30 Temmuz 2011 Cumartesi

"boş vaatlerle oyalayıp çok beklettiniz"

  • Özellikle yaz aylarında, hafta sonu İstanbul'dan gitmek benim bünyeme fevkalade bir ferahlık katıyor sayın okur. Bu şekilde İstanbul'dan bunalmak yerine İstanbul'u özlemeyi bile becerebiliyorum. Ve bu sıcaklarda İstanbul yakınlarında sakince bir yazlığı olan insanları da içten içe kıskanıyorum. Ben yazlık sahibi olamadığımdan, denizyolu ile gidebileceğim yerlere gidiyor, bu sayede de IDo’nun ödediği ihale parasını çıkartmasına vesile oluyorum.
  • Eşek yüküyle IDO’ya para bağlayan Tekfen grubu, bu parayı çıkartabilmek için IDO’daki değişikliklerine fiyat politikası ile başladı. İlk olarak en karlı alanı olan Bandırma seferlerini esnek fiyat uygulamasına geçirdiler. Bu da bana yol su ve erken bilet alma zorunluluğu olarak geri döndü. Ama IDo’yla savaşmak konusunda epeyce uzmanlaşmış biri olarak bayram biletlerimi bile zamanında ve onlara inat en ucuz fiyattan aldım. Çünkü kimse kusura bakmasın, esnek fiyat dedikleri şeyin sade 2-3 bilet olduğunu tecrübeyle test etmiş bulunuyorum. Yine de kendisine muhtaç olduğum için şimdilik baltalarımı çıkartmıyorum. Bir de İstanbul girişinde ben denk gelmesem de, Mudanya’da araç girişlerinde de kontrol yapılmaya başlamasını takdir ediyorum. Diğer türlü sadece yaya yolcuların giriş kısmında valizleri x-rayden geçirip, arabaları aramamak ultra manasız olmaktaydı. Hepsini aramama şansları varsa ben ondan taraftarım tabi, o ayrı.
  • Gerçi her türlü saçmalığın yaşandığı İstanbul’da bazı kontroller olmak zorunda o da ayrı. Misal yıllar önce başıma gelen ve yazdığım da bir hadise vardı; bir arabadaki iki genç havalanında görevli olduğunu, parasız kaldığını ama yanında parfüm olduğunu ve onu satmak suretiyle kendisine yardımcı olabileceğimizi söylemişti. Aynı oyun, dün akşam IDO girişinde bir yaya tarafından sergileniyordu. Tabi ben havalanında çalışıyorum ben cümlesini duyduktan sonra, paran yok ama parfümün var onu satmak istiyorsun dediğim de karanlıkta olsa karşımdakinin yüzündeki morluğu sezdim. Sonrasında da seksen yaşındaki yaşlı teyzeler gibi, insanları kandırmaya utanmıyor musun sen, içerideki polise seni şikayet edeyim de gör dedim. Çocuk da tedirginliğini belli etmeyip ben yalan söylemiyorum ki, artık madalya verirler sana şeklindeki beyanatları ufak ufak ortamdan kaçtı. Ama özellikle İstanbul dışından gelen yolcular bu yalana kanıyor ve bir güzel o parfümleri alıyorlardır ki, bir kez daha başıma gelirse yeni ıdo yönetimime ilk görüş mailimi atarım.
  • Tabi o zamana kadar bu yandaşyalaka kanal 24 yayını ne zaman ihaleye verilecek dostum diye de mail atabilirim ki, onlar da bana yandaş olmayan kanal kalmadığından idare edin bununla ne olacak diyebilirler.
  • Bu yandaşlık hali her yerde karşıma çıktığından, bir yandan asabiyetimi sürekli ayakta tutsa da, eksisozlüğün sayısız yobazla dolmasına ayrıca üzülüyorum. Bu yüzden gündem yaratan konular hakkındaki yorumları okumaktan itinayla kaçıyor, kendisine hissiyatlı google niyetine başvuruyorum.
  • Babamın dişlerini yaptırma münasebetiyle yemekten de aslında hiç kesmeden ve daha önemlisi fark etmeden 10 kilo vermesi, bu olayın önemsenmediği zaman başarıldığını bana bir kez daha gösterdi. Bu yüzden yediklerime dikkat etsem de, bünyemi aslında zayıflık derdim olmadığına inandıracağım.
  • Bir de sportif olacağım ki, bunu bir başka yazı konusu yapmak için, sadece “gözlem dolu” yazılarla çok yakında karşınızda olacağımın müjdesini vererek, satırlarıma son veriyorum.
ps. başlık şarkısı Kırmızı ile İsyan

28 Temmuz 2011 Perşembe

"i know that it's not a dream "

İnternetle ilişkim sadece blog yazmakla ilgili olsaydı sanırım yazı hızım mevcutun onda biri olurdu. Televizyon da keza öyle. Ama artık televizyonda kaçırdığınız bir şeyi ya twitter’da ya da internet gazetelerinda görüyorsunuz.
Ben yaz münasebeti ile artık televizyonu  iyice bıraktım sayın okur. 23.00’den sonra yayınlanan Leyla ile Mecnun tekrarları ve Vay Arkadaş gibi güzel süprizler dışında Tv’de izlenemeye tahammül edecek bir şeyi de gerçekten bulamıyorum. Tabi bunda evimizin hamam gibi olması ve benim iki sandalye kapasiteli balkonumuzda serinlik aramamın da etkisi mevcut. 
Bu sebeptendir ki, ajdalı ertuğrullu müzik yarışmasını da, nurgüllü müjdeli oyuncu yarışmasından bihaberim, bundan da fevkalade memnunum. Pazartesi günkü müzikçi yarışmasında Sertab Erener’in abuk beyanatını görmeseydim daha da memnun olurdum.
Bilmeyenler için kısaca özetleyeyim, Sertab Erener Amy Winehouse için “"Müthiş bir yetenek ama sadece yetenek yetmiyor zeka da gerekiyor. Kendisini böyle harcamış olması büyük bir değerin kaybolmuş olması anlamına geliyor" buyurmuş. 
Kabul etmem gereken bir şey var, Sertab Erener’in çok ama çok güzel bir sesi  var. Gelin görün ki, güzel sesi kendisine her geçen gün gıcık olmama da engel olmuyor. 
Bu vesileyle şunu belirtmem lazım, ben vejeteryanlara büyük saygı duysam da, veganları ultra manasız buluyorum. Yani bir tavuk benim için özel olarak yumurtlamıyorsa, onu yemem bu hayvana nasıl bir zarar veriyor, merak ediyorum.
Sertab Erener de bir dönem vegan olduğu için buradan kendisine kılım bu bir;
Yogaydı, arınmaydı sade yaşamdı demekle, kliplerde makyaja sığınıp güzel görünmeye de gıcık oluyorum. Yani kimse kusura bakmasın ama Sertab Erener güzel bir kadın değil, gelin görün ki, birçok yerde makyaj sayesinde gayet güzel görünüyorsa nerede kaldı bunun öze dönme hali diyor, buradan haliyle kıl oluyorum bu da iki;
Abisi çevresindeki diğer kişiler falan sebebiyle, başarısının büyük bölümünü arkasındaki pazarlama stratejisine de bağladığım için, sadece yetenek yetmiyor, akıllı bir abi de gerekiyor diye asabiyet yapmak istiyorum bu da 3. 
Bir de Turkcell gayet merkezi yerlerde bile çekmiyor ki, ayy turkcell çok şahane diye reklam yapması da dolaylı yalancılığa girer, bu da 4.
Ve kimse kusura bakmazsa ben Sertab Erener'i çook başarılı falan da bulmuyorum. Bir Tarkan değil, bir Alex hiç değil. En fazla abisinin çalıştığı markaların reklam yüzü. Tabi bir de we're turkish airlines, we're globally yours sloganımız var ki, burada da beyaz türklüğümüze vurgu yapabiliriz.

İşte bu sebepten, hayatta herkesin bir başarı hikayesi olmasına inanan Sertab Erener'e bu kafa neyin kafası diye sormak istiyorum. Ayrıca başarı hayatımızda bir kriterse, Demir Demirkan'ı başarılı bulabildiğini söyleyebilir mi çok merak ediyorum.

Daha da nefretimi kusmayayım diye satırlarıma son verirken, sertab erener' e aklıyla beraber saadet dolu günler diliyorum.

ps. başlık şarkısı Irma ve I know

26 Temmuz 2011 Salı

"çok şey eksik çok şey yarım"


Baştan söyleyeyim, iş bu yazı tamamen kendime dair şaşkınlığımı anlatmak için yazılmaktadır. Yazıda geçen kimseleri  eleştirmek amacında hiç ama hiç değilim, öyle anlarsanız vallahi küserim sayın okur. 
Formula 1 ile ilgilenenler Serra Okumuş'u hatırlayacaktır sanırım. Bendeniz bu ülkede Formula 1'in en popüler olduğu zamanın yayın haklarının NTV'de olduğu zamanlarda olduğunu düşünenlerdenim. Serra OKumuş'u da o zamanlarda tanımıştım.
Yanılmıyorsam aslında o zaman soyadı Serra Demirkol'du ama benim kendisinin Mehmet Demirkol ile evli olduğunu idrak etmem biraz gecikmeli olmuştu. Gelin görün ki daha sonra bu fikri kendime sabitledim. İki dünya biraraya gelse de benim için Serra Demirkol Mehmet Demirkol'un eşiydi.
ilk önce şahane kızıyla Girandola'da rastladım kendisine. Şimdi böyle rastladım yazınca karşılıklı konuşmuşuz gibi oluyor ki, hadise tamamen tek taraflı olarak benim kendisini görmemden ibaret aslında. O zamanda minik kızı pır pır ortalarda dolaşıyordu ve yanımdaki popüler kültür cahiline, serra demirkol'u anlatmak imkansız olduğundan olaya Mehmet Demirkol kısmından girmiştim. Benim için Serra Demirkol'un kızı demek Mehmet Demirkol'un kızı demekti. Daha sonrada birçok kez Arnavutköy civarında gördüm anne kızı.
Ve bir günde Güntekin Onay ile gördüm Serra Okumuş'u. Ee tabi dedim, bu insanlar aynı camiadan yanyana olmaları da normal. Çünkü evlenen insanların boşanabileceğini nedense ısrarla yoksayıyordum.
Nasıl bir yoksaymaysa artık bu, en son tatilde Serra Okumuş' u görünce, Mehmet Demirkol da buralarda herhalde dedim. Ama ne oldu bir anda Güntekin ONay çıkageldi Ve ben o zaman artık olayın benim hayalgücümden çok farklı olduğuna kanaat getirdim.
Önce dedim ki, herhalde Serra Okumuş aslında hiç Mehmet Demirkol'la evlenmedi, ben böyle bir hikayet uydurdum ve buna da acayip inandım. ( bknz. Daha önceki Mirgün Cabas hikayesi) Sonra kendime bu haksızlığı yapmayıp, google'a danışmaya karar verdim. Ve aslında Serra OKumuş ile Mehmet Demirkol'un ayrıldığını; daha sonrasında da kendisinin Güntekin ONay'la evlendiğini öğrendim. Daha da vahimi benim gördüğüm minik kızın da Güntekin Onay'ın kızı olduğunu, hatta çiftin yakın zamanda dünyaya gelen bir çocukları olduğunu da öğrenerek resmi tamamladım.
Tatilde 3 gün boyunca aynı yerde olduğumuz ve Güntekin Onay'la kızı Irmak'ın pek keyifli deniz maceralarını izlediğim için de, kendi teorilerimden de uydurduğum yalanlardan ötürü de çok utandım. 
Bu yazıyı da işte tam da bu sebepten benim gibi geçmişte kalanlar varsa diye yazdım, bir yandan da vicdan azabımı hafifletmeye çalıştım, amacıma ulaşabildim mi gelecek günlerde kendime sorar size de haber veririm.

ps. Şike gündemi vesilesi ile  yurdumuz insanı her yerde (denize girecekken, kızıyla kumda oynayacakken) kendisini durdurup ne olacak bu durumlar demekten de kendini alıkoymadı ama benim gördüğüm kadarıyla da Güntekin Onay hepsine sabırla yorum yaptı ya, bunu da ayrıca tebrik etmek isterim. 

ps.2. başlık şarkısı Yonca Lodi- Mum Lekesi

"sen kimsin, koca bir çelişki"


Bu işin çok içinden geldiğim için kadın dırdırı kavramına %100 inananlardanım. Ben ki, çoğu hemcinsinsime göre fazla konuştuğumu düşünmem, yine de iyi dırdır ederim. Biz nasıl erkeklerin hödük olmasından şikayet ediyorsak, onların da bizim dırdırcı olmamızdan şikayet etmesini normal bulurum.

Kadınlar neden dırdır yapıyor deseniz, genelde erkekler onları dinlemediği için derin bir çıkarıma varabilirim. Peki kadınlar ne zaman bu dırdırcı zihniyete başlıyor deseler, sanırım çocuklukta başlıyor bu iş diye de bir acayip tez ortaya atarım.

Aslında bu tezim de bir tatil gözlemi. Bunların kitaplarında evreleri detaylıca anlatılsa da, sanki kız çocukları daha hırçın ve gürültücü gibi bir kanı oluştu bende. Belli bir yaştan sonra erkek çocukları kavgacı oluyor diye biliyorum ama benim bu tatilde denk geldiğim kumdan kale maceralarında hep kızların arasında bir iktidar savaşı yaşandı. Bir de ses gücünden ötürü daha çok gürültü potansiyelleri var kanımca. Her anne günün birinde annesine benzer teorisi var ya, aslında demek istediğim o. Kendi çocukluğumu hatırlıyorum da, o zamanki çok bilmişliğim anneme mi dayanıyordu yoksa bir başka rol modelim mi vardı emin olamıyorum. Tek hatırladığım, çocukluğumu erkek fatma karakterimle geçirdiğim.

Hayır bu iş genetiğe dayanıyorsa onu da isviçreli bilimadamları el atsın. Gönüllü araştırmacı gibi görünsem de, her sosyolojik vakaya da benim çare bulmamı rica edeceğim beklemeyin.

ps. başlık şarkısı Zardanadam ve Kimsin Sen

25 Temmuz 2011 Pazartesi

"i told you, i was trouble"


"İnsan kendi felaketini seçemez. Kendi felaketine aktif katılım içinde olabilir ama yine de onu seçemez. Yıkılmak için dizilen domino taşları gibiyiz. Biri gelir sana çarpar, seni yıkar ama onu da başka biri yıkmıştır. Biraz tepeden, soğukkanlı bir zaviyeden bakınca göze hoş gelen bir görüntü aslında. Kendi felaketinden bile zevk alabilirsin böylece. O felakette seni diğer insanlara bağlayan şeyi görürsün çünkü. Bu durumda herkes suçlu olduğuna göre hiç kimsenin suçlu olamayacağını anlarsın. Herkes birbirini yıkar. İnsana kim vurduya gitmek yakışır.”
“İnsan iradesini hiçe sayıyorsun o zaman.”
“Hayır,” dedim. ”İnsan iradesine hayranım. "

diye yazmış şu sıralar noktasını, virgülünü bile okumaktan keyif aldığım Emrah Serbes

Aslında Amy Winehouse'un ölümü üzerine bir şeyler karalayıp karalamama konusunda epey kararsızdım.  Her zaman olduğu üzere bir ölümün üzerine beyan edilecek her türlü hissiyatlı ve abuk fikir bir çırpıda karalanmıştı. Okumak bazen insanı yazıdan soğutan bir hadise. hatta genelde böyle bile olabiliyor benim için. Ama bu sefer biraz farklı oldu, hem Emrah Serbes'in 85. Afilli Filinta yazısı (konudan çok bağımsız olsa da) hem de Yiğit Karaahmet'in yazısı bende bir derleme yapma ihtiyacı doğurdu bende.

Ben Amy Winehouse'un ölümüne şaşıran hatta çok şaşıran azınlıktanım. ısrarla söylemekten vazgeçmeyeceğim, bizim gibi olmayanı algılayamama problemi var hepimizde. Ve bu kusurun farkında olmadığımız gibi, sürüden ayrılmış herkesin ısrarla da bizim gibi olması  için mücadele ediyoruz. Amy Winehouse'un ölümü üzerine karakter tahlili yapanlar da işte tam da bu dertten muzdarip. Hala sanatçının bize örnek olmasını gerektiği yalanına inanmışlar. Onlar için dinledikleri şarkılar değil, o şarkıların sahibinin hayat hikayesi önemli. Kendi doğrularına göre yaşamayanların başına gelenlerden duydukları mutluluğun ise tarifi yok. Bu nedenle "ben demiştim" demek, favori replikleri. 

Nihayetinde hiçbir kelime ölümün gerçeğinin üzerini örtemiyor, buna rağmen Yiğit Karaahmet'in de yazısını kopyalıyorum. Bundan sonrası şarkılar, geriye kalan başka hiçbir şey onlar kadar gerçek değil.


"Amy Winehouse’un öldüğünü bir arkadaşımın telefon mesajıyla öğrendim: ‘Ölmüş Amy.  L ’ Bu kadardı mesaj. Ölüm haberi ve üzgün surat. Ötesine gerek yoktu. Daha fazlası da anlamsızdı zaten. Sanki çok yakın bir arkadaşımızı kaybetmişiz gibi kısa öz ve olayı özetleyen.
Şaşırdım mı? Evet.  İlk şoku geçiriyordum çünkü.
Neden öldüğünü merak bile etmedim. Zaten bunun cevabını hepimiz biliyorduk. Biz Türkler olarak kendi payımıza Türkiye konseri iptal edildiğinden bu yana ölümü bekliyorduk. Back to Black albümü ve yoğun uyuşturucu skalasıyla beraber tüm dünyada ilk günden bu yana bunu beklemiyor muydu? Hiç kimse bu ölüme hazırlanmadı ama hepimiz bunun er ya da geç olacağının farkındaydık. Bu şekilde olacağını da…
O yüzden ilk şaşkınlığım geçtikten sonra bıraktım artık bu ölüm hakkında düşünmeyi. Evde anısı için üç – beş sevdiğim şarkısını son ses dinledim. Onun ne kadar büyük bir vokal olduğunu düşündüm. Jim Morrsion’ı, Jimi Hendrix’i, Janis Joplin’i yakalayamayan bir kuşak olarak en azından Amy Winehouse’un yaşadığı döneme şahit olduğum için mutlu oldum. Bir efsanenin başlangıcını, yükselişini, skandallarını takip edebilmiştim. O bizim kuşağın Hendirx’i oldu.
Uyuşturucudan ölümünü yadırgayan, su testisi yorumunu yapacak kadar aciz, ucubik, ev teyzesi zavallılara ise sadece acıyorum. Bir arkadaşımın bu konuda attığı bir tweet tüm hislerimi çok net açıklıyordu: ‘Bağımlılık bir pembe dizi değildir’. Çok haklı. Oturduğumuz yerden birilerinin hayatlarını nasıl yaşadıklarını izleyip, yadırgayıp sonra da onu suçlayamayız. İlla bu şekilde bir karakterle bağlantı kurmak istiyorsanız Yalan Rüzgarı’nı izlemenizi tavsiye ederim.
O yüzden Amy’nin ölümüne üzülmedim. İstediği gibi yaşadı, istediği gibi öldü. Bundan hiç taviz vermedi. Bir şöhret budalası olarak bu konuda kendi adıma tek bir şeye üzülüyorum. 27’imi geçeli çok oldu. 
Cennet varsa orada da şarkılarını bağıra bağıra en yüksek kafada söyleyebiliyordur umarım.  

ps. başlıktaki sözler ise hiçbir zaman mükemmel olmak istemeyen bir kadının şarkısından

"gözlerim sokaklarda"

Hayatımdaki sayılı yeteneklerimden biri yol bulma yeteneğimdir. Çok gezmekten ziyade bir tür iç hissiyatla gitmediğim yerler hakkında da teori üretebilecek kadar uydurukçu bir yapıya sahibim . Bu nedenle bugüne kadar bir googlemap, bir navigasyon falan gözümde pek önemli değilllerdi.

Mamafih geri dönüşü zor olan ve kaybolmanın lüks olduğu yollarda bu bahsettiğim uygulamalar bir nevi velinimetmiş, bunu da uzun seyahatimiz sayesinde anladım. Hatta abartıp benim en iyi dostum googlemap ve twitter bile diyebilirim. Tabi bu dostluk sayesinde, googlecu abilerin bizim attığımız her adımı takip ettiğinin elbette farkındayım. Ben de sırf bu yüzden herkesin gittiği yerlere gidip kalabalığa karıştım ki kafası bir güzel karışsın.

Kalabalık demişken, türk milletinin yakın temas hevesinden de kesinlikle bahsetmeliyim. bence özellikle istanbullular farkında olmaksızın kalabalıkla özdeşleşmiş ve yalnız kaldığın da tuhaf bir panik yaşıyor. Aksi takdirde, İstanbul'da da bir sürü şubesi olan Ramiz'in Akhisar şubesine köfte kokusuna, sayısız başka yemek yeri olmasına rağmen yığılmazlardı. İtiraf edeyim, açlık başımıza vurduğu için o kalabalığa katlandık ama yani salata sırasına bile itinayla giren, hiç de sıkılmayan insanları görünce, kesin bende bir anormallik var dedim. Daha da olsa uğramam ama şunu da itiraf etmeliyim, tadı kesinlikle diğer Ramizlere beş basar güzellikteydi.

Konu yemekten açılmışken, milletçe köy kahvaltısı takıntımıza da değinmek isterim. Sayısız köy görmüş biri olarak şunu sormak istiyorum, köy kahvaltısını normal bir kahvaltıdan farklılaştıran nedir? Eğer gerçek ev ekmeğinden bahsediyorsak (ki bayılırım), köy kahvaltısı verdiğini iddia eden hiçbir yerin o ekmediği sunmadığını iddia ederim. Bu noktada domates peynir ve reçelin köy kahvaltısı şeklinde sunulmasına da itiraz ediyor ve köy kahvaltısı verdiğini iddia eden her yerden de uzak duruyorum. Paket reçel, bal vb. gibi şeyleri sunan tüm kahvaltıları da her zaman olduğu gibi esefle kınıyorum.

Klimasız odaları ve sinekler nedeniyle pek sempatik bir intiba edinemediğim Özak Pansiyon'un kahvaltısının gayet güzel olduğunu da hak yememek kapsamında belirtmek isterim.

Bu kadar tatilden bahsetmişken, Cunda'da Edina Otel'i, Yalıkavak'ta Art Suits oteli , Çeşme' de de Alaçatı Sörf Oteli gönül rahatlığı ile konaklanabilecek yerler olarak öneririm.

Aklımda kalan bir bronzlaşma başlığı kalsa da artık bu tatil serüvenine bir son verip, İstanbul hayat yorgunluk dedikodu felsefe gibilerinden fani yazılarımla görüşmeyi umut ederim.

Zaten bu kadar yazıdan sonra, bir süre yazı yazmasam, neredeki bu diyeceğinizi sanmam.

ps. başlık şarkısı İsyan ile Halil Paracıkoğlu

24 Temmuz 2011 Pazar

"kaybolur zaman saçlarında"


tatilin bilmemkaçıncı- son olduğunu umduğum-  notları;

Tek ve güzide kredi kartım fenerbahçe bonus olduğu için, her ödemem de türlü espriye maruz kalmaya alışığım. Ama bu şike olayından sonra kartımı kullanmaktan gerçekten sıkıldım. Pozitif veya negatif, her seferinde istinasız 5 dakika muhabbet etmek zorunda kalıyorum. Hele ki, bir yerde öyle bir fanatiğe denk geldim ki, 10 dakikamı ve ömrümün yarısını da orada bıraktım.

Zaten tatil sonrasında IMF'ye Yunanistan'la beraber bana da el atın ricasında bulunacak duruma geldiğim için, kredi kartımı bırakır bu muhabbetten de birazcık sıyrılırım diye umut ediyorum.

Daha öncede yüksek sezonda tatile çıkmış biri olarak her güne ortalama bir iş arkadaşı düşüren kadere çok acayip küfürler ettim. Çalışan sayısının yüksek olduğu bir şirkette çalışmak, popüler tatil mekanlara gitmek benim hatam olabilir ama yani bu senede bir bahtsızlık çöktü üstüme. Bir de maşallahı var gözüm eşek gibi iyi gördüğünden, bir mekana girer girmez, tanıdığımı görür küfrümü ederim. 

Tatil rotanızda Cunda ve Alaçatı ardarda olunca, içiniz sakız ağacından hallice bir hal alıyor ki ben aslında damla sakızlı şeyleri de seven biriyim. Gelin görün ki, olağan arz- talep dengesinden ötürü, bu arz fazlalığında da yemesem de olur hani diyorsunuz.

Birkaç yazı önce yazdım Bodrum'da en sevdiğim yerlerden biri olan Xuma, geçmiş yıllardaki uygulamasını değiştirmiş. Eskiden 60 TL giriş ücreti ile girer ama tüm o parayı orada harcayabilirdiniz. Bu sezon itibariyle ise 35 TL giriş verip, sonra o paranın üstüne de ek harcamalarınızı katıyorsunuz ki bu noktada 35 TL'ye kısaca hava parası diyebiliriz. 

Bodrum'da bol olan parasını harcamaya gönüllüler genelde Türkbükü taraflarına gitse de, Xuma'da o kalabalıktan nasipleniyor ve birileri sağlam paralar harcayıp güzel de bahşişiler bırakıyor. Böyle olunca da, o kişilere şezlonglar rezerve ediliyor. Biz artık konunun uzmanı olduğumu için vakitlice gidip, yerimizi alsak da, ben bu düzene karşıyım sayın okur. Şahsen sıcakta, özellikle de siz eğlenirken çalışan insanlar için çok üzülsem de, para için türlü yalakalıklar yapan garsonlara da ultra gıcık oluyorum. Bu nedenle kızım sana söylüyorum, xuma sen anla; eğer uygulamanı değiştirdiysen, dersin ki, tüm girişlerimiz rezervasyonludur. Bu sayede herkes eşit şekilde mekanından faydalansın. Yok ben eşitlik aramıyorum dersen, zaten kendini ona göre konumlandırır bizim gibi fanileri de kapından uzak tutarsın. 

Arasıra bazı bazı şu ülkede benim dışımda herkes balıksever diye düşünüyorum. Zaten İstanbul'un tüm balıkçıları doluyken, tatilde de aynı hevesle balık yemeye devam edilmesini haliyle ben anlayamıyorum.  Koskoca Bodrum'da say deseniz popüler 3 balıkçı sayabileceğim ( Mimoza, Memedof, Sait; Gündoğan için Terzi Mustafa) için bu ilginin birazını da sürü psikolojisine bağlıyorum. Gönül isterdi ki, yer bulalım Sait'te balık yiyelim ona göre yorum yapabileyim ama her yazıda kalabalık demem boşuna değil, inan bana sayın okur. 
8 günde sanki hiç konuşmamış, yazı konusu biriktirmiş gibi oldum ama sanırım bu da son tatil yazısı olamadı sayın okur.  Hala tahammülü olanlar için bir sonraki görgüsüzün tatili yazımızda görüşmek dileğimle sizi tatilimin figürü süperman kazım'la başbaşa bırakıyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Yaz sezonunda İstanbul'da olan tüm range roverlar güneye göç edip, bunlara Bursa ve Ankara cemaati de eklendiğinden tatil yörelerindeki range rover'lardan kusmak istiyorum. Sanırım ne kadar zengin olursam olayım bu ağır ticari görünümlü araçların sahiplerine duyduğum antipatiden ötürü bu modellerden hiçbirine sahip olmayacağım. (otomotiv sektörü için büyük kayıp)
  • Cüneyt Özdemir'in eşi Zeynep İnanoğlu  gerçekten çok zarif ve güzel. Tabi annesi Gülşen Bubikoğlu olan birinden de aksini beklemek sanırım pek mümkün değil. Önyargım nedeniyle olabilir ama Cüneyt Özdemir'se her şekil ve şartta kasıntı hallerde. 

ps. başlık şarkısı fery'nin önerisi ile tanıştığım halil sezai paracıkoğlu'nun İsyan'ı.

"saçını bir sağa bir sola savuruyorsun ya baka baka doyamıyorum"


Tatilci kılık kıyafetleri;

Tatilimin son gününde bir nev-i beach partisi için denizden çıkmış olmasına rağmen saçlarını kurutan, gözlerine makyaj yapan, üstlerine türlü tülümsü elbiseleri giyip, ayaklarında yüksek topuklu terlikleri ile raks edenleri görünce tatilci kadın hallerini de yazmam farz oldu. 

Aslında olay kumsaldan önce yaz gecelerinde başlıyor. Türk kadını, bütün yıl bu günleri beklemiş gibi, tatilde her türlü süs püsü bünyede buluşturup salınmayı nedense pek seviyor. Zevkler, renkler pek tabi laf edemem ama en azından aacayip ayakkabılarına bakıp yüksek topuklardan en azından tatil münasebetiyle kurtulsaydılar diye iç geçiririm. 

Bir de bulunduğu ortamdan bağımsız olarak assolistleşmeyi tercih edenler var ki, hevesini alsın o da vazgeçer diye kendi kendime konuşuyorum.Gündüz ve gece, leopar tercih edenler ise her zaman olduğu gibi gözbebeğim!!! oluyor.

Kumsalda ise sarı halka küpelerle denize girenleri tek geçiyorum. Onları kumsalda dolgu topuklu terliği tercih edenler takip ediyor. Makyajla denize girenleri ise kafam basmadığından kategori dışı tutuyorum.
Küçücük kızların koca kadın gibi davranabilme yetilerine, orjinal veya değil sahile L&V çantalarla gelenlereyse sadece gülüyorum. 

Yanından geçerken parfüm kokan kadınlara ise, deniz kokusu tüm parfümlerden daha güzeldir demek istiyorum.

Ve hem bakımlı olmak için harcadıkları mesaiye tatilde bile ara vermeyen kadınlara, hem de tatilde bile milleti incelemekten vazgeçmeyen kendime akıl ve apayrı tatiller diliyorum. 

ps. başlık şarkısı bugüne kadarki en dümbük kenan doğulu şarkısı olan şans meleğim'den
ps.2. blog fotoğrafı da benim tatil üniformamdan:)

23 Temmuz 2011 Cumartesi

"lafın çok sonuç yok"

Bendeniz,ülke sınırları dahilinde tatilin zengin işi olduğunu düşünenlerdenim. Bunu bilmeme rağmen,  bütçe planmasından da bihaber!! olduğum için tatil için bir bütçe sahibi olmak yerine, gelecekten borçlanarak tatil yapabilenlerdenim.

Bu noktada şikayet etmek yerine şükredenlerden olsam da şunu da belirtmem lazım, bu ülkede gerçekten çok fazla zengin insan var sayın okur. Yanlış anlaşılmasın, türkbükü'ne tatile gidip de böyle yorumlarda bulunmuyorum. Tatilin her noktasında bu gerçeği farkediyorum. Açıkçası otomotiv sektöründen geldiğim için, araba modeli zenginlik kriterlerim arasında da yer almıyor. 

Ben tatilde daha çok, yazlığı olan hem yazlığı hem teknesi olan, her hafta sonu uçağına atlayıp tatile gelenler, kazıklanacağını bile bile in mekanlara gidenlere bakarak bu kararımı veriyorum. Tabi bir de ipad çılgını çocuklar (2 yaşında ipad diye çıldıran bebekler gördüm)  ile baba parası ile roselerini ve viskilerini yudumlayan ergenler var. 

Bu noktadan bakınca, bu gençlik nereye gidiyor böyle türünden derin iç çekişlerde bulunabilirim, onun yerine bu sıcakta güneşin altında bütün gün çalışan insanları düşünüp, adaletten vazgeçtim ama aradaki uçurum bu kadar açılmasaydı keşke diyorum.

Ve Ali Ağaoğlu ve türevleri gibi görgüsüz değilseniz, kendi paranızı düşünmeden harcamanın çok da kolay olmadığını ama baba faktörü, sevgili faktörü aracılığıyla edinilen servetin  veya kolay kazanılan paranın da düşünmeksizin harcanabildiğine inanıyorum.

Hayatı da şanslı doğanlar ve bir şans elde etmek için tüm hayatı boyunca mücadele edenler diye ikiye ayırarak bugünlük güneşaltı felsefesi yayınımıza bir son veriyorum. 

ps. başlık şarkısı Hande Yener- Bana Anlat

"bırak inceldiği yerden kopsun"


tatilci gözlemleri;

Herkesin tatil kavramından anladığı en az hayattan anladıkları şeyler kadar farklı. Ama genel olarak müsadenizle şöyle bir kanıya varacağım; üç tarafı denizlerle çevrili güzide yurdumuzda yüzmeyi seven insan sayısı gerçekten düşük bir oranda. 
Tam sezonunda tatile çıkmış bir bahtsız bedevi olarak şunu söyleyebilirim ki, sahillerde denize girmek sadece bir serinleme aktivitesi. Genel çoğunluk deniz esintisi ile takılmak, çoğu kadın güneşlenmek, çocukları ile kumsalda oyun oynamak ve terlediği zamanda da suya girmeyi tercih ediyor.
Ben önceliği yüzmek olan bir bünye olarak tabi bu durumdan çok memnunum. Aksi takdirde bu kalabalığı bir de denizde çekmek zorunda kalırdım. 
Tabi bir de geceyi sabaha doğru sonlandıran alemci tayfa var ki, benim gibi odağı yüzmek olan bir tavuğun o kadar deniz mesaisinden sonra bir de gece alemine mecali haliyle kalmıyor. 
Kendim de tam sezonunda burada olduğuma göre şunu da rahatlıkla söyleyebilirim, sakin tatil istiyorum beyanatları fazlasıyla klişe. Kendi adıma çok yorgun olduğum için mevsim anormalleri diye bir şey de başımıza bela olduğundan bu dönemde burdaydım. Ama bir sonraki sene aynı tercihte olmayacağımdan da kesinlikle eminim. 
Tatil dediğiniz dönemde bazı şeyleri olağan seyrine bırakmanız lazım. Gelin görün ki, kalabalık nedeniyle oluruna bırakmak demek, açıkta kalmak demek. Ben zaten plancı histeriğin teki olduğum için, sürekli rezervasyon işleri ile uğraşıyoruz. 
Tabi Bodrum gibi İstanbul'un sayfiyesi olan bir yerde, bazı mekanlar için rezervasyon demek de ayrı bir dert. Aslında dertten ziyade para ve bol bahşişi hadisesi ortaya çıkıyor. Mİsal zaten girişi olan bir beach'de yer bulabilmeniz için, garsonla sıcak bir ilişkiniz olmalı ki, istediğiniz vakitte gelip, yerinizi alabileseniz.
Bu noktada Xuma ve işletme politikasına dair fikriyatlarımı başka bir yazıya saklayacağım.
Benim asıl gözlem diye yazmak istediğim; tatilci ailelerin halleri. Şu an uzaktan konuşmak çok kolay ama bence tatil amaç dinlenmekse, çocukla ve çocuksuz olarak iki bölüm olmalı. Tabi bir de bakıcı ile tatile çıkmak ritüeli var.
Ben bu konuda henüz net bir fikriyata varamadım. Yani bir yanım özellikle iki ve üzerindeki çocukların kesinlikle bakıcı ile tercih etmeleri yönünde. Sonra birden geçen sene Sibel Arna'nın o iğrenç yazısı geliyor aklıma. Denizdeki bakıcılara bakıyorum, herkes tatildeyken onların çalışmak zorunda olmalarına üzülüyorum.Ve şahsen çoğunun tatilde giyeceği kıyafeti olmadığını, bir tatil kültürleri olmadığını bildiğimden de bu mu doğru ki acaba diye de kendime soruyorum. Sanırım burada bakıcı ile birebir ilişki çok önemli. Yani ona aileden biri gibi davranırsanız o da çalışsa da tatil yaptığını düşünebilir, ama aksi takdirde sizin keyifli tatiliniz başkalarının köleliği halini alabilir.
Sonra bir de şunu dünüyorum, bakıcılar genelde çalışan annelerin tercihi. Bu noktada, annenin çalışmadığı tatil yaptığı dönemde de bakıcıdan kopamamak, çocuk bakımını outsource etmeye alışmışlığın bir işareti gibi geliyor bana.
Bakıcısız ailelerde ise, çocuklarla oyun oynama alanında daha çok babaların yer aldığını görünce, bütün sene anneler bakımdan sorumlu olduğu için babalar, annelerin nefes alabilmeleri ve biraz da telafi için bu rol değişiminin olduğuna kanaat getiriyorum.
Tabi ben şu an çocuğu olmadığı için bol keseden yorum yapan bir çokbilmiş olduğum da, çocuk sahibi olursam elbette fikriyatlarım çeşitli dönüşler yaşayacaktır o da ayrı. 

ps. başlık şarkısı en çok çalınan bir başka şarkı Yakar Geçerim ile Ajda Pekkan

21 Temmuz 2011 Perşembe

"kafa nereye bir oraya"



Tatil notları vol 2;

  • An itibariyle bu yazıyı size Bodrum’dan bildiriyorum sayın okur. Leyleği havada gördüğümüzden uzak dinlemeden, tatilimiz sadece 1 hafta demeden hem cunda adası, hem alaçatı hem de bodrum’u içeren bir tatil planı yaptık. Şimdilik olaydan şikayetçi değilim ama haftaya klişe olan çok yorgunum  beyanatlarımı yine bu blogda karalayacağım.
  • Tatil kitabı, güneş kremi kadar olmazsa olmaz bir ihtiyaç bence. Geçen sene Murat Menteş Korkma Ben varım sayesinde pek eğlenceli günler geçiren ben, bu tatilde de Her Temas İz Bırakır’ın bitiremediğim kısmı ve Son HArfiyat ile kendimi oyalarım sanmıştım. Ama söz konusu Emrah Serbes olunca, oyalanmak ne mümkün. Kitaplar bir çırpıda bitti. Ve ben hem kitapsız kaldığıma hem de Behzat Ç’nin şahane maceraları bitti diye üzüldüm.
  • Seriyi okuyunca şunu çok daha iyi anladım ki, Behzat Ç’nin dizi olarak başarısı kitaplarda gizli. Emrah Serbes, her şeyi o kadar iyi tasvir etmiş, o kadar detaylı anlatmış ki, iyi bir cast ve kitabı sindirmiş bir senaristle dizinin başarısız olmaması imkansız olurmuş gibi geliyor bana şimdi. Yine de kitap sayesinde Harun’a ve Hayalet’e bir kez daha hayran olduğumu belirtmek isterim.
  • Bozcada, Cunda ve Alaçatı, temelde birbirine benzeyen yöreleri. Hepsinin özünde sempatik Ege kasabası baskın. Hizmet, imkanlar ve vizyonla oradaki tatilci kitlesi değişiyor.  Ama Bodrum öyle değil. Bodrum bir klişe de olsa İstanbul’Un sayfiye mekanı gerçekten de. Hele ki, dün Gümüşlüğü gördükten sonra kendisinin de Cihangir’in yazlık mekanı olduğuna kesinlikle eminim. Gümüşlükte kalacağımıza yere adımımızı atar atmaz gördüğüm, Yılmaz Erdoğan, Ömer Faruk Sorak, Rıza Kocaoğlu ve Çok Güzel Hareketler Bunlar’In bazı ergenleri ; hani sakin bir yerdi, burası sorusunu sordurdu bana. Akşamda gördüğüm tiyatrocu ekibiyle, anladım ki, bu bohemliğin kökü Cihangir’e dayanıyor.
  • Ve şunu da itiraf etmeliyim, biz Gümüşlük bohemliğine dayanamadığımız için oradan kaçtık. Bohemlik, klimasız otel odasıysa, ben popülerliğin serin sularında yüzmeyi tercih ederim.
  • Gümüşlük’te Mimoza’ya gidecek kadar balıksever veya zengin olmadığım için, Vedatım Mİlorumun vakti zamanında çok beğendiği Soğan Sarımsak’ta akşam yemeğimizi yedik. Sınırlı yemek çeşitleri de olsa Soğan Sarımsak kesinlikle ziyaret edilesi bir yer. Kola ve meyve suyu dışında alkolsüz bir içeceğin bünyesinde olmadığı mekanda benim gibi icetea’ye talim edenler suyla takılsa da, her yediğinizin tadına “vay be “diyeceğinizi iddia edebilirim.
  • Bodrum’u benim için güzel yapan iki şey vardır ki bunları her sene yazıyorum muhtemelen. Birincisi Bodrum Marina Yacht Klübün yemekleri, ikincisi de Xuma. Yat klübe henüz teşrif edemesem de, Xuma’yla ilk buluşmamızı yaptık. Xuma’Nın yıllardır sürdürdüğü politikadan vazgeçip, sadece giriş ücreti uygulamasına geçmesini  (eskiden giriş fiyatı daha yüksekti ama tamamını içeride harcama için kullanabiliyordunuz) ve daha da önemlisi turistlerin buraya otobüslerle getirlmesi, her güzel şey bir gün kirlenecektir teorimi doğruladı.
  • Bu noktada Alaçatı Seaside’ın yanına Mehmet Ali yılmazgillerin otel yapacak ve Seaside’ın da kapanacak olması da hayatın acılı gerçekleri kısmında belirtmem gereken bir başka haber.
  • An itibariyle güneşten kaçarken  yazacak çok konum olsa da, yeni tatil kitabım Murat Uyurkulak’ın  Tol’u ile tanışıp, yazı konusu olacak gözlemlerime devam etmek için huzurlarınızdan ayrılıyorum.  
ps. başlık şarkısı tatil boyunca radyoda en çok duyduğum Sıla şarkısı

20 Temmuz 2011 Çarşamba

"bahçede ıhlamur masamda incir rakısı"

                                       

Ayça Şen sempatizanlığım malumunuz. Kendisinin bilumum gazete yazısını da, şarkı sözünü de, kitap satırını da usanmadan bu blogda kopyaladım ve hatta bu olayı o kadar abarttım ki bazı dikkatsiz google kullanıcıları bu blogu ayça şen’in sandı.
Köşeyazicisi, radyo diceycisi, reklamekmekçisi Ayça Şen her yerdeyken sorun yoktu. Sonra Radikal değişti ama o ben değişmem dedi, radyo alemlerine veda etti ve twitçi alemlerden de gitti. Ben bu sessizlik döneminde bir yerlerde kitabını yazıyordur, gün gelir tekrar döner piyasalara sanıyordum,  gelin görün ki  golü ters köşeden  yedim.Twitter alemine geri dönen  Ayça, eşiyle beraber, Alaçatı’da İL Fico diye bir restaurant açtıklarını duyurdu.
Prensip olarak popüler olanı önce reddedip sonra da fazlasıyla benimsemek gibi güzide özelliklerim vardır. Bu nedenle bugüne kadar Alaçatı tatil rotamda olmadı. Bu senede ise farklılık olsun diye kıyısından köşesinden bir görelim amacıyla yolumuzu çizdiğimizde, herkes alaçatı’ya gideceğini söylüyor , kesin çok kalabalık olacak önyargımı da her ihtimale karşın cebime attım.
2 günlük kısa ziyaretimin, sörften ve insanların çoğundan uzakta gerçekleştirdiğim dakikalara istinaden söylüyorum bence Alaçatı, popülaritesini hak edecek güzellikte. Bir tatilde aradığım güzel denize sahip olması beni benden alan birinci unsurken; kaldığımız otelde akşamüzeri çayla kek servisiyle karşılanmamız (her tatildeki hayalimdir) mutlulukta zirveyi görme nedenim olmuştur. Bunun içindir ki, gönül rahatlığıyla alaçatı’ya gideceklerin konaklayacak yer olarak Alaçatı Sörf oteli düşünmelerini öneririm.

                                             
Yazının başındaki Ayça Şen ipucunu Alaçatı ile birleştiren okur, yazımızın asıl konusunun  İL Fico’da yediğim yemek olduğunu tahmin etmiştir sanırım. Twitter’da memo (ayça ş’nin oğlu)’nun doğum günü olduğunu yazınca mekanda kendisini göreceğimi pek düşünmemiştim açıkçası ama kendisinden önce sesini duyunca bir tatlı tebessüm yerleşti suratıma.
İl Fico, çok tatlı bir mekan. Mekanda kocaman bir incir ağacı var ki, Fico’da İtalyanca’da incir demek olduğu için mekan ve isim uyumu 10 numara.  Bilenler için tarif etmek gerekirse Çivit kafeteryanın sol arasında kalan mekan, ALaçatı’nın o yoğun kalabalığından da biraz uzakta kaldığı için gayet keyifli. Yemeklerin detayını vermeden sadece hepsinin çok lezzetli olduğunu vurgulayıp, geri kalanı sizin damak zevkinize bırakmak isterim.
Bendeniz, arasıra bazı bazı yükselen girişgenliğimle, Ayça ş’ye kendisi için mekana geldiğimi pek tabi anlattım. Bununla beraber kendisine dair birçok şeyi de “biliyorum” diye vurgulayınca, hafif  takıntılı hayran profili de hafiften çizmedim değil. Tabi bu noktada ben lüzumsuz bilgiler insanıyım, google da olsa kendime depoluyorum her  şeyi demem absürt olacağından sustum. Sadece bir blog yazdığımı ve blogun hedaerında kendi şarkı sözünün yer aldığını belirtince, o da birkaç kez o bloga denk geldiğini söyledi;  ben  de  fazlasıyla şaşırıp, aynı zamanda elçi google’a teşekkürlerimi sundum. Bununla beraber başka muhabbetler de ettik ama o kadarı da bana kalsın artık diyorum.
Benim için fazlasıyla keyifli bu gece için de bir kez de buradan Tony ve Ayça Ş’ye teşekkürlerimi sunup, güzel mekanlarının şansının yaver gitmesini diliyorum. 

ps. başlık şarkısı Teninle Konuşmak- Ezginin Günlüğü (Ama ben Ortaçgil'den dinlemeyi seviyorum) 

14 Temmuz 2011 Perşembe

"aşık olmaya çalışıyorlardı: kalbi kanamalı tek ben miyim rahatlığı"



Tatilin ihtimali bile insanı rahatlatan bir unsur.  365 günün  15 günü ile kendimizi teselli etmek de insanlık adına bir utanç tablosu ama şu an bu acı gerçekle yüzleşmeyi tercih etmiyorum. 
Benim tatil adına kendime yüzleşmem gereken daha başka konular var;
Ben mobil bir insan değilim maalesef sayın okur. Bu nedenle benim için 2 günlük seyahat bile bir tuhaf huzursuzluk sebebi. Hem evden uzak olmak ne sebeple olursa olsun beni tedirgin ediyor, hem de eşya planlama derdi boynumu büküyor.
Hayatımda seyahatten bir gece önce valizimi hazırladığım zamanı hatırlamıyorum..Genelde seyahatten en az iki gece önce valizim hazırlanmış oluyor. Böyle de obsesif bir haliyet-i ruha sahibim ne yazık ki. Hiç olmasa bile götüreceğim eşyaları kafamdan netleştiriyor, sonradan valize yerleştiriyorum.
Ve genelde de nereye gidersem gideyim, ihtiyatlılık nedeniyle çok ama çok eşya ile gidiyorum.
Ama bu “çok “durumu benim hayatımın her yerinde kendini gösteren bir hal. Nereye dayandıracağımı bilmediğim psikolojik rahatsızlıklardan ötürü her şeyin çok olması gibi bir takıntım var. Şimdi bu yazdığım cümleden normalde hiçbir şey anlamamış olmanız lazım ki, ben konuyu açmak için detaylara gireyim.
Örneğin alışveriş hali. Hiçbir zaman bir şeyden sadece tek bir tane sahip olarak mutlu olamadım. (ağlasam sesimi duyar mısın blog ahalisi) Mesela bazı insanlar vardır ve genelde bu insanlar marka bağımlısıdır; bir tane marka alırlar ve onla bütün ömürlerini geçirirler, fayda/ömür rasyosunda da gayet yüksek bir oran elde ederler. Bazı insanlar vardır, markayla da işleri yoktur, ihtiyacı olan her şeyden bir adede sahiptirlerdir ve onun da hakkını verirler. 
Bir de benim gibi kılık kıyafet konusunda ayarı fazlasıyla kaçırmış olanlar vardır ki, bunu  birçok kadına özgü bir hal olarak değerlendirerek, kendimi önemseme halinden kurtulurum.

Yemek konusunda da prensiben önce  gözümün, sonra ruhumun ve en sonunda da midemin doyması taraftarıyım. Anlayacağınız yemeği değil, yiyebilme ihtimalini seviyorum ben. Sıklıkla verdiğim örnektir, reçel sevmeme rağmen kahvaltı masasında en az iki çeşit olmasını tercih eden açgözlülerdenim ben.
Yazdıkça başka şeyler de çağrışım yapıyor ve kendimden gerçekten nefret ediyorum.
Ben neden böyleyim? Bu şımarıklık sonradan düzelir mi? Acaba bilinçaltım alma/sahiplik ve mutluluk arasında nasıl bir bağ kurdu?
Arınmanın yolu nereden geçer?
Yeterli eşyayı aldığım ve gerçekten küçük bir valizle yola çıktığımda ruhumun da rahat olması, az eşya ile huzuru bulmam için hangi duvara çarpmam gerek?
Sorunsuzluk tüm sorunların kaynağı olabilir mi?

ps. başlık şiiri Akif Kurtuluş-Kalbi Kanamalı Tek Ben miyim?

11 Temmuz 2011 Pazartesi

"ve herkesin aslında kendi gönlüne bir borcu kalır"

Genel bir kanıya varmak doğru mu bilmiyorum ama film yapılan romanlarda kitabın hakkını verememek gibi bir dert vardır. Haliyle 350 sayfalık romanı 2 saate sığdırmak kolay olmaz, hikaye değişir, bir şeyler atlanır, karakterlerin kelimeyle işlenme işi filmde oyuncuların yeteneğine bırakılır ve filmler  romanın okurlarına buruk bir tat bırakır.

Bu durumun aksi yaşandığında da genelde film sayesinde romandan haberdar olanlar, filmin devamında kitap nasılmış peki diye bir el atar ve genelde de hayal kırıklığına uğramazlar. (Tabi aramızdaki bazıları da 2 saatte izlediğim film için niye bir de kitap okuyim derler ki, an itibariyle kendileri yazı konumuz değil.)
Gelin görün ki, bu noktada hayalgücünüzü mecburen rafa kaldırmanız gerekir. Sizin için tüm karakterlerin rol modelleri çizilmiş, castı yapılmıştır ve siz o satırları okurken sadece bir oyuncuyu oturtursunuz hikayeye. Kolay olduğu kadar heyecan kaçırıcı bir haldir bu ve her okurun da hoşuna gitmez.

Bir süredir Emrah Serbes'in ilk romanı Her Temas İz Bırakır'ı okuduğum için gönül rahatlıkla söyleyebilirim ki, ben önce Behzat Ç'yi izleyip sonra kitabı okumaktan hiç pişman değilim. Çünkü bazen sonları bilseniz bilmek, o sona gidişe dair ilginizi öldürmüyor. Ben de böyle bir kitap okuduğumu düşünüyor ve çaktırmadan tüm oyuncuları da hikayedeki rollerine adapte ediyorum. 

Bu vesileyle de kitaptan iki kuple satırı sizinle paylaşmak istiyorum. Ayrıca kitabın sonunda Erkan Goloğlu'nun (bknz. AKif Kurtuluş) betimlemesinden esinlendiğini belirttiği için de Emrah Serbes'i daha da seviyorum. 

"Telafisi en güç şey dikkatsizlik sonucu kırılan kalplerdir. İş işten geçtiğinde bütün mazeretler tedavülden kalklar, kıran da kırılan da piç gibi ortada kalır. "
"Alışkanlıklar günlük yaşamın diktatörleridir. "

Kitap da okurum, magazin de izlerim kıvamında olacak ama hafta sonu izlediğim bir akıl boşaltıcı programda duyduğum satırları da sizinle paylaşmak istiyorum. 

3 kuşak Kaya Çilingiroğlu'lardan en büyüğü ve rahmetli olanı; ortanca Kaya'ya "akla nazar değmez" diye bir hatırlatma yaparmış. Bu derin sözün meali; kimse kimsenin aklını beğenmez, herkes kendini akıllı sanarmış ki, Montaigne'nin benzer bir denemesini de okuyanlar hatırlar sanırım. 

itiraf ediyorum, genelde aklımı pek matah bulup, sonra çok büyük yanılgı içinde olduğumu anlasam da, ara sıra bazı bazı zekasına şapka çıkarttığım insanlarla da karşılaşıyorum. Ama bugüne kadar kimsenin zekasına aşık olmadım, bundan sonra da olacağımı sanmıyorum. IQ'um veya EQ'um ne olursa olsun uzunca bir süre de  "ben onun kalbinin güzelliğine aşık oldum" veya" ben onun zekasına aşığım" gibi klişe beyanatlardan uzak duracağımı düşünüyorum.
Bunun içindir ki acilen magazine son vererek kitap alemime geri dönüyorum. 

ps. başlık şiiri Akif Kurtuluş

"her şeyin farkındayım adın yok sanın yok"

  • Aranan Ayça Şen, nihayet alaçatı’da bulundu. Kendisi Deniz Arcak’la beraber il fico diye bir restoran açmış ve bu sektöre dair şaşkınlıklarını minik minik twitter’da paylaşmakta. Yolum oralara düşerse pek tabiî ki il fico’ya gidip, kendisine dair sempatik hissiyatlarımı paylaşmak ve daha da önemlisi bu gizli Tony enişteyi görmeyi gerçekten çok istiyorum.
  • Hissiyatlar demişken, geçtiğimiz Cumartesi Arnavutköy’de girandola’dan dondurma alıp, koştura koştura arabaya giderken, karanlıkta bir başına telefonuna bakan ( ve muhtemelen ntv cumartesi programı için ulaşım aracı bekleyen) Şebnem Bozoklu’ya ben sizi çok seviyorum diyerek, bir sokakarası itirafında bulundum. Bu arada ben yürümeye devam ediyordum, kendisinden şaşkınlıkla kafasını kaldırıp teşekkür etti ve tüm bu olaylar sanırım 15 sn’de gerçekleşti.  Bir başka itiraf olarak da, genelde sıkıcı olmaktan dert yansam da bazen kendimi bile şaşırttığımı belirtmeliyim.
  • Şans faktörü fevkalade subjektif bir hal. Daha doğrusu bir olay için şanslı olduğunuzu söylemek için birçok boyutta düşünüp, taşınmanız ve sonuca bakmanız gerekiyor. Ben eskiden çok şanslı bir insan olduğunu sanan, ardından kırdığı 3 aynanın gölgesini hayatında hisseden bir insanım. Bu nedenle, kendimi şanslı gördüğüm vakit, dur bakalım bir bekle işin sonunu gör diyorum ve genelde de 90’ı görmeden golü kalemde görüyorum.
  • Alışveriş konusunda fevkaladenin fevkinde batmış durumundayım. Bu nedenle size bu uğurda edindiğim bolca avm gözlemi sunabilirim. Mesela H&M yokken bu ülkenin ne şekilde giyindiğini gerçekten merak ettiğimi belirtmeliyim. Bir Pazar günü, girip sadece sırayı görüp kaçtığım istinyepark H&M’e hafta içi uğradığımda tablo pek de farklı değildi. Daha da vahimi, ben de sıraya rağmen bir şeyler aldım. Ama bunlar illa oradan almam gereken şeyler miydi? Hayır tabiî ki, ama Allah o toplum psikolojisi denilen şeyi nasıl biliyorsa öyle yapsın.
  • House cafesever bir bünye değilim. Ekstrem bir olay olmazsa, sadece kapısının önünden geçerim, özelikle de Nişantaşı’ndakinin önünden geçiyorsam, Mansur Forutan orada mı diye bir göz atarım. Bu noktada geçen Pazar Ortaköy house cafe’ye gitmemin nedeni, bir “şehirde bunalmışlık göstergesi” bir farklı ne yapsak halindendir.  Gittik de ne oldu, en az yarım saat beklediğim yemek soğuk geldi.  Söylediğimde gayet ilgilendiler, özür dilediler falan ama ne oldu, yeni gelen et de gayet pişmemişti. Ama ben asabiyetimden yiyebileceğimi yedim ve olay mahalinden uzaklaştım, bir daha da gitmeyeyim diye not defterime çizgimi çektim.
  • Ultra cool kadın Kate Moss’un düğün haberi sayesinde şunu sorgulama gereksinimi duydum, evlenen çiftler bir hediye listesi yapmalı mı yapmamalı mı? Klasik türk geleneklerine uymayan bir tavır olsa da, bence acilen tüm düğünlerde bu uygulamaya geçilmeli.  Ben mesela altın hediye etmek istemiyorum ama bu noktada ne alınmalı sorununun da cevabını veremiyorum. Oysaki olsa güzel bir liste, seçsek içinden bir hediye daha anlamlı olmaz mı? Şimdi bana hediye öyle siparişle olur mu diyenlere, altın almanın anlam ve mana kısmı nerede diye sormak isterim.
ps. yazıdan bağımsız şekilde eklediğim tatil ilüstrasyonunun da yazısı pek yakında gelecek. 
ps. 2. başlık şarkısı Hande Yener- Anlatsana

6 Temmuz 2011 Çarşamba

"düşerken duramazsın susarken anlatamazsın"

• Kıvamında olduğu sürece bronz olmayı seviyorum. Hatta istiyorum ki, bütün yaz bronz bir tenim olsun. Güneşin altında sıcaktan pişmeden, cildimi yaşlandırmadan, yapay durmadan bronz olabilmeyi istiyor, kremler falan filanların bu işin doğallık kısmına ters olduğunu bildiğimden "iste konuş dur" faaliyetlerimin arasına alıyorum.

• İş hayatında da kırmızıyla karışık bronzluksa, kısa tatilim bitti ben yine görevimin başındayım mesajını veriyor bana. Ve ben bronz olmadıkça, insanların bronzluklarını değerlendiriyor, gayet kararında bronzlaşan bünyeleri de kendimce tebrik ediyorum. Sağlık yönünden ötürü bronzlaşmayan bünyeleri tebrik etsem de, ben bu saçma ten rengimi koyulaştırmayı sevenlerdenim. Yine de Eda Taşpınar cilt kanseri olmaz da ben olursam feci çirkefleşirim şimdiden söyleyim.

• Tatile henüz çıkmasam da, geçen senelerdeki geçici dövme konumuza değinebilirim. Aslında önce orjinal dövmeyi ele almak lazım. Benim için en güzel dövme başkasının vücudunda olan dövmedir. Yani bazı dövmeleri beğensem de, kendime yaptırdığım anda olayın benim için biteceğini düşünüyorum.(elde etmenin getirdiği o hazin tat)

• Ve birçok insanın da dövmeyi sarhoş kafayla yaptırdığını düşünüyorum. Sektöre çok yakın olmasam da, dövme konusunda çok geniş bir yelpazenin olmadığını düşünüyorum. Ve klasik diktatör ruhumla, her dövme için 1 haftalık düşünme süresinin şart koşulmasını öneriyorum.

• Yani o kadar ama o kadar kötü dövmeler gördüm ki bu hafta sonu, genelde sırta yaptırıldığı için sahipleri kesinlikle çok şanslı. Ben her gün o dövmeyi görsem, kendimden soğurdum yeminle. Gerçi benim bu aralar kendimden nefret etmek için bir dövmeye ihtiyacım yok, aynalara bakmadan da kendimle sürdürdüğüm seviyeli nefret ilişkisini yürütürüm diye düşünüyorum.

• Depresif haller nedeniyle de içimde, kestirsek mi saçları hali kıpır kıpır gezinmekte. Şu an için orta kararsızlıkta olsam da, bayram vesilesi ile yeni bir olaya el atabilirim sanırım. Hiç olmadı bir kahkülle kendimi kandırırım.

• An itibariyle leyla ile mecnun'un ilk bölümünü izliyorum ve oyunculukların birçoğunun farkedilir oranda değiştiğini ama ismail abi fenomeninin olayın başından beri özünü koruduğunu görüyorum. Yeni sezon başlayana kadar tekrarlarını yayınlayacak trt’yi de gerçekten gözlerinden öpmek istiyorum.

• Dün twitter'dan da naklen yayın yaptığım üzere sezon finali beni epeyce hayalkırıklığına uğratsa (kötü son hastalığı) da, geride kalan 19 bölüm ve albüm değerindeki 3 şarkı için kaçıranlar bu son fırsatı da tepmesin artık diye son sözümü söylüyorum.

ps. başlık şarkısı leyla ile mecnun'un son hiti yalan'dan

3 Temmuz 2011 Pazar

"Dava düşmüş kalp aşımından "

Uzun zamandır yazı konusu yapmamama rağmen ayşe özyılmazel bu blogda adı geçen ünlüler arasında sanırım ilk 5'te yer alır. Kendisi sağolsun medyaya olduğu gibi bana da bolca yazı konusu verdi bugüne kadar. Ama itiraf etmeliyim bugünkü yazı konusu kadar hiç şaşırtmadı bizi. 

Çarşamba gününden beri ülkenin en büyük gündemi Ayşe Özyılmazel ile Ali Taran'ın süpriz evliliği. Gerçi o günden itibaren her tarafımız bu haberle dolduğundan, ben artık olayı kanıksama seviyesine de geldim.

Müsadenizle önce gizli kalmış psikologcu yanımı konuşturup, daha sonra magazinci yanımla konuyu değerlendireceğim.

Ayşe Özyılmazel'in ciddi bir sevgi açlığı olduğu malumunuz. "bir şey eksik o da enerji" derken, sanırım aslında kendini tarif ediyor. Ayşe Özyılmazel, birçoğumuzun görüşüyle hiçbir şey olamayacak kapasitesiyle bir şey olanlardan ama nedense yine de mutlu değil. Birçoğumuz derken, bu fikriyata sahiplerden birinin Hasan Pulur olduğunu da hatırlatmak isterim. Cv'sine bakarsak, gazeteci, röportaj yapar, şarkı söyler fırsat bulduğunda da bacak açar diyebiliriz kendisi için. 

Gelin görün ki, ne yaparsa yapsın hep gönül ilişkileri ile tavan yapar magazin gündeminde. En kısa ilişkisi Okan Bayülgen'le olsa da en çok onun üzerine haber olmuştur herhalde. Sevgi açlığı hadisesinden ötürü, bir ilişkisi olduğunda neşe saçar ayşe ö. Fırsta bulursa da ayşe arman'a bir aşk, mutluluk röportajı verir.

Her kadın hayatındaki erkeklerde babasını mı arar bilemiyorum ama AYşe Ö'nün ilişkilerinde bir baba figürü aradığı gerçeği Haşmet Babaoğlu ilişkisinden beri malumumuz. Babasıyla annesinin ayrılmasında uzun süre babasına kızgın olması (ablasıyla kıyaslanırsa) da bu tezimi benim gözümde destekliyor.

Bu yüzden Ali Taran'la aralarındaki yaş farkına pek şaşıranlardan değilim. Benim anlamadığım kısım, anlatıldığı gibiyse bu kadar kısa sürede yaşadıkları ilişkiyi evliliğe dönüştürme hızları. Yani sadece bir ilişki yaşasalar, hayat yanyana nasıl olur bir görseler ne çıkar? Onlara da mı mahalle baskısı yapıyor bu toplum? Gerçi bu noktada da şöyle bir teorim var; böyle süpriz ilişkilerde yaşananların gerçek olmadığını hisseden çiftler büyü bozulup gerçek yüzlerine çarpmasın diye evlilikle olayı  acilen kutsallaştırıyorlar. Tabi bu noktada, böyle çılgın ilişkilerden anlamayan bendenizin boşanma tahmini de sadece 6 ay oluyor. 

Ali Taran'ın kanserli karısından ayrılıp, bir çırpıda yeni bir evlilik yapması konusunu da klişe olarak antropoza bağlayanlardanım. Yani Ali Taran bugüne kadar hep tuhaf tuhaf hallerde çıktı karşımıza (tekne ofis, dubai'de beyaz elbiseler içindeki haller), o nedenle bu evlilik de ondan beklendiği gibi şaşırtıcı. Beni asıl şaşırtan, ertuğrul özkök'ün kendisi hakkında yazdığı, 3 yıl önce karısına aşık olan adamın karısını hastayken terketmesi üzerine yazı oldu. Kendisinden bu hassasiyeti beklemiyordum açıkçası. Nihayetinde ALi Taran'ın karısıyla ilişkilerinin ne boyutta olduğunu, karısının sağlık durumunu, hastalığın ilişkilerinin nasıl etkilediğini magazin haberleri üzerinden anlamamız zor. Bu yüzden de gazetelerdeki tüm imaların aksine, bu konuların kulaktan dolma bilgilerle bizi aşacağını düşünüyorum.

Tüm tabloya bakınca, sevgiye aç genç bir kadın ile ona sevgi verip, buna karşılık hayatına renk girecek bir yaş almış erkek. Bu noktada hediye edilen Range Rover jipi nasıl konumlandırmalıyız pek bilemiyorum.

Ayşe Ö'nün aşka olan inancını, bugüne kadar yaşadığı tüm ilişkileri büyük heyecanla medyayla paylaşmasını, takdir edilmesi gereken bir iyimserlik olarak görüyor; uzun süredir okumadığım için çok da mutlu olduğum yazılarına magazin merakım nedeniyle geri dönmeyi planlıyorum. 

bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Bir Lübnan'lı ex damat adayı vardı, onla neden ayrıldı Ayşe Ö? 

AYşe Ö, kesinlikle saçlarını toplamalı. Açık saçlı haline, düğün münasebetiyle laf etmiyorum.
Ama tırnak ve ojeler içinse müsadenizle eyvah eyvah diyeceğim.

ps. başlık şarkısı Ayşe Ö ile Sabıkalı

1 Temmuz 2011 Cuma

"hangisi sen?"


Daha öncede kaç kere yazmışsam da bugün tekrar etmek de fayda görüyorum. Fiziksel şiddet kısmını gözardı edersek, bir kadına en çok zararı yine bir kadın veriyor. Bazen bu kadının kendisi de olabiliyor ama o zaten ayrı bir yazı konusu.

Israrla söylüyorum, gurbetçi ve turistler dışında insan sevmeme konusunda ayrımcılığım yok. Birini erkek diye , ya da kadın diye ne daha çok severim, ne de nefret ederim. Bu da tam bir biseksüel açıklaması gibi oldu ama anlatmak istediğimi sanırım anladınız.

Ben misal kadınların daha detaycı olmasından, erkeklerin ise empatiden uzak olmasından muzdaribim. Kadınların hayatı çok ciddiye alması ama erkeklerin hep çocuk kalması da ayrı bir dert. İş hayatında kadınların başarılı olmak için illa bir tercih yapmak zorunda kaldığı gerçeğiyle de neredeyse her gün yüzleşiyorum.

Ve iş hayatındaki ayrımcılıktan ziyade, iş hayatında kadınların “kadın önyargısı”ndan ciddi ciddi hemcinslerim adına utanıyorum.

Ben bugüne kadar birebir hep kadın yöneticiler ile çalıştığımdan diğer tarafı da görebileyim diye artık erkek bir yönetici ile çalışmak istiyorum. Ama “Ayy illa erkek yöneticim olsun” tavrım yok. Çünkü derinlemesine gözlemlediğim iş hayatında olayın cinsiyetle değil, kişilik ve iş yapış tarzı ile ilgili olduğunu düşünüyorum.

Kim ne derse desin bir çalışan, erkek diye daha başarılı olmaz. Daha akıllı olur derseniz onu bilemem, bu kadar bilim adamının sürekli erkek çıkmasında kesin vardır bir neden. Bir de biz kadınlar gibi her şeyi yüz kere düşünmediklerinden, akıllarını daha efektif kullandıklarını da düşünebiliriz bu başka.

Çocuk da yaparım, kariyer de lafı gerçek olsaydı; Nil Karaibrahimgil’in bugüne kadar çocuk doğurması gerekirdi diye düşünenlerdenim. Kimse bunu söze dökmese de, çocuk doğuran çoğu kadına artık kariyerinden vazgeçti gözüyle ( hırçınlığını yitireceği endişe ile) bakan sayısız erkek var.

Ama bugünkü yazı konum erkekler değil. Erkeklerden daha erkek kesilen kadınlar.

Belki benim çevreme böyleleri denk geliyor bilemem ama kadınlarla çalışmayı tercih etmeyen kadınlar var. Ve bunu alenen açık saçık beyan edenlerin çoğunlukla düşünmediği bir şey var; bu tavırın aynısı gün gelip size uygulandığında, hiçbir şey deme hakkınız yok. Gün gelip, bir erkek ya da bir kadın sizinle cinsiyetinizden dolayı çalışmak istemezse, neye ve kime itiraz edebilirsiniz? Ayrımcılığı kendinden başlatan biri kendisine yapılan ayrımcılığa ne şekilde itiraz edebilir ki?

İşte bu yüzden kadınlar, hem erkekler hem de kadınlar tarafından destek görmedikleri için yönetici oldukları zaman daha hırçın ve anlayışsız olmayı tercih ediyorlar. (konuyla ilgili bir ece temelkuran yazısını da bulabilirsem daha sonra ekleyeceğim)

Ve işte tam da bu yüzden, birçok şirketin üst yönetimi erkek egemenliğinde. Bu mantık devam ettiği sürece, öyle de kalmaya devam edecek.

Bense dediğim gibi, çalışma ahlakını, iş yapış tarzının cinsiyetle değil, kişilikle ilgili olduğunu düşündüğümden, kişisel kaprislerini işine yansıtmayan ve sorumluluk bilinci yüksek insanlarla çalışmayı tercih ediyorum. Umarım ilerde de aynı şekilde düşünmeye devam ederim.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

Sizin istedikleriniz bin zahmet yapıp, bir erkeğin ricasını hemen gerçekleştiren hemcinslerimden de itinayla utanmaya devam ediyorum.

Coming soon;

Ayşe Özyılmazel ve Ali Taran’ın yıldırım nikahı üzerine yazı yazmamak blog anlayışıma ters. Sadece düğün olsun bir de fotoğrafları elimde olsun diye bekliyorum. Böyle bir konuyu gözardı etmeyecek kadar magazin bağımlısı olduğum malumunuz.

ps. başlık şarkısı Hangisi Sen ile Jehan Barbur