ameliyattan çıktıktan sonraki kısmı biraz flu hatırlamakla birlikte, narkozlu halde olan biteni bilinçli gibi yaşıyor ama sonrasında unutup gidiyorsunuz. Tabi birde o halde whatsapp'dan yazı yazmaya çalışmak çok saçma ki, ayık kafayla düzgün harfleri bulamayan benin yarı açık gözüyle neler saçmaladığını en iyi kusburnu bilir.
Bundan sonrası tekrar ameliyata hazırlık odası ve sonra nihayetinde kendi odam. Oda da baştaki şansızlıkları unutturacak kadar güzel ve rahat. Sonrasında yapılan telefon görüşmeleri, korktuğum kadar susamamışım hissiyatı. İlginçtir ki, o an bir ayna olsun da yüzümü göreyim demedim. Sanırım annemin tüm konuşmalarda cevap olarak verdiği " yok hiç morarmadı  yüzü" beyanatı içimi rahatlattı ki yüzümü ayna da epey geç gördüm.
Bundan sonrası, serum, ağrı kesici, sıvı yemek ve uyuma hissiyatının bir türlü gerçekleşememesi.  Gelen gidenle yaşadıklarınızı sık sık anlatmanız, burnunuzun yavaş yavaş kanaması, ağrılarınızın alttan kendini hissettirmesi ve falan filan.  Ve bu işin en kötü kısmı olan ameliyat sonrası ilk gece. Uyumak denilen şey tamamen bir hayal. Üstüne ağrı, ağız kuruluğu ve belki de mide bulansıtını ekleyebilirsiniz. Bu nedenle gece için görevli hemşirenin iyi olması nekahet döneminde sizin için en kritik nokta sayılabilir.
Ve sonrasında gelen özgürlük; burnunuzla tamponun yollarının ayrılması. Dakik doktorum, Cumartesi falan dinlemeden sabahın köründe gelerek, burnumun bakımını yaparak, önümüzdeki günlerde kullanacağım ilaçları verdi. İlaçlarımın çoğu tahmin edersiniz ki burun spreylerinden oluşmakta, onun dışında ise antibiyotik, ağrı kesici ve hapşırmayı engellemek için bir alerji hapı.
Ve sonrasında eve varış ve evde huzurla uyulabilen birkaç saat. Sonrası biraz halsizlik, bol burun tıkanıklığı ve that's all, operation is over. İlk kontrolüm Çarşamba günü olsa da, benim için konu büyük çoğunlukla kapanmıştır ve ameliyat denilmeyecek bu operasyona dair korkulacak bir şey olmadığı tecrübeyle test edilmiştir.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Bu kadar kolay şekilde süreci geçirmemden de anlaşılacağı üzere, estetik ameliyat olmadım. Ameliyatım sadece deviasyon ve burun etleri küçültülmesi çerçevesinde oldu.
  • Estetik olmamamdaki en büyük etmen, ne kadar operasyon o kadar para felsefesine sahip olmayan doktorum ve benim tek kusurum burnum olsun kardeşim mantığımdır.
  • Patronumun, estetik olacaksın deviasyon diye bizi kandırıyorsun yorumuna ilişkin, önce ve sonrayı karşılaştırmak için kendisine profilden şahane bir fotoğraf çektirdim ki, dönüşte kıyaslama şansımız olabilsin.
  • Suratım pek şişmese de, zaten çıkık olan elmacık kemiklerim iyice belirgenlişti ki, bir de estetik olsaydım elmacık kemiklerim ne hal alırdı bilemiyorum.
  • Kadınların zaten sahip olduğunu düşündüğümden bu operasyonu olacak erkeklere kesinlikle yanlarında bir dudak nemlendirici almalarını öneriyorum. Sürekli açık olan ağzın ne kadar yorucu olduğunu yaşamayan bilemez.
  • Ameliyat sürecimde bilgisayardan twitterdan uzak durmama sebep olan kitap da Ayşe Kulin'in Gizli Anların Yolcusu'dur ki, onun hakkında da bir değerlendirme yazısını bilahere yazıcam. 
  • Peki ameliyat işe yaradı mı? Onun için sabredip, tüm süreçleri yaşadıktan sonra görüş bildirmem daha uygun olacağından, şimdilik operasyondan korkanlara "korkulacak bir şey olmadığını" söyleyebilirim. 


ps. başlık şarkısı yine ve yeniden İLk Yara ile Sakin

14 Kasım 2011 Pazartesi

"birden susturdum tüm dünyayı sen konuş diye"


Milli mesele haline getirdiğim saçlarımı kestirdim. İnsanlık için minik olan bu değişim benim için de pek büyük olamadı. Ağırlıklı ortalamada saçımı kestirdiğimi anlayan pek yok. Saçımın yarısı gitmişken bu hissiyatı oluşturamamakta haliyle trajik bir durum. Saçımı da maalesef beğenmedim. Arefe günü gidip saç kestirince her şey oldu bittiye geliyormuş, bunu ziyadesiyle gördüm, sonrasında da istediğim değişikliği bayram nedeniyle yaptıramadım. Ardından tüm yüzsüzlüğümle, saçımı kestirmek için tercih etmediğim İst'deki kuaförüme gidip, gerekli düzeltmeleri yapmasını rica ettim. Kendisi de sağolsun saç keselim de nasıl olursa olsuncu bir tavra sahip olmadığından; biraz uzasın, ona göre yaparız bir şeyler dediği için de şimdilik ara boylarda ısınma turlarıma devam ediyorum.

Saçıma aldığım tepkilerden biri "kesinlikle daha modern" olunca yıllar önce yine saçımı kestirdiğim de aldığım, "ay saçın çok modern, eskisi avamdı bence" tepkisi geldi. Eleştiriye açık bir insan olmamam bu satırlarıma gölge düşürebilecek olsa da, sorarım size insan bir saç modeline neden avam der, kaldı ki o saç bildiğiniz uzun bir saçsa avamlık bu işin neresindedir sayın okur? ( dipnot olarak ilgili tepkinin, iş hayatımdaki bir yöneticiden geldiğini de ayrıca belirtmek isterim)

İnsanın her bir halta adapte olma huyu, geçmişten bir çırpıda uzaklaşmasına vesile oluyor. Misal ben daha önce kopkoyu saçlarım yokmuş gibi, ne zaman bir kuaförde saçını siyaha boyatan birini görsem, ne kadar koyu diye kendi kendime düşünüyorum. Bir de saç kestirme hadisesini kendi çağımda büyütme halim var ki; ne zaman bir kuaförde köylü kızı stilinde upuzun saçları olup iki gıdım kestirmek için mırın kırın yapanlara denk gelsem, "aman ne kadar da büyütüp naz yapıyorlar" diye düşünüyorum. Tutarsızlığımın da bir sınırı olsun diye de kendi kısa saçlarıma bakarak, kökü bende tesellime sığınıyorum.

Saç baş üzerine bu kadar yazı yazmışken, insanın hemcinsinden en çok da kuaförlerde soğuduğuna dair teoremimi de belirtmem lazım. Elinizde kitap, dergi vb olsa da özellikle uzun süre bekliyorsanız etraftakileri de dinlemek/duymak/incelemek zorunda kalıyorsunuz. Ve bu süreçten benim “ayy ne güzel , ne tatlı insan” dediğim biri de henüz çıkmadı. Galiba kadınlar bir ortamın en çok konuşanı kendi olmadıkları sürece sinir oluyorlar ki, benim bir kuaförde ettiğim laf da 5 kelimeyi geçmediğinden etrafıma sevgiyle bakmam pek mümkün olamıyor.

Ve bu kadar saç muhabbeti artık beni baydığından, başka maceralarda görüşmek üzere şimdilik konuya es verip, saç bakımı kullandığım yılan yağının etkilerini görene kadar da konuyu açmamayı kendi kendime taahhüt ediyorum.

ps. başlık şarkısı Sakin ve Küçük Prens

Yanlış anlaşılmalar için dipnot; i'm not Jennifer Aniston

13 Kasım 2011 Pazar

"elde duran hikâyeye dönüyorum"

“olasılıklara olan inancını yitirmek, belki de gerçekçiliği abartmaktır. bir bakıma hayallerden vazgeçmektir. daha iyisi için çabalamayı göze almadan işin kolayına kaçmaktır. kendini gerçekleştirmekten vazgeçmektir. kalite kontrolsüz bir hayata kapı açmaktır. “
james choice

Yukarıdaki satırlara eksi sözlükte vasata razı olmak başlığında rastladım. Başlık benim için yeteri kadar dikkat çekiciydi. Nihayetinde ağırlıklı ortalamadaki her yetişkin gibi "idare eder" bir hayat yaşıyordum. Ya da daha da kötüsü herkes benim gibi “idar eder hissiyatında”gibi bir yanılsamaya inanıyorum.

Her bir haltta olduğu gibi beklentinin çoğu da azı da zarar muhterem okur. Nasıl bir hayat bekliyordun da şu anki hayatımdan memnun değilsin deseniz, verecek cevabım olmaz. Yani aslında teşhisim belli, ne istediğini bilmemenin yarattığı boşluktayım.

Ama işin kötüsü bir de aslan burcuyum. Bir de işin içine kırmızılık girdi. Yani içimin bir yanında hırslar var, dışında ise eti budu belli ben. Ve inanın bana insanın kapasitesi ile beklentilerinin aynı paralelde olmaması pek fena bir şey üstadım.

Tabi kapasitenizin olmadığı gerçeğini kabullenmek bunu yazmak kadar kolay ve çabuk olmuyor. Malumunuz insan en çok kendini kandırıyor. Her başarısızlığımız için itinayla mazeret üretebilmek hepimizin genetik kodunda mevcut maşallah.

Gelin görün ki bir yerde mazeretler de tükeniyor, işte o zaman mecburen kendi gerçeğinizle yüzleşiyorsunuz. Ondan sonra gelsin bünyenin vasatla imtihanı ,”ben kimim” sorgusu; devamında hakimiyet kuran düz kontakt hayatlar ve favori “eh işte ve farketmez” tepkileri.

Ve bana göre vasat’a razı olmak “Beklentileri en yakın eskicide farketmezler ile takas edip, geçmiş hırsları ara sıra yadetmektir.”

ps. başlık şarkısı şapşahane şarkı ile Sakin 

9 Kasım 2011 Çarşamba

"kapıyı açasım yok dışarı çıkasım da"



Anket serisi vol 2;

Malumafatrus'un istanbullife'ı;

En sevdiğim kahvaltı; 10 üzerinden 9 puan verebileceğim Cookshop kahvaltısı.
En sevdiğim hamburger; başkasını yememe engel olan Gourmet Burger,
En ruhsuz bulduğum iki mekan; Mİdpoint ve House cafe. Kırıntı'ya da kendi tercihimle hiç gitmem.
Tavuk schnitzel yemek için gideceğim mekan Kitchenette. ( market usulü de olsa friğ pilavının da menülerinde olması şahane)
Bir sürü eksisine rağmen sevmek istediğim mekan; çapagillerden Limonata (kahvaltısı da başarılı)
Mantı için tek durağım; tüm huysuzluğuna rağmen Kardeşim Mantı  (Emirgan)
Dondurma için tüm suratsızlıklarına katlandığım Girandola (Arnavutköy),
En sempatik mekan; Bread and Butter (Nişantaşı)
Dış görüşünüyle en sempatik olabilecekken, sahiplerinden ötürü kaybeden mekan; Cake House,
İmkanım olsa ben işletsem de, her gittiğim de işletmeden nefret etmesem dediğim mekanlar; Santral Tamirane veya Otto.
İlla ki lezzetli yemek yiyeceğime güvendiğim mekan; Den Cafe 
En sevdiğim kahveci; kahveden pek anlamasam da sanırım Kahve Dünyası. (Fondü ve kendi ekmekleri ile yaptıkları sandviçler kararımı etkilemiş olabilir)
İskender yediğim tek yer; 2 veya 3 Levent dolaylarındaki Garaj İstanbul
En sevdiğim tostçu, ne yazık ki saat 19.00'dan sonra genelde kapalı olan Balmumcu'daki Zeynep Büfe.
Diyet yapsam en sık gideceğim mekan; Sosa. Yeşillikleri bu kadar lezzetli başka bir mekan bilmiyorum. 
Hafta sonu gitmekten kaçsam da, hafta içi uzun zaman geçirebileceğim semt; Rumelihisarı
En iyi esnaf lokantası; Demirören Avm olmasaydı Ağa Lokantası'ydı şimdi adayım yok ama  Kanaat Lokantası'nın kesinlikle olmadığını söyleyebilirim.
Çok zorda kalmadıkça gitmeyeceğim yerlerden biri de Salomanje. 
Güzel köfte yemek için ilk gideceğim adresim; Çiçek Izgara
En güzel kabak tatlısını, en güzel sufleyi, en iyi makarnayı yapan yerlere dairse aklıma mekanlar gelmedi. Rica edeceğim, bilenler bilmeyenlerin vizyonunu genişletsin.
Tabi bir de Anadolu yakası'na geçtiğim de, yemek yemek için Avrupa'ya dönmeyi beklememek için tüm önerilere açık olduğumu da hatırlatmalıyım. 

ps.başlık şarkısı bir önceki yazıda kaldığı devam ediyor.

"kör taklidi yapıyorum, hiçbir yere gitmemek için"

Tarihe not düşmek gayesiyle, delilik anketi;

En sevdiğim şarkı; Artık Melek Değilim  (little miss something ve belief de favorilerim olabilir)

En sevdiğim Türk yazarlar; Hamdi Koç, Hakan Günday ve Yiğit Okur ( Üçü de birbirinden farklı olsa da)

Emrah Serbes ve Murat Menteş'i yazardan da bağımsız olarak görüyorum sanırım.


En sevdiğim müzik grubu; Travis

Türklerde ise dağıldığı için hep keşke'yle anacağım Sakin. Mor ve Ötesi ile Redd de dönem dönem değişse de en sevdiklerim olabilir,

En sevdiğim müzisyen açık ara Bülent Ortaçgil.

Yabancı yazarlardan ise Marc Levy'nin her kitabını gözü kapalı alıyorum,

En sevdiğim film dediğim de aklımda fikirler uçuşmuyor ama nedense aklıma şimdi Biutiful geldi. Sinemayla ilişkim, seviyeli  bir sosyal faaliyetten öteye gidemedi galiba.

 En beğendiğim yönetmen de haliyle yok. Ama Coen kardeşlerin filmlerini sevmeyeceğimi artık siz de ben de biliyoruzdur sanırım.

En sevdiğim köşe yazarı; yok öyle biri

En sevdiğim semt, sanırım Nişantaşı. Cihangir, Nişantaşı Levent üçgeninden uzaklaştığım da pek mutlu olmadığım tecrübeyle sabit.

son dönem tiyatro heveslisi olduğumdan Berkun Oya'yı da bir AVm'de görüp, onun gittiği mağazaya arkasından dalacak kadar (bu durumda bana da sapık diyebiliriz) beğendiğimi belirtmeliyim.

Temel besin maddem; tavuk. İyi veya kötü bir yan etkisi varsa, ilk bende çıkacağına eminim.

Favori meyvelerim; incir ve kestane. Onun dışında sevmediğim meyve de bir elin parmağını geçmez. Listenin başında da sanırım Armut var. Ayvayı da benim kadar seven biri yoktur diye de iddialardayım.

Rol modelim; sağlık ve sıhhatte olsun istediğim Meral Okay

En sevdiğim 4 yabancı dizi; The Guardian; The Boomtown, Nip Tuck, The Street

En sevdiğim türk dizileri; Her şeye rağmen Leyla ile Mecnun, Yeditepe İstanbul, Şaşıfelek Çıkmazı ve Behzat Ç

En sevmediğim özelliğim; Her şeye ve herkese karışma hakkını kendimde fütursuzca bulmam. Ve pek tabi ki sabırsızlığım.
En sevdiğim özelliğim; kendimi bilmek.

ps. Yazıyı okurken, haliyle aynı soruları kendinize de soracağınızı düşünerek, cevaplarınızı yorum olarak görmek istediğimi belirtmeliyim.

ps.2 başlık şarkısı Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in Soundrack'i Hamur İşleri ve evet söyleyen de sakin. 

6 Kasım 2011 Pazar

"mutluysan üzgün bakma öyle"

                            


malumafatrus kendini baştan yaratıyor kampanyamız sadece saç kestirmekle sınırlı değil.
Ve bu hadisenin saç kısmı ne kadar bilinçliyse, bahsedeceğim kısmı da o kadar spontan.
Kış ayında tıkanık burnumla hayatımı idame ettirmeye epey alışsam da, sportif mecralardaki faaliyetlerimi iki gıdım nefesle yürütme konusundan fevkalade muzdariptim. Hayatım her alanında olduğu gibi sportif alanda da yeteneksiz olmam malumunuz. Gelin görün ki, hem yeteneksiz hem nefessiz olmak bir insan için gerçekten büyük bir çile halini alabilmekte.  Bu nedenle geçenlerde bir heves işin uzmanı bir doktora gittim. 
Ben alerjiydi falan filandı derken, kendisi alerji bu işin %10'u, geri kalan kısım anatomik yapının derdi dostum diyerek, beni bambaşka bir yola itti. Önce aslında gayet farkında olduğum bir gerçeği yüzüme çarparak, burnunun sağ kısmıyla hiç nefes alamıyorsun, geri kalanla da %15 ya alıyorsun ya alamıyorsun diyerek gözardı ettiğim gerçeğimi yüzüme çarptı. Sonra beni sinüs tomografisi olayına soktu ki, bu vesileyle MR'ın nasıl iğrenç bir şey olduğunu az çok anlayabildim. 
Ardından da dar alanda kısa süreli "bu deviasyon ameliyatı ne menem" bir şey ola ki araştırmalarına giriştim. Kısa çaplı kamuoyu yoklamam sonucunda her 10 insandan 9'unun burun kemiğinin eğri olduğunu öğrendim. Ameliyat olanlardan ise "bundan önce hiç nefes almıyormuşum"dan farklı bir söz duymadım. 
Ameliyat meftumu gözüne yaptırdığı lazerle ameliyatıyla sınırla olan bedeniz, haliyle bu narkoz, burun, ameliyat sonrası tampon hadiselerine pek sıcak bakamadım. Ama alamadığım nefes bana yol su elektrik olarak geri döndüğünden, sonunu düşünen kahraman olamaz minvalinde de ameliyata heves ettim.
Bildiğiniz üzere, ülkemizdeki kadınların yarısı deviasyon ameliyatına girip hokka gibi burunla çıkanlardan oluşmakta. Yani hazır narkozu yemişken, burun'a da müdahele edilecekse, yapılacak her şey yapılsın fikriyatı bu olaya adım atan her kadının hayali. Hatta şöyle söyleyeyim, hayali olmayanın da aklına bir şekilde bu fikir sokuluyor.
Bendeniz, burun memnuniyeti orta karar olan biriyim. Yani her gün aynaya bakıp; " vay ne şahane burnum var" da demiyorum; "bu ne biçim burun" diye de isyan etmiyorum. Annem küçükken çok güzel bir burnum olduğunu iddia etse de ( annelik hali malumunuz) yan profilden pek başarılı olmadığımı itiraf etmeliyim. Ama sıkı bir nip tuck izleyicisi olarak burun ameliyatından da, o burnun 6 ay boyunca yüze oturmayıp, insana saçma bir ifade vermesinden de fevkalade korkmaktaydım. Bu durumda nefes de alırım, estetik de olurum  şeklinde iddialı bir beyanatım olamazdı.
Bir de bugüne kadar deviasyon ameliyatı gayesiyle estetik de olanlara karşı takındığım önyargıdan ötürü, hiç girmeyeyim bu işlere diye düşünmekteydim. Mamafih bu işte, çok sağlam bir mahalle baskısı varmış, işin içine girince acı gerçekle yüzleştim. Ağırlıklı ortalamada en çok duyduğum cümle; "hazır ameliyat olmuşken, istiyorsan da ufak bir düzeltme yaptırabilirsin" oldu.
Evet bugüne kadar burnum daha iyi olabilir diye düşünüyordum ama bunu bir estetik ameliyat olma gereksinim olarak hiç görmemiştim. Ve bu noktada sırf deviasyon ameliyatı olucam diye ( iki ameliyatın ayrı dönemlerde olması başarısız sonuçlar doğuruyormuş) estetik olma fikrine de sıcak bakmalı mıyım bilemiyorum.
Kararımı henüz vermesem de,istediğim ufak bir rötuş olsa da, herkese evet ben estetik oldum demeye kesinkes karar verdim. Hatta estetik olucaktım, arada da deviasyonu da aradan çıkarttım demeyi daha delikanlıca buluyorum.
Ama burun estetiği benim durumumumda akıl karı bir iş mi, işte onu henüz bilemiyorum. (konuya dair derin tecrübeleri olan okurların görüşlerini de şu kararsız bünyeme deva niyetine bekliyorum)

ps. başlık şarkısı son dönem favorim Can Bonomo ile Bana bir saz verin

2 Kasım 2011 Çarşamba

"giden gitti, kalan hep bin pişman "

Paradoks nedir merak edene, malumafatrus'un saçla imtihanına bir gözatmasını ivedilikle öneririm.
Ömrümü saçımı uzatıp, ardından saçımda nasıl bir değişikliğe giderim derdiyle geçirip, sonrasında ise başladığımız yere geri dönmeyi beklemekle geçirdim. 
Ve an itibariyle bu döngünün saçı kestirsek ama kestirmesek mi vaktinden yazıyorum bu satırları size sayın okur. 
Saçma sapan beslenme ve saça her türlü işkenceyi çektirmem sonrasında saçlarımın sağlıkla arasına gayet kara renkli bir kedi girdi. Renk değişimin yarattığı aşınmaya sportif faaliyetler nedeniyle yıka ve çık mesaisi de etklenince, saçımın ahı gitti vahı kaldı.
Hayatımıza fırsat siteleri ile giren brezilya fönü belki derdime çare olur, günü kurtarırım sandım mamafih 2 numaralı kuaförümden veto yedim. Hayatımdaki sıradanlığı değiştirmek için elimdeki tek oyuncağım da saçım olduğundan, kestir işte değişiklik olur psikozuna girdim. (burada psikoz doğru anlamında kullanılmadı farkındayım)
Ve zaman yaklaştıkça da aslında kestirmemem gerektiğini düşünüp, kestirmek istemek arasında gidip geliyorum. İşin komiği şu an saçlarım bana ne kadar sağlıksız ve bakımsız geliyorsa, eminim kestirdikten sonra bu fikrim değişecek ve ne güzel saçlarım vardı diye düşüneceğim. 
Şans bu ya, eski zamanlardaki kısa saçlı hallerime ait bir fotoğrafım falan da yok. Yapılıyor mu bilmiyorum ama benim kuaförüm de, saçınızı şöyle kesersek böyle olur tarzında bir projeksiyon falan da yok. Yani geri dönülmez yola girince o kıyaslamayı yapmak mümkün ve bu durumda da dünyanın kanunu gereği geri dönülemeyecek olana hep bir daha sempatiyle yaklaşılıyorum. Kuaför demişken, hemcinslerim bilir kuaför aldatmasının yarattığı vicdan azabı da apayrı bir dert sayın okur. Bandırmalı ve İstanbullu kuaförlerim arasında saç kesimi mevzu bahis olunca açık ara Bandırma kazandığından; saçı Bandırma'da kestirip, İstanbul'da hangi yüzle (yalanla) boyatacağım bilmiyorum. 
Ve bendeniz, uzun saçtan tuhaf bir şekilde güç alan ve nedense hep "uzun saçlı halinde istikrarı"da pek yakalayamayan biri olarak, burnumun dikine giderek, korkularımı "kökü bende nasıl olsa" tesellisi ile gidermeye çalışıyorum.  
Tabi bir de her olayı kişisel tarihimle örtüştürme çabamdan mütevellit, saçımı kestirirsem  4 yıl önce olduğu gibi yepyeni bir sürecin de başlangıcına vesile olurum sanıyorum.
Yani gördüğünüz/okuduğunuz üzere, dertsiz başıma dert yaratma konusunda artık doktora seviyesine eriştim  ve bir sonraki yazımla da "peki ama neden profluk değil?" sorusunu sormaya pek yakınım sayın okur.

ps. başlık şarkısı Kendimden Geriye- Çilekeş