27 Ağustos 2011 Cumartesi

"zaten çoğu şey değmez çok konuşmaya"





Bir türlü gelmeyen yaz, pek yakında huzurlarımızdan ayrılacak...Yazdan ne anladım ki sorgusuna girecek değilim, nihayetinde yaşadığım hayattan da pek bir şey anladığım yok. Yine de geç gelen yaz sebebiyle, pek yaz ruhuna bürünemediğimi an itibariyle farketmiş bulunmaktayım.

Bir de bendeniz, bayramların yaza gelmesinden fevkalade rahatsızım sayın okur. İlerigörüşlülüğün gözünü çıkartmak için, Haziran'da ramazan; Ağustos'ta kurban bayramlarının olacağı zamanı düşündüm ve yaz sezonu dışında tatil kalmayacağından; yıllık iznimi kış aylarında güney yarımkürede geçirmeye karar verdim. Gerçi o zamana kadar güney yarımkürenin de ayarları bozulabilir ama yine de bu bünyeye bir şubat tatili verilmiyorsa, hem yaz hem de bayram tatili vermenin manası olmaz. 365 günün 3 ayı yaz rehavetiyle, 2 si bahar depresyonu ve şaşkınlığı ile geçti diyelim; geride kalan zamanda ne yapıcaz, şemsiye koleksiyonu mu?

Gerçi benim iddialı bir şemsiye koleksiyonum var ama hiçbiri gerektiği zaman benimle olmadığı için her ani yağmurda bir başkasını almak zorunda kalıyorum. Bir de plaj şemsiyesinden hallice şemsiyelere sahip olunca hala hafif, küçük ama sağlam bir şemsiyenin de arayışlarındayım.

Yazı bitirmeye hevesim, doğum günümle alakalı sanırım. Yani ben kendi doğum günümü geçirince otomatik olarak Ağustos ayını da sıfırlıyorum. Nihayetinde daha öncede söyledik, doğum günüm olmasa Ağustos ayını da sevecek değilim. 

An itibariyle IDO'dan bu satırlarımı yazıyorum ve kafamı havayla bozmamın nedeni, yine bir sefer öncesi kuvvetli Poyraz uyarısını almış olmam. Aslında dünden itibaren bütün küçük denizotobüsü seferleri iptal edildi ama bugün hava da deniz de gayet sakin gözükmekte.  Bugünü kurtarırsam, tatil dönüşünde bir düğüne gitmek zorunda kaldığımdan Poyraz'ın aklını başına almasını diyeceğim.

Ayrıca hayatımda hafızamdan başka gurur duyduğum bir diğer özelliğim de, her türlü feribotta yerimi hemen bulmamdır. Sık kullanmakla da gelişen bir özellik olsa da, 5 dakika büyük bir tedirginlikle yerini arayan insanları yerimden izlerken, içimdeki gereksiz; "yardımcı olsam mı acaba " diye sormadan edemiyor.

Yer konusunda bu kadar iyi olsam da, coğrafya konusunda biraz sınıfta kaldım. Sabahın köründe, Kuzey'den Güney'e doğru hareket ederken güneşin doğudan doğduğunu unutup, denizotobüsünün sol tarafında yerimi aldığım için seyahatimi sera etkisi altında geçirmekteyim.  

Buharlaşmadan önce de herkese keyifli ve uzunmuş gibi hissedilecek bir tatil diliyorum.

ps. başlık şarkısı Denize Doğru ile Ortaçgil

26 Ağustos 2011 Cuma

"düş sattım aldanmışlara "

Uzun zamandır sportif ve kültürel mecralarda harcamadığım enerjimi kuaförcülerde harcamaktayım. Her şey saç rengimi değiştirmekle başladı. Saç rengimi stabil tutmak için her ay boya macerasına girmek sosyal sorumluluğum halini aldı.

Tabi bir de o saçlar boya, güneş, deniz ve uzatma nedenlerinden iyice cansızlaştığından; sıklıkla fön çektirip saçlarım sanki canlıymış gibi hareket etmeye çalışıyorum. Anadolu yakasında yaşadığım vakitlerde, çok güzel fön çektiğine inandığım bir kuaför için hep aynı yere giderdim; ama artık devirle beraber kuaför yaklaşımım da değişti. O gün olduğum yerde yoluma çıkan, tipini beğendiğim temiz sandığım mekanlara bir cesaretle giriyorum.

Bir de kuaförde müdavim olmayı sanırım çok istemiyorum. Ya da şöyle söyleyeyim, bir haftada iki kez aynı kuaföre tahammül sınırım yok. Bu yüzden, mahallenin ve komşu semtlerin kuaförlerinde çeşitli maceralarım var.

Hep yazıyorum, klişe bir kuaför muhabbeti olarak her gittiğim her yerde ilk duyduğum soru; saçınızı nerede kestiriyorsunuz veya nerede boyatıyorsunuzdur.

Ben buna uzun süre tüm açıksözlülüğümle Bandırma diyordum. Böylece konu çok kolay şekilde kapanıyordu çünkü rekabet bitiyordu. Gerçi bazı densizler ısrarla, kusur bularak burun kıvırmaK için ellerinden geleni yapsalar da ilişkimiz bir fönlük olduğu için pek de takılmıyordum.

Ama artık devir değişti. Ben Bandırmadaki kuaförümü aldatmakla kalmıyorum, bununla beraber saçımı boyattığım kuaför dışındaki tüm kuaförcülere de yalan atıyorum. Söz konusu hadise iki gıdımlık dikilitaş mahallesinde gerçekleştiği için yalanımın ortaya çıkması kuvvetle muhtemel ama onlara o dakikada kuaför sadakatine verdiğimi önemi anlatmam da epey zor.

Tabi bir yalan devamında 10 tane yalanı da getirdiğinden az biraz maymun oluyorum ama neyse. Misal evime en yakın olduğu için diğerlerine kıyasla daha çok gittiğim kuaför; birdenbire herhalde annenizin yanına gittiniz dedi. Ben de ne alakası var şimdi bunun diyerek, niye ki dedim. O da “saçınızı orada boyutuyorum demiştiniz ya, saçlar boyanmış diye dedim” dedi. Ben de klişe bir kıvırma beyanatı ile yok annem buraya geldi, artık o boyuyor, nasıl olsa renk oluştu dedim. Sonra bu yalanı çok sevdiğimden, saç boyamla ilgili tüm sorulara da dip boyamı annem yapıyor diyorum.

Mesela Nişantaşı’nda da nispeten sık gittiğim bir yer var ve saçma bir uygulamayla isminizi (telefon yok çok şükür) kaydediyorlar. Ben de genellikle arkadaşlarımın isim kombinasyonlarını kullanıyorum. Ve Nişantaşı’nda başka bir yere gittiğimde de ilk defa orada fön çektiriyormuş gibi davranıyorum ki, biz daha iyiyiz olayına hiç girilmesin.

Gerçi buna rağmen en son gittiğim föncüde, kırık fön ( bilmeyenler için dalgalı bir çeşit fön) çektirmek istememke, çocuğun bu konuda uzman olduğunu anlatması, saçın işi bitmesine yakın, hayatınızda çektirdiğiniz en güzel fön iddialarında bulunması falan biraz içimi baydı. Yine de nalet günümde olmadığım için, kendisine saygı da kusur etmedim. Gayet beğenmekle beraber, nihayetinde bir fön ne kadar güzel olabilir, o kadar böbürlenmese keşke diye içimden geçirdim.

Tabi bir de, saçınızın artık kesilmesi lazım uyarısı var ki, ben de “ya evet haklısınız ama bir arkadaşımın düğünü var, ondan sonra kestirmeyi düşünüyorum” demekten içime fenalık geldi. Bu dertten de Bandırma’ya gidip saçımı kestirerek kurtulacağımı umut ediyor; kuaförlerin bu sahiplenme ve aldatılma paranoyalarını Avrupa Yakası’nda konu eden Gülse Birsel’i de duygularıma tercüman olduğu için teşekkürlerimi sunuyorum.

Ps. Yine ve yeniden saçımı da kahküllü veya daha kısa bir modelde kestirme isteğimi de yoksaymak için ciddi bir mücadele veriyorum.
ps.2. başlık şarkısı Ezginin Günlüğü- Düşler Sokağı

22 Ağustos 2011 Pazartesi

"dava düşmüş kalp aşımından, bizi neye değişiyorsun?"

Yaşlı ve sempatik esnafa duyduğum zaaftan ötürü, kendilerinin sattığı şeyleri gerekli gereksiz sorgusuna girmeden alırım. Bugün de incir hevesiyle Beylerbeyi'nde sempatik bir amcayla müşerref oldum. Amacım sadece incir, hadi bir de siyah üzüm almakken, tamamen amcanın kafasıyla belirlediği kilolarda salatalık, şeftali ve en çürüğünden muz almak zorunda kalarak bir güzel kandırıldım. Daha doğrusu kazıklandım ama amcaya duyduğum sempatiden kandırıldım demeyi tercih ediyorum. Amcanın paraüstü vermemek için bir de dünya çirkini muzları  da elime tutuşturması ve benim sadece istemiyorum demekle kalmam, kendisinin üstün bir İsmet İnönü stili ile bunları yok sayması,  yolunacak kaz alanında doktoramı pek yakında tamamlayacağımın işareti oldu. Ve işte tam da bu yüzden iyilik ile enayilik arasında gizli bir organik bağ olduğu konusunda hala ısrarcıyım.

Bu arada esnaf sempatikliğinin şart olduğu ilk meslek de benim için dondurmacılıktır. Sempatiklikten kastım, maraş dondurmacılarının müşteriyi tebessümle beraber maymun etmeleri değil tabi. Sonuçta dondurma bir keyif tatlısıyken, hitler çorbacı  modelindeki adamların veya kadınların sattığı dondurmaların tadının gölgelendiğini düşünürüm.

Sempatik mekan sahiplerinin ilk sırasına da dondurmacı olmasa da Nişantaşı Bread&Butter'ın işletmecisi ya da sahibi  olan hanım kızımızı gösteririm.

Bu kadar yemek muhabbetine bir de malumafatrus spesyali sıkıştırmak istiyorum. Bezelye pilav ikilisi kadar bayıldığım limonlu tavuk bilumum yerlerde yapılsa da, ben annemden aldığım tarifi kendime göre modifiye ettiğim için, kendi eserim gibi görüyor ve beğenildiğinde de epey bir böbürleniyorum. Şimdi efendim, ince tavuk göğüslerini, biraz yağ, tuz, kekik, nane ( artık sevdiğiniz diğer baharatları eklemek size kalmış) ve her şeyden önemlisi limon tuzu. Ben zaten ekşiye bayılırım ki, bir de bu karşımı en az 5-6 saat marine halde buzdolabında tutunca şahane bir kıvam alıyor. Kendisini sonrasında yağsız tavada pişiriyorum ve bu kadar pratik bir yemeğin bir de böyle lezzetli olmasına bayılıyorum. Eğer bir de taze marul ve salatalık bir şeyleriniz de varsa, buyrun size ideal yaz yemeği.

Her Gülben Ergen fotoğrafı ve klibinde, bende aynı hissiyat vuku buluyor; Nihat Odabaşı ile acilen kanka olmalıyım. Evet gülben ergen çok güzel bir yüze sahip ama yani güzelliğe sebep olan Nihat Odabaşı etkisi diye bir şey var bu hayatta ve kendisi bu konuda en çok gülben ergen'de başarılı olduğundan diyorum ki, olay ticaretten ziyade iyi niyet ve arkadaşlık. Bu yüzden kendisinin ilk hastalığından, tavuk suyu çorbamla kapısını çalmaya hazırım.

Düğün hediyesi Range Rover olan Ayşe Özyılmazel'in ehliyetinin henüz olmadığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Aslında burada AÖ'ye edecek lafım yok. Benim derdim Range Rover sahipleri ile. Ve ehliyeti olmayan ( bu durumda pek araba da kullanmadığını düşündüğümüz) birinin ilk arabasının kamyondan bozma range rover olması, pratik yaparken  ufak hasarların biraz büyümesine neden olacaktır.

Magazinin (ve hatta kalitenin) dibine doğru gideceksek; hafta sonu itibariyle Kral Tv'yi ne zaman açsam denk geldiğim Demet Akalın ve Sabıka klibinin fenalığına değinmek isterim. Demet Akalın'dan ne bekliyordun ki diyenler pek tabi haklı olacaklar, mamafih bu klip yine de çoook kötü. DA'nın giydiği mayokinilerin kötülüğünden mi bahsetsem, ultra kro ayna gözlüklere mi laf etsem, slip mayolu yüzen erkeklerin konuyla kopukluğuna mı kafa yorsam bilemedim ve sadece "oyyyy" diyebildim.

TV camiasında fenomen haline dönüşecek Doktorlar'ın sabah akşam tekrarlarının gösterilmesi, yeni bir
Cennet Mahallesi mi sendromu mu dedirtse de, diziyi halen utanmadan izlediğimi de itiraf etmeliyim. Yalnız Show Tv tamamen random bir şekilde mi yayınlıyor bu diziyi, yoksa bu kadar tekrarı yutturmak için kafa mı karıştırıyorlar anlayamadım.

Haftanın sonuna gelip, depresyona girecekken bayram tatili var ki diye kendimi kandırdım.

ps. başlık şarkısı Ayşe Özyılmazel'den Sabıkalı

21 Ağustos 2011 Pazar

"yalnızlık bize gelir, geldiği gibi gitmez"



Yoga ile ilk karşılaşmamı hatırlayanlar olabilir. Hatırlamayanlar için ilk ve son denememi kısaca özetlemek isterim; yoganın felsefesi ile pek bütünleşemeyeceğimi, felsefesi olmadan da yoganın fiziksel yanıyla da pek haşır neşir olamayacağımı düşünüyorum.

Buna rağmen, twitter'da yaptığım; " bu aralar kitap tercihlerimde pek bahtsızım referanslı kitap önerileri bekliyorum" çağrıma melontheroad'ın Defne Suman- Mavi Orman kitabını bir hevesle okumaya başladım. (kendisine bir kez de buradan teşekkürlerimi sunarım)
Bir günlük şeklinde olan kitapta Defne Suman'ın yoga ve iç yolculuğunu okuyor, bu arada onun sorgulamalarının benzerlerini kendi hayatınız için yapıyorsunuz ve bu sayede kitap bir çırpıda bitiyor.

Benim pek beğendiğim bazı satırlar aşağıda, devamı için ya alınacak kitaplar listesine Mavi Orman'ı eklemek ya da bu blogda farklı diğer yazılara göz atmak sizin tercihinize kalıyor.

"Bir defa dedim ki ben onlara "Hayattaki her ilişki bir alışveriş sonucu oluşur". Mete babam kızdı başta. Karşılıksız vermek yok muymuş yani, insani vicdani duygular falan dilan? Dedim, "birine bir şeye zamanını/ekmeğini/paranı veriyorsan, karşılığında maddi ve manevi bir kazanç sağlamayı beklediğin içindir. Bu kazanç karşındakinden gelmek zorunda da değil. En basitinden kendi içinden gelen bir his olabilir. Mesela, dilenciye verdiğin sadaka, kendini iyi bir insan görme tatmini sağlar, para istemeden yaptığın bir iş karşılığında belki takdir, belki de güç kazanıyorsundur" Yok. Kabul etmedi. Onlar karşılıksız verdiklerine inanmaya devam ettiler. Ve iyi bir insan olmanın karşılıksız vermekten geçtiğine."

....
"Kızınca insan nasıl da çirkinleşiyor! Kızmak nedir ki? Hakkın sandığın bir şeyin sana verilmemesi.  Ne olur yani hak ettiğim bir şey bana verilmezse? Hiç mi olmuyor? Bazen çok çalışıyorum, karşılığında komik bir para kazanıyorum. Demek ki sadece hak hukuk meselesi de değil.
Ne peki?
Değişsin istiyorum. Beni kızdaran sevgilim, beni kızdırmayacak şekilde değişsin. Dikkat etsin. Yani ben ne hissederim onu düşünsün. Onun hareketleri yüzünden kendimi kötü hissedeceksem yapmasın! Değişmedikçe kızıyorum.  Kısaca benim istemediğim olmuyor diye kızıyorum. Varlığım tehdit altındaymış gibi hissediyorum. Yok olmaktan, sevilmemekten korkuyorum. Bu kadar basit yaralı ego örtüsünün çalışma mekanizması."

....

"Bir kimlik yaratıyoruz kendimize. Genlerimiz, yetişme tarzımız, okuduklarımız, duyduklarımız, yediğimiz içtiğimiz, çocukluk hayallerimiz ve en çok da korkularımızla ilmek ilmek örüyoruz kimliğimizi. Sonra sımsıkı sarılıyoruz ona. "Ben böyleyim işte" Varlığımızın tek kalesiymişçesine onu muhafaza etmek istiyoruz. "
"hayattan memnun kalmak için insanın kendine inanması gerekiyor. Kendi doğrusuna, doğru bildiğine. Diğerlerinin sundukları doğruya değil, kendisininkine. Çoğunluk tarafından takdir görmedikleri halde inandıkları doğruya sadık yaşayanların destanı bu kitap (Ayn Rand Hayat Kaynağı"

ps. başlık şarkısı Namussuz Akşamlar ile Nilüferwww.http://defnesumanblogs.com

19 Ağustos 2011 Cuma

"Bir ben mi yaşlandım yoksa anılar mı? "

Oradan buradan hayat;

Ülke gün geçtikçe saçmalıklar komedyasına dönüşüyor. Ne için "yok artık" dersek o başımıza geliyor.

Beyoğlu’nu türbe sanan belediye başkanı, sokağın en sempatik sokak çalgıcılarına da yasak getirebiliyor.

Bugüne kadar sosyal veya politik hiçbir duruşu olmayan Ajda Pekkan, hükümetin bir numaralı temsilcisi halini alıyor ve her yanı şov kokan Somali uçağında da yerini gönül rahatlığı ile alıyor.

Sertab Erener’e ise diyecek lafım geçen haftalarda sıraladım, sadece nasıl oldu da abisi Nihat Doğan’la beraber yapılacak bir seyahatin marka değerine gölge düşürebileceğini söylemedi onu anlayamıyorum.

Nihat Doğan’ın ise üstün survivor başarısı ile, Somali’den sorumlu bakan olmasını canı gönülden diliyorum.

Egemen Bağış’ı ise Angelina Jolie Hatay’a geliyorsa, Ajda Pekkan niye Somali’ye gitmesin fikriyatından ötürü, “kedicanını” ödülüne layık görüyorum.

Her kadın bir gün annesine benzeyecek teorisini, gün geçtikçe annemden ananeme geçiş yaparak yaşıyorum. Fiziken de epey benzerliğimizin olduğu ananemle, huylarımızın bu kadar örtüşmesi ve benim ananemi “zor kadın” olarak nitelendirmem, kendime olan sevgimi!! arttırıyor.

Özellikle her hediye aldığım dönemde, hiçbir zaman hediye beğenmediği için, uzun zamandır hediye almayı bıraktığım ananemi yadediyorum. Hediyeyi beğenmek veya beğenmemekten öte, her hediye verenin, “sen kolay kolay bir şey beğenmezsin ama” beyanatı ile konuya girmesi kendime dönüp bakmamı sağlasa da aldığım birkaç hediyeyle,”haklıyım bence” diye u dönüşü yaptım.


Bu konuda genelde çok açıksözlü ve şımarık olarak adlandırılsam da, ben bir hediyenin manası olması gerektiğine inananlardanım. Hediyeden ziyade o hediyenin düşünülmüşlüğünü sevdiğim için,aksi durumlarda “bunu kime versem, işine yarar “ acaba diye ciddi ciddi düşünüyorum. Neyse ki, hediyesini beğenmediğim de fikrimi açıklıkla söyleyebildiğim sevdiklerim var ve halen bu şımarıklıklarıma rağmen beni de seviyorlar

Bu hafta içinde gittiğimiz bir mekan, yemeklerinden ziyade porsiyonları ile bizi pek keyiflendirdi. Blogda fotoğrafını da bilahere göreceğiniz porsiyonlar başlangıç olarak değil ana yemek olarak menüde yer almakta ve kendileri için de ortalamanın gayet üstünde bir paha biçilmekteydi. Lezzetlerine hiçbir laf edemeyeceğim minyatür yemekler, Michelin yıldızlı mekanların da tarzı olduğu için, bir yerin Michelin yıldızı alması, öncesinde tost yiyerek o mekana gitmeniz gerekliliğini öğretti bana.

Bu arada, tost demişken yolu Susurluk’tan geçtiği için kendini tost yemek zorunda hisseden bünyelere, Ulusoy veya Varan yerine YADA’yı tercih ederek güzel bir tost tatmalarını önererek, bugünlük vizyon misyon olayımı noktalarım.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
Yeni sezon başlarken masterchef ‘e dair ses soluk olmaması, programın yenisinin yapılmayacağının bir işareti olabilir mi? Yoksa demirbaş sunucu Öykü Serter ‘in akademisi bitince, yeniden çatal bıçak olaylarına girilebilir mi?

ps. başlık şarkısı bir muhteşem söz yazarı Serdar Ortaç'ın Yarıçıplağından, seslendiren de bir başka muhteşem insan Gülben Ergen:)

16 Ağustos 2011 Salı

"ben büyürken sanki dünya küçülüyordu"




Yaşayıp görmüş aklı selim insanlar, abartılacak bir şey yok dese de 30 yaşıma karşı büyük bir önyargım var...Bu yüzden pek yakında kavuşacağım 29 yaşıma sıkı sıkı bağlanma ve kendisine büyük anlamlar yükleme taraftarıyım.
Aslında 30'dan sonra değişti demesinler diye, 30'a kadar yaşayacağım değişimi yaşayayım, sonrasında ise kendimle bütünleşip, önümüzdeki maçlara sevgi saygı çerçevesinde devam edeyim istiyorum. 
Tabi aslında her yeni yaş, yeni plan hayal vebenzeri demek. Benim de bu noktada sürüden ayrılmaya pek niyetim yok. Geri kalan 364 günde istediklerim olmuyormuş gibi, bu güne gereksiz bir mana yüklemeyi en azından kağıt üzerinde seviyorum.
Gelin görün ki, gerçekte doğum günü kavramı beni ciddi ciddi mutsuz eder oldu. Aslında minik tatilimi doğum günüme denk getirip, kendime şahanesinden bol bol yüzme hediyesi vermek isterdim ama takvimler bir türlü örtüşemedi, yine kaldık İstanbul sınırlarına. 
Yıllardır aynı geyiğe çevirecek olsam da, vurgulamakta fayda görüyorum doğum gününde insan evladı çalışmamalı. Aslına bakarsanız haftanın 5 günü çalışmak da fazla ama neyse bunu daha farklı bir platformda tartışmak daha doğru olur.
Dileklerimin bir kısmını kendime saklamakla beraber;
sağlıklı ve enerjik bir bünye olmak en büyük hayalim. Enerjik derken, hem sportif hem de az yiyen ama öz yiyen diyerek çerçeveyi çizebilirim. Tabi patates kızartmasıyla da seviyeli bir birliktelip yaşayıp, meyveyi de az ve öz yemek bir insanı mutlu eder mi, bunu da inşallah yaşayarak göreceğiz.
Bunun dışında manalı bir hayat rica ediyorum yetkililerden. Eğer zamanı aklı başında işlerle dolu biri olursam, dırdır ve vırvıra daha az zamanım kalacağına kesinkes inanıyorum. Hem sonra şikayet oranında da bir revizyona gitmek şart. Yalnız bunun için ben de şehrin göbeğinde aklı selim bir iş diliyorum. Önce işi göreyim, sonra şikayetleri direkt çöpe atıcam söz.
Bunun dışında vicdan, huzur, güzel kitaplar, keyifli yolculuklar ve yüzmilyonuncu kez dinlediğim de bile beni başka dünyaya ışınlayan şarkılar olursa, sanırım ben bile daha da başka bir şey istemem. 

Ya da isteyebilirim, şimdilik söz vermeyeyim, hep beraber yaşayıp (yaşama kısmı bireysel, görme kısmı çoğul olmak üzere) görelim.

ps. başlık şarkısı Redd ile Küçük Bir Çocukken

15 Ağustos 2011 Pazartesi

"rüzgarsız uçuyordum kanatlarım yorulmuştu"

Şekeri bırakınca çayı da bırakır gibi oldum ama bu arada kahveyle büyük bir bağımlılık anlaşması imzaladım. Ayılabilmem için hiçbir şey olmasa bile kahvenin kokusuna ihtiyacım var. An itibariyle bu satırları da o kahve kokusuna hasret ve yorgun bir şekilde yazdığım için  kusburnu ve fery'den hatalarımı maruz görmelerini rica edeceğim.
Yine ve yeniden tatil dönüşü yollarındayım. İnsanlık için de kendim için de küçük bir tatilden dönüyorum. Bu sefer tatilinden de minikliği sebebiyle görmemiş gibi sayısız yazılarla başınızı şişirmeyeceğim.

Sadece bu tatil sonrasında kesinlikle emin olduğum bir hissiyatı kaleme dökme hevesindeyim.

Güzel dediğim, iyi dediğim yerlerin tez vakitte ticari faaliyetlerine son vermesi karşısında şunu söyleyebilirim ki bendenizin sevdiği bir yerin adam olma ihtimali kesinlikle yok sayın okur. Hatta ben bir yere iyi demişsem, artık onun için batma veya el değiştirme zamanı (ya da iyi olan her şeyin kötüye dönmesi) da başlamış demektir.

Bunun için yeni yaş kararı olarak,  bir yeri çok sevmekten kesinkes vazgeçtim. Olur da gönlüm heves ederse, en azından bunu dillendirmemeye çabalayacağım. Bir de hassas bünyem etkilenmesin diye, biri gelir biri gider, takılma bu kadar diye de taktik vereceğim.

Tabi bunlar hep sabit karakterimden ötürü. Bir yeri seveyim, sürekli oraya gideyim, aynı yemeği yiyeyim mantığım ticari zihniyetle pek örtüşemiyor. Bunun içindir ki, bal arısı gibi hep farklı alternatiflere sahip olmak da fayda var. 

Hatta bunu tatil mekanları için de uygulamak kesinkes şart. Aksi halde Ağustos'un ortasında buzdan öte suda yüzmek için insanötesi bir mücadele vermek zorunda kalmaya devam ederim. 

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Alaçatı'da nerede yemeli diye düşünüp, İl Fico'yu da denemiş olanlara ikinci önerim Roka Bahçesi. Ege mezeleri temelinde gayet çeşitli ve lezzetli yemekleri olan mekanın fiyatları da Alaçatı normlarında ama kesinlikle pahalı değil. Pahalı yer arıyorsanız İtalyan Restoranı Beatrice'ı size seve seve öneririm. Peki Roka Bahçesi'nin yeri nerede diyenlere, yolun üzerinde karşınıza çıkacak, görmüyorsanız gitmenize de gerek yoktur zaten derim. Yanlış anlaşılma olmasın diye de mekanla bir gönül bağı kurmadığımı, bir akşam yemeği sonundaki fikriyatlarımı iliştirdiğimin altını çizerim. 

ps. başlık şarkısı küçük bir çocukken ile redd

10 Ağustos 2011 Çarşamba

"sözlerim bitince gözlerinde tütünce bildiğimiz o dille bülbüllere dönüyorum"


En sevdiğim yazarlar arasında sayabileceğim Murat Menteş'le hayata bakış açımız (medyadan takip edebildiğim kadarıyla) epey farklı. Herkesin inancının kendini bağladığını düşündüğümden, kendisinin muhafakarlığı beni ilgilendirmemeli diye düşünüyorum. Ama ne zaman ki kendisi ramazanın ilk günü iftar programında kendisini hayatta anlamayacak adamlarla programa çıkıyor, daha sonra başka bir konuda yine tv programına çıkıyor; ben de o zaman demek istediğini gayet iyi anlayıp hak versem de, okur bencilliğimle keşke edebiyatçı  kimliği yerine bir din filozofu rolüne bürünmeseydi diyorum. Sanırım herkesi bir şekilde etiketlediğim için, kafamdaki yeri bu programlar nedeniyle değişecek diye endişe duyuyorum. Gelin görün ki, kendisini izlemekten de kendimi bir türlü alıkoyamıyorum. Çünkü o sakin duruşun sonunda kendisinin bir patlama anı olacağını ve bilgeliğiyle karşısındakini döveceğini artık çözdüm. Yine de sabırlı olmak, İsmail Nacar gibi mahluklara tahammül etmesini gerektirir mi ondan emin olamıyorum. Kaldı ki, kendisinin an itibariyle bulunduğu masadan kaçıp gitmek için kendini zor tuttuğunu görmüşken, kendisinin de bundan artık şüphe duyduğuna inanıyorum.

Çok sevdiğim için kendimde kızma hakkı bulduğum bir başka popüler figür ise sakin. Şarkılarını dinleyip dinleyip, insan ilk albümde ayrılır mı be arkadaş diye hala hayıflanıyorum. Daha da kötüsü, hadi ayrıldılar neden bireysel bir şeyler yapmıyorlar diye daha da kızıyorum. Solistleri Onur Özdemir'i geçenlerde yeni dövmesiyle Nişantaşı'nda yemek yerken görmüş olmaktan öte gruba dair bir bilgi sahibi de olmadığım için, bir müsait vakitte kim nerede ne yapıyor araştırmasına girmeyi düşünüyorum. 

Hiç olmazsa Eksik Şarkı'nın orjinal kaydını bir yerlerde yayınlasınlar bu güzelim şarkının abuk subuk kayıtlarını dinlemeyeyim istiyorum.

Bu aralar bir çeşit geçmişe vefa hallerinde olduğum için Timucin Esen'in yola devam'ını sözlerinin klişeliğine rağmen hala dinlediğimi de belirtmeliyim. Tabi bunda kliple beatiful'u birbirine çok örtüştürmemin de etkisi olabilir.
Bu arada hala en sevdiğim ilk 3 filme ve 3 kitaba karar veremedim. Ben bunları düşünürken, rica edeceğim de bir müsait vakitte yazın sinemaya niye gidilir ki sorusunun cevaplayın. 

ps. başlık şarkısı yine ve yeniden ismiyle müsemma Eksik Şarkı'dan. 

9 Ağustos 2011 Salı

"her insan biraz romandır, kahramandır biraz yalandır"

Artık enayi olduğum için mi kendimden başkasını gereksiz yere düşündüğümden mi bilinmez, ben bir kapıdan çıkarken arkamdaki kişinin yüzüne o kapı kapanmış olmasın diye kapıyı tutar daha sonra resmi törenlerle o kapıyı arkadan gelen kişiye teslim ederim.

Kendime sık sık “herkes ben gibi değil ki “telkininde bulunsam da, benden önce çıkanlardan o kapıyı tutmalarını ya da en azından arkadan biri geliyor mu diye bi zahmet bakmalarını bekliyorum. Bunu yapmayanlara da kimi zaman sesli kimi zaman içimden olmak üzere öküz diyor, kibar insan kriterimi kapı eksenine oturtuyorum.

Ve bir de bu kibarlıktan yoksun insanların önünden tesadüfen çıktığım için kapıyı tutmuş isem ve bu zatı muhteremler beni kendilerinin emir eri sanıp, kapıyı tutmadan geçip gidiyorsa cidden deli oluyorum. Sonra diyorum ki, tutma kapıyı geç git kendi yolundan ama işte içimde benim mantığımı kabul etmeyen bir dırdırcı var ve kendisi de maalesef hayatın gerçekleri ile henüz tanışmış değil.

Leyla ile Mecnun benim için kırılma noktasına ulaştı. İlk bölümünden itibaren pek severek izlediğim, övüp durduğum dizinin, artık herkesin sevgi nesnesi olmasına pek sempati duymam maalesef mümkün değil.

Bir de ben şunu anladım, edebiyatla ya da senaryo işiyle (nihayetinde kelimelerle) uğraşan birilerinin röportajlarını pek okuyamıyorum. Aslında okuyorum da pek dikkate alamıyorum. Sonuçta bu insanlar afilli cümle kurma üstadı olunca röportajları da fazla süslü laflar barındırıyor gibi geliyor bana.

Elif Şafak’ı okumaktan itinayla kaçtığımı sanırım her 100 yazıda bir söylüyorum. Bende bulunan sayısız önyargıdan biri de kendisinin gerçekliğine karşı olduğu için, hiçbir kitabını okumaya heves etmiyorum, bundan da kötüsü hiçbir kitabını merak etmiyorum.

Elif Şafak’ın son dönemde medyada sürekli eleştirilmesini de, hem pr işinde sınırları zorlayayım ama hem de naif ve içine kapalı olayım ikilemine bağlıyorum. Hakkınızda bu kadar çok konuşulmasını istiyorsanız, bunların bir kısmının da olumsuz olmasına katlanmak zorunda mecburen kalırsınız.

Son kitabı İskender’in intihal olma konusuna ise iki kitabı da okumamış biri olarak fikir beyanında bulunmam saçma olsa da, intihal olayının pek gerçekçi olmadığına inanıyorum. Çünkü nereden bakarsanız bakın, sinema sektörü 50 film temeli üzerinden iş yapıyor, diziler deseniz gayet çerçevesi belli. Şarkı sözleri shuffle’a alınalı çok oldu. Bu noktada her kitabın birbirinden ayrı şeyler söylemesini beklemek imkansız. O zaman bütün aşk kitapları 3 kitabın karbon kopyası sayılırdı.

Bu noktalarda işin içine çok girmek ve biraz da niyeti yönlendirmek çok önemli. Yani acaba bunun bir benzeri nerede vardı diye bir esere yaklaşırsanız, her şeyi her şeyle alakalandırabilirsiniz. Çünkü kendim dahil çoğumuzda böyle bir özellik var. Bir şeyi baştan anlatmaksa geçmişle ilişkilendirerek tasvirde kolaya kaçmayı tercih ediyoruz.

Nihayetinde eğer sizin siyabir şeyinizi çaldığınızdan emin olduğunuz birine “ o benim ” dediğinizde, “hayır benim, bende de vardı aynısından” diyebilecek yüzsüzlükteyse siz ne yaparsanız yapın karşı taraf pişkinliğiyle sizi alt edecektir.

Bunun için de telif hakkı mağduru değilseniz, sizin yerine Nobel’i de almıyorsa kimse, bırakın okur karar versin kitabın orjinalliğine.

ps. başlık şarkısı Başka Bahar ile Işın Karaca



8 Ağustos 2011 Pazartesi

"uyan güzel uykundan ne kadar tatlı da olsa hayat uykuyla geçmez"


Gece alemleriyle pek haşır neşir bir bünye olmadığım malumunuz...

Kalabalıktan pek hazzetmediğim konusuna ise hiç girmiyorum.

Bu noktada Asmalımescit'teki masaların kaldırılması üzerine yorum yapacak son insan olabilirim, gelin görün ki konunun sadece asmalı mescit veya taksimle ilgili olmadığını düşündüğüm için fikir beyanı etmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Türkiye, para kazanın her şeye sahip olduğunu düşündüğü bir ülke. Bizler de, genetik olarak kalabalıksa vardır bir hikmeti diye düşünen bir milletiz.

Bu yüzden, Asmalı Mescit'in her köşesinin işgal edilmesi de, insanların rahat yürüyemediği bir yere eğlenmek için gitmesi de çok bize özgü haller. Taleple beraber fiyatların artması, birileri böyle paralar kazanıyorsa ben de bir yer açayım para kazanayım fikirleriyle hareket etmeler de iktisat denilen şeyin ta kendisidir.

Belediye denilen kurumlar ise, şehirlerin iyiliği için bir şey yapmak yerine birilerini daha zengin etmek amacıyla hareket ettiğinden de, bir bölgenin hızlı yükselişi karşısında sadece cebindeki paranın artış hızıyla ilgilenmektedir. Bu yüzden dengeler genellikle çoğunluğun yönündedir.

Bir işletmenin alkol ruhsatı öyle kolay verilebilen bir şey değil. Hele ki bir apartmanın içindeyse, tüm apartmandan onay alınmadan alkol satışı yapması da imkansız. Bu yüzden kimse Asmalımescit'teki mekanların amip gibi kendiliğinden büyüdüğünü iddia edemez. Bunlar olup biterken onay veren belediyenin, Asmalı Mescit'te olan bitenden bihaber olması da imkansız. (Pek tabiki oraya bu kalabalığı bilerek gidip, sonrada çok kalabalıktı zaten diyenlere ise koca şehirde başka yerler olduğunu da hatırlatmak boynumun borcudur. )

Bunun içindir ki, o masalar bir anda yangından mal kaçırır gibi alınıyorsa, kimse vatandaşın iyiliği için yalanını atmasın. Bunun oralara hiç gitmeyen, eğlenme kültüründen anlamayan birilerinin talimatı olduğu benim için dedikodudan ziyade bir gerçek.

Ama birileri ısrarla bunun aksine inanmayı tercih ediyor ve hemen “ asmalı mescit feci haldeydi, bu hali çok iyi oldu” beyanatlarına sarılıyor. Bir mantıklı insan da, bugüne kadar hizzaya sokulmaya çalışılmayan yerler, niye bugün kökten kaldırılıyor sorgusuna da girmiyor. Çünkü onlar yetmez ama evetçi ekolünden, gözü kör iyimser.

Peki sonra ne oluyor, yaptığımız iş alkolle ilişkilendirilmesin diye hemen Cihangir’deki kafelere de el atılıyor. Hiçbir zaman yolda yürümenize engel olmayan, ve o semtin ruhunun en önemli özelliği olan mahalle cafelerinin masaları kaldırılmakla kalmıyor, üstüne bir de işgaliye ruhsatları iptal ediliyor. Her hükümet kendi zenginini yarattığına göre, birilerinin de ekmekleriyle oynamayı gayet uygun görüyorlar. Herkes Avm çirkinliğinin içine hapsolsun, yollar ve bazı cepler boşalsın istiyorlar.

Gelin görün ki, Rumelihisarın’da bildiğiniz yolun üzerine konulan masalara, orada yaşatılan vale teröründen ötürü trafiğin her hafta sonu kilitlenmesiyle kimse ilgilenmiyor, Bebek’de iskelenin hemen solundaki mekanın, 3 yıl icinde iskelenin yanını da işgal etmesine kimse ses edemiyor, Nişantaşı’ndaki Saray Muhallebecisi kaldırımları doldurulmaya devam ediyor. ( oranın Sarıgül bölgesi olduğunun farkındayım)

Yani olay bir nizam intizam hadisesi değil. Olay birilerinin “bu ne hal” demesi üzerine, kraldan çok kralcı kesilen vizyonu sadece yalakalıkla sınırlı insanların aksiyon almasıdır. Ve tabiki uygulayıcısı akıl yerine parayla çalışan zabıtalar olduğu için ( Minicooper’a binen zabıtalar) masada insan yemek yiyormuş, mekanda müşteri varmış bunlar da düşünülmez.

Ülkenin en büyük sorunu ayarsızlık olduğu için denge konularında sınıfta kalmaya devam ediyoruz. Sınırlar mı ihlal edildi, o zaman o sınırları toptan kaldıralım ki, ihlal de olmasın diyerek muasır medeniyetler seviyesine at koşturarak giriyoruz.

ps. başlık şarkısı Jehan Barbur- Uyan

5 Ağustos 2011 Cuma

"bütün legolarımı yıkıp baştan yapasım geliyor"


Dün twitter’da şöyle bir şey yazdım, doğum günüm bu ay içinde olmasaydı sanırım Ağustos’u sevmezdim.

Sonra şunu düşündüm, galiba doğum günüm nedeniyle pek sempati duyamıyorum Ağustos’a karşı. ( Halbuki, 8 rakamını da severim) Her sene bu zamanlar ve bir de malumunuz yıl sonunda ne oldu ne bitti geçen günlerde hesaplamasına giriyorum. Ve hem geçen zamanın manasızlığı hem de30’a yaklaşmak beni her türlü mutsuzlaştırıyor.

Hala olmam dışında, bu yaşımın en büyük değişimi saçlarımdaydı. Şimdi yeni tanıştığım insanlara, ben eskiden kopkoyu saçlara sahiptim biliyor musun dediğim de, bunu tasavvur edemiyor olmalarına şaşırıyorum. Geçmişte yaşanılanlar, anın gerçekliğinde hep sönük kalıyor niyeyse.

Yeni yaşımdaki en büyük değişimlerden biri de, kapıkule sınırını temsili olarak geçmem oldu. Dubrovnik seyahatim, vizesiz olduğundan bana yarı yurt dışı hissiyaratsa da, nihayetinde bir eşiği de atlamış oldum. Gerçi sonrasında yaptığım İtalya planları bir türlü vuku bulamadı ama olsun, her seneye bir ülke bile benim için fazlasıyla başarılı bir tablo olur. Bu arada ilginçtir ki, Dubrovnik yazıları, blogda en çok aratılan yazılar oldu.

Anlayacağınız bu sene benim gibi ülkenin büyük çoğunluğu Dubrovnik’e ayak bastı. Ve sizin de yazılarımdan tanık olduğunuz üzere, bu yaşımda da hayatım popüler olanı tercih etmekle çok benimsemek paradoksu içinde geçti.

Bu sene spordan uzak durmak en pişman olduğum kısım olurken, asosyallikte bir kademe gitmem de fenalar kısmında listeme attığım çizik oldu.

Bu arada yeni eve taşındığımı da idrak ettim ki, bunu da özellikle minik balkon takviyesinden ötürü güzel şeyler kısmına ekleyebiliriz.

İlk bölümü itibariyle Leyla ile Mecnun’a beslediğim hissiyatları bildiğiniz için onun üzerine pek laf etmek istemiyorum.

Edebiyat çerçevesini düşününce, Behzat Ç, tv aleminde olduğu gibi kitapta da kurtarıcım oldu gibi gözüküyor.

Bir de bu aralar en sevdiğim yazar, en sevdiğim kitap ve en sevdiğim film nedir onu düşünüyor, daha doğrusu arşiv gezmesi yapıyorum.

Sanat camiasında en üzüldüğüm şeylerden biri de sanırım Sakin grubunun dağılması ve bugüne kadar bireysel bir şeylere el atmamaları oldu.

Teoman’ın müziği bırakmasını ise, sanki kitap yazar diye düşündüğümden şimdilik çok sorgulamadım.

Bunun dışında ülkenin gidişatına dair her şeye çok ama çok üzüldüm, çok sinirlendim.

Empati yapmak için gerçekten çaba harcadım ama ne kadar başarılı oldum bilemiyorum. Bir de “fikrim sorulmadan yorum yapmama” konusunda çok karar aldım ama maalesef başarıya ulaşamadım.

Mali tablo konusunda ise dünden bugüne bir kademe bile ilerleme gösterememiş olmamı da hayatımın en büyük başarısızlıkları listesinde ilk üçe yerleştiriyorum.

Sağlıklı yaşam konusundaki hal ve tavırlarımı da yeni yaş planlarında ele alacağımdan, olağan bezginlik halimi en güzel ifade eden Önemsiz (Malt)'i bu sene de yaş değerlendirmesi için en ideal şarkı olarak görüyorum.

bu aralar sanki tek başıma kaldım gibi oluyor

uyandığımda bana bakan o yüz yabancı duruyor

bütün legolarımı yıkıp baştan yapasım geliyor

çünkü bir yerinden tutsam öbür ucu kopuyor

alıştıkça, yaşadıkça

önemsiz gibi geliyor

önce üzüldüm

sonra kızdım

şimdi kabullenme zamanı

artık en sevdiğim şey, orta yaş bunalımı

4 Ağustos 2011 Perşembe

"bazi yalanlar güzel bazi gerçekler acıymış"


medyanın papatya falına tüm sevgimle devam ediyorum;

Sevmediklerimin gazına gelmeden önce şunu belirtmeliyim ben medyada şu an en çok Nuray Mert'i seviyorum. Kendisi yazılarından ziyade duruşu ve tavrıyla da rol modelimdir. Ondaki sertliğin onda biri bende olsa, bu kadar eziklik macerası yazamazdım sanırım. Hal ve tavır bir yana, omurgalı duruşundan ötürü dokuzuncu köyden de kovulmaz  inşallah diye de umut ediyorum. 

Bir de politika alanlarından çok uzaktaki Elif Key'e pek seviyeli hissiyatlar besliyorum. Sevgimin şekillenmesine vesile olan twitter'a, bu kadar kişiden soğuttun bir kişiyi de sevdirdin ya aferin kereta diyorum.
Eskiden daha sempati duyduğum Tuğçe Tatari'yi ise şu aralar, ne yapsam bilemiyorum kategorisinde takip ediyorum. Evlenmeden önceki performansının kısa süren evliliği, soner yalçın'In hapse girmesi falan filanla gölgölendiğini görüyorum. Bir de evlenir evlenmez o soyadı köşesine ekletme tavrının ne kadar gereksiz olduğunu, hüsranla sonuçlanan evliliğinde anladığını sanıyorum.

Yine aynı ekipten Ahmet Hakan'ı da ne yapmalı kategorisinde pozitife yakın bir şekilde izliyorum. Yani artık ciddi ciddi çoğu yazısını okuyor, akıllı olduğunu düşündüğümden de twitterdaki sayısız akılsızın retweetine katlanıyorum. Kendisi de bir aslan olduğu için, o kendiyle dalga geçme ve her şeye burun kıvırma tavırlarını gayet iyi anlamakla beraber, karizmatik olucam diye yanında ayağı alçılı olan kıza zerre yardım girişiminde bulunmamasını (bir magazin programında gördüm) soğukkanlılık olarak değil hödüklük olarak nitelendiriyorum. 

Zenginliğinin nereden kaynaklandığını henüz çözemediğim Oray Eğin'i ise korkaklar kategorisinde izliyorum. Şu an yine de muhalefet edilebilen bir gazete olan Akşam'da yazmasına rağmen, özellikle son zamanlarda politikadan uzak konularda yazmaya çalıştığını görüyor ve yol arkadaşı Soner Yalçın'ı da yeteri kadar savunmadığından, kara günde ilk kaçıcaklar listesine kendisini de ekliyorum.

Köşe yazısı ile twit'ı birbirine fazlasıyla karıştıran Cüneyt Özdemir'in ise her yazısında laf çakmak amacı gütmesini çağımızın hastalığı olarak nitelendiriyorum.

Bir köşe sahibi olmasa da, içindeki hıncı maşaları veyahut Taraf ( ki o da aslında bir maşa) üzerinden kusan Perihan Mağden'e ise saygımı yitirdiğimden, sadece tutarsızlığına acıyorum. 
Bildiğin sıradan bir okurken; tavşan daha küsmüş dağın haberi yok versiyonu bir değil, iki adet yazı yazan kendimin ruh sağlığı içinse diyecek laf bulamıyorum. 

ps. başlık şarkısı müzik alemlerinden elini eteğini çektiğini söyleyen Teoman'dan Bazı Yalanlar

3 Ağustos 2011 Çarşamba

"Kul oldun köle oldun, kurşun geçirmez cam oldun "

Medya üzerinden papatya falı;

Eskiden de ayılıp bayılmazdım ama güzide medyamız böylesine büyük bir dönüşüm içindeyken, kalbimdeki sevgiyi !!! kelimeleri dökmekten kendimi alıkoyamadım.

Nagehan Alçı- Rasim Özan Kütahyalı; Medyanın bana göre en dümbük çifti. Emre Aköz- Nur Çintay ikilisiyle kıyas bile kabul etmezler. Ama Nagehan A’dan daha çok nefret ediyorum. ROK’u sadece bir televole figürü olarak görüyor, onu ciddiye alan aklı selim insanlara ise ciddi ciddi kızıyorum

Ve Nagehan Alçı’nın Tv’ye sadece kavga amacıyla çıkan Ramiz Paşa’nın karşısında düştüğü duruma da takdir edersiniz ki üzülemiyorum.

Nagehan Alçı’yı hayatımıza sokan Serdar Turgut ise yaşadığı dönüşümden mütevellit zaten Allahından bulduğu için ona dair kelime israfında bulunmaya gerek görmüyorum.

Rasim Ö’nün Pazar günü yazdığı Elif Şafak yazısını ise “ben de Cihangir çocuğuyum, ben de entelim, sanattan anlarım” kategorisindeki en iyi örneklerin arasına koyuyorum.

Babasının gazetesinde yazdığı vakit özüne ulaşacak Sanem Altan’ı da akıl sağlığım için mümkün mertebede okumuyorum. Kendisinin ara ara bazı bazı babasının savunucu twitlerine denk gelince de, babanın elinde bu kadar silahşör varken, hırpalama kendini bu kadar demek istiyorum.

Tencere kapak ilişkisinden ötürü spor müdürü olan İbrahim Seten’e de haliyle pek sempati besleyemiyorum.

Tüm sponsorluk organizasyonlarının piri Cengiz Semercioğlu’ndan direkt nefret ediyorum. Bilmeyenler için söyleyeyim, kendisi NTV’nin genel yayın yönetmeni (Ömer Özgüner) ile beraber medyatava’nın sahibi. Bu nedenle kendi şirket içi bilgilerini medyaya sunup, bir de bundan para kazanıyorlar. Bir de köylü kurnazı oldukları için, başka gazetecilerin yazılarını sitelerine direkt kopyalarken, CS’nin yazısını link vererek Hürriyet’e yönlendiriyorlar. Bunu daha önce tüm Hürriyet yazarları için yaparken, artık kendisi için yapıyor belki ondan da vazgeçmiş olabilir ama ben zaten bu oyunu yememek için, her gazeteyi kendi sayfasında okumaya dikkat ediyorum.

Efendim, bu CS’ye nefretim aslında iki üç cümleyle bitmez. Kendisinin en son Banu Güven hakkında yazdıklarını okuyunca asabiyetim tavan yapmıştı. Ömer Ö, sözde Banu Güven’in arkasından konuşmuyor ama kankası onun adına her türlü yorumda bulunuyor.

Bir de Cengiz S’nin her sene zorla bir kanala kalakaladığı bir program var. Bütün kanalları gezdiğinden, belki yeni açılan tven’de bir kapı açılır diye de yalakalığın dozunu arttırmak da fayda görüyor bence.

NTV demişken, kanaldan gönderilmeyen bir Mirgün Cabas kaldı diye düşünüyorum. Yani o an itibariyle her yer’i yaptığından kış sezonunda da devam eder gibi geliyor bana. Bu noktada da eğer kendi gönderilmeden başka bir yere giderse, ilkeli bir tavır sergilemiş olur ama orada kalırsa, medyanın temiz yüzlü çocuğu muammelesi görmeye devam edeceğini düşünüyorum.

Aslında değinmek istediğim başka isimler de var, gelin görün ki içim pek doluymuş, onları da eklersek yazı alıp başını gidecek. Bu birinci bölüm olsun, ikinci bölümle de kaldığımız yerden aynı burun kıvırıcılık ile devam edelim.

ps. başlık şarkısı Cambaz ile Mor ve Ötesi

2 Ağustos 2011 Salı

"yerimi bilmem, bilmem ne taraftayım"


Geçtiğimiz bir yılda gördüm ki, spor beni düzenli biri kılmakla kalmıyor, hayatımdaki enerji dengesini pozitife doğru taşıyormuş. Ve hep söylediğim gibi kısıtlı zaman, insanı miskinlikten de kurtarıyormuş.

Başta bu nedenler, daha sonra da form denilen şeyi bulabilmek için uzun süredir spor salonu araştırmalarım mevcuttu. Hatta bir önceki maceramdan daha çok yer gördüğümü de söyleyebilirim. Hepsine büyük ümitlerle gidip, aynı karamsarlıkla ortamdan ayrılıyordum. Ben blogda "şu derste çok başarısızım ama ısrarla da devam ediyorum" yazıları yazabilmek için, ders programı çeşitli olan bir yer arıyor, onu da bir türlü bulamıyordum. Fiyat konusunda ise uygun bir yeri bulmaktan uzun zaman önce vazgeçmiştim.

Sadece kafamın almadığı dolarla üyelik hadisesi vardı. Spor veya spor hocaları yurt dışından ithalmiş gibi, bütün klüpler ısrarla usd bazından fiyat veriyordu. Eğer kardio aletleri usd ile satılıyor derseniz, ben de finanscı gözümle, bunun adı yatırım. Standart gideri döviz cinsinden olmayan bir yerin, standart gelirini dolara bağlaması bu ortam da biraz şımarıklık olmuyor mu diye sorardım.

Aslında bir önceki spor salonumdan ortalamada memnundum. Tek derdim, aslında hayatımın da derdi olan kalabalıktı. Gelin görün ki, sakinliği aradıkça ders çeşitliliğini bulmam da mümkün olamıyordu. Bir de şunu itiraf etmeliyim ki, eski spor salonumun 10'da biri olamayacak yerler ondan daha yüksek fiyat biçince, hadi oradan sen de diyerek ortamdan kaçıyordum.

Ve itiraf edeyim, bu spor salonu arayışında ben gerçekten hayır demeyi öğrendim. Bildiğiniz üzere, spor salonu satışçılarına telefonunuzu kaptırmakla, bir umum, tuvalete telefonunuz yazılması aynı şey. Siz karar verene kadar telefonunuz daima çalacak. Bu yüzden hayır derken yaşadığınızı tereddütü karşı tarafa asla yanıtmamalısınız.

Ben ki, bir spor salonunda muhtemelen benden küçük, benden daha geri zekalı ve kesinlikle benden daha ukala olan bir satışçının (o aslında klübün işletmecisi!!) yarım saat satış taarruzuna maruz kaldım yine de üye olmadım ya, gerçekten kendimle çok gurur duydum. Telefonumu da vereceğim spor salonu kalmayınca, artık kararımı vereyim dedim ve kendimce yoğun pazarlıklarla imzamı attım.

Bu yoğun araştırma sürecinde karar vermek bile insanı spor yapmış gibi hissettiriyor ama asıl macera iki hafta sonra başlıyor. Ondan sonra anya ve konyayı görüp, 1 yıl pineklemenin vücudumda yarattığı tembellikle yüzleşeceğim. Bir de inşallah spor salonuna verdiğim paranın da yediklerimden kesmem için vesile olmasını dileyerek, aburcuburcu hayata veda edeceğim.

ps. başlık şarkısı araf ile mor&ötesi

1 Ağustos 2011 Pazartesi

"ben hiç yol almadan durduruyorsun, mutlu musun? mutsuz olmamdan?"


Lüzumlu lüzumsuz her şey için bir fikir beyan eden ben, bazı konularda nedense bir görüş oluşturamıyorum. Daha doğrusu kendi içimde gel gitler yaşıyor, tarafımı seçemiyorum.

Mesela yaz münasebetiyle klima kapattıran hatun kişisi olmakla, klimayla yüz göz olmak arasında nerede durmam gerektiğini bilemiyorum. Ben fizyolojik olarak klimadan pek hoşnut bir insan değilim. 3-4 sene önce klimalı bir ortama girdiğim zamanlarda kalbim ağrımaya başlardı. Hala başıma ve ciğerlerime pek iyi gelmez ki, bu etkileri çoğu fanide de vücut buluyordur eminim.

Gelin görün ki, havaların çığırdan çıkması münasebetiyle artık klimasız olma şansımız da elimizden alındı gibi. Her türlü serinleticinin gönüllü kölesi olma yolunda ilerliyoruz. Tabi bu noktada herkesin üşüme ve sıcaktan bayılma eşiği aynı olmadığı içinde dengeyi tutturmaya çalışırken bilumum muhabbetlere giriyoruz.

Kadın erkek ayrımındaki en büyük farktır, kadınlar çok üşür, erkeklerse çok terler. Bu nedenle erkek ve kadınlı ortamlarda yaz da kışta ayrı derttir.

Daha önce twitter'da yazmıştım, birbirini sevmeyen insanları birarada tutan şeye profosyonellik diyoruz. Hepimiz için öyle midir bilmiyorum ama çoğumuz için iş ortamı bu sevgi ortamın başkenti sayılır. Ve çeşit çeşit insanın olduğu bir yerde ısınmak da serinlemekte çeşit çeşit olduğundan dengeyi tutturmak tecrübeyle sabittir.

Çok şükür, kansız olmama rağmen çok üşüyen bir insan değilim. Sıcağa da ayılıp bayılmam. Bu yüzden bizim iş ortamında kendimi ısınmada denge noktası olarak konumlandırdım. Kartviztimde yazmasa da sıcaktan hiç hazetmeyen erkekler ile hep üşüyen kadınlar arasında klimayı aç, klimayı kapa şeklinde ortayol buluyucusuyum.

Ve bu gitgellerde bir tarafın haklı olacağını düşünmediğim için de karasızım. Nihayetinde mevsim normalleri terleme üzerine odaklanmışken, klimayı üşüdüm diyerek kapattırmayı bir lüks olarak görüyorum. Aynı zamanda serinlemek ile olayı kutup ortamına bağlama arasındaki farkı gözetemeyen derisi kalın erkek cinsine insan normallerinin kendileri olmadığını da hatırlatmak istiyorum.

Sonra klimadan bihaber sıcakla yaşayan insanları düşününce bu karmaşayı da bir şımarıklık olarak görüyor, ortayolum, evimdeki serinlik sebebim vantilatörüme sarılmak istiyorum.

ps. bu yazıyı denizotobüsünde yanımdaki meraklı bakışlardan korumak suretiyle zor şartlarda yazdığım için, hatalarımın mazeretini üstlenmiyor, tüm hatalarımı ido'nun dipdibe yolculuk anlayışının üstüne atıyorum.

ps. başlık şarkısı yaşandım daha çok- redd