30 Ekim 2011 Pazar

"mutlu gibi, umutlu gibi, bir düşte gibi... "


Genelde giyim kuşam konularında aynı markaları tercih etsem de marka bağımlısı olmadığımı düşünüyorum. Bu yüzden de marka bağımlılarının haliyet-i ruhlarını pek anlayamıyorum.
Birçok marka güzide yurdumuzda herkes tarafından tercih edilmesi nedeniyle popülerlik kazanmakta. Ve kazanılan bu popülerite ara sıra bazı bazı markaların konumlandırmasına da ters düşmekte.

Tabi bizde popülerleşme denilen şey, pazarların bir numaralı taklit markası olmayı da şart koşuyor. Bu nedenle orjinal veya taklit olması farketmeksizin o markanın ürünlerini giyen kişileri moda kurbanı olarak görüyorum ben. Bu klasmanda birinci sıraya Burberry'yi de hiç düşünmeden koyabilirim herhalde. Kışın gelmesi ile atkısını takan birçok kişiyi de görmeye başlayacağım bu güzide markanın aslında  "kör gözüne sokalım" tarzında bir logo anlayışları yok. Ama şu gerçeği de kabul etmekte fayda var, markanın temel modeli de bir nevi sofra örtüsü. 
Ve sırf marka diye o örtüden oluşan gömlek veya t-shirt giyen insanlara bir şey demem de, minicik çocuklara o kıyafetlerle yapılan eziyete isyan eder, ben bu oyunu bozarım çığlığı atarım. Aslında, bu markaların belli başlı 10 ürünü dışında markayı göze sokmadığını biliyorum ama o deseni içeren ürünlere o kadar para veren herkesin tercihlerini içimden sorgulamaya da devam ediyorum.
Bunun benzeri bir şeyi de Louis Vitton çantalar için düşünürüm. Bu kadar taklidi olan bir modelin orjinalini kullanma hevesine de tercihdir diyerek bakar geçerim. 
Ali Saydam ruhu kaçmış yazımda, marka stratejisinde son 3-4 yılda değişikliğe giden Nine west'e de iki çift laf etmeden geçemiyeceğim. Birçok hemcinsim, nine west'in özellikle klasik ayakkabı konusunda rakiplerinden çok daha uygun fiyatlara satış yaptığında sanırım hemfikirdir. Kendileriİndirim dönemlerinde aradaki farkı açmakla birlikte sezonda da diğer uçuk rakamlardan kısmen daha aza satış yapıyorlar.
Peki bu farkı nasıl cover ediyorlar. Çünkü kendileri çin malı ürün satıyor. Bu da aldığınız ayakkabıların kısa vadede tamire veya değişime gitmesi olarak size geri dönüyor. Ben şahane ayak yapımdan ötürü nine west'ten birçok ayakkabı alsam da, bu sene artık kendime yasak koydum. Hiçbir mağazasına girmeyeyim ki, bu sayede bozuk ayakkabılarını da almayayım diye düşünüyorum. Çünkü bu iş artık tamamen ucuz etin yahnisi durumuna dönüştü ki, ucuz dediysek de bedava ayakkabı veya çantadan bahsetmiyoruz.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Eskiden herhangi bir yerinde kahverengi deri yaması (nubuk demek daha doğru sanırım) olan ürünler için Massimo Dutti değil mi der marka uzmanı havası atardım ama artık aynı grubun markaları Zara ve Bershka da bu ürünlere ufaktan el attığı için, konuya dair hakimiyetime gölge düştü.  Oysaki üç markanın da sadece vitrinlerine bakarak epey net ürün konumlandırmaları yapabiliyordum. 
  • Godiva'nın iyi çikolata satması, cafe amacıyla sattığı kahvelere saçma sapan fiyatlar talep etmesini gerektirir mi? Bu hava neyin havası kuzum diye sormazlar mı insana ya da çikolataya?
ps. başlık şarkısı Kendimden Geriye ile Çilekeş


sonsuzluk önümdeydi hep, ama gidemedim senden uzağa "


Bir mutluluk gayesi olarak; Behzat ç ve bir film olarak seni kalbime gömdüm...

Geçen sene dizisiyle renklenen Pazar akşamlarımız bir yana, Emrah Serbes'in diziye konu olan iki kitabı sayesinde yaz tatillerim de pek keyifli geçmişti.
Şahane sezon finalinden sonra,  dizinin kanal, kanalın el değiştirmesi sonrasında diziye kavuşmamız epey zaman alınca, behzat amirime duyduğumuz hasret de katlandı. Her hafta başka bir Justin Timberlake filminin vizyonda olduğu sinemalara, kış dönüşünü yapmak için behzat ç'den güzel bir mazeret olamazdı. Bu sebeple filmin vizyona girdiği ilk gün salonda yerimi aldım.
(Bundan sonraki kısım spoiler içereceği için filmi izlemeyenlerin özellikle de kusburnu'nun okumamasını rica ederim.)
Kitapları bitirince de söylemiştim; Emrah Serbes serinin tüm karakterlerini ince ince işlediği için, dizi de bu kadar başarılı. 
Son Harfiyatı okuyanlar için filmde şaşırtıcı bir şey yok. Kitap film uyarlamalarında genelde sonda yapılan süpriz yerine, çok daha minör bir farklılık var.  Bu nedenle filmin sonunu merak etmiyor, onun yerine bolca gülüyorsunuz.
Film aslında daha çok uzun metrajlı bir dizi gibi. Bu yüzden de filmin dizinin uzun süredir ekranlarda olmadığı bir zamanda vizyona girmesi çok doğru bir tercih. Öyle ki, dizinin fanatikleri için böyle bir zamanda dizinin tekrarını da film olarak yayınlasanız epey bir izleyicisi olurdu bence.
Kitabı film olan serilerde genelde kitap daha çok beğenilir ki, bende de durum farklı değildi. Bir de densizlikle, ben olsam psikolog hadisesini kesinlikle konuya dahil ederdim ve kurgusunu da epey değiştirirdim diye düşündüm. Kaldı ki, kurgu gayet kopuk ve özensiz gibi geldi bana. ( Nuri Bilge'nin bir kurgu kitabını okuyarak, konuda uzman olan ben)
Bir de film olarak farklı bir şeyle karşılaşmak için keşke filmin senaryosunu Emrah Serbes yazmasaydı dedim. Bir kitabı en iyi yazarı bilse de, diziyi filmden ayırmak için böyle bir farklılığın gayet güzel olabileceğini düşünüyorum.
Bu noktada filme kötü dediğim falan da anlaşılmasın lütfen. Benim derdim, öyle güzel bir kitap varken, çok daha şahane bir filmin yaratılabileceğiyle ilgili.
Ve evet ben de Cansu Dere'den başka oyuncu mu yoktu sorusunu soranlar kervanına katılabilirim. Keza Tardu Flordun yerine de, daha başka bir Reddkit olmalıydı türünden uyuzluklar da yapabilirim. 
Bununla birlikte Harun'un filmde şov yaptığını ve filmin bir polisiyeden ziyade komedi atmosferinde geçmesine de sebep olduğunu belirtmeliyim.
Hayalet'in de hem ışık değişimi, hem de gömlekte farklılığa gitmesi nedeniyle diziden gayet farklı bir şekilde janti olduğunu, Akbaba'nın aynı çatlaklıkta kaldığını da filme dair son kopyalar olarak yazarak satırlarıma son veriyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Filmin zaman meftumu da  biraz flu. Tam olarak dizinin kaldığı yerden devam etmemekle birlikte, dizinin ortasında bir yerlerdeysek, savcı ile behzat niye sevgili diye de işin uzmanlara sormak isterim.
  • Ricam odur ki, gün gelip filmi TV'de yayınlamaya kalkıp bip'lerle filmi çileye dönüştürmesinler. Çünkü film çekiyoruz özgürüz rahatlığıyla da küfürden ve Rtük'den de intikam fazlasıyla alınmış.
Başlık şarkısı; Kendimden Geriye ile Çilekeş

23 Ekim 2011 Pazar

"Bu kavga bir hayırsız düş"

Şahsen yazı yazmak için ne nedenim ne de keyfim var…

Bir hafta içinde olanlar, yitip giden canlar, altüst olan hayatlar üzerine yazabileceğim pek bir şey yok.
Şahsen geçen zamandaki bu fikir bolluğundan yorulmuş biri olarak, aksini yapmam da abesle iştigal  olurdu.
Bunun değerlendirmesini yapmak için pek doğru bir zaman olmasa da, sosyal medyanın kriz dönemlerinde hata  verdiğini hatta saçmaladığını düşünüyorum.

Herkes acısını kendine göre yaşıyor, öyle de olmalı zaten.
Ama işte sosyal medyanın hepimizde yarattığı; her konu hakkında fikir beyan etme alışkanlığından ötürü, bu noktada ortalık büyük bir laf karmaşasına dönüşüyor.

Terör özelinde konuşacak olursam, evvela herkes bir başkasına nasıl yas tutması gerektiğini öğretiyor. Herkes pek isyankar, pek afili cümleler kuruyor. Sanıyorlar ki, hayatına devam ederken;  facebook’da twitter’da isyan dolu bir cümle kurmak yas tutmak için yeterli.  Hepimiz hayatımızı aldığımız haber karşısında durdurmuşuz gibi, olan biten dışında iki çift laf eden tüm ünlüleri linç etmekten zevk alıyoruz. Ne yapılsa, ne denilse bir popülizm hali baskın çıkıyor bende.

Tabii bir de olayın niteliği fark etmeksizin, herkesin uzman kesilmesi var ki, onu Türkiye vatandaşlığının birincil şartı olarak görüyorum.

Anlayacağınız bu dönemde her şeyi yapıyor ama susmayı biran olsun bile düşünmüyoruz.  Oysa, geleneksel medyamız böyle zamanlarda ne der; “sözün bittiği yerdeyiz” .

Depremde de durum pek değişmedi. İyi niyetle yola çıkılsa da, bir yerden aynı bilginin 10 kişiden aktarılması bilgi kirliliğini kaçınılmaz kıldı. Bir de olayı “etme bulma dünyası”  gibi saçma bir mantığa indiren gerizekalılar var ki onlara edecek  lafım yok. Gelin görün ki, şu enkazın altında x kişi varmış, ona  ulaşılması için rt edin lütfen cümlelerinin amacına ulaşacağını pek düşünemiyorum.  (umarım benim önyargımdır) Tek umudum imece usulü de olsa, yardımların yerine ulaşması.

Ve bu kötü günlerden anlıyorum ki, ne acıya dayanıklılığımız var, ne de organize olmak yeteneğimiz.

Ama ahkam kesme hatta asıp kesme noktasında milletçe üstümüze tanımıyorum o ayrı…

Ps. Çok şükür bir facebook hesabım yok, bir de o olsaydı bendeki asabiyet artık ne noktalara varırdı tahmin edemiyorum.

18 Ekim 2011 Salı

"hep küçük şeyler bizi usandıran"


Aşk tesadüfleri seviyor, bense tesadüflere inanıyorum. Tesadüflerden de ziyade tarihin tekerrürü ile aramda tuhaf bir bağ var. Bir şey geçmişle benzerlik mi gösterdi devamında her şeyin aynı olacağına nedense tuhaf bir şekilde inanıyorum.

Spor yaparken, önündeki ekranında izdivaç programı izleyen insanları kafamda henüz konumlandıramabilmiş değilim. Kaldı ki spor salonundaki kanallar, bizim evdeki kanallardan daha çeşitli olduğu için mecburiyetten o kanala talim olma gibi bir durum da yok. Bu noktada cardio yaparken ne izlenmeli, ne izlenmemeli olayına bir el atmakta fayda görüyorum. Yabancı olduğu için kısa vakitte sona erecek diziler benim tercihim, akşam vakti Yekta Kopan ile gece gündüz de gayet şahane, onlar olmazsa müzik şansı da var mamafih ben artık klip izlemekten pek hoşlanmıyorum. Ve herkesi her şeye göre sınıflandırdığımdan, tv tercihine göre sportif arkadaşlarımı da etiketliyorum.

Spor salonuna gelip, dergi gazete okuyan zat-ı muhteremlerin de, hep bir ders için beklediklerini düşünmek istiyorum. Aksi halde bir insan evladı yüksek sesli müzik ve kalabalık içinde gazete, dergi okumak için o kadar para vermiyordur diye düşünmek istiyorum.

Murphy’nin en sevdiğim kanunu; koca yıl özenli intizamlı olduğun zamanlarda kimseyle karşılaşmayıp, bir gün boşverdiğinizde karşınıza çıkan bir tanıdıktır. Bugüne kadar hiç şaştığını görmediğim kanun sayesinde, daha da takıntılı olmam kendimden gayet beklediğim bir sonuç. Gelin görün ki artık bazı şeyleri de önemsemiyim yahu dediğimden kenan doğulu’nun yeşim salkım sayesinde meşhur olan “boşveeeerr” şarkısını söylüyorum.

Birçok tanıdığımın gözünde alışverişin ve gezmenin piri olsam da, IKEA ile bu hafta sonuna kadar hiç müşerref olamamıştım. Bu eksikliğimi, birçok kez “ben hiç IKEA görmedim ki” sesli beyanatım ile dile getirsem de,bir aksiyon almaya da heves etmemiştim. Geçen hafta sonu ihtiyaçlar ve hava koşulları vesilesiyle, Ümraniye’de Ikea ile tanıştım. Ve şunu anladım ki,Ikea’dan alışveriş etmek için ya mimari bir vizyon ya da boş bir ev lazım. Bende ikisi de olmadığından saçma sapan bir şeyler alarak evime geldim.

Aldığımız dolabın (bildiğiniz şifonyer) montajı için de 4 saat (benim çırak olduğum iki kişi) harcayınca, bu iş zor yonca diyerek, gidip mobilyacıdan yapılmışını alırım hem taşımam hem de uğraşmama kanaat getirdim. O günde twitter’da yazdığım gibi, bu hadise büyükler için lego gibi bir şey. Bu işten büyük zevk alanlar elbette vardır ama ben ultra kabiliyetlerimle hazır dolabın içini düzenleme işini yapsam daha başarılı olabilirim gibi geliyor.

Kaldı ki bir gün sonraki ev işlerimde elim üzerine bir yatağın koca suntasının serbest düşmesi ( elimin iki sunta arasında sıkışması) sonucu bir parmağımın sakatlanması, ev sınırları içinde nasıl bir hayati tehlikede olduğumu birkez daha bana hatırlattı. Bu nedenle safi insan gücü gerektiren alanlarda yer alıp, kafa ve yetenek konuşturan faaliyetlerin hepsini outsource etmeye karar verdim.

Yazının itirafkomluk paragrafı;

Her anadolu yakasına gidişimde, yemek yemek için aklıma bir yer gelmemesi, trafikte kalmamız, işten tanıdıklarla karşılaşmamız nedeniyle her geçen gün, Avrupa yakasını daha bir seviyor ve Avrupa yakasına dönünce “evim evim güzel evim” hissiyatıyla dolup taşıyorum.
 
ps. başlık şarkısı Ortaçgil ve Küçük Şeyler

17 Ekim 2011 Pazartesi

"bu dünya bazen dar gelir, bu hayat boş gelir"


“Yaşayacağın anı kusursuz kılmak için, kafanın içinde yaptığın provalar en fazla başına hiç gelmeyeceklerin bir listesi olabilir” –ilksenokte

Geçen hafta insanlık için çok küçük, benim içinse gereksiz büyük bir organizasyon vardı. Bendeniz olağan manyaklığımla günler öncesinden kendime dair her noktasını planladım tabi bu olayın. Bu kadar planın sonunda bir bilinmezin ortaya çıkıp, beklediklerimin hiçte kafamdaki gibi olmayacağını elbette biliyordum. Ama yine de içimin rahat etmesi için her anı planlamamam gerekiyordu.

Nihayetinde beklediğim üzere, organizasyon gerçekleşmedi. Tam da o vakitlerde yukarıdaki twiti gördüm. Budur dedim hadise, fazla da kurcalamaya gerek yok.

Ben aksini istesem de bu hayat fazla plan programa gelemiyor. “Hakimiyet bende” vurgusunu yapmazsa kendini huzursuz hissediyor belli ki.

Bendeniz ise bu hengamede, önümü göreyim, yarınım belli olsun, bir karar alınınca değişmesin türünden gayet makul isteklere sahip olduğumdan bildiğiniz acı çekiyorum sevgili dostum. Haliyle de duygularıma Serdar Ortaç tercüman oluyor ve hayat beni neden yoruyorsun demekten kendimi alıkoyamıyorum.

Bir de o kadar ince detaylara dalıp kendimi yoruyorum ki, inanın bana ben olarak yaşamak bir yerden sonra çok yorucu bir hal alıyor sayın okur. Bu yüzden su yolunu bulurcu bünyelere öykündüğümü itiraf etmeliyim. Bir de öyle rahat olunca işlerin de gayet yolunda gittiğini gördüğümden, öyle olursam huzuru bulurum gibi geliyor ama haliyet-i ruhum nedense yine de bildiğini okumayı tercih ediyor.

Ayrıca salak olmayıp, sadece salak ayağına yatarak da huzura erilebileceğini görüyorum. Buna rağmen hala “seni anlıyorum” “aa evet biliyorum ya, hallederiz” cümlelerini niye kuruyorum anlayamıyorum. Doğuştan mı akıllıyız bilmiyorum ama sonradan salak olunabilirmiş gibi geliyor bana pekala.

Hayat planımı az düşünür, bol güler şeklinde revize edersem huzura da ererim gibi bir algım var ki, az düşünmeyi becerebilirsem, neticesini de hep beraber deneyimleriz inşallah.

ps. başlık şarkısı Keyifli Bir Gün- Redd

14 Ekim 2011 Cuma

"ruhumu ceker medcezir, geri vermezse işime gelir"

Yıllardır savaş verdiğim bazı karakteristik özellikler var ki, bırakın 100 adet blog yazısını haklarında kitap bile yazarım.

İnsan sahip oldukça korkmaya başlıyor. Korktukça tereddütler ortaya çıkıyor...tereddüt dediğin de kararsızlığın temeline dinamiti koyduğundan, emin adımlar atmak pek de öyle kolay olmuyor.

Tabi bu hadise zamanla, yaşanılanlar ve kişilikle çok etkilenen bir konu.

Öncelikle kararsızlık bulaşık bir hal, bunu ara sıra bazı bazı “kararsız oldum ben” satırlarımdan anlayabilirsiniz.

Herkes kendi hayatı için 40 kere düşünmekte özgür. Ama söz konusu ortak yaşamsa, ya da o karar sizi de bir şekilde etkiliyorsa, ben bu işe isyan ediyorum arkadaş.

Ben bir mağazaya girip, 2 dakikada alışveriş yapan bir bünyeyken, 10 alternatifi ikişer kere deneyip hala da karar verememek beni tüketiyor. İnsan her kararını, kırmızı mı mavi kablo mu ciddiyetinde yaşamamalı bence. Evet alternatifler çeşitli ama sonsuz değil. Hepsinin de bir artısı bir de eksisi vardır inanın bana. Bu nedenle en kötü karar, kararsızlıktan iyidir’cilerin tarafındayım ben de.

Çünkü bolca gözlemlediğim üzere, kararsızların karar verme evresinde tüm kararlara bir dönem daha yakın olduğunu gördüm. Tamam herkes için hayat siyah beyaz değil kabul de, hep gri hep gri de yaşanmaz ki be sayın okur.

Sonuçta hepimizin ayrı ayrı cinslikleri var, niye bu kadar asabiyet yapıyorsun ki diyebilirsiniz. Ben de bu noktada, kendini bilmezliktir beni deli eden diyebilirim. Yani kararsızlığı bu kadar alenen belli olan ve hatta dalga konusu olan kişilerin “ben kararsız değilim ki” demesine ağzımla gülmediğimi bilmenizi isterim.

“ya işte ben böyle kararsızım maalesef” de ciğerimi ye, ama aksi takdirde benim gözümde çifte kavrulmuş komedi oluyor bu. Tabi bir de kararsız olduğunu bilmesine rağmen aldığı bir karardan eminmiş gibi, “bu sefer kesinciler” var ki, onların da hastasıyım. Bu kararsız kardeşlerimiz, en azından kendilerini bildiklerinden aldıkları bir karardan emin olmadan yeşil sahalara ayak basmalasar keşke. Çünkü aksi durumda gerçekten kendilerini rezil ediyorlar. Anlayacağınız içe sinmeyen kararın, dile de düşmemesi taraftarıyım ben.

Gerçi dönekliğin milli spor olduğu bir ülkede, kararsız olmak mı ayıplanacak diye kendi umudumu tüketip, her türlü yasağa alışmışken kamu alanında kararsızlık da yasaklanır mı acaba diyerek konuyu geyiğe ve finale bağlıyorum.

ps. başlık şarkısı Keyifli Bir Gün
ps. yazar blog resmi ile yazıda konu olan kişilikler ile terazi burçları arasındaki ilişkiyi işaret etmektedir...

8 Ekim 2011 Cumartesi

"büyük değişimler içinde yaşar"

Sürekli olarak sabit bir insan olmaktan dem vursam da, arada  fikriyat dünyasında fazlasıyla dalgalanıp duruluyorum. Genelde bu dalgalanıp durulmalarım arasında geniş zamanlar olsa da, bu sefer iki yazı arasında u dönüşü yapmak zorunda kalacağım.

Şimdi efendim, benim entellektüel birikimi yüksek arkadaşım kusburnu; Nuri Bilge Ceylan'ın bu filmin kurgu süresince yazdığı notları bir çırpıda okuyup, sonrasında da kitapçığı bana verdi. Kitapçığı da ona aslında Altyazı dergisinin Ekim sayısı bahşetmiş. 

Bu kurgu güncesinin bir benzerini ben daha önce hiç okumadım. Bu yüzden mi bu kadar etkilendim emin değilim ama bir önceki yazıda filmle arama koyduğum çoğu duvarı bu satırlar sayesinde yıktığımı itiraf edebilirim. 

Söz uçar yazı kalır misali, filmin anlatamadığı (ya da benim anlamadığım) kısımları, kurgu süresince alınan notlar sayesinde daha iyi anladığımı söyleyebilirim. Hala filmin bir konusu olmadığını düşünüyorum. Ama Nuri Bilge'nin kafasında çok net bir film olduğunu ve bu filmi beyazperdeye yansıtabilmek için de acayip emek harcadığını düşünüyorum.

Belki bütün yönetmenler aynı süreçten geçiyordur ama ilk defa bir yönetmen bu süreci kamuoyu ile de paylaştığından (başka varsa ben bu vizyonla görememişimdir) benim gözümde en detaylı süreç aksi yayınlanana kadar Bir zamanlar anadolu'dadır.



Her yaratıcı sürecin biraz karamsar olduğunu az çok tahmin ettiğimden, satırlardaki melankoliyi biraz anlayabiliyorum. Bununla beraber Nuri Bilge'nin dış görüşününün çizdiği karamsar ve soğuk imajını, satırlarıyla da teyit ettiğini iddia edebilirim.

Ama bunlardan öte, film için çok uğraştığını; filmi bizim uzun dediğimiz süreye getirebilmek için kırk takla attığını; içine sinmediği yerler için büyük mücadeleler verdiğini, bizim izlediğimiz filmin 40 farklı halinin olabileceğini anladım. 

Ve bir önceki yazıda sorduğum, yönetmen midir oyuncuyu oynatan gerçekten sorusunun da cevabını buldum. Bir yönetmen oyuncu oynatmakla kalmayıp, oynatamadığı oyuncuyu bile oynuyor gibi gösterebilir. 
Pek çok yönetmen tanıdığım yok ama Nuri Bilge'nin filmin tüm sürecine fazlasıyla dahil olduğunu galiba söyleyebilirim. Yani büyük produksiyon dedikleri belki de böyle bir şey. Her konunun uzmanının işin bir noktasında devreye girmesi.

Ama Nuri Bilge Ceylan, bu filmi her türlü tepkilere hazır ve nazır olarak; tamamen içine sindirmek için bildiğini okuyarak yapmış. Bu süreçte verdiği emeğin, bir önceki yazıdaki satırlarımı epey değiştirecek kadar beni etkilediğini de belirtmeden geçemem.

Tümevarım; bir filmi sevmek için sadece izlemek yetmiyormuş, bazen birkaç satır eksikleri tamamlayıp, bambaşka bir perspektif sunarmış insana. 

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  •  Nuri Bilge'nin egosunun  mesleğiyle paralel olarak gayet yüksek olduğu aşikar.
  • Filmin kaba kurgusu bittikten sonra ilk izleyişlerinde birinci yarıda Nuri Bilge de sıkılıp, bunu nezle olmasına veriyor ama kendimden biliyorum konu bence pek nezle ilgili değil; 
  • Sözlükte bir yorum görmüştüm, bazı yerlerde sanki Fırat Tanış'ı başkası seslendiriyor diyordu ki, kendisi fazlasıyla haklıymış. Sesle ilgili sorunlardan ötürü bazı noktalarda dublaj yapılmış ama nedense Fırat Tanış, tüm davetlere karşı dublaja gelmemiş. Bu nedenle de onun seslendirmesini başkası yapmış.
  • Nuri Bilge'nin Yılmaz Erdoğan'ın oyunculuğunu pek beğendiği aşikar. Bunu da kurgu sırasında bolca vurgulamış. Beğenmediği bir kısım var ki, onu da izlemediğimizden kesip gitmiş. 
  • Tam bu yazıyı yazarken, filme dair Taner Birsel  ve Ercan Kesal (meşhur muhtar ve senarist) röportajına denk gelmem de, filmin üzerimdeki etkisinin çifte kavrulmuş hale gelmesine vesile oldu. 
ps. başlık şarkısı Olağan Durumlar ile Kesmeşeker

ps.2. Filme ilgili okumaya doymayanlara buyrun doktor beyin röportajı; http://bizimkahve.gazetevatan.com/haberdetay.asp?hkat=1&hid=17731&yaz=G%FCncel

4 Ekim 2011 Salı

"hayatımızda uçurumlar var, aslında bunlar olağan durumlar"


Az çok öngereceğiniz üzere sanat için yapılan filmlerden anlayacak bir altyapıya ve o filmleri izleyecek bir sabra sahip değilim. Materyalist tarzımdan ötürü, neden-sonuç ikilisini sevdiğim için de filmin büyük bölümünü izleyicinin hayal gücüne bırakan filmleri de izlemekten itinayla kaçarım.

Bu durumda dün neden Bir Zamanlar Anadolu’da’yı izlemeye gittim emin değilim. Popüler kültür dersem tuhaf kaçacak biliyorum ama sanırım öyle. Birçok kişiden okuduğum Nuri Bilge Ceylan ve Bir Zamanlar Anadolu’da twitlerinden ötürü, bir de Hıncal Uluç’un filmi beğenmemesinin iyi bir referans olduğunu düşündüğümden, bu filme sabredebilecek nadir arkadaşlarımdan kusburnu ile sinema yollarına düştüm. (Kendisinin sayesinde filmi de bedava izledik.)

Pek tabiki filme dair hiçbir detay okumadan gittim. Sadece bildiğim bir elma yuvarlanışı vardı bir de filmin uzun oluşu. Ben zaten filmin süresinden otomatik ürken bir insanım. Dünyanın en konforlu yeri de olsa 2.5 saat bir şey izlemek, benim gibi dikkati dağınık bünyeler için gerçekten çok. Daha da kötüsü, bugüne kadar baştan sonra hiçbir bir Nuri Bilge filmini baştan sona izlemediğim için başıma geleceklerden gerçekten çok korkuyordum.

Çok şükür beklediğim gibi sıkılmadım ama filmden çıktığımdan vay anasını ne güzel geçti 2.5 saat de demedim. Film de tam beklediğim gibi sonsuz, sonuçsuz bittiğinden, ne olup bittiğini idrak etmek izleyici olarak bizim ev ödevimiz oldu.


Filme girmeden önce kusburnu’nun dediği, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi neyse Nuri Bilge’nin de Bir zamanlar Anadolu’da’sı da oymuş teorisine kanıp da filme gidecek ben gibilere önerim; siz yine de filmi çoklu boşluk hissiyatı ile izlemeye gidin. Nihayetinde nasıl o filmi izleyip şaheser olduğunu düşünenler varsa, benim gibi izleyip 2.5 saat’te durum anlatmak yerine öykü anlatsaydı keşke diyenler de çıkacaktır diye düşünüyorum. (meali ben yandım siz yanmayın)

Filmin güzel görüntülerine dair edecek lafım pek tabiki yok. Taner Birsel’in yakışıklı, çirkin, mühendis savcı, farketmez her halini sevdiğimden, bu filmde de gayet beğendim kendisini. Muhtar için de herkesle hem fikirim, filimn en iyi, en gerçek karakteri sanırım kendisi. Ben Yılmaz Erdoğan’dan da önce Fırat Tanış’ı beğendim. Yüzüyle oynamak dedikleri bir şey varsa, kendisi bence bu filmin en iyisidir.

Basit insan hırslarını, herkesin kendi önceliğinde olmasını, küçük hayatları detayları ile göstermesine, sıkışmışlık duygusunu insanın içine dolmasına eyvallahım var ama o elmanın yuvarlanışında hayatın anlamını bulanlara da itirazım var arkadaş.

Pek tabi zevkler, renkler, olaylar olaylar ama yine de bir filmden beklentiler bu kadar mı farklı olur diye bazen ciddi ciddi şaşırıyorum. Bu şaşırmamım sebebi de film sonrası sözlükte yazılanları okumam. Zaten o kadar pozitif (şahane, fevkalade, çok etkileyici, ıvır ve zıvır) yorum var ki, filmde kötü demek gerçek bir cesaret gerekir herhalde. Zaten ben de filme kötü demiyorum ama 2.5 saatin karşılığı (sinemada toplamda geçen 3 saat) bu olmamalıydı diyorum.

Nihayetinde benim bir filmden beklentim eğlence, kafa dağıtma. Daha kendi özümü bulamamışken, film karakterlerinin derinine inmek becerisine haliyle pek hasıl olamıyorum. Ve evet arkadaş bu sıkıntı hadisesini anlatmak için bizi de sıkman mı gerekir diye de isyan bayrağımı sallıyorum. İtiraf ediyorum bir ara bütün film boyunca gece olacak ve hep bir şeyi ( o şeyi) arayacaklar sandım.

Taşrada doğup büyümüş biri olarak da, “taşra sıkıntısını çok iyi anlatmış” cümlesini de entellektüelliğin gereksinimi herhalde diye değerlendiriyorum. O doktor arkadaşı dünyanın hangi şehrine götürsen bence öyle mutsuz olurdu diye de sabit fikrimi öne sürüyorum.

Filmde düşünmek için epey sürem olduğumdan, şöyle de bir fikriyat türettim. Nasıl ki bazı yazarlarımız, yurt dışında okunmak nobel almak için belli bir şablon üzerinden yazıyor. (nasıl Amerika’da bestseller olmak için standart bir tarz varsa) Nuri Bilge de aynı şekilde Cannes’da gösterilecek, ödül alacak bir film yapmak için uğraşıyor. Amacı ticari mi, meslek idealizmi mi bilemem ama sanat kaygısı ile yapılan sanatın bana fazla geldiğini söyleyebilirim.

Zaten müzik grubu olan Büyük Ev Ablukada’yı Krek’in bir oyunu sanacak kadar dar bir entellektüel vizyonum var, benim neyime soundrack’i olmayan film diyerek satırlarıma son veriyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Nuri Bilge Ceylan’ı twitter’daki karakter sınırlaması nedeniyle herkes NBC diye yazıyor ama benim aklıma hep kanal olan NBC geliyor. Bu nedenle ricam odur ki, harf sıkıntısı olmayan araya bir harf daha sıkıştırsın, kanal isimli yönetmen karmaşam da artık bir son bulsun.


Nuri Bilge için, Yılmaz Erdoğan’ı bile oynatan yönetmen diyorlar ya, bu noktada sormak istiyorum; bir oyuncuyu oynatan birincil etmen senaryo mudur yönetmen midir? Ben senaryo ve karşısındaki oyuncunun etkili olduğunu düşünenlerden olduğum için, Taner Birsel’i de Nuri Bilge mi oynattı şimdi diye tümden gelmeyi tercih ediyorum.



ps. başlık şarkısı Olağan Durumlar- Kesmeşeker