30 Haziran 2011 Perşembe

"çok konuşan erkenden ölür konuşmayan sömürülür "

suni twitter tartışmaları üzerine vol.2;
Dün Ece Temelkuran twitter'da, "Havayollarında "silent flight" diye bir uygulama olsa. Ekstra ücret ödeyerek çocuksuz ve sessiz uçaklara binebilsek... İyi olmaz mı ey THY!" böyle bir beyanatta bulundu ve sonrasında küçük çaplı bir asma kesme kampanyası başladı.
Benzer hissiyatlara dair bir yazıyı da daha önce Yiğit Karaahmet için yazmıştı. Ama kendisinin misyonu her şeye ters yönden bakmak olduğu için bu yazı pek tepki toplamazken, ece temelkuran vatan haini noktasına epey yakınlaştı.
Bendeniz bu yazıları bekar ve sıfır çocuk sahibi olarak yazıyorum. Anlayacağınız çocuk sahibi olma kavramından çok uzağım. Ama az biraz empati yapabildiğimi iddia ediyorum.
Bu yüzden de bizlerin çocuk sahibi olanların hallerinden anlayamamıza rağmen, çocuk sahibi insanların vakti zamanında çocuksuz olduğunu ve o zamanki kendi hallerini düşünerek, bizi anlayabileceklerin sanıyorum. 
Sanırım bu konuda hemfikiriz, çocuk sahibi olmak, kendinden önce başkasını düşünmeye başlamaktır değil mi? Çocuk sahibi olana kadar çocuğumuz şımarık bir çocuk olarak hayatımıza devam ediyoruz. Bazıları çocuk sahibi olduktan sonra da bu şımarıklarını koruyabiliyor ki, gerçekten takdir ediyorum kendilerini.
Ve Ece Temelkuran'ın çocuklu ve çocuksuz olmasını istemesini de sanırım çocuksuz olduğum için anlıyorum. Bugüne kadar hiçbir seyahatimde bir çocuk sesi beni deli etmedi. Genelde de muhabbet eder, özellikle de ağlıyorsa çaresizlik içindeki anneye yardımcı olmaya çalışırım.  Ama özellikle uzun bir seyahatte daha sessiz bir ortamı tercih etme şansım olursa da buna itiraz edemem. Bunu itiraz etmeyi de insanlıkla bağlantısını şahsen bağdaştıramıyorum. 
Bir de biraz hadsizlikte yapıp olaya ters köşeden bakıyorum ve çocuğuyla seyahat ederken onun ağlamasını dindiremediği için tedirgin olan ailelerin, bu sayede kendilerini daha rahat hissedeceklerini düşünüyorum. 
Bu konuda Ece Temelkuran'ın aldığı aşırı tepkide, bugüne kadar çizdiği aşırı hassas imajı var ki, asıl sorun o imaja körü körüne inanmakta bence. Ben ne Ece Temelkuran'In ne de Can Dündar'ın kanatsız melek olduklarına inanacak yaşı çoktan geçtiğimden; bu yüzden de birinin karısını aldatması, diğerinin çocuklardan uzakta kalması şaşırtmıyor beni.
Zaten biz hala niye insandan gelen bir şeye şaşırıyoruz bunu da anlamıyorum.
Birbirimize tahammülümüzün bu kadar azaldığı bir noktada, fikrimizi söyleme özgürlüğümüz daha ne kadar elimizde kalır bunu da gerçekten merak ediyorum. 

ps. başlık şarkısı Rashit- Ne yaparsan yap

"bir şey söylemezsen aptal olursun "


Twitter değişik bir dünya. Dünyanın normal olan bir kısmı var mı orası da tartışılır ya neyse.

Mesela özellikle seçim öncesinde birçok fake accountun yer aldığı bir yer haline geldi twitter. Bu kişiler sadece politik muhalefet amaçlı account kurup, ona buna laf yetiştirip, hakaret etti mesela. Bununla birlikte, birçok ünlünün retweet ettiği kişiler nedeniyle “bu kafa neyin kafası” diye kendi kendime sordum.

Bir de şunu farkettim ki, bilinçli veya bilinçsiz bir ünlü absürd bir twiti retweet ederek, o kişiyi takipçilerine hedef gösteriyor. Şahsen gerçekten bazı yazılanlara, ne diyorsun dostum sen, bir kendine gel deme hissiyatı bende de oluşuyor. Gelin görün ki, her laf da takipçi de sahibini bağlar. Yani bana yazılan bir twit için bir gazeteci laf yetiştirmeyecekse, ben de bir başkası için bunu yapmam. Bu bazen bir gazeteci bazen de bir müzisyen olabilir tabi o ayrı.

Bu noktada muhafazakar kesim kızları ile platonik aşk yaşayan Ahmet Hakan tabi bir numarada. Ama daha önce de bir yerlere karalamıştım, bu kesim vakti zamanında Ahmet Hakan’ı ciddi bir damat adayı olarak konumlandırmış belli ki. Bu nedenle de yaşadığı dönüşüm en çok onları hayal kırıklığı uğratmış, her lafına başka bir laf sokma ile cevap vermeleri de o nedenle.

Benim en güldüğüm ise Ahmet Hakan’ı rüyalarında görme muhabbetleri. O kadar çok böyle twit okudum ki, ak sakallı dede yerine ahmet hakan’ın artık rüyalara girdiğine kanaat getirdim.

Bir de bu aralardaki twitter konum güneş duru var. Reddciler az çok bilir, güneş duru asabi bir abimiz. Hayata karşı bu genel asabiyetini  nedenlerine dair fikriyatlarımı kusburnu ile paylaştım ama burada yazmayı -psikolojik uzmanlık alanımı resmileşmediğ için- uygun görmüyorum.

Aslında güneş duru ile “hiçbir şeyi beğenmemek” konusunda gayet benzeşiyoruz. Ama o olayı biraz daha abartıyor ve daha da kötüsü, herkesi eleştirme hakkını kendinde bulurken, aynı hakkı başkasına vermiyor. (bu noktada da benzeşiyor olsak da, konumuz şimdi bu değil)

Mesela yakın zamanda, bir akşam. İşte ben ilk albümüzdeki şu şarkıları da sevmezdim. Mesela bu gruptaki insanları severim ama şarkılarını sevmem. Bundan nefret ederim ama müziklerini beğenirim gibi beyanatlarda bulundum.

Şimdi bu soruları birileri ona sorsa bile otomatik bir şekilde bu twitleri görünce diyorsunuz ki, ne alaka böyle bir muhabbete giriyor. Ayrıca herkesin kendi gibi olması istemi de absürd. Evet çoğumuz aynı dertten muzdaribiz ama, birileri acılı arabesk rock yapıyorsa ve başka birileri de onları dinliyorsa, lerzan mutlu’yla herkes mutlu durumu gibi bir şey. Bir de tabi durup dururken bu kadar laf eden birinin, yaptıkları eleştirildiği zaman da, “kendi görüşüdür” olgunluğunu göstermesini beklerim ki, bunu da yapamadığı için bu kadar laf ediyorum.

Diğer mevzu çocuklu ve çocuksuz ailelerin savaşını ele alacağımız bir sonraki yazımızda görüşmek üzere twiti ile kalın sayın okur.

ps. başlık şarkısı Rashit- Ne Yaparsan Yap

27 Haziran 2011 Pazartesi

"sahipsiz kaldım yalan gibi"

  • Bu ülke her yanıyla tuhaf ve absürd bir ülke. Bunu çok ülke gördüğüm için değil, çok bilmişlik için ideal bir giriş olduğu için söylüyorum.
  • Uyuşturucu kullanmak nedeniyle bir süre hapiste yatan Deniz Seki, daha sonra polis balosunda ya da emniyetle ilgili bir organizasyonda sahneye çıkıyor;
  • Türkçesi her zaman şiveli olan İbrahim Tatlıses, Türkçe olimpiyatlarının bir bölümünde telefon bağlantısı yapıyor. Hasta olduğu ve gözlerden uzak olduğu için merak edilmesini anlıyorum ama bu bilgilendirmenin niye Türkçe olimpiyatlarına denk geldiğini bir türlü kavrayamıyorum.
  • Gerçi Türkçe Olimpiyatlarını da baştan sonra kavrayamıyorum ama şimdi derin kelime haznemi bu gereksiz organizasyon için harcamak istemiyorum.
  • Mevsimin popüler faaliyeti diyet olduğu için, ben de popülerlikten ara sıra bazı bazı kaçtığım için diyet faaliyetlerimi tatil sonrası için planlıyorum. Tabi bunun adına ötelemek de diyebiliriz ama niyetim ciddi. 
  • Ama o zamana kadar da elim boş durmasın diye diyet dünyasına kademeli geçiş yapmayı planlıyorum. Öncelikle olarak asitli içeceği bırakma ihtimalime sarıldım. Ardından da çayda şekeri terk ettim. 
  • İnsan her bir halta çabuk alıştığı için şekersiz çayın tadını resmen unutmuşum. Bu nedenle de kısa zamanda şekersiz çay içeceğime hiç içmem noktasına yavaş yavaş geldim. Şekersiz çayın kötülüğünden yanında tatlı başka şeyler yemem, diyet niyetime biraz gölge düşürse de, çayı tamamen terk edersem bu beladan kurtulurum diye hayal ediyorum. 
  • Şekerden vazgeçerim, kirazdan üzümden yolunu beklediğim incirden vazgeçmem diyerek restimi çekiyor, şişko patateslik yolumda tüm iddiamla ilerliyorum.
ps. fotoğrafımızın yazıyla bir alakası yok ama olmasına da gerek yok, çünkü kedicik tüm konulardan bağımsız olarak pek şapşal
ps.2. başlık şarkısı Hançer ve Sibel Can

"yitip giden insanlara, dostlarıma ağlarım"


Günümüz dizi oyuncularının popüler beyanatıdır; "gönlüm sinemada, ama işte dizi de yapıyoruz ki para kazanalım" ve bu beyanat her sezon en az bir oyuncu tarafından sarfedilir.  Şahsen ben eskiden bu beyanatlara uyuz olurdum. Özellikle Nejat İşler'in burun kıvırmaları sonrasında popüler yapımlarda yer almasını da abesle iştigal bulurdum. Bu yaptığın işten bu kadar nemalanıp da sonra burun kıvırmak şımarıklık gelirdi bana.
Gelin görün ki gözümün nuru Leyla ile Mecnun'un pek muhterem yönetmeni Onur Ünlü, bir röportajındaki "alt tarafı bir dizi yapıyoruz, kendimizi çok da önemsememek lazım" dediğinde hiç kızmadım kendisine.  Bu beni tutarsız mı yapar bilmiyorum ama genel olarak şu fani dünyada önemsenmeye değer gerçekten sayılı meslek olduğunu düşünüyorum. Benim derdim kendini dev aynasında görmek değil, yaptığın işe saygı duymak. 
Kaldı ki yaptığı işi emaneten yapan, sorgulamayan insanlara da itinayla gıcık olmak gibi de bir kötü huyum var.
Bu noktada bizi uyuşturmak amacıyla faaliyet gösteren TV'lerde izlediğimiz dizilere de pek kendimizi kaptırmamak gerekiyor biliyorum. Ama fakat ve lakin, kazın ayağı öyle olmuyor işte sayın okur. 
Neden oluyor, nasıl oluyor bilmiyorum ama biz tv hadisesine biraz fazla kendimizi kaptırıyoruz. Behzat Ç, sezon finalinde ters köşeye öyle bir yatırıyor ki bizi ağzımız açık kalıyor. Önce üzülsek mi, şaşırsak mı, kızsak mı karar veremiyoruz. Nihayetinde hepsi bir hikaye, gerçek değil di mi? Çok şükür bunun da farkındayız ama yine de bir şeylere inanmanın ayarını fevkalade kaçıyoruz. 
Kaldı ki, bendeniz Şule faktörü hakkında uyarılmış olmama rağmen gerçeği yoksaymayı tercih ettiğimden, bir güzel şaşırdım, daha da kötüsü sabah uyandığım da yine dizinin son bölümünü düşündüm. 
Ve bu noktada, normal olan dizi izlememek mi, izleyip dizi bittiğinde olayı kafada bitirmek mi nedir,  yaz dönemindeki absürt tv dizilerinden nasıl kendimizi koruyabiliriz, Leyla ile Mecnun'suz haftalar nasıl geçer bu konuda da derin fikriyatlarınıza danışıyorum.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
Başkası yapsa çok kızardım ama Harun'un nikah masasından kalkmasına sevindiğimi itiraf etmeliyim.
Dizi bittiği için bünyemdeki polisiye dengesini korumak için, gecikmeli olarak  Behzat ç serisini okumaya başlıyorum. 
Dizinin sonu itibariyle de, varsa öyle bir taraf, Behzat Şule'yi öldürsün grubuna dahil olmayı tercih ediyorum. 

ps. başlık şarkısı Pilli Bebek- Siyah Beyaz

24 Haziran 2011 Cuma

"Zaman geçiyor gözlerinde"



İçimdeki Alman disiplini mi beni sıkıcı yapıyor ben sıkıcı olduğum için mi Alman disiplinini destekliyorum bilemiyorum. Gelin görün ki ben, zaten hayatımızda az kural varmış gibi, bir de kendi kafamdan kurallar uydurup, buna göre iyice daraltılmış bir çerçevede yaşıyorum. Hatta itiraf etmek gerekirse, bazen başkalarını da bu kurallar doğrultusunda değerlendiriyorum daha da kötüsü yargılıyorum. Gerçi bu yargılam işini hepimiz az çok yapıyoruz ve o noktada da hep kendi doğrularımızdan yola çıkıyoruz.

Ben mesela çok şükür bir bankada çalışmadığım için kıyafet konusunda katı kuralları olan işlerde çalışmadım bugüne kadar. Gerçi çalışsam da alman disiplinim nedeniyle çok sıkıntı çekmeyeceğim aşikar.

Şimdi bu noktada size şu soruyu sormak istiyorum sayın okur; müşteriyle birebir temas halinde olmadığınız bir işte çalıştığınızda bir kıyafet yönetmeliği olmalı mı olmamalı mı?

Ben girişten de anladığınız üzere, olmalı tarafındayım. Yani bu illa klasik giyinilecek, kot giyilmeyecek şeklinde değil. Kotla falan hiç derdim yok benim. Bendeniz sadece hayatın her alanında belli bir standart arıyorum. Adı iş olan yere de kumsala gittiğimiz gibi gitmemeliyiz ki tatilin kıymeti olsun diye düşünüyorum.

İş yeri dediğiniz yer çok ciddi olmak zorunda değil, bunda hem fikirim. Rengarenk giyinmeye de bayılıyorum evet ama bazı insanların otokontrol mekanizmaları olmadığı için gerçekten ayarı kaçırdıklarını düşünüyorum. Koca koca insanları da kıyafetlerinden ötürü uyarmayı abesle iştigal sandığımdan, bir kriterin en azından sınırları çizeceğine inanıyorum. Aslında bu önerim yasakçı zihniyet mantığından farksız, bunun da farkındayım.

Tabi bir de bu kıyafet olayında, reklam ajansında çalışsan böyle giyinebilirsin muhabbeti vardır. Bu mantıkla bence ar-ge’ciler de aynı şekilde rahat olabilirler de, benim sorunum rahatın sınırı nedir? Ya da sınırı olmalı mıdır?

Ben kuralcı yanımla evet olmalı diyorum. Çünkü hepimizin içinde az veya çok bir şekilci ruh olduğu için ve imaj hiçbir şeydir, susuzluk her şey, sadece bir reklam sloganı olduğu için bazen kıyafetlerimizin yaptıklarımızın önüne geçebilceğini düşünüyorum. Her türlü farklılık, karşınızdakinin konstrasyonunu dağıttığını ve çoğumuzun sadece iş odaklı olması mümkün olmadığı için, bazı noktalarda ne yazık ki biz değil kıyafetlerimiz konuşuyor.

Bu noktada bana, tüm renklerimizi kurutup tek tip üniformamı giyelim derseniz, cevabım tabiki hayır. Kaldı ki insanların moda adı altında tep tipleştiğini görüp buna da üzülenlerdenim. Benim derdim renklerde değil, daha çok bir tertip ve düzen olmasında. Çok net söylüyorum, erkeklerin kargo şortlarıyla giydiği ve kıllı bacaklarını sergilediği bir ortam da çalışmak istemezdim. Böğürlerini açma sevdalısı erkekler bu noktada benim için yeterli kadar azap veriyor.

İşimi değiştirsem, kurumsal bir firmada çalışmasam belki fikriyatlarımı değişir. O zaman önce işimin, sonra da içimin değişmesini dileyelim.

Satırlarıma son verirken de “iyi ki öğretmen olup, çocukları psikopat” yapmadım diye de içinize su serpmeyi, boynumun borcu sayıyorum.

Coming soon;

Kendim uydurup anayasa sandığım diğer abuk kurallar...

ps. başlık şarkısı Ay Batıyor- Mehmet Güreli

22 Haziran 2011 Çarşamba

"bir kez daha düşüyor kentlerin yabancı sesi üstüme"

  • Plan program şu hayatta en sevdiğim şey. Yaklaşık 10 yıldır bir gün sonra ne giyeceğini belirleyen bir insandan da aksi beklenemez sanırım. Bu nedenle ucunda bana hediye gelen süprizler dşında diğer süprizlere pek sıcak bakmadığımı itiraf etmeliyim. Aynı şekilde bir planım olmadığı sürece tuhaf bir tedirginlik hissettiğimi de.
  • Mamafih, ben hiçbir zaman 3-4 ay öncesinden tatil planlayan, indirimli biletler satışa sunulduğunda bir program yapabilenlerden olamadım. Her seferinde böyle öyküleri duyup, çok heveslensem de kendim o bilet ekranıyla ve takvimle başbaşa kaldığım da şu güne alayım gitsin diyemiyorum.
  • Sosyal hayat yoğunluğu denilen bir derdim de olmamasına rağmen, nadir uzun vadeli planlarımda bir ziyaret, düğün , kutlama oluyor. Onlar olmasa bir eğitim toplantı ıvır ve zıvırla planlarım illa çakışıyor. Bu nedenle çok rica edeceğim gidenler benim yerime de gezsin sayın okur.
  • Etrafım başarı dolu diyet hikayeleri ile dolu. Ve bu benim iştahımı psikolojik olarak keserken, aynı iştahın fiziksel yanı açım ben açımdan başka bir şey söylemiyor. Yemek ve spor konusunda bu kadar konuşup, hiçbir aksiyon alamamak da sinirimi bozuyor. Sonra zaten aslında hayatımda karar vermem gereken birçok noktada karar vermeyip, günü ötelediğimi görüp kendime sinir oluyorum.
  • Bir insan neden politikaya girer, gerçekten vatana hizmet midir amaç sorusunun cevabını henüz bulamadım. Bu nedenle daha 30 yaşına bile basmamış veyahut yeni basmış insanların neden milletvekili olduğunu hiç anlayamadım.
  • Kimse kusura bakmazsa devlet ve millet yönetmek söz konusu olduğunda deneyim denilen hadisenin akıl, fikir, ve birikimden daha anlamlı olduğunu düşünüyorum ben. Aynı hissiyatı bir diş hekimliğinde gösteririm. 2 yıllık bir diş hekimine tedavi olmak istemem açıkçası. Ve bu yüzden tanımasam da etmesem de, bu gencecik milletvekilerin zengin ailelerin çocukları olduğu yönünde de bir kanım var niyeyse.
  • Bir de deneyimlerim gereği, benzer iyi ilişkileri (sosyetik adıyla network) olan ailelerin çocuklarının ne kadar kolay bazı iş imkanlarınaa sahip olduğunu görüyorum. Açıkçası fırsatı olan insanların bu imkanları kullanmasına lafım yok ama bu şansları yüzünden kendilerine karşı öyle bir yargı doğuyor ki, bu işin fırsat maliyeti nasıl hesaplanır bilemiyorum.
  • Takip edenler için Radikal gazetesinden yaşanan ayrılıkları, Serdar Erener’in seçim sonrası beyanatlarını ve en son Sinan Çetin’in hallerini ( izlemedim, okudum) görünce, bu insanlarla beraber Nil Karaibrahimgil, Sertap Erener, Elif Şafak’tan da ciddi ciddi nefret ediyorum.
  • Yaz gelip çatmışken, demet akalın albümü çıkartmışken, Elif Şafak nasıl bir yaz kitabı çıkartmanı henüz, ona da şaşırıyorum. Daha önce twitter’da yazmıştım, bir ara o kadar röportaj veriyordu ki, herhalde bunları da toplayıp kitap yapıcak demiştim. Eğer eskileri yeni gibi paketleme işi de bittiyse, röportajlara yönelmesini kendisine naçizane bir tavsiye olarak sunuyorum.
  • Yaz kitabı demişken, Perihan Mağden’e dün kafasına göre yazdığı yazısından ötürü “bu kafa neyin kafası “ diye de sormak istiyorum. Kimse kusura bakmasın ben 10 yanlış olan bir yazıdaki 2 doğruyu görmek zorunda hissetmiyorum. Bu nedenle de perihan mağden’in kişisel hırslarını kaleme aldığı satırları ergenkon başlığı altında toplamasını ( yazıların bu noktada Taraf’ta yazılması çok doğru seçim) da gerçekten zavallıca buluyorum.
ps. başlık şarkısı gece treni- mehmet güreli

19 Haziran 2011 Pazar

"kader sen bize nazik davranmadın"


"Anlıyorum ki hayatı aklımıza yazmayı unuyoruz en çok. Cep telefonu yüzünden hatırlamayı, bir hikayeyi sonradan hatırlayıp anlatmayı unutuyoruz giderek. O anda, olay olurken anlatmaya alışıyoruz. Hepimiz aslında hayatın televizyon muhabirlerine dönüşüyoruz bir parça. Durmadan anlatıyoruz. Daha yaşarken anlatıyoruz."

Cep telefonunun varlığı için yazmış bunu Ece Temelkuran. Şimdi hayatımızda bir de sosyal medya var. İzlediğimiz tüm programlar hakkındaki yorumlarımızı, yediğimiz yemekleri, gördüğümüz mekanları saniyesinde paylaşıyoruz.

Konsere veya bir partiye gittiğimizde, o anın keyfine varmak yerine telefonumuzla raks ediyoruz.

Bu nedenle anı yaşıyor ama anı falan biriktiremiyoruz. 


ps. başlık şarkısı Kenanım Doğulumun yazıp, nedense Sibel Can'a verdiği Hançer'den. 

18 Haziran 2011 Cumartesi

"inanamazsın gördüklerine, hazır değilsen gerçeğe"

İnsan kendini sorguladıkça her türlü derdi pek yakınında buluyor. Bu manen de madden de aynı. İşte tam da bu nedenle hastaneye gidersiniz, hastalığı bulacaksınızdır sayın okur.
Daha önce birçok kez yazı konusu yaptığım üzere, hapşırmak demek ben demek, ben demek hapşırmak demek. Plaza hayatıyla tetiklenen bu durumu, hapşırmamın şiddeti gün geçtikçe artsa da kabullendiğimden, yakın zamana kadar "ben bu işi bozarım" aksiyonu almadım.
Mamafih, burun tıkanıklığım için aynı hissiyatlara sahip değildim. Genelde tüm kışı 2 gıdım nefes ve bol vicksle geçirmeye alışsam da, burun tıkanıklığımın Haziran ortasında devam etmesi, her şeyden öte bir arkadaşım muayaneye gidiyor olması, benim için doğru zamanı işaret ediyordu. 
Açıkçası doktorun  devüasyon nedeniyle burnunuzu kırıp yeniden yapsak  deseydi, yamuk burnum için de vesile olur diye hiç itiraz etmezdim; gelin görün ki doktor alerjiden burun etlerin şişko patates olmuş, gel sana önce bir alerji testi yapalım dedi. 
Alerji testi, kısmen acılı kısmen acısız bir süreç. İki kolunuzu toplamda 47 kere minik bir iğne ile deliyorlar. Bu deliklerde 47 çeşit farklı sıvı kanınıza giriyor ki, neyin reaksiyon verdiğini uygulamalı olarak görebilelim. Görmekte sorun yok ama o kolun kabarması durumunda kaşıyamamak büyük bir dert.
Bendeniz de tahmin ettiğim üzere birçok fanide olan ev tozu alerjisi çıktı. Sağolsun alerji testini de yapan kız biraz vur deyince öldüren cinsten olduğu için hadiseyi gözümde büyüttü. Nihayetinde tüm bu tozlar özellikle uyuduğum odayı bir elden geçirmemi ve sıklıkla temizlememi gerektiriyordu. Bu sayede geceleri nefes alamama derdimi de, susadığım için uyanmamı da, sabahları kronikleşen yorgunluğumu da azaltabilecektim.
Konunun muhabbeti geçince, herkesin bu dertten muzdarip olduğunu ve herkesin ayrı bir önerisi olduğunu da öğrenmiş oldum. Bu nedenle şimdilik önerilen ilaçları kullanıp kullanmamak konusunda kararsız olsam da, bu burun tıkanıklığına bir dur demeye kararlıyım. 
Aynı kararlılığı başka dertlerimle yüzleşmemek için hastaneye gitmemek konusunda da gösterebilirim.  Çünkü yazının başında da dediğim gibi, arayınca mevla da bela da bulunuyor sayın okur. 
Netekim, alacağımız cevaplarla başedemeyeceksek, soru sorarken bir kez düşünmekte fayda olduğunu bir bilen olarak hatırlatmak istiyorum. 

ps. fotoğraf konuyla çok alakasız olarak ortaköy mahallesinin kedi çetesinden.
ps. başlık şarkısı gerçeğe hazır mısın ile rashit

17 Haziran 2011 Cuma

"aç gözlerini hayat o kadar da pembe değil"


Altın Kelebek ödül töreni sayesinde şundan artık eminim, bu ülkede başarılı bir ödül töreni yapılamıyor. Bunun koordinasyonunda bu kadar zor olan ne var gerçekten anlamıyorum ama tv karşısındaki eslerle dolu bir program izlemekten, sayın hürriyet gazetesi’li cümleler kurulmasından bir yerlerde büyük bir yanlış yaptığımız belli.

Verilen ödüller de gerçeği yansıtmıyor demek isterdim ama gerçek öyle değil sayın okur. Nasıl seçim sonuçları ile sizin tercihleriniz örtüşmüyorsa, burada da aynı şey geçerli oluyor. Birileri sizin olur mu canım dediklerinize ayılıp bayılıyor.

Ben mesela bu nedenle Sıla’nın nasıl bu sene ödül alamadığını anlayamıyorum. Tarkan’ın albümü bu kadar şahaneydi de ben nasıl anlamadım diye kendimi sorgulamıyorum. Öyle Bir Geçer Zaman ki, dramın son noktasını vadettiği için ödül aldı diye fikir bildirimlerimi kendime saklıyorum.

Mesela eskiden, Turkcell neden Şahan Gökbakar’ı reklamlarında kullanıyor, Recep İvedik nasıl bu kadar izleniyor derdim, artık bunun da mantığını az çok anlıyorum.

Kıssadan hisse ben bu ülkedeki seçimleri n matematiğini çözdüğümü şu yaşımda artık ciddi ciddi düşünüyorum.

Çocukluğum Ahu Tuğba’nın en popüler olduğu döneme denk geldiğinden, ismime dair ciddi önyargılarım vardı. ( bilmeyenler için not; adım ahu değil) Bir de çocuk denilen acımasızların ismimi her türlü versiyonda söylemesi - illa olması gerekirse- çocukluk travmamdır. Bugünse ismimle ilgili en büyük derdim anlamıyla hayatımın gidişatını bağdaştırıp, tüm tersliklerimi kendisine yormamdır.

Tabi Altın Kelebek ödül töreninde Tarkan’ın başına gelenler benim için gerçekten ikinci Ahu Tuğba travmasıdır. İsim hakkı denilen bir varsa (ki bence olmalı), ben böyle arsız ve seviyesiz insanlarla aynı isme sahip olmak istemiyorum. Bence doğuştan insanın meksikalılar gibi 3 ismi olsun, karakter şekillenmesine göre de birini seçmeli.

İsim hassasiyetim biraz duygusal olsa da, soyadı hassasiyetim gerçekten var. Bir harften ötürü bugüne kadar çektiklerimi yazsam, sanırım kitap olabilir. Bir de artık ilk seferde kimse anlamadığı için soyadımı söyledikten sonra “bunun p ile yazılanı” gibi garip bir ifade kullanıyorum. Dün bir arkadaşım, bence bunu mezar taşına yazdır dedi ki, gerçekten de şu an şahane bir öneri olduğunu düşünmekteyim.

İşin daha komik kısmı, evlenirsem de mevcut zorlayıcı soyadımın benimle kalmasını istiyorum. Bunca yıl sıkıntısını çektiğim soyadımı bir imza yüzünden yarıyolda da bırakmayacak kadar da köklerime bağlı bir insanım.

Sonuçta ne soyadı ne de nickinin anlamı olmayan, ikisi de yanlış yazım kurbanı olan bir faniden de aksi beklenmez.

ps. başlık şarkısı Rashit- Aç Gözlerini

16 Haziran 2011 Perşembe

"zor bir gündü dünün gibi yarının gibi"

  • Sürekli ve her şeye mazeret üreten insanları hiç sevmiyorum ama bu insanların yaptıklarının “mazeret üretmek değil gerekçe sunmak” olarak algıladıklarını gördükçe de, acaba ben de böyleyim de farkına mı varamıyorum diye endişe duyuyorum. Bu nedenle şu hepimize iletmek isterim. Herkesin belli bir hata payı var. Bir de herkesin kendi tercihleri var. Görünen köy de kılavuz istemediğinden kimse kimseyi kandırmasa iletişim anlamında daha net ve dürüst bir seyir ilerleriz diye de teoriler üretiyorum.
  • Aynı sorguyu, iş hayatında erkek ve kadınlar davranışı tamamen farklı olanlara denk gelince, acaba ben de böyle bir şey yapıyor ama idrak edemiyor olabilir miyim diye yapıyorum. Bu ayrımcılık hadisesinde, bugüne kadar hemcinsini kayıran veya ona destek sağlayan bir kadın maalesef göremedim. Erkeklerdeyse durum  farklı. Bazı erkekler kadınlara ( genelde şekil şemal önceliğiyle maalesef)  ayrımcılık yaparken, büyük çoğunluk da o “kadınların her daim bir adım geride” olması gerektiği fikrini farkında olmaksızın hal ve tavırlarına yansıtıyor.
  • Seçim de bittiğine göre bir dönem politikayı yoksaymayı tercih ediyorum. Nasıl olsa o bir yerde bana dur diyecek, o tehlikeyi sezene kadar biraz ruh sağlığımı dinlendirmek şu çaresiz ülkede herkes için şart gibi.
  • Sakin, yeni albüm çıkartsın diye beklerken ayrıldı falan fişman. Gelin görün ki hala kendilerinden bir ses soluk yok. Bir grup serüveniyle müzik hayatlarına mı son vermeye karar vermek istediler  gerçekten merak ediyor, onlardan da bir ses’i heyecanla bekliyorum.
  • Tanımadığınız kuaför sizi rezil de edebilir, vezir de. Ben tabi üstün seçim yeteneğimle bu süreçte hep rezil olan tarafta yer alıyorum. Bugüne kadar bir kuaföre de “kendimizi kandırmayalım dostum” diyemediğim için, kibarlıkla karışık somurtmaktan öteye gidemiyorum. Ama o saçma sapan hallerde aynalara baktıkça da kendime kızıyor, harcadığım vakite yanıyorum.
  • Nişantaşı Atiye Sokak kapandı kapanalı bir başka havaya bürünmüş durumda. Ben tabi o kadar insana pek tahammül edemediğim için o sokağa sadece Girandola münasebetiyle giriyor onda bile pişman olup, olay mahalinden hemen uzaklaşıyorum.  Ve atiye sokağın bir anda yıkılıyor kıvama gelmesiyle, yemek, kahve bahane millet görüp görünmek istiyor şeklinde bir çıkarım yapıyorum.
  • Tabi bir de sokaktaki tüm mekanların (özellikle Çiller ve Yılmaz aileleri)tüm yolu kapatması, sokağı kendilerinin sanarak hareket etmelerine de gıcık oluyorum. Ve bir derece ileri de gidip, bu mekanların hepsinin elde ettiği cironun belli bir kısmının Mustafa Sarıgül’e yol su elektrik olarak gittiğini düşünüyorum.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Ricky Martin konserinin kitlesi kim?Ergen  nesil kendisinin popüler haline denk gelebildi mi? Kaldı ki kendisinin 3 adet şarkısını bilen birileri gerçekten var mı?
  • Okullarda halen, hard copy karne mi veriliyor?Peki biz e-karne dönemine tanık olabilir miyiz sizce?

ps. başlık şarkısı Rashit- Zor Günler

13 Haziran 2011 Pazartesi

"Sözcükler susuverir fitili kısa mum gibi"

  • Daha bir hafta önce ayılıp bayıldığımı yazdığım patlıcanlı raviolinin, 1 hafta sonrasında yapımının değişmesine ve tadının hiçbir şeye benzememesine nazar diyemeyecek kadar bilimsel yanım ağır basıyor. Hangi çirkini sevdiysem kıymetli oldu mantalitesi; hangi güzele el atsam çirkin oldu şeklinde bende vuku buluyor. 
  • Bilginin fazlası insanı mutlu etmiyor. Ben tuhaf bir şekilde daldan dala atlayarak sayısız lüzumsuz  bilgi toplamaktan mutlu olsam da, o dalın sonunda öğrendiklerim başlangıçtaki şuursuzluğumu gölgelediğinden benden bir şeyler de gidiyor. Bunun içindir ki, ben yapamasam da size sadece yeterli bilgiyle hayatınızı sürdürmenizi öneriyorum.
  • Afilifilintalar'ın imza gününe gitsem de, tüm gelenlerin(özellikle) Murat Menteş ve Alper Canıgüz için sıraya girmeleri, virgin megastore'n havalandırmasının çalışmaması, çalışıyorsa da pek başarılı olamaması sebebiyle kısa zamanda "bu iş zor yonca" diyerek yan çizdim ve stüdyoyu terk ettim. 
  • Sonra da yan çizdim ve şu soruyu sordum kendime, insan neden kitabını izletmek ister ki? Yani eğer o yazar kitaba dair size özel bir şeyler karalayacaksa ne güzel ama o kadar kalabalıkta da bunu beklemek biraz insafsızlık gibi geliyor bana. 
  • İmza günü sebebiyle, bir başka sorgum da afilifilintalar'ın politik duruşu üzerine oldu. Edebi platforma birleşen insanların illa bir politik duruşu olması gerekmiyor aslında. Gelin görün ki, mavi marmara'ya her noktasıyla sahip çıkan bu grubun, hopa'da öldürülen emekli öğretmen için sadece bir yazı yazması karamsarlık arayan bünyeme yeterli sebebi verdi.
  • Anlayacağınız benim taraflarda tavşan dağa küstü ama dağın dünyayla bağlantısı kesilmişti. 
ps. başlık şarkısı Sıla- Boşver

12 Haziran 2011 Pazar

"yazmışsa bozmak olmaz"

işten eve dönmek her halukarda güzel bir şey olsa da, masterchef türkiye benim için eve dönmeyi daha da keyifli kılan bir programdı. Di'lik geçmiş zaman kullanmamın nedeni, programın ilk kısmının hafta sonu itibariyle sona ermesi. Ortalarda bir fragman da dolaşmadığına göre, 2. kısım hemen başlayarak yaz sezonunda ölü tv sezonunda benim gibiler için bir kurtarısı etkisi göstermeyecek. 

Bu noktada dahil olduğum kadarıyla birinci bölüm hakkındaki fikriyatlarımı tarihe not düşmek isterim.
Masterchef Türkiye'nin son bölümlerine daha çok dahil olabilsem de, tüm hakaretlerine rağmen Batuhan Zeynioğlu'nu da, tüm nezaketiyle Murat Bozok'u pek sevdiğimi belirtmeliyim. Öykü Serter'e ise, yaptığı işe göre çoooook büyük kaçan özgüveninden ötürü bir gıcık olma durumum var. Erol Kaynar'ı ise babacan tavırlarından ötürü sempatiklikler listeme ekledim.

Ve masterchef sayesinde  en çok ilk 3 adaylarından biri olan Semra'ya gıcık oldum. Kimse kusura bakmazsa sadece iyi bir ev kadını olan Semra'nın elendikten sonra yaptığı, dünyanın en iyi kocasına sahibim, güzel de kadınım beyanatları, kendisinin  neden iyi bir chef olamayacağının en güzel ispatıydı.
Ama hangi nedenle masterchef ferhat yerine panik ve ezik Muzaffer oldu işte bunu anlayamıyorum. Tek neden, Fenerbahçe dışında desteklediğim bir kişinin/takımın her hangi bir yarışta birinci olamamasıyla ilişkilendirdiğim makus kaderim olabilir. Tabi bununla beraber jürinin, özellikle Batuhan'ın başından beri Muzaffer'i desteklemesi ve Muzaffer'e kıyasla Ferhat'ın kendine gayet güvenen halinin jüriye pek de sempatik gelmemesi.

Finalde yapılan ana yemeğin tavuk olması ama buna rağmen saçma sapan bir tatlıya ( görüşü tatlı gibi olmayan tatlı) final yapılması ve son noktada hiç verilmeyen yüksek puanların sahneye çıkması aslında, kararın finalden de önce belli olduğunun güzel bir kanıtı.

Ama işte her sonuç için böyle yan çizmek ne yazık ki mümkün değil sayın okur. Yani mızıkçılık bazı yerler de kabul görse ya da acımızı dindirse de, bazı büyük ve genel sonuçlarda bambaşka sorgulamalara giriyorsunuz.

Bunun adı karamsarlık, kabullenme ya da her ne olursa olsun, sonuç değişmiyor.

Bazılarımızın fikirleri bu ülkede maalesef pek kabul görmüyor.

Bu gerçeğin değişeceğine dair de bir işaret de takdir edersiniz ki buralardan pek görülmüyor. 

9 Haziran 2011 Perşembe

"kanatmışım yaranı sevdikçe"


İtiraf ediyorum artık köşe yazılarının kitaplaşmış halini seviyorum. Yani hem bütn yazıların elimde bulunması hem de hiç okuyamadığım yazıları bir arada okuma hali mutlu ediyor beni. Bu nedenle Ece Temelkuran’ın ikinci Yarısı’nı önce bir roman sanmama rağmen, yazılarından oluşan bir kitap olduğunu öğrenince kızmadım, üstüne de gidip kitabı aldım.

Tabi ben ilk zamanlarda İkinci Yarısını yeni roman sandığımdan, Ece Temelkuran’ın kitaba dair satırları twitter’da bu kadar alenen yazmasına şaşırmıştım. Eski yazılar olduğunu teaser yapıyor yani kitap için diye biraz şaşırsamı ama nihayetinde kitabı çok da derin olmayan beklentilerle elime aldım ve ara sıra bazı bazı ele aldığımdan da keyifle okudum. ( aslında hala bu sürece devam ediyorum)

Bunun içindir ki bu dönemde aradan, özellikle benim yazı yazamadığım dönemlerde bu yazıları serpiştirebilirim araya (evet yaparım bunu yalanım yok) şimdiden uyarımı yapayım.


"Eğer yeterince başarılı olmazsak, görevlerimizi yerine getirmez, yeterince çalışmazsak, sevilmeyeceğimiz, yalnız kalacağımız korkusunu içimizin çekirdeğine yerleştiren o hangi ansa çocukluğumuzdaki, o anı tedavi edebilmek mümkün olsaydı, belki de şimdi böyle olmazdık. Seçip seçmediğimizden emin olamadığımız bir hayatı "becermek" için deliler gibi koşturup çabalamasaydık, bu kadar tahammül edip beynimizdeki tahammül kimyasını bu kadar hor kullanmasaydık, o Allah'ın belası yaramız bizimle birlikte büyüyüp şimdi organlarımızdan ayırt edilemez hale gelmezdi.

Hiç de mutlu olmamamıza rağmen mutlu olmamız gerektiğini kendimize bu kadar çok söyleyip durmasaydık, duracağımız zamanlarda devam etmeseydik belki içimiz bu kadar yorulmazdı.

Boşlukta kalıyorsun

....

Hayat kimin?

Bu hayat kimin gerçekten? Sanki bu hayatı, bütün bu işleri bir "bitirsen" rahat edip dinlenecekmiş gibi yaşamıyor musun sen de? Patlayana kadar tıkıştırıyorsun hayatı ağzına. Sonra bünye kusmaya başlayınca...

Kimse ilişmesin

Bir hayat insanın kendi hayatı olsa bu kadar yorabilir mi sahibini hakikaten? Kimse kendi hayatını yaşamıyor muhtemelen. Bu, en iyi ihtimalle bizim kendimize yakıştırdığımız hayat. Yakışıklı duruyor üstümüzde muhakkak. Tahammül ettikçe yürüyor, tahammül bitince bitiyor kendiliğinden. İlaçlar, hayatı iyileştirmiyor, tahammülü yeniliyor; bal gibi biliyorsun.

Karar günü

Bal gibi biliyorsun, bir gün karar vereceksin. Kimsenin seni beğenmemesini, tanıdığın herkesin "Hiç böyle değildi" demesini göze alıp bir karar vereceksin. Bir gün oturup senin kendi hayatının nasıl bir şey olması gerektiğini düşünmeye mecbur olacaksın.

İlaçların pelteleştirdiği ruhun bir gün muhakkak dirilmek isteyecek. Yaralarınla organlarını ayırmak, bu kez gerçekten istediğin gibi bir hayata başlamak zorunda kalacaksın. O zaman, kendi uzunluğunda olacak zaman. Et kendi ısısında. Sabah, sabah gibi olacak. Uyku, uykuya benzeyecek. Belki hiç ummadığın bir şeyi istediğin çıkacak ortaya, belki hiç ummadığın biri olacaksın sonunda. Ama o zaman içinde, şimdi içinde sıkışmış duran, çırpınan kuşlar uçacak. İyiyken iyi olacaksın, kötüyken kötü. Gülünce güleceksin net bir biçimde, ağlayınca... Bitecek, bileceksin."



ECE TEMELKURAN- ANTİDEPRESAN



Okuduğum kitaplar anlamında mutlu olduğum bir dönemde, beni heyecanlandıran bir başka gelişmeyi de paylaşmak isterim. Afili filintalar, bu Cumartesi Taksim’de Demirörenler’in açtığı AVM’nin içindeki Mega Vizyon veyahut vizyonlu başka bir kitabevinde imza günü düzenleyecek.

Ben ki hayatımda hiç bir kitap için imza almadım, imza gününe gitmedim. Kaldı ki gitsem sıradan içime fenalıklar gelebilir ama gidip bir Murat Menteş’i bir Emrah Serbes’i göreyim istiyorum. Kitapları sırtıma yükler, satt 17.00 sularında olay yerine varırım ama baktım hadise büyük hemen sıvışırım.

Ama gidersem de, afilli filintalara böyle bir AVM’de imza günü düzenlemek biraz ters düşmez mi hacılar diye de sormak isterim.

ps. başlık şarkısı Acıtmışım Canını Sevdikçe

8 Haziran 2011 Çarşamba

"unutulmuyor deme sakın unutanlar var "



Belki hafızası güçlü okur hatırlar 10 yıl önceki bir Emel (gel günaha girelim) şarkısında, şöyle bir mısra/dize/her neyse var; ben istemem ki mükemmeli, severim dibine kadar belayı. Bendenizin böyle bir mantığı yok, tam tersine bendeniz mükemmeli ararken genelde belayı ya da babayı bulan taraftanım.

Her şeyin daha iyisini istediğimden belki de sadece tamamen muhalif bir yanım olduğu için (ona da freud karar versin) genelde pek anlaşılamıyorum ya da yanlış bir şekilde anlaşılıyorum.

Kısaca şunu söylemekte fayda görüyorum, söze bakarsanız ben mevcutla hiçbir zaman yetinemeyen biri, aynı zamanda mevcut standartlarımı da koruyan sabit bir insanım. Anlayacağınız aklı biraz karışık bir haldeyim.

Bundan ötürü de “empati” kavramına cidden emek harcıyorum. Konunun acemesi olduğumdan da yapılmayacak zamanda empatinin dibine dalıp, yapılacak zaman da atla koşturuyorum. Bu koşturmada ise hep şu sorunun cevabını arıyorum, herkesi anlamam ve herkesi derdimi anlatmam gerçekten gerekli mi?

Ekşi sözlük benim için güncel gelişmeleri takip ettiğim bir kanal olduğundan, gün geçtikçe artan farklı seslere rağmen ısrarla takip ediyorum. Ve genelde –özellikle de günün favori başlığıysa- şunu farkediyorum, millet kendi fikrini söylemeyi değil de, başkasının fikrini çürütmeyi tercih ediyor.

Bu kadar tartışma programının olduğu bir ülkede belki de anlaşılabilir hal bu ama yine de her noktada kararını empoze etmeye çalışmak da hiç sağlıklı gelmiyor bana. Egoysa kendisinden bende bolca var, ama en azından artık ben“her şeyi en iyi ben bilirimi” birilerine ispatlamak için yapılan güç savaşlarının bir sonu olmadığını biliyorum.

Bir de benim siyahı sevmem, beyazı sevenleri neden bu kadar rahatsız ediyor idrak edemiyorum.

Hayat kısa, boşuna bu çaba diyerek, hep size hem kendime nasihat ediyor, bir yandan empati yapıp bir yandan da kendi bildiğimi okumaya devam ediyorum.

ps. başlık şarkısı Emel- Gel günaha girelim

6 Haziran 2011 Pazartesi

"çünkü gerçek, hayalkırıklığıdır"


"Bazen de saygıdeğer abilerim ablalarım, dünyası yerle bir olur insanın. Hayat, fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir. En akıllıca saydığımız fikirlerimizin saçmalığını, en içten duygularımızın yapmacıklığını kavrarsınız. Aslında hiçbir konuda bir fikriniz bulunmadığını, aslında hiç kimseye karşı hiçbir şey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu. Hep gözünüzün önünde durduğu halde, o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir. "

....

"Hayretle, hiçbir şeyin tek boyutlu olmadığını, geri zekalılığın bile dahice denebilecek bir düzeyi bulunduğunu kavrıyordum."



Oğullar ve Rencide Ruhlar
Ben Alper Kamu diyeyim siz Alper Canigüz anlayın.

ps. başlık satırları da yazarın aynı adlı eserinden!!

2 Haziran 2011 Perşembe

"bu kafa neyin kafası?"

Hoop gitti kafa...

Dün güzide yurdumuz için olağan karamsarlık günlerinden biriydi. Yasaklamak günümüzün modası olduğundan, Muzır Neşriyattan Koruma diye ironik isimli bir “şey” bazı karikatür dergilerinin de +18 olmasına kanaat getirmişti.

Başbakan her gün artan nobranlığıyla, bir gün önce devletin polisinin ölümüne neden olduğu emekli bir öğretmen için, kimdir nedir umrumda değil deyip, sağlıkları tehlike altında olmasın diye HES’lere karşı çıkanlara anarşist demekten de çekinmiyordu.

İşin daha kötüsü, bize bunlar nasıl şeyler böyle dediğimiz olaylar bazılarını çok mantıklı geliyordu. Birileri körü körüne birilerine inanmaktan geçmiş, onlar için herkese laf yetiştirmeyi de kendinde hak görüyordu. Anlayacağınız ağzı olan aklı olan ya da olmayan da konuşuyordu.

Bu hissiyatlarla gittik Krek’in Hopp gitti kafa’sına. Adı gibi oyun da bizim kafaları götürdü. Santral kampüsünün de keyifli ortamıyla biraz da olsa gündemi unutabildim.

Oyun hepi topu 30 dakika. Bu noktada lokasyon uzak da uzak olan santral istanbul’a gitmek gözünüzde büyüyebilir. Ama ortamda takılma ihtimaliniz de olduğundan, bence bir fırsatınız düşerse gidip kafaları dağıtın derim.

Yine kıyaslamanın yanlış olduğunu, çk farklı oyunlar olduğunu bilsem de, ben “güzel şeyler bizim tarafta’yı”daha çok beğendiğimi belirtmeliyim.

Farklı oyunlar evet ama tüm krek oyunlarının demirbaşı olan Bartu Küçükçağlayan’ın bu oyunda da var takdir edersiniz ki. Bence Berkun Oya ile Bartu Küçükçağlayan’In buluştuğu nokta “bu dünyadan olmamaları”. Yani aslında Berkun Oya’nın içindeki çılgınlık hissiyatıyla karizmatiklik olma dürtüsü çarpışıyor ama Bartu Küçükçağlayan karizma derdinde de olmadığından her türlü role bürünebiliyor diye düşünüyorum.

Tabi buaralar sürekli performansını izlediğimden de olabilr, Bartu’nun bu dünyadan iyice kopuk olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle de bence kendisi “uçmuş” rollerinin hakkını fazlasıyla veriyor, çünkü zaten kendisinden bir şeyler değil fazlaca şeyler katıyor.

Siz de kısa zamanlarda krek oyunlarını izlerseniz, bazı repliklerini ve tavırlarını daha önceki oyundan hatırlıyacaksınız ama bu bir tekrar gibi gelmesin size, çünkü oyunlar birbirinden çok farklı.

Bartu’dan bu kadar bahsedip de, güzel insan Onur Ünsal’dan bahsetmemek olmaz. Kendisini ailece severek izlediğimizden bu oyunda da kendisini görme şerefine erişmek pek mutlu etti bizi.

Spoiler gibi olmazsa bir de oyunun dans sahneleri cidden absürd ve keyifli.

Oyundan sonra bir de bu sahnede bir Ali Atay oyunu izleyebilseydim diyorum ama kendisi tek oynadığı Bayrak oyunununda da artık yer almadığı için, eve gidip Leyla ile Mecnun izlerim ben de diye keyifleniyorum.

Yüzmilyonlarca kez yazıyorum, Çarşambaların anlamı benim için artık apayrı diyorum.

Peki ama ne oluyor?

Son dakikada devlet kanalı olan trt, hükümet kanalı haline geldiğinden bir politika programı koyuyor leyla ile mecnun yerine. Yayın akışı değişir, bir hafta yayınlanmaz dizi anlarım da, son dakikada bu değişiklik asabiyetimi bozuyor. Birilerinin iki gündür aldığımız eleştirileri hemen tv’de çürüteyim, karşıma da kişiliksiz gazeteciler gelsin, bana kafa sallasınlar diye bir strateji izlediğini düşünüyor, başladığımız yere geri dönüyorum.

Ardından bir de TV’de Nuray Mert dinleyeyim diye Nazlı Ilıcak iğrençliğine maruz kalıyorum,

Bu asabiyetten beni uyku kurtarır diye gerçek dünyadan kaçıyor, rüyalara dalıyorum.

ps. başlık oyundan, hayatın her noktasında sorulacak bir replik.