29 Eylül 2011 Perşembe

"bu kıza kadar, bize kadar"


“Her güzel şeyin bir sonu vardır” repliği, kullanmaya bayıldığım klişeler arasında sanırım ilk sırada yer alır. Maşallahı var, hayat da bu repliği kurmak için bana türlü türlü mazeret sunuyor.
Şu günlerde de son bir yılda yazdığım yazılarda en çok adı geçen biricik dizim Leyla ile Mecnun’un da sona gidişini maalesef hep beraber magazin sayfalarında izliyoruz. Araştırmakla uğraşamayacağım ama google efendiye sorsak, dizi oyuncularının en az 3 adet “bizim set ortamı çok şahane, hepimiz de pek eğleniyoruz” türünde beyanat bulacağıma eminim. Bu noktada oyuncuların eğlence anlayışı ile bizimkinin pek örtüşmediğini sanırım söyleyebilirim.
Dizi setleri de nihayetinde bir iş alanı olduğu için ve insanın en çok vakit geçirdiği iş odaklı yerlerde sonsuz saadet aramanın pek de mümkün olmadığını düşündüğümden, “hepimiz kardeşiz” yalanına elbette inanmıyorum ama boğazını sıkmak noktasına gelecek şiddet eğilimlerini de pek anlamlandıramıyorum.
Ben dizinin ardasevenlerindenim. Ushan Çakır’ı tanımam etmem. Olayı kadına şiddet hadisesinden bağımsız, iş arkadaşına saldırı olarak görüyor ve o kadar kişilik sette kimse nasıl olaya müdahele etmiyor, bir insan nasıl böyle delirip, saldırganlaşıyor bunu da anlayamıyorum.
Belki ilerleyen günlerde nedenlerini öğreneceğiz ama o zamanda “boğazını sıkmakta da haklıymış” türünden bir cümle kurmayacağımdan eminim. Nedeni ne olursa olsun, böylesine bir şiddeti açıklayacak bir şey de bulamıyorum. Bu nedenle bu işte hatalı olduğundan şüphe duymadığım tek kişi sanırım Ushan Çakır. Onun dışındaki tüm isimler için , detayını bilmeden bir fikir oluşturmamayı daha mantıklı buluyorum.
Gazetelerin yazdığı gibi Ezgi A, hem dayak yedi hem de işinden oldu şeklinde de konuya yaklaşamıyorum. Eflatun Film’in yaptığı açıklamadan anladığım, bu konuyu gündeme getirmesi ve olayın içine Beste Bereket’in de dahil olmasından ötürü Ezgi A’yı suçladıkları yönünde. Beste Bereket, dedikodulardaki gibi bir tavır sergiliyorsa, bunu Ezgi A dışında birileri de elbet farketmiştir diye düşünüyorum. Yani bu dedikodunun gerçekliğine dair ufak bir gerçeklik payı bile olsa, onu da kavga günü gönderirlerdi herhalde diye düşünenlerdenim . Kendimce de, Ezgi A’nın, Ushan gitti ama Beste de gitmeli şeklinde bir diretmeye gittiği, başarılı olmak için de bu dedikoduyu gündeme getirdi diye bir kötümser senaryom var. Gerçekliğine inandığım için değil, tümden geldiğim için sonuç buysa gidiş yolu da böyle bir şey olmalı halimden bu senaryoyu kafadan atıyorum.
Tabi, ilk kavga haberleri çıktığında yapımcı şirketin yaptığı “aralarında yaşanan bir husumetten kavga ettiler, konuyla bizim hiç ilgimiz yoktur” beyanatı da ultra absürd olduğundan (iş yerinde çalışan iki kişinin can sağlığından sen sorumlu değil misin acaba?) , ikincil açıklamada da “bizim haricimizde herkesin bir suçu var” ana fikrine haliyle pek sıcak bakamadım. En bayıldığım laflardan olan kriz yönetimi konusunda yapımcı şirketin pek başarılı olamadığını, olan bitenler çerçevesinde söylemeden edemeyeceğim.
Gelin görün ki, bir yandan da bir dizinin başrol oyuncusunun üstelik dizinin adında yer alan bir karakterin bu kadar çabuk gönderilme kararının verilmesi için çok ciddi olaylar olduğunu da düşünüyorum. Anlayacağınız kim haklı kim haksız bilememekle birlikte, olan Burak Aksak’a oldu; şimdi işin gücün yoksa senaryoyu evir çevir diye düşünüyorum.
Ve dizinin bugünden sonra her şeyi toplasa (dizideki tek kadarın karakter Erdal Bakkal’ın karısı kaldı sanırım) bile yaşanılanları kolay kolay unutturamayacağını düşünüyor, onun için de diziye dair bundan sonra olacak hiçbir şeye de şaşırmam diye boyumdan çok büyük laflar ediyorum
  
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Rahşan Gülşan’ı okumuyor, twitter’da da takip etmiyorum. Ama işte retweet faktörü nedeniyle bazen kendisinin derin fikriyatlarından haberdar oluyor, o zaman da asabiyetimi boş yere arttırıyorum.
  • Bu kadının çok acayip bir gaz verme hali ve isteği var. Daha öncede bunu Nihat Doğan- Pascal kavgasında yazdım. O zaman hemcinslerini Pascal’ı gaza getirmekle suçlayan Rahşan G; şimdi de hem dayak yedi hem de mağdur oldunun liderliğini yapıyor. Daha da komiği, yapımcı şirketin açıklamasıyla Ushan Çakır’ın arkasında durduğunu düşünüyor. Ya ben okuduğumu anlamıyorum, ya da kendisi. Bilemiyorum ama olayın hemen ardından 1 saat içinde ilişiği kesildi demenin neresi oyuncunun arkasında durmak oluyor ben pek anlayamadım.
  • En nefret ettiğim şey de, diziyi izlemeyen etmeyen birilerinin konudan böyle haberdar olması. Bir de hadiseye gazetede okudukları şeyler çerçevesinde yorum yapma çabaları. Reklamın iyisi kötüsü olur mu bilmiyorum ama bu olanların en azından bir süre için ratingleri arttıracağından eminim. Gelin görün ki, diziden keyif dışında bir şey almadığım için de batsın öyle rating diyorum.
  • Ortaokul yıllarımda manasız bir şekilde (gs- fb kavgası) sınfıın en iriyarı çocuğundan yumruk yemiştim. Daha sonra olay idareye yansıyınca da, müdürün odasına gittiğimizde, bir kız bir erkekten yumruk yiyorsa vardır bence bir nedeni diye beni de disipline vermeye karar vermişti ki, bu hadiseye de benzer şekilde yaklaşan birileri varsa ağzı çeksin inşallah.

28 Eylül 2011 Çarşamba

"gazetede gördüm birden o güzel insanı"


Ben Burcu Esmersoy’u beğeniyorum arkadaş. Yani sesi çok fena falanmış beni hiç ilgilendirmiyor gayet güzel buluyorum kendisini. Bugün düşündüm hem güzel hem yetenekli mi diye emin olamadım. Birkaç kez Tv programını izledim ama konuşmadan ziyade kendisini incelediğimden, programa dair pek hissiyat elde edemedim. Dans yarışması içinse haliyle bir Azra değil ama maşallahı var diyebilirim. Kendisini beğensem de pek sempati duyamıyorum. Bizimkisi daha çok seviyeli bir birliktelik olabilir. Nihayetinde duruşunu da takdir ediyordum ya da kendimce ona bir konum biçiyordum ve bunu beğeniyordum, şimdi pek emin değilim.
Ben kendisinin bu kadar ilgi görürken sadece NTVspor’la sınırlı kalmamasını da mantıklı görüyorum. Gelin görün ki, bir anda 10 işe birden dalmasını bir türlü anlayamıyorum.
Reklam hadisesini daha öncede yazdım. Maşallahı var, bu hızla kısa sürede her sektörden bir markanın yüzü olacak herhalde. Bunların hepsini 10 yılda yaparsanız (Cem Yılmaz gibi) tuhaf kaçmaz ama 2 yıla ne kadar reklam sığdırırım derseniz, güzelim yüzünüz de eskir diye düşünüyorum. Diyelim ki, genç ve güzelken kazanabileceği parayı kazanmayı çalışıyor ki, buna hiç itiraz etmem. (Bir ufak çekimden ve bir geceyi sunmadan ötürü aldığı parayı az çok bilsem de) Gelin görün ki, aynı dönemde TV programı yapıp, reklamlarda boy gösterip üstüne bir de dizide oynamasına klişe tabirle maymun iştahlılık derim.
Bir dizide oynamak içinse Memoli’nin yeni versiyonunda oynamayı tercih etmesine ise diyecek lafım kalmıyor. Hadi diyelim kendisi benim gibi, bir dizinin ne kadar basit olucağını, kim tarafından izleneceğini şıp diye anlayamıyor ama yine de insan bir kadroya bakar, konuya bakar, dizinin oynayacağı kanala bakar da karar verir.
Evet kendisi oyuncu değil, oyuncusunun acemesi bile değil bu yüzden Muhteşem Yüzyıl’da oynamasını beklemek abesle iştigal olurdu ama yine de dizi seçimini çok daha iyi yapabilirdi gibi geliyor bana. İzlemeden dizinin kötü olacağını nereden biliyorsun ki diyenlere, bu gözler Tv karşısında az yorulmadı cevabımı yapıştırırm. Kaldı ki, dizi izlenmez diye bir iddiam yok. Bu ülkede hala arka sokaklar, akasya durağı izleniyorsa, her türlü dizi izlenir. Yani benim derdim, iyisi kötüsü değil de, kendine yakışanını tercih etmesiydi ki, bu tabloya bakınca onun kendine yakıştırdığı ile benim kafamda konumlandırdığımın farklı olduğunu görüyorum. ( Bir benzeri için bknz; Türkiye güzeli seçildikten sonraki Çağla Şıkel karizması ile Cennet Mahallesinde oynayan ÇŞ farkı)
Kendisinin hayatını kitap olarak bizimle paylaşacak olmasını ise kafamda hiçbir yerde konumlandıramıyorum.
Ben kitap okuyan kitlenin büyük bir yüzdesinin kitap yazmaya heves ettiğini düşünenlerdenim, bu yüzden Burcu Esmersoy’un kitap yazıyor olmasına şaşırmıyorum. Şaşırdığım konu kendi hayatını anlatıyor olması. Kendi hayatından kasıt daha çok anne-babasının ayrılması sonucu yaşadıklarını anlatmak olsa da, şu yaşınızda hayatınızı anlatmak için kitap yazmak da bana çok iddialı geliyor. Seneye kitabı okuma şansı bulursak , o iddianın dayanağı neymiş bunu da hep beraber öğreniriz.
O zamana kadar da belli ki, showgirlimiz Burcu Esmersoy’u orada, burada şurada izlemeye devam edeceğiz.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Burcu Esmersoy’un sürekli röportaj verdiği Ayşe Acar da, NTV’nin Ceo’su Cem Aydın’ın eşi olur.
  • Kendisinin röportajdaki elbisesi leoparsa, yazının başındaki beğenimden de şüphe etmem kuvvetle muhtemel.
ps. başlık şarkısı Failun Meçhulun ile Kesmeşeker

27 Eylül 2011 Salı

"zararlı hayatlarımızı yaşıyoruz, getirildiğimiz yerde"


Hamilelikte aşermek biyolojik mi psikolojik mi olduğu tartışıla dursun, sporun iştah açmasının kesinlikle psikolojik olduğuna  kanaat getirdim sayın okur. Bu incelememi yaparken kendimi takip etmekle kalmadım, başkalarını da gözlemleyebildim. Bu başkaları da gerçekten başkaları (bir nevi elalemin çocuğu). Yani aslında kendileri ile aynı spor salonuna gidiyoruz ve kendileri bundan önceki dönemimde de yine aynı spor salonundaydılar. Yani nereden baksanız, 3 yıldır düzenli bir şekilde spor yapıyor bu insanlar. Ve kendilerinin 2 yıllık değerlendirmesini yaparsam, eski hallerinden çok da farklı değiller. Elbetteki kas-yağ dengeleri değişmiştir ama hiçbiri de bir iğne-iplik değil. Bu nedenle, spor tek başına zayıflatmaz dostum efsanesini kabul etmek zorundayım. Ondan öte de, bu spor denilen ter kokulu faaliyet insana “nasıl olsa yakıyorum” özgüvenini verdiğinden, kocaman bir yeme özgürlüğü vermekte. Sonrası da daha öncede mevzu bahis olan premiers baisers ve annette nostaljisi...

Bir dondurmacıyı sevmekteki birincil koşulumun sempati olduğunu ısrarla vurguluyorum. Girandola da sempatik sahiplerinden ziyade, sempatik bir mekanı olduğu için hem gözümün nuru oldu. Ama o kadar güzel dondurmayı yapmasına rağmen hiç kanımın ısınmadığı sahibinin bana yaptığı bir saygısızlık nedeniyle kendilerine geçici olarak küstüm. Yani en azından dondurmayı aracılarla alıyım da, mekana gitmeyim gibi bilmem kaçıncı dağa küsüşümü gerçekleştirdim.

Kampüs olarak çok sevsem de, kötü işletmeleri yüzünden pek gidemediğim Bilgi Üniversitesi Santral’le Krek sayesinde bağı kopartmıyorum. Ve hayatımda ilk defa Ekim gelsin, tiyatrolar açılsın yine girelim Berkun Oya’nın dünyasına diyorum. Festen-Kutlama’nın sadece tek sezonda oynamış olmasına üzülsem de, DOT’un da yeni oyunlarını merakla bekliyor ve hepsinden önce önümüzdeki Cumartesi NTV’de Yekta Kopan’la biraraya gelecek Murat Daltaban ve Berkun Oya ikilisini izlemek istiyorum.

Bir önceki yazıdan bu yana düşündüm ama saçın uygun kestirilme mevsimini pek çözemedim. Yazın deniz kum güneşten zarar gördüğünden yaz sonu kestirmek mantıklı olurken, serinlemek sıcakta saçla uğraşmamak için de yazın başında kestirmek daha rasyonel gibi. Benim içimde bir şekil bir atraksiyon hevesi olduğundan, kendime öyle ya da böyle kurban bayramını tarih koydum. O zamana kadar fikriyatım, ruhum, falanım filanım değişmezse insanlık için kendim için büyük bir adım atma niyetlerindeyim.

Ben Ekim ayını sevmem, hatta Ekim ayından korkarım sayın okur. Terazi burçlarından illallah demem bir yana, Ekim ayı maaştan geri kalan para/aydan geri kalan gün oranından hep mağdur olurum. Haftaları nasıl ayarlanıyorsa artık hep 35 gün çekiyor sanıyorum Ekim’i. Bir de geçenlerde, şöyle bereketli bir senedeyiz, Ekim ayı 5 hafta olacak cümlesini de gördüm ya içime bir korku düştü. Hakkımızda hayırlısı diyerek satırlarıma son vererek, kişisel bütçe hesaplarıma girişiyorum.

Coming soon;

Kendinizden memnun musunuz?

Kendinden memnun olmakla, kendini beğenmek aynı şey midir?

Başkaları için doğru bildiğinizi, sandığınızı istemek hadsizlik olabilir mi?

Leyla ile Mecnun’daki olaylar olaylar?

ps. başlık şarkısı Mavi Sakal

23 Eylül 2011 Cuma

"başladım yürümeye, bir de baktım yine baştayım"

Blog yazmak denilen şey ağırlıklı ortalamada, tek taraflı bir farkındalık ve bilgi sahipliği. Niye bir nickin ardına sığınıp yazıyorsun diyenlere vereceğim cevapta işte tamamen bu. Eğer beni okuyan herkesi tanıyacaksam ( ki kemik kitlem öyle aslında, onlar da beni ben olarak okuyor) hiç itirazım yok ama beni okuyanları (en azından fiziken) tanımıyorsam, sokakta karşılaştığımızda da onların beni tanımamasını tercih ederim.

Sonbaharla derdim yazdan sonra şıp diye böğrümüze oturması değil. Ne giysek ya eksik ya da fazla olacak hali beni ultra yormakta. Zaten spor münasebetiyle, her akşam yorgun argın eve gelip, kirli kıyafetleri çıkart, yarın yapacağın (gireceğim) derse göre kıyafet belirle, sonra kirli çamaşırlar dolup taştığı için çamaşır yıka, askıda çamaşır varsa onları topla , yanlışlıkla balkona çamaşır astıysan kesin kuş birkaç çamaşırı kirletmiştir, onları yeniden yıka derken bir sonraki gün için mevsim anormalliklerine göre kıyafet düşünmek de beni hayli yoruyor. En kötüsü de, yazlık ayakkabılardan kapalı ayakkabı ve ince çoraba geçiş yapma zorunluluğu. Hayır bir de iki yağmur da çizme giyeyim sevdalıları var ki, koca kış ayağında onlar olacak bu acele ne diye hepsine çemkirmek istiyorum.

Twitter’da ben onu takip edersem, o da beni takip eder mantığı ile hareket eden tüm hesap sahiplerine ultra antipati duymaktayım. Yani bu insanların amacının sadece skor olduğunu anlamak için twitter uzmanı olmaya da pek gerek yok. Takip ettiği ve takip edilenleri birbirine yakın olan (1.000 kişiden fazlası için konuşuyoruz) birçok kullanıcı maalesef bu hırsla yola çıkıp, beni takip etmeye başladıkları üçüncü gün umduklarını bulamayıp, yeni ufuklara doğru yelken açıyorlar.

Daha çok twitter sayesinde mevzubahis olan “ twitim çalındı hükümsüzdür” hissiyatı tuhaf bir şekilde bende de vuku buldu. Yani aslında bu olayın pek büyütüldüğünü düşünsem de, beni takip eden ve benim de onu takip ettiğim birinin, 3 gün sonra bir twitimi design edilmiş şekilde yazmasına önce hafiften bozuldum. Nihayetinde kelimeler de fikirler de herkesin diyerek geçtim. Bir de ben bu benzer yazı, twit olaylarında hep aklıma gelen bir Avrupa Yakası bölümü vardır. Gülse Birsel, gün içinde ofiste Serdar ortaç şarkılarını dinliyor ama bunu farketmiyor; sonrasında da çok benzer şarkıları kendi bestesi diye yapıyor. Bence insanlar bazı şeyleri sıkça okuyup, takip ettikçe belli dönüşümleri muhakkak yaşıyorlar. Leyla ile Mecnun izleyen kitlenin yarısının Ali Atay gibi konuşmasının nedeni de olsa olsa budur diye düşünüyorum.

Ali Atay demişken, rica edeceğim Kanal D bir daha Vay Arkadaş’ı yayınlamasın. Filmi sansürlemekle yontmak arasındaki dengeyi pek tutturamadıklarından, gerçekten filmi mahvediyorlar. Hadi benim gibi orjinalini izleyenler, filmin böyle manasız olmadığından eminler ama ilk defa izleyenler filmi bu şekil ve şartta beğenemez bence.

Bu nedenle kış da gelirken, ricam filmin DVD’sinin biran evvel çıkması, Rtük’ün de bu vesileyle aradan çıkması.

Bir sonraki yazının coming soon heyecanı ( meali; kendime not düşüyorum);

Spor iştah mı açar, yeme rahatlığı mı sağlar?

Girandola’ya küsmeme çeyrek varken

Tiyatrolar açılıyor diye heyecanlanmam bir bana mı tuhaf geliyor?

Saçları yazın mı kışın mı kestirmek mantıklı olandı?

ps. başlık şarkısı Başladık Yürümeye ile Mavi Sakal

"masal diyarlara göç edip "

Nehir’in hikayesini blog dünyasında okumayan pek yoktur diye düşünüyorum Ben de Zeynep Hanım’ın satırlarını sık aralıklarla takip etmeye çalışanlardanım. İtiraf etmek gerekirse geçtiğimiz Eylül’den itibaren, daha da çok okuyorum. Onların blogda bir iki fotoğrafına belki denk gelmişimdir ama ilginç bir şekilde İstanbul’a döndüklerinde, ben onları Amerika'da bilirken ( blog vasıtasıyla) Nişantaşı’nda denk geldim kendilerine. Önce nasıl hemen farkedip, onlar olduğunu düşünüyorum ki böyle diye kendi kendime (olağan şizofreni halim) şüphe ettim. Sonra aslında hiç tanımadığım (tanışmadığım belki de) birinin hayatına dair bu kadar çok şey biliyor olma fikrini, blog dünyasının paradoksunu düşündüm. Bugünlerde ise, genelde aynı saatlerde Zeynep Hanım’ın eşi Mahmut Bey’e aynı metroda denk geliyorum. Bu vesileyle de bol bol Nehir’i hatırlıyorum.

Zeynep Hanım, Nehir’in hikayesini bu kadar kişiyle paylaşarak, kızını hepimiz için özel kıldı bence. Ve hala da yaptıklarıyla buna devam ediyor. Çocukça yaşam gönüllüleri vakfıyla, Nehir’in hikayesini çok daha anlamlı kıldı bence. Bu Pazar’da yanılmıyorsam vakfın ilk etkinliği gerçekleşecek. Nehir’in anısına İTÜ Ayazağa kampüsünde bir koşu düzenleniyor.

Başvuru formu da bir tık ileride yer alıyor...

21 Eylül 2011 Çarşamba

"bizim konuştuklarımız, sizin için olmazlar"

Ayşe Arman, seveniyle nefret edeniyle bir örneğinin henüz Türk medyasında olmayan bir kadın. Kötü taklitleri olmaya çalışan birileri olsa da kimse karşısında tutunamadı, ne desteklerle yola çıkmalarına rağmen. Nihayetinde kendini okutturduğunu düşünüyorum ben. Uzun süredir PR odaklı röportajlarını gözardı etsem de, hafta içi ne yazdığına genelde bakmaya çalışıyorum.

Aslında bu yazıyı yazıp yazmama konusunda çok düşündüm. Fikriyatlarımı doğru bir şekilde ifade edip edemeyeceğimden emin olamadım. Ama sonra bugün okuduğum bir haberle kendimi yazmakta özgür hissettim.

Şimdi bu girişgahtan Ayşe Arman’ın önce mecmua dergisinde sonrada gazetede yer alan yazısından bahsedeceğimi sanabilirsiniz, mamafih konuyu bambaşka bir yere getirmek gayesindeyim.

Ayşe Arman, annelik halini birçok yazıya konu yapmasıyla eleştirilse de, bir yandan da artık kanıksanmış bir yazar. Bu nedenle onun dışındaki çocuklu gazete yazılarına daha fazla tepki gösteriliyor bence. Sibel Arna ve muhteşem dadı yazısı bu alandaki en büyük örnektir sanırım. Tabi bu noktada Ayşe Arman’ın her daim söylediğim, kendisine dair güzel şeyleri yazıya dökme alışkanlığı da çok etkili. Yani AA kendi hayatına dair yazılarını bir şikayet mekanizması olarak ( misal bir İclal Aydın) kullanmadığı, güzel şeyleri sunduğu için de en fazla “banane Alya’nın vıdısından dıdısından” diyebilirsiniz.

Bu blog sayesinde google’da Mirgün Cabas’la ilgili ne gibi aramalar yapıldığına dair az çok fikir edindim. Kendisinin epey takipçisi olduğunu, evli olup olmadığının merak edildiğini, kızını ıvırını zıvırını google’a soranın yolunun benim bloguma çıktığını da analytics sayesinde gördüm. Benim bu alanda ne kadar uydurukçu olduğum da bir başka yazı konusu olarak arşivlerimizdeki yerini almıştır. Bu nedenle, Mirgün (Sırrı ) Cabas’ın sevgilisini ve kızını merak edenlerin; Evrim Sumer’in Radikal’de Cuma günü yayınlanan yazılarını ve (hala yazıp yazmadığından emin olmasam da) Cumartesi günleri yazdığı Yatakta Beş Kişi köşesindeki yazılarını okumanızı öneririm.

Bendeniz, kamuoyunu bir daha yanlış bilgilendirmemek ve magazin sevdamdan ötürü genelde kendisinin yazılarını okumaya çalışıyorum.

Ve Yiğit Karaahmet’in bir Cuma günü twitter’da ima ettiği üzere, kendisinin çocuğunu anlatırken ayarı biraz kaçırdığını düşünüyorum. Ya da şöyle söyleyeyim niyeti iyi de olsa, yazar kıvraklığına erişemediği için bazı kelimeleri eğip bükmesi gerektiği yerde bodoslama konuşmayı tercih etmesini okur tepkisi açısından tehlikeli buluyorum.

GQ dergisinin Genel Yayın Yönetmeni olarak Mirgün Cabas’ın neden seçildiğinde de anlatıldığı üzere, kendisi modern ve şehirli erkeklere yol gösterecek bir hayata sahip gibi gözüküyor. Sevgilisi de keza böyle bir hayat yaşadığı izlenimini hissettiriyor ki, buna da haliyle sözümüz yok. Ama işte geçen hafta yazdığı okullu olmak yazısı, bana olaya burnumu sokma ihtiyacı hissettirdi.

Tabi ben şimdi çocuk sahibi olmadığım için kesinlikle eleştirecek son kişiyim ve evet İstanbul’da çocuk okutmanın ultra zor bir hal olduğunu da az çok çevremden biliyorum. Ayrıca kendisinin yazısında da belirttiği gibi kesinlikle devletin bu anaokul hadisesine el atması gerektiğini düşünenlerdenim.

“Etrafımdaki annelerin seçtiği okullara bakıyorum. Belli ki hepsi çok iyi. En disiplinlisinden, en yabancı dil öğretenine, en oyuncudan, en farklı eğitim yöntemini benimseyene kadar onlarcası var. “

Gelin görün ki bu satırları okuyunca, 3 yaşından 6 yaşına kadar 3 sene gidilecek kreş ve anaokulunun bir insanda yaratacağı etkiyi (ben bir sene gittim diye mi böyle oldum?) tasavvur edememekle (sosyalleşme harici) birlikte, daha çocuğunu göndermeden “belli ki çok şahaneler” yargısı ile yola çıkınca karşı tarafın sorgusuz sualsiz o uçuk rakamları istemesini de normal buluyorum. Ne demiş iktisatçılar bu kadar talep olduktan sonra fiyatı niye düşürelim, aksine arttırmamız şart.

Bir de yine yazısında dediği gibi, iyi bir gelir düzeyine sahip çift olarak bu endişelere düşmelerini “herkesin yorganı farklı” diye nitelendirsem de; bu endişelerini keşke bir blogda veya Vogue’da yazsa ama günlük bir gazetede bu üslüpta dile getirmese diye düşünüyorum. Sonuçta tabiki, herkes çocuğu için en iyisini istiyor. Herkes imkanları doğrultusunda bir hayat yaşıyor evet. Ama 18 aylık bebeğin (ki çok güzel maşalah) bir sonraki sene gideceği okulun parasınının yüksekliği için şikayet etmek de bana günümüz şartları için şımarıklık (ki benim şımarıklık sınırım da hayli geniştir) olarak geliyor. Daha da kötüsü devlet neden bu ücretleri sınırlandırmıyor derken de, bizim ücrette bir düşme olur mu acaba iması varmış gibi algılanıyor. Bu yüzden sezarın hakkını sezara vermek; hem okuduğun bazı blogların yazarlarını (çocuklarının büyümesine not düşenler) hem de ayşe arman’ı gösterdikleri özenden ötürü tebrik etmek istiyorum.

ps. başlık şarkısı Mavi Sakal ve Ne Kadar

"ya bir gün olur sana bel kıvırırsa"

malumafatrus tüm kıvraklığı!! ile spor salonundan bildiriyor;

Sırf bu bloga yazı konusu olsun diye ben çeşitli maceralara heves ediyorum olmazsa o macera gelip beni buluyor. Tabi herkesin kendi kapasitesi oranında bir macera kavramı var. Ne yaparsın ki, sıkıcı vefakat bilindik hayat yaşamanın da böyle dertleri oluyor üstadım.

Spora başladığım zamandan itibaren, eskiden çok sevdiğim bir derse girmek (girdikten sonra orada pestil olmamak) için güçlenmeyi azıcık daha kondisyonumun artmasını bekliyorum. Ama bu hafta, iş işte öğrenilir mantığından, derse gireyim düşe kalka ilerleyim diye bir karar verdim. Peki ne oldu, dersin hocası gözümün önünde durması için Ağrı dağını verdi. Bununla da kalmadı, bak aslında şu dersi de deneyebilirsin dedi.

Ben de zaten aklımda hep bir tereddüt olduğundan, diğer derse meyledeyim bari dedim. Peki diğer ders ne miydi? Oryantal füzyon adını verdiğimiz, bildiğiniz dansözlük dersi. Şaka bir yana gerçekten eğlenceli bir ders. Gelin görün ki, beni tanıyan ve uzun zamandır okuyanlar bilir, ben bir kazuletim. Göbek atma, kalça sallama gibi faaliyetleri normal hayatımda sergilemiyorum ki, derste sergileyebileyim.

İşte bu yerlerde gezinen özgüven ve yükseklerdeki önyargım’la, eski bir arkadaşımla beraber girdik derse. Acemiliğimiz de resmen belli olsun, biraz da ağırlığımızı koruyabilelim diye zilleri belimize dolamadık.

Derse katılım epey çoktu ve tek erkek de dersin hocasıydı. Bu vesileyle, ister cycle dersi ister başka bir ders için tayt giyen erkeklerin ne kadar kötü göründüğünü de belirtmeden geçemeyeceğim.

Hocamız, beklediğim gibi dersteki en kıvrak ve ev cilveli kişiydi . Açıkçası hareketleri yakalayacağım diye sınıfın kıvırma potansiyelini de pek inceleyemedim . Vücudun her tarafını çalıştırıyormuş denilen derslerden kesinlikle ilk sırada yer alabilecek bir ders ama işte yetenek yoksa, esneklik yoksa o hareketlerin hakkını vermek de pek mümkün değil. Bir de bu hareketlerin poz halleri var ki, dedim ki bu derslerden biri herhalde dansöz çıkacak.

Bense derste bir daha çok eğlenecek birkaç arkadaşımı kandırırsam girmeyi düşündüğümden, şimdilik blog aleminin en kazulet dansöz adayı olarak kalmaya ve daha kas gücü ve efor gerektiren (esneklik değil) derslere girip, boyumun ölçüsünü almaya karar verdim.

Pek tabiki yeni bir maceraya, yeni bir yazı konusuna kadar...
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Kıvanç Kıvanç diyoruz ama her gittiğim gün gördüğüm Özcan Deniz’in de bir kas sahibesi olarak tv alemine dönmesi kuvvetle muhtemeldir. Gerçi kendisini hiç karın kası çalışırken görmedim o ayrı. Tabi bir de, neden 9-6 çalışan insanlar gibi akşam vakti spora geliyor onu hiç bilemiyorum. Bir müsait vakitte, sporun faydalısı erken yapılanmış diye uyarmak boynumun borcu olsun.

ps. başlık şarkısı konuyla organik bağından ötürü Serdar ortaç ve Dansöz

20 Eylül 2011 Salı

"bizim için hiç olanlar sizin için ideal "


Kuzey ve Güney sayesinde birkaç haftadır gündemimiz, Kıvanç Tatlıtuğ'un über-kasları. Kendisinin dövüş sahneleri haricinde her bölümde 2-3 üst değiştirme sahnesiyle, kaslarını arz-ı endam etmesi, bir dizi oyuncusundan ziyade seks objesi olarak algılanmasına vesile oldu.

Açıkçası kaslı vücut delisi bir insan değilim. Ama amatör kümede sürdürdüğüm sportif faaliyetlerimden ötürü, o karın kaslarını da haliyle ağzım açık izliyorum. Çünkü benim için, bir insanı Sibel Can stili dombili kollardan koruyan kol kası bir de karın kası bu sportif faaliyetlerin aynasıdır.

Boş magazincilere de Kıvanç Bey oğlumun çalışkanlığı sayesinde gün doğdu ve yeni gündemimiz; Kıvanç T'nin o vücuda nasıl sahip olduğuydu. Bendeniz, daha bu haberlerin ilkini okuyunca geri kalanını merak etmemeye karar verdim. Ve yazan maddeleri sizinle de paylaşıp, kaslı olmanın çok da matah bir şey olmadığını inandırmaya niyetlendim.

Aşağıdaki listeyi Kıvanç Bey oğlumuzun beslenme şeysi çiziktirmiş. Yarısı milyon kere duyduğumuz ama uygulamada pek de gerçekleştirmediğimiz şeyler.

1. Tabağınızdaki yiyeceklerin hepsinin doğadan gelmiş olması gerekiyor.

2. Meyvelerin tek başına yenilmesi gerekir. Yemekten sonra asla meyve tüketmeyin.

3. Karbonhidrat alımının saat beşte kesilmesi gerekiyor.

4. Akşam yemeği günün en hafif yemeği olmalı.

5. Süt ve süt mamüllerinden uzak durun. İnek sütü inekler içindir, insanlar için değil.

6. Gece yarısı on ikiden evvel olan saatler uyku için en kaliteli saatlerdir.

7. Sporunuzu sabah erken saatlerde yapın. En yüksek verimi öyle alırsınız.

8. Vitamin D seviyenizi test ettirin.

9. Omega 3 ile Omega 6 seviyelerini test ettirin.

10. Vücut besinsiz kalırsa tatlı krizine yol açar.

Ama yani günümüz çağında tabağımızdaki yiyeceklerin hepsinin doğadan gelmesi birinci ve en önemli ütopya. Hadi ben çok zenginim, tüm sebze meyve alışverişimi organik pazarladan yapıyorum diyelim, dışarıda yemek yerken ne olacak. Dışarıda da hiç yemek yemedik diyelim, bu sürekli yemek sirkülasyonunu kim sağlayacak.

Meyvenin yemekten sonra yenmemesine lafım yok, benim merakım yemekten önce yenilip yenilemediği konusunda.

Belli ki, karbonhidrat zaten şu dünyadaki en uzak durulası şey. Bunu anladık anlamasına da saat 17.00 yine de çok iddialı bir saat değil mi? Hani önümüz kış, geceler uzun ya bu nedenle ya toptan yasaklayın karbonhidratı ya da şu saati biraz öteleyelim.

Bir de bu içki de karbonhidratsa (ki yağ veya protein olmasından daha kuvvetli ihtimal bu), kas münasebetiyle herkesin gündüz rakıcısı olması şart. Yani içecekseniz 5’ten önce diyor bize sağlıkçı amca.

Ve asıl bomba geliyor, süt ve süt ürünlerinden uzak durun. Bize mi yanlış öğrettiler, yoksa bu süt ürünleri protein değil mi? Hadi süt çoğu bünyeye uygun olmadığını gayet net bir şekilde ifade ediyor. Ama peynirin suçu günahı ne? Bu hayat peynirsiz geçer mi ya?

Spor saatlerimizi de sabahın körü olarak tercih edecekmişiz. İşte bu madde tam da işsiz güçsüzler kas yapabilirin tercümesi. Ben zaten sabahın köründe kalkıyorum, abi bir de ondan da erken kalk spor yap diyor. Hayır, hem spor salonu hem de servis olabilen bir araç varsa, ben kendisini kullanayım, verimin de hasını alayım. Yoksa bu iş için ya merkezde bir iş,spor salonu ve ev sahibi olmak ya da spor salonunda çalışıyor olmak.

Listede benimle örtüşen en güzel madde ise gece onikiden önce uyuma şartı. Ama tecrüme dayanarak söylüyorum, 10 maddelik listenin en etkisiz önerisi de muhtemelen bu.

Tecrübeyle sabit bir diğer madde de vücudun besinsiz kaldığında tatlı krizine girmesi. Ben ki tatlı sevmez bir insanım, aç kaldığım vakitlerde her türlü tatlıya heves eder, onu da yiyeceğim, şunu da yiyeceğim der, yemeği yer yemez de bu sevdadan vazgeçerim. Bu nedenle ara öğün diye bir kavram var zaten. Her yemekten önce iştahı frenlemek kesinlikle şart. Ama bu listeye göre, o frenlemeyi neyle yapacağımız biraz muallak.

Bu nedenle Kıvanç Bey oğlumuz gibi sanat için hem spor yapan hem de soyunanları Tv’de izleyerek, popo kası yapmaya devam etme riskimiz yüksek. Ben orta bir yol varsa oralarda gezineyim. Yediğimi yapacak kadar sporum olsun, meyveler peynirler de benim olsun felsefesi ile size görsel bir şölen yerine, size lafsal dırdır vadediyorum.

ps. başlık şarkısı Ne Kadar ile Mavi Sakal
ps.2. Fotoğrafımız, Kıvanç Bey oğlumuzun süt çocuğu olduğu dönemden

16 Eylül 2011 Cuma

"sessizlik kanımdan daha ağır"

Olay yeri inceleme yazarı olarak, dün akşam kimliksiz Fashion Night Out’ta ne olur ne bitiyor amacıyla Nişantaşı’na gittim. Aslında gün Perşembe olduğundan, FNO olmasaydı da Nişantaşı’na gitmek gibi bir ritüelim var. Dün akşam gidince, ritüeli bu haftalık bozmam gerektiğini geç de olsa anladım.

Sportif bir insan olarak, pilatesimi de yaptıktan sonra olay mahaline gittiğim için en kalabalık ve kaos haline tanık oldum muhtemelen. Beşiktaş maçı, Abdi İpekçi’nin trafiğe sözde açık olması falan her şeyi kitlemişti.

Aslında dün oraya gittiğim de, Fashions Night Out’un tam amacını idrak edebilmiş değildim. Araç lansmanı mı vardı, millet kendini sokağa mı atacaktı yoksa alışverişe mi vuracaktı bilmiyordum. Benim için konunun cazip kısmı elbet alışveriş olabilirdi. Gelin görün ki, dışı stant ve müzisyen içi insan dolu yerlerden ürküp, en sakin gördüğüm mağazaya bile girmedim.

Ana amacımız saat ve spor sonrası gözü dönmüşlük nedeniyle yemek yemek olarak revize edilmişti. Vefakat normal yemekçilerimizde bir insan yeri bulmak da mümkün değildi. Sonra olsa olsa burası boştur dediğim, Reasürans’taki üvey evlat Gourmet Burger’e gittik ki, o bile açıldığından beri en kalabalık gününü yaşıyordu sanırım. (mekan gerçekten hep boş olduğundan, kapatılması gündemde. Ben de zirvede kapatması için bugün kapatmasının uygun olacağını düşündüm ama işletmeciler ne düşünmüştür bilemem) Hem spor hem hamburger diyorum saçma oluyor biliyorum ama o şekil ve şartlarda mağaza önü aperatiflerden başka yiyecek bir şeyimiz kalmadığından, hamburger’e gönüllü mecbur kaldık. Kaldı ki İstanbul’da Gourmet Burger’den daha güzel hamburger yapan bir yerde benim gözümde yok. Aksini iddia eden varsa, bana mekanı önersin, beraber gidip hamburgerleri yiyelim , sonra neticeye tekrar bakalım derim.

Alışveriş ıvır zıvırdan yine yemeğe geldiğim için özür dileyerek sadede gelicem. Bazı topluluklarda fuhrerchein’ın bir lafı vardır “siz nerede büyüdünüz ya?” diye. Ben de dün için bu cümleyi kurabilirim sanırım. Yani çok abartıp süslenip püslenip gelenler var eyvallah ama bunun dışında tam parti insanları, her akşam o sokaklarda rose şarabını yudumlayan, elinden iphone’unu düşürmeyen, check-in’ini yapan, eşek gibi topukluları ile çok rahat yürüyen, saçları elbet fönlü (muhtemelen sonradan olma sarışın), tenler bronz falan, fit bir kitle var ki, bazı semtlere gidince hepsi sanki bir düğmeye basılınca biraraya geliyor diye düşünüyorsunuz. Belki ben Etiler veya Cadde’de pek gezmediğim için böyle düşünüp şaşırıyorum. Aslında şekil şemal de değil, o hava o duruş, konuşma tarzı falan, bunların hiçbiri ile ben bir okulda onlarla okumuş olamam sanırım dedirtiyor insana. Ben daha çok, bu insanlarda bizim gibi sabah 9 akşam 6 çalışıyor mu yani diye düşünüyorum.

Bir de lise öğrencisi ama süslenip püsleni alemlere akmışları da görünce, genç jenerasyon da alttan yetişiyor, demek ki bu işin sonu hiç olmayacak diye düşünüyorum.

Ve ben aslında bu yazıyı az biraz sürüden ayrı olmak güzeldir hissiyatıyla yazıyorum. Copy paste hayatların gerçek bir anlamı olamaz sanki diye düşünüyorum, çok standart bir hayat yaşarken. Tabiki hepimiz bazı ortak paydalarda buluşup, bazı moda şeyleri yapıyoruz ama bu kadar tektipleşmeyi benim kafam bu aralar almıyor.

Bunu da bir moda dergisinin ve alışveriş sitesinin organizasyonuna ait bir yazıda yapmam da abesle iştigal oluyor. Ama fikrim budur ve bence Vogue -klişe ama -insanın bazen duymadı unuttuğu iç sesine kulak vererek hayatı yaşamasıdır.

ps. başlık şarkısı yine Ben Kimleyim ve Mavi Sakal. Gizli amacım blog yazılarının başlıklarını sırayla okuyunca şarkıyı söylemiş gibi olmak:)

15 Eylül 2011 Perşembe

"bir ağırlık çöktü anlarıma"


Parfüm konusunda yazmadan geçmeyeceğim bir şey de, erkek parfümlerine duyduğum ilgidir. Ben eskiden bu parfümleri kendim kullanacak kadar beğenirdim ama eskiden dediğim lise dönemime denk geldiğinden, bu durumumu erkek fatmalığıma veriyorum. Tabi aynı dönemde yatılı okulda okuduğum ve kızlar yatakhanesinde bu parfümü kullandığım için durum biraz ironik oluyordu ama zaten yatılı okulda ironik olmayan bir şey var mı tartışılır.

Şimdiyse sadece karşı cins olarak erkek parfümlerini beğenmekte ama fakat ve lakin erkek roll-on ve deodrantlarını kullanmaktayım. Hatta şöyle söyleyeyim, nivea’nın çıkardığı her türlü kadın- erkek deodrantı sanırım deniyor ve seviyorum. Ve reklamlar ne derse desin, deodrant kalıcığında erkek deodrantlarının kesinlikle daha başarılı olduğunu düşünüyorum.

İnsan sevdiği bir şarkıyı telefon melodisi yapıyor ve telefonu çok ya da az çalsın farketmez, bir zaman sonra telefon melodisini şarkı olarak dinlemekten sıkılıyor. Yani aslında o şarkı, telefon melodisi olarak seçilince, şarkı kategorisinden çıkıyor... Bu yüzden çok sevilen bir şarkıyı, telefon melodisi yaparken iki kere düşünmenizi tavsiye ediyorum.

Kişilik olarak dakiklik ve planlar konusunda obsesif olduğum için, bu şehirde bu trafik beni gerçekten tüketiyor. Bunu farkettiğim için de artık “yetişemezsem de kıyamet kopmaz ki” diye psikolojik telkinlere başladım. Genelde bu yetiştiğim yer spordaki bir ders veya akşam yemeği için gideceğim bir yer olduğundan, çok da kronik bir durumum yok ama bir yere yetişmeyeceğim zaman trafiğin ruhunun bile olmaması şeklindeki murphy kaderine de isyan ediyorum.

Bu blogda sayısız meyve için yaptığım ilanı aşkların arasında incir var mıydı hatırlamıyorum. Varsa da mevsimsel etkiden ötürü tekrarlamakta fayda görüyorum. Hayatımda sufle hariç bütün tatlılar sizin olsun ben istediğim zaman incir yiyerek şeker ihtiyacımı karşılayabilirim gibi iddialı cümleler bile kurabilirim. Tabi bu sevgi ve sempatim de, incirin hayatımıza rüzgar gibi girip çıkmasının büyük etkisi var. Ne zamanki elma gibi her daim bulunabilir bir şey olur, o zaman ona da ilgim söner herhalde. Öyle bir şey şimdilik mümkün olmadığından, incir sevenleri girandola’nın incirli dondurmasını yemeye davet ediyorum. Tabi bu yazı münasebetiyle, istediğim de burada da dondurma yemek mümkün olsaydı keşke diye iç geçiriyorum.

Bu arada aslında kaç zamandır yazmak istediğim bir hadise de tazebunlar.com’un satış şeklini değiştirmesi. Eskiden merkezi bir hayatım varken, öğle yemeklerini sadece meyveyle geçirmemi sağlayan bu güzide organizasyon sanırım iş şeklini değiştirdi ve manav modeline geçti. Gerçi şu anda da sitesinin yapım aşamasında olması ya battıklarının ya da 3. İş şekline heves ettiklerinin işareti olduğundan; eğer benzer bir hizmet sunan ve dağbaşına da servisleri olan bir şirket tanıyorsanız beni haberdar etmenizi ya da girişimci ruhunuzla bu olaya el atmanızı rica ediyorum.

Başlamak bitirmenin yarısıdır’cılara, bir türlü yazıyı bağlayamadığımdan, “sonu olmayan yazı yazıdan sayılır mı?” diye sorarak satırlarıma son veriyorum.

ps. başlık şarkısı Ben Kimleyim ile Mavi Sakal

14 Eylül 2011 Çarşamba

"Ve kalan kısımda başlıyor geriye dönüşler,pişmanlıklar"



Köpek burnuna sahip olduğum için parfüm konusunda da ultra hassasiyetlerdeyim. Birçok insan gibi parfümlerle kişileri eşleştirmek gibi de bir huya sahibim. Düz çizgi insanı olduğumdan, ağır parfümlerden ısrarla kaçarım. Kendimde kullandığım parfümü de herhalde sadece kendim duyarım. Birbirinden pek de uzaklaşmayan 3-4 parfümü, o günkü moduma göre kullanırım. Parfümlerim o kadar birbirine benziyor ki, çantamda hep aynı parfümü taşır, gün içinde sabah ne kullandığıma bakmaksızın onu fısfıslarım.
Kutup ayısı stilindeki bahtım sağolsun, sevdiğim bir parfümün da ticari hayatını da sonlandırırım. Ne parfümler sevdim, artık üretilmiyor ama aralarından en çok Armani White ve Bodyshop moonflower’ı hasretle anıyorum.
Eskiden, parfümüm sadece bende olsun isterdim. Şimdi yakınımındaki birkaç kişi ile aynı parfümleri kullanıyoruz ama hiçbir zaman aynı koktuğumuzu düşünmüyorum. Yine de parfümün moda olup, herkesin kullandığından  “ne kadar güzel kokarsa koksun”  itinayla soğuyorum.
Yeni ve farklı bir parfüme meyil etmem pek kolay olamadığından, yenisini sevdim mi tam seviyorum. Mesela yaklaşık 1 aydır, yeni bir parfümüm var, ne zaman onu kullansam, kendime sarılmak istiyorum.
Tabi bir süre sonra bu parfüme de alışacağım biliyorum ama olsun şimdilik cicim aylarındayız ve ben kendisine gayet derin duygular besliyorum.  (Derin duygular demişken, ısrar etseniz de Özcan Deniz’le de aynı spor salonuna gittiğimizi - ne matah bir şeyse bu- itiraf etmem.)
Allah’ın bildiğini kuldan esirgeyemem, yolda bir yere çarpacak kadar telefon (akıllı olanından) bağımlısı şeklinde yürüyorum. Yaklaşan tehlikenin gayet farkında olduğum için de, kendime söz verdim; eğer bir gün hem telefona bakıp hem de yürüdüğüm için birine çarpar ya da düşersem, telefondan twitter olayına veda edeceğim.
Bağımlı bağımlının halinden anlar sanıyordum ama spor salonunda kardio aletlerine oturup, telefonla oynayanları anlamam mümkün değil.  Bir de onlar telefonda vakit geçirdiği için ben o aletler için sıra beklemek zorunda kaldığımdan, iyice sinir oluyorum ve foursquare olayını bilmesem de,  %40’ının x spor salonuna check in yaptıklarını, geri kalanının da whatsapp’dan yazıştığını düşünüyorum.
Ve spora başladığım için de yine ve yeniden her gün “ne kadar beceriksiz bir insanım ben” serzeniş durağına uğramadan spordan çıkmıyor; mazeret ve şikayetlerle yaşıyorum…

ps. başlık şarkısı Kesmeşeker ile Gitme Kal

11 Eylül 2011 Pazar

"Hayaller güzeldi. Her şey dahildi. Sınırsız ve sonsuzdu. "

Evdeki kitaplarla arama kara kedi girdiğinden ama aynı zamanda bir kitap okuyayım da biraz içimdeki sıkıntı dağılsın istediğimden, meltem'in önerisi  Sinan Sülün'in ilk kitabı Karahindiba'yı  bir koşu kitapçıdan gidip aldım.
Kitap bir öykü kitabı olduğu ve  3 ayrı öyküden oluştuğu için bir çırpıda okunabiliyor sağolsun. Ben de bir kötü son, bir de ilk kitap önyargısı büyüktür. Bu kitapta da o ilk tedirginlikler bana göre seziliyor ama yine de olaya öykü ile girdiği için Sinan Sülün'ü de tebrik etmek gerek bence. (Burcu Esmersoy'un hayatını anlatan bir kitap yazmasını bilahere irdelemeliyiz) Kitap kapağının tasarımını çok beğendim ve bu vesileyle o çiçeğin adının karahindindiba olduğunu öğrendiğim için pek mutluyum.
Kitaptaki Mavi Pelikan öyküsünden bir kupleyi size aktarıp, geri kalanı için merak edin de  kitabı alıp okuyun diyorum. Ama ondan önce bir de şunu sormak isterim, gerçekten şu koca dünyada sadece bir aşk olması fazla duygusal bir kanı değil mi pek muhterem okur?

"İnsanlar ölümden korktukları ve hayatı aşktan daha büyük kabul ettikleri için zaman her şeyin ilacıdır der. Buna inanırsan, ölmezsin. Bir süre sonra aşk acısı çeken her insan gibi senin de yaran kapanmaya, kabuk bağlamaya, kaşınmaya başlar. Kaşırsın. Kabuk düşer. Artık yaran kanamadığı yahut kabuğunu göremediğin için unutursun. Üzerine yeni aşklar giymeye, yeni sevdalar sürmeye çalışırsın. Gördün mü zaman geçirir demiştik der en yakın arkadaşların aylar sonra. Gülersiniz hep birlikte o uykusuz, gözyaşlarından yastık başlarının, arkadaş omuzlarının sırılsıklam olduğu, uykularından sıçrayarak uyandığın gecelere. Ama sadece sen bilirsin gerçeği. Onlardan ayrıldıkran sonra hemen eve gidip soyunursun. Yaralarına bakarsın. Oradadır işte izleri. Ne yaparsan yap yok olmaz. Tekrar sızlamaya başlar. Duyumsarsın. Bazen hiç neden yokken, hayatında yeni birisi varken, her şey iyi gidiyorken, mutluyken, birisini severken ama asla aşık değilken aynanın karşısına geçer, o eski yaralarına bakarsın. Ondan sonraki bütün ilişkilerinde çıplaklık konusunda rahat olamamanın sebebi de budur belki. Yeni sevgililerinin görecek diye korktuğun kapanmış yaralarına parmaklarının ucuyla dokunursun. Bir sertlik gelir eline. Yaranın izine bastırdıkça acıtan. Derinin hemen altındadır o gün kırılan kalbinin parçası. Vücudun atamamıştır, atamaz da. Artık o senin bir parçandır. Hissedersin. Yeniden batar. Dünyanın tadı bozulur. EKşir. Yaralarının kabardığını görürsün. Hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Olamaz. İşte o zaman anlarsın. Her kalbin tek bir aşk için yaratıldığını."
Mavi Pelikan

Karahindiba- Sinan Sülün

ps. başlık cümlesi ise yazarın kitabına adını veren öyküsünden:)

9 Eylül 2011 Cuma

"görünen o ki yaşadığımız herşeyin bir bedeli, çekiciliği vardır yalnizlıkların"


Ülke olarak bizden olmayanı anlamamak, anlamak istememek gibi pek hoş özelliklerimiz var. Bu yüzdendir ki, yeni sezon dizilerinin hayatımıza girmesi üzerine yapılan muhabbete ; dizi izlemeyen birinin “deli bunlar herhalde” demesini gayet normal karşılıyorum.

Bense özellikle twitter kullanıcılarının arasında, ilgilensin ya da ilgilenmesin o akşamki dizinin konusuna, maçtaki tüm gelişmelere maruz bırakılmasına rağmen hala merak edip TV’yi açmayanları tebrik ediyorum.

Ben her şeyi biliyim ama hiçbirine bağımlı olmayıncılardan olduğum için, tez vakitte tüm yeni diziler hakkında bir kanı elde etmeye çalışıyorum. Ve sayısız şahane süper ıvır zıvır!! dizi olsa da, Behzat Ç’nin yeni bölümleri başlamadan tv boşluğumun sona ermeyeceğini düşünüyorum.

Geçen sene Fatmagül’ün suçu ne’de olduğu gibi bu senede İffet’te tecavüz’ün bu kadar konu edilmesini de Pınar Öğünç haricinde kimse tarafından konu edilmediği için tehlikeli buluyorum. Bu kadar dizinin, hepi topu 5 temel konu etrafında dönmesi bir yana, her sene eski bir film veya dizinin de yeni versiyonu çekilmesi zaten durumun trajikliğini gösteriyor. Ama medyamızın filmlerdeki sevişme sahnesi ile dizilerdeki tecavüz sahnelerinden öte bir ilgi alanının olmaması da gün geçtikçe daha kötü duruma gideceğimizin işaretini veriyor.

Ve haftanın en konuşulan dizisi Kuzey Güney’de Kıvanç Tatlıtuğ ve vücudunun zoom konusu olması da bu mantığın bir ürünü. Artık sadece kadın değil, erkek de bir cinsel obje olarak pazarlanıyor ki, bundan sonraki adım ne olacak gerçekten merak ediyorum.

Tanımayanlar için de Kuzey Güney’deki pek tekin olmayan kadın başrol oyuncusunun Öykü Karayel olduğunu, kendisinin Krek’in “Güzel şeyler bizim tarafta’da” döktürdüğünü ve yüzünü çok güzel bulduğumu da belirtmek istiyorum.

Tuhaf bir şekilde, Star Tv’de bir dizinin tutmayacağını düşünüyorum ki, bunun nedeni yayının teknik özellikleri de olabilir. (Behzat Ç, çekimlerinde ışık, parlaklık vb gerekmediğinden belkide Star’a cuk oturmuştur)

Örneğin, bahislerimde Fahriye Evcen ile Cansel Elçin’in oynadığı dizinin kesinlikle tutmayacağına oynuyorum. Bir kere iki insanın yakışması denilen şey, o ikisinde yok. İkisi de fevkalade soğuk ama Fahriye Evcen yine de kazuletlikte açık ara birinci. Bir de Cansel Elçin gibi birine, serseri düzenbaz tipi olmamış diyoruz ve oyumuzu 13 bölümü zor görürden yana kullanıyoruz.

Yine aynı denklemle, Nurgül Yeşilçay ve Murat Han çiftini de ideale yakın olarak değerlendiriyorum. Gerçi Nurgül Yeşilçay bir önceki dizisinde soyadığını hatırlamadığım genç Murat’la bile sırıtmayacak ( ki bence çok banal bir diziydi) kadar başarılı veya sevilen bir oyuncu ama yine de Murat Han’la Vicdandan gelen bir uyum kanımca var. Onun da nedeni benim gözümde ikisinin de hem zengin hem fakir, hem kötü hem de iyiyi oynayabilecek kadar yetenekli olmalarından kaynaklı.

Benim gönlümün yeni dizisi ise şimdilik Bizim Yenge. Şebnem Bozoklu ve İlker Aksum sempatim pozitif önyargıya sebep olsa da, diziyi izlersem gayet keyif alıyorum. Gelin görün ki, Cumartesi akşamında yayınlanmasına karşıyım. Prensip olarak Cumartesi geceleri evde olmadığımdan değil, Cumartesi geceleri dizi izlemeye programlı olmadığımdan. En azından hafta içi de tekrarı olur inşallah diyor, dizi dizi haber yazımıza şimdilik son veriyorum.

ps. başlık şarkısı Kesmeşeker ile Gerçekten Özleyince

7 Eylül 2011 Çarşamba

"bana bir yaz verin, ısınır içim güneşinden"


Spor salonuna dönmemle beraber, hayatımda yeniden tutti frutti ortamı başladı. Ben bu ortamları hiç özlememişken, ortamdakilerin de hiç değişmemiş olması gerçekten çok acı. Bir kadın evde duş sonrası altında havlu ile saçına fön çekiyorsa, ben soyunma odasında gördüğüm hali abartıyorum; yok bunu evde yapmıyorsa salonda bunu yapmanın adı benim gözümde tek adı var, o da teşhircilik.

Ben bir yıl ortamlardan uzaklaşmışken, bir yıl önce gayet düzenli ve sık bir şekilde spora gelen müdavimlerin, halen spora geliyor olmasına da çok acayip haset ediyorum. Hadi sporkoliksin eyvallah, aynı spor salonundan da mı sıkılmıyorsun be adam diye, kendilerini kovalamak istiyorum.

Bir kitaptan başlamem lazım ama o kitap hangi kitap bir türlü bilemiyorum ve okumadığım sürece de, elime aldığım kitaba başlamam zorlanıyor. Bu durumlarda bazı kurtarıcı isimlere sığınmam gerekiyor evet ama işte hepsinin kitaplarını bitirdiğimden, yeni kitaplarını beklemekten başka da çarem kalmıyor.

Kitap demişken, Türkiye’de dünyadan daha çok ilgi gören Adam Fawer üçüncü kitabını yazmayacak mı acaba diye bir merak oluştu bende. Zaten bu sıkıntılı dönemde, aksiyon kitaplarına bir el atıcam, ondan sonra ver elini macera diyerek, başka bir dünyaya ışınlanıcam ve böyle kitap dertleriyle de uğraşamayacağım.

Bu depresyonu yapmak için biraz erken de olsa, yazın bittiği gerçeğini yüzünüze çarpmak istiyorum sayın okur. Gerçi bazı şanslı bünyeler Eylül’de mis gibi tatiller yapmakta ama benim gibi, Eylül ayını düğünlere ayırmış biri için bu pek mümkün değil.

Bir saat modelleri, bir de bir düğüne 5 dk.’da hazırlanıp gidebilmeleri erkeklere has imrendiğim olaylardır. Hafta sonu düğün demek, bir Cumartesi günü kuaförde geçirilecek zaman demektir ve bilenler bilir, kuaförler Cumartesi günleri yol geçen hanından farksızdır.

Tabi bir düğün saçı hali var ki, kendisi en büyük kabusum sayılabilir. Bugüne kadar düğün için yaptırıp da beğendiğim sadece tek saçım oldu. Onun dışında hangi kuaförden çıkarsam çıkayım bendeki hissiyat hep aynı; hoşgeldin sünnet çocuğunun annesi. Bu yüzden saçım fönlü olsun, gönlüm rahat olsun diye bir slogan bile uydurdum.

Benim bünye ergenliğe girdiği dönemi unutalı çok olduğundan yeniden ergen olmaya heves etti ve sivilceler yüzümü bastı. Sıkıntım var da vücudum bunu sivilce olarak mı lanse ediyor emin değilim. Ama Aburcuburu ( hele ki kolayı) zaten terkettiğimden, yeni kozmetik hadiselerine de girmediğimden bu hale gelmeme sebep ne olabilir diye düşünüp, sıkıntı yapıyor, sivilcelerin ömrünü uzatıyorum.

Tek derdim, ergen sivilcelerim, yıkanınca normale dönecek saçım ve kadın çıplaklığı olsun diyerek satırlarıma son veriyor, parfüm ile aşk yaşamak adlı bir başka yazımızda görüşmeyi temenni ediyorum.

ps. başlık şarkısı can bonomo ile bana bir saz verin

5 Eylül 2011 Pazartesi

"kapkara yarınlara çıkıyorsa sokağın yenilme korkuna "

Artık okullu olmadığım ve Eylül’le beraber okullar açılıyor derdim olmadığı için sanırım Eylül’ü seviyorum. Aslında ben isim olarak da Eylül’ü seviyorum. 12 ayın içinde isim yapılabilecek 2 ay var ki, Nisan’ı da Eylül’ü de baharın temsilcileri olarak kabul edip, güzel isimler listeme iliştiriyorum.

İsimlerin insan kişiliğine etkisine olan fikriyatımla beraber bir de isimlerin kaderi olduğuna kanaat getiriyorum. Mesela aklımda Zeynep’ler acı çeker diye bir fikriyat var ki, bu tamamen İclal Aydın’ın çocuğuna isim bulurken, yazdığı bir yazıdan hatıra. Yoksa pek yakından tanıdığım Zeynep yok, bu yüzden Zeynepler mutlu mudur, mutsuz mudur pek emin olamıyorum.

Nasıl burçlarda tümevarım yöntemini uyguluyorsam, isimlerde de böyle bir yol çizdim kendime. Hayatımda şansız, mutsuz kimler varsa, onların isimlerini yasaklı listeme aldım. Okuyan da, yeni doğan çocuklara isim danışmanlığı veriyorum sanacak ama işte ben böyle her şeyde bir neden sonuç ilişkisi aradığımdan isimlerle olan bu organik bağı dikkate almamam beklenemezdi.

Keyifli bir tatil geçirmedim. Aslında geçirdiğim günlere tatil demek için tek sebebim sabahın köründe, alarm zoruyla değil, kendi tercihimle kalkmış olmamdı. Bunun dışında, geçtiğimiz hafta hayatın ne kadar plansevmez bir bünye olduğunu yeniden idrak ettim. Öngörü yeteneğinin en iyisinin bile bizi 5 adımdan öteye götüremeyeceğini de pekala anladım.

Bu nedenle hala plan yapsam da, baştan gerçekleşmeyebilir kabulü ile yola çıkmayı deniyorum. Sonra bazı şeyleri, gözümde aklımda fazla büyütmemeye çalışıyorum. Her şey insanlar için lafı ne kadar klişeyse o kadar gerçek. Ve hayat ne kadar acı verirse versin, içimizde bir “yola devam” tuşu var. Bir de , sahip olduklarımızın değerini ısrarla anlayamama butonu var ki, çoğumuzun bu butonu daha çok kullandığı bir gerçek.

Tüm yazdıklarıma rağmen aslında depresif değilim, sadece hayatın gerçeğine, artısına ve eksisine daha yakın görüyorum bugün kendimi.

Yarın, yeniden fani dünya dertlerine düştüğümde, şuursuz bir yazıda görüşmek hissiyatlarıyla....

ps. başlık şarkısı Vakit Varken ile Candan Erçetin

1 Eylül 2011 Perşembe

"yok kimseye sözüm hiçbirşeyde gözüm yok"

"Ne zaman evleniyorsun" sorusu ve türevleri, yaş ve medeni durumum itibariyle, nasılsından sonra en çok maruz kaldığım soru. Bayramlar da sizin hayat tercihlerinizden ziyade, klasik soru şablonları konuşulan zamanlar olduğundan, 3 şeker, 4 kurban derken toplamda 7 gün hayatımda bu soru tam anlamıyla pik yaptığı zamanlar.

Genel olarak hepimiz için çizilen standart bir yoldan ilerlememiz tercih edildiğinden (malumunuz sürüden ayrılanı kurt kapıyor) "herkes bir gün mutlaka evlenmeli" baskısıyla sözde savaşmaya pek gerek görmüyorum. Sadece bazen muhabbeti uzatmak istersem, oltamı "evlenince ne olacak peki?" sorusuyla ortama atıyorum.  İsyankar iç hissiyat olaraksa, milletin evlenmesi, çoluk  çocuk sahibi olması, boşanması neden başkasının derdi oluyor sorusunu soruyorum. 

Jenerasyon farkının uzak ara olduğu kişilerle yapılan bu muhabbet biraz daha ısrara döndüğü için ve onlarla aynı bakış açısı ile muhabbet de mümkün olmadığı için gerçekten içim çekiliyor. Sabrımın sonunda, sırf size inat hiç evlenmeyeceğim restiyle de konunun kapısını zorla kapatmaya çalışıyorum.

Bu noktada siz diyin algıda seçicilik ben diyim tesadüf; tam da bu konuyla ilgili bir yazı yazmayı düşünürken; eksi sözlükte bir başlıkta rastladığım entry  hissiyatlarımın durum özetini sunuyor.

Başlık "30 yaşına gelip düzenli bir hayat kuramayan insan" ; lafı gediğine koyan kullanıcı ise "olur oyle arada". Kendisine bu vesileyle teşekkürlerimi sunuyor, başka bir blog anketi sorusu olarak da "insan niye evlenmeli?" konusu da kafama not ediyorum. 

"evliliği düzen kurmayla ilişkilendirenlerin saçma tanımlamalarına 
maruz kalan insandır. 2010'lu yıllarda yaşıyoruz ki dünyada evlilik kurumu son demlerini yaşamakta. insanların zamanında farklı sebeplerle uydurduğu ve evli olanların en az yarısının nefret ettiği evlilik kurumu çökmeye, bitmeye, erimeye mahkum zaten. yaşlanınca tek başına kalma korkusunun önemli bir motive olduğunu da düşünmekteyim evlilik konusunda. evliliğin getirdiği 'düzen'in monotonluk, bıkkınlık ve sıkkınlık olduğunu hatırlatalım. ev, araba, okul taksidi ödemek; belli periyotlarla kavga etmek, düzenli bunalım geçirmek düzense, düzen sağladığı doğru evliliğin. bir de "ben yandım, başkaları da yansın" insanları var ki 30 yaşına gelmelerine rağmen keyfi ve kahyasıyla yaşayanları paniğe sevketmek ve onları da kendi sıkıcı yaşam tarzlarına sahip olmaya itmek adına iş başındalar.
edit: konuyla ilgili bir şarkı sözü de vardı: "yaftayı takıp sınıflandırıyorlar, eğriyi doğruyu bilen ya onlar; insanı kaderine küstürüyorlar"
(olur oyle arada, 28.08.2011 17:25 ~ 17:42)

ps. başlık şarkısı; Candan Erçetin ve Hangi Aşk Adil ki?

"yanılıyor olsam da buna memnun olabilirim"

Bayram derken;

Bizim aile bayram konusunda yarı gelenekselci diye tanımlanabilir sanırım. Gelenekselci yanımız, bayramda "tatile gitmek" gibi bir lüksümün olmamasından, gelenekselciliği hafifleten kısım ise bayram faaliyetlerimizin 2-3 ziyaretle sınırlı kalmasındandır.

Benim bayramdan anladığım dedemlerin evinde birlikte yenilen yemeklerden ibarettir,  geri kalan ise fazlasıyla teferrüattır. Tabi bir de halalık ünvanım nedeniyle, minik dostum ege ile geçirilen fazladan günler var ki, onlar da bayramı şekerleştiren faaliyetler.

Standart bayram faaliyetlerimizin dışına çıktığımız da ise bende deliye her gün olan bayram hali nüksediyor. Mesela bu bayramda uzun süredir görmediğim akrabalarımızı ziyaret etmek bendeki bayram fobisini nüksettirdi. 

Bu kişilerin beni en son 10 yıl önceki halimle hatırlamaları, genelde ilk görüşte beni tanımamaları, sonrasında ne kadar değiştiğimi şaşkınlıkla tekrarlamaları ile vuku buluyor. Tabi bir de "ne kadar zayıflamışsın" klişesi var ki, bu tepkinin sebebi şu an sıfır beden olmamdan ziyade eskiden çok şişman bir algı (sadece algı !!) yaratmamdan kaynaklanıyor. 10 yıl önce kısmi ergen hallerde olduğumdan ve süs kavramı ile de haşır neşir olmadığından, bu halimle arasında büyük farklar olması benim için çok normal olsa da, karşımdaki insanlar için durum aynı olmuyor.

Tabi bir de bolca duyduğum "ne çok büyümüşsün, küçücük çoçuktun en son gördüğüm de" lafı var ki; şaşkınlıktan ağzım açık kalıyor. 29 yaşıma girmişim, 30 yaş depresyonuna 3 yıldır altyapı yapıyorum ve "ne kadar büyümüşsün" diye bir laf işitince, "büyümek derken" diye tepki vermemek için saygı sınırlarımı genişletiyorum.

Bununla beraber bolca duyulan "nerede ne yapıyorsun sen?" sorusu var ki, ömrü hayatımda en nefret ettiğim soru da bu olabilir sanırım. An itibariyle çalıştığım şirket tanındığı için oradan hafif rahatlamakla birlikte, orada yaptığım işi anlaşılır kılmak için ciddi bir efor sarfediyorum. Tabi bir de olayın otomotivle alakası olmasınan ötürü, "araba bulmak" "ucuza araba almak" gibilerinden konular var ki, hazırladığım otomatik cevaplarla karşı tarafın kafasını karıştırıp konuyu kapatmaya çalışıyorum.

BBC, Türk misafirperveliği konusunda bir araştırma yapacaksa, kendisine göstereceğim adres annemin akrabalarının yaşadığı köy olacaktır. Israr konusunda ise, ananemin eline  su dökecek birinin olmayacağı konusunda ısrarlıyım. 

Bu yüzden de, bayramda yemek konusunda ciddi bir teröre maruz bırakılıyorum. Ben ki, bayram dışında baklava seven bir insanım ama ananemin yaptığı baklava dışında baklava pek yemem, ikram edilen çikolatalarla da işim olmadığından, her gittiğimiz yerde ikram edilenleri yemeyeceğimi anlatmak için ciddi bir efor sarfediyorum. Misafir ağırlamanın birincil şartı sürekli yemek yedirmek fikri olan tanıdıklarımız nedeniyle 
de, acıkmaya pek fırsat bulamıyor, bu yüzden de yediğim yemeği pek anlayamıyorum.

Yalnız gelenekselci yanım; bayramlarda yakın akrabaların evinde hep aynı yemeklerin olmasını niyeyse sempatik buluyor. Aynı alanda farklı yaklaşımları görme fırsatını bulmakla birlikte yaprak sarmasında, kuş üzümü, tarçın, fıstık gibi çeşitli açılımlara kesinlikle sinir oluyorum.

Bir de büyüklerde olan sürekli birbirine hediye alma (çikolata haricinde) hadisesi var ki, emeklilerin ekonomiye en büyük katkısının bu terkedilmeyen gelenek olduğuna dair ciddi şüpheler duyuyorum. 

ps. başlık şarkısı Nazan Öncel'in en başarılı şarkılarından Aşık Değilim Olabilirim.