31 Mayıs 2011 Salı

"aramıza hayat girdi "




Kısıtlı zaman ve imkanda; çok eskiden abudik gubudik sorular sorduğum zamanlara dönüyor ve iki alakasız sorgudan anket yapıyorum.
Daha önce bu tartışmayı kızlı erkekli bir grupta yapmış ve tahmin edeceyeceğiniz üzere ortak bir kanıda buluşamamıştık. O zaman bu konudaki muhtemel cevaplar üzerine daha önce sözlü bir analiz yapmıştım ki, bir sonraki yazıya da bu konudaki tavırlardan karakter tahliline girmeyi planlıyorum.
Bugün biriyle flört niyeti ile  ilk defa yemeğe çıksanız, erkekseniz hesabı siz mi öderseniz, karşı taraftan bir hamle gelmesini bekler misiniz, kadınsanız hesabı erkeğin mi ödemesini isterseniz, yoksa hesabı bölüşmeyi, bilakis kendiniz mi ödemeyi istersiniz?
İkinci konumuz ise kariyer planınız ve etik yargılarınız ile ilgili...Gayet cazip bir ücret karşılığında insan sağlığına direkt olarak zarar verdiğini bildiğiniz bir şirkette çalışır mıydınız    ( örn. sigara şirketi, nükleer santral vb)? Bu noktada mevcutta bir işinizin olduğunu belirterek seçiminizde birazcık daha sizi zorlamak isterim.
Niye böyle olaylara giriyorum deseniz, aklım bir karış havada der affınıza sığınırım.

ps. başlık şarkısı Arkadaş şarkısını duyunca


30 Mayıs 2011 Pazartesi

"yine mi ters açıda marsla jüpiter"

  • Son dönemde evde fırsat buldukça ve leyla ile mecnun'un ikinci üçüncü tekrarlarından fırsat buldukça masterchef'in eski bölümlerini izliyor ve genelde orada yapılan yemeK olsaydı da yeseydik diye kendi kendimi cezalandırıyorum. Yemeklerde füzyon çalışmamı 6 yaşlarında bıraktığım için, onlar ne yapıyorsa aynısını yapıyım olaylarına hiç girmiyor, sadece bir sonraki yemek tercihim için  bu alternatifi yemeliyim notunu düşüyorum aklıma.
  • Program çok uzun olduğundan genelde başına başlıyor ama sonunu getiremiyorum. Geçenlerde sufle ve ravioli yapımının olduğu bölümde de aynı şey geçerli oldu. Ama işte benim aklıma o şahane iki tat kazındı ve o gün bunları yemeliyim diye yollara düştüm.  Benim gibi sabit damak zevkliler için İtalyan mutfağı gerçek bir kurtarıcı. ya da ben çok sevdiğimden böyle düşünmeyi tercih ediyorum.
  • Masterchef'le iştahım açılmış bir şekilde yollara düştüğümde aslında tamamen italyan mutfağı üzerine kanalize olmuş sadece birkaç mekan bildiğimi farkettim. Bununla beraber raviolinin ve raviolinin güzeli ile suflenin şahanesini yiyebileceğim yerleri bildiğim için kendimi şanslı hissettim. 
  • Ve o gün de, bence muhteşem bir tat olan patlıcanlı ravioli'yi yemeye susam cafe'ye cihangire kapağı attık. (Kapağı atmak, bütün gün boyunca kendi alışık olduğumuz yerlerden uzaklaşmak gayesi ile trafiğe kapılıp, attığımız tüm adımlara pişman olmak. ) Susam nihayetinde bir restoran olmamasına rağmen öyle güzel bir ravioli yapıyor ki, değme italyan restoranlarına bence taş çıkartır.
  • Bu noktada İtalyan mutfağı demişken, bu alandaki en güzel yerlerden, bir 31 Aralık gecesi "sufleee sufleee" diye mutfağına bile girdiğim pucci'nin de kapandığını üzülerek belirtmem gerekiyor.
  • Hiç bilmediğiniz bir ülke, şehir, semt hakkında sayısız yoruma ulaşıp fikir sahibi olmak çok büyük avantaj. Gelin görün ki, bazen bu avantaj bazı zamanlarda dezavantaj halini de alabiliyor. Özellikle ben son zamanlarda okuduğum tüm yorumlardan etkilenip, o mekanlardan soğuyorum. Film hakkındaki spoilerler gibi, bazen mekanlar hakkında da kendim yaşayım göreyim diyorum. Bir yandan da 10 kişiden 8'i aynı şeyi söylüyorsa bu yanlış olamaz diyorum. Anlayacağınız okuduğum tüm yorumlar sonrasında iki arada bir derede şaşkın ve kararsız bir halde kalıyorum. Bunun adı sanırım bilgi kirliliği. Bu yüzden de benim için tercihleri,yazıları bir şey ifade etmeyen kişilerin yorumlarını yoksaymaya çalışacağım. Sözlükte bir araştırma yapıyorsam mesela, o kişinin diğer yorumlarını da okuyup, ona göre yorumunu dikkate alıp almamak konusunda karar vereceğim. 
  • Ve çuvaldızı başkalarına batırdığım için, iğneyi de kendime batırıyor ve bundan sonraki mekan veya gezi yorumlarında daha net  verilerle karar vermenize yardımcı olacak şekilde yazılar yazmayı umut ediyorum.
Bu yazıdan çıkartılmayacak masterchef hissiyatları;

  • Masterchef'te Ferhat dışındaki tüm adayları kısaca saçma buluyor ve kendisini destekliyorum. Semra şaşkın ördekliği ile bir numaramda yer alıyor, Muzaffer kendine güvenen ama mahçup imajı tercih eden tipiyle ikinci, kendine güvense de mıymıy konuşması ile ultra sıkıcı olan tuğsan ise üçüncü
  • Bir de yemek yarışmasında bile eli yüzgün çocuğu beğenme hali nedir Allah aşkına? Ben ergenliğim bitince bu olaylar sona erdi sanmıştım ama halen aynı hızla devam ediyor maşallah. Bu nedenle  Tuğsan tuğsan diye sayıklayan kızları Tuğsan'dan da sıkıcı buluyorum. 
ps. başlık şarkısı Sezen Aksu- Aşka şükrederim

29 Mayıs 2011 Pazar

"varlığının tiryakisi yokluğunun delisiyim"


Şu dönemde dolu dolu söylediğim, söylerken de çok keyif aldığım bazı kelimeler var. Bunları kullanmamın mantıklı bir gerekçesi yok. Canım istediği vakit, istediğim kişiye, onun duymayacağı ya da benim ona duyuramayacağım şekilde; "dümbük, şişko patates ve zirzop" demek niyeyse eğlendiriyor beni. Şişko patatesi de şekil şemal vurgusu için değil, daha çok aptal yerine kullanıyorum.

Bunların dışında son günlerdeki favori kelimelerimi ise Burak Aksak belirliyor. Tanımayanlar için Burak Aksak, benim gözbebeğim Leyla ile Mecnun'un senaristi. Ve bendeniz artık sevgiden öteye taklide geçtiğim için, kendisinin söylettiği İsmail abi'nin repliklerini copy paste usulü çalar oldum. 

Yine de deliliğim ortaya çıkmasın diye diziyi izlemeyenlerin yanında çenemi tutmaya çalışıyorum.  Dizinin izleyicileriyse ise ismailabi yadetmekten yorgun düşüyorum.

Bu nedenle de diziyi izlemeyenlerin yazının devamını okumasının çok manalı olmayacağını düşünüyorum. 

İsmail abiyi ismail abi yapan replik; "senin ağzından çıkanla kulağının duyduğu bir değil"dir  ki, kendisi her bölümde bu repliği farklı bir formata sokma becerisine de sahiptir. 

Her sahnesi birbirinden bomba olsa da, benim sürekli olarak tekrarladığım 3 sahne var ki; bunlardan biri buton basmak için yaptığı iş görüşmesi, diğeri 15. bölümdeki eşkıya taklididir. Ama beni benden alan, geleceğe dönüş bölümünde, geçmiş zamandaki kendisine öğüt, tavsiye niyetine sadece selam söyleyip, üstüne de pişmaniye götürmesini rica etmesidir. O sahnedeki "namnam namnam pişmaniye yeme dileği" benim her açlık krizimdeki beyanatım halini aldı. Ve yalanım yok şu noktada numnum diye bir restoran olmasa, marka patenti için koşa koşa sıraya girerdim. 

İş bu yazının yazılma nedeni de, kendisinin "olaylar olaylar" (bir diğer versiyonu vakalar vakalar) repliğinin bundan sonra madde madde olarak yazılacak yazılarımın başında yer alacağının duyurulması içindir. 

Bu noktada İsmail abi'yi ismail abi yapan Serkan Keskin'i de ayrıca tebrik eder, 15. bölümde Mecnun'la beraber yaptıkları ilişki çıkmazı geyiğinin kaç sahnede çekildiğini de öğrenebilmeyi dilerim. 

"ben hâlâ dolaşıyorum avare hani görsen, enikonu divane"

  • Henüz tv'de izlemesek de, eksi sözlük sayesinde Nİhat Doğan'ın nba doğu finali maçını canlı canlı izlediğindan haberdar olduk.  Güzide yurdumuzda nba maçı izleyeceğim diye binbir genç gecenin bir vaktinde uyanırken, hepsinin hayalini Acun Ilıcalı sayesinde Nihat Doğan gerçekleştirmiş. 
  • Nihat Doğan'In basketbola ne kadar ilgi duyduğunu bilmiyorum, diyelim ki gerçek bir fanatik. O zaman gerçekten şahane bir ödül olduğuna itirazımız olamaz.  Bu noktada eski bir basketbolsever olarak hayatın adaletini sorgulayacak değilim, keza ben o sorgu işini bırakalı çok oldu. Benim aklımın takıldığı nokta, pek muhteşem Amerikan vizesi. Hepinizin malumu, 3. dünya ülkesi olduğumuz için vize meftumunda tüm sülalemizin gelmişi geçmişini mali tablosuyla beraber dünya gerzeği insanların onayına sunuyoruz, onlar da izin verirse ancak bu sayede değerli ülkelerine ayak basabiliyoruz.
  • Bu noktada, tuvalet dahi kullanmayan adamların vize alma meftumunu anlamlandıramıyorum. Aklıma tek bir çıkış noktası geliyor ki, yarışma öncesinde hepsinin bu vizeyi almış olması. Tabi yine bu noktada, Nihat Doğan'a hangi sıfatla vize veriliyor, bunu da bilahere sorgularım.
  • An itibariyle kafamda yıldızlar çaktı. Bu Nİhat Doğan, seda sayan'la beraber olduğu dönemde mali ve zevcesi tuğba ile beraber bir amerikanya seyahati yapmıştı ki, o zaman aldıysa vizeyi, muhtemelen süresi de 10 yıldır, ondan zaten vizesi mevcuttur diye kendi yaptığım sorguyu çürütüyorum. (fazla magazinel not; hatta bu seyahatte Seda Sayan hamile kalmış ama uçak yolculuğu nedeniyle de sanırım bebeğini haberi olmasan kaybetmişti)
  • Tüm bu programlar ödüller sayesinde de derin bir çıkarıma varıyorum ve diyorum ki, dünyanın en olmamış adamları dünyanın en olunmak istenen yerlerinde karşınıza çıkacaktır, bu nedenle kendinizi neden ve niçinle yormayın, ratingdir (paradır, şanstır, kısmettir vb) sebep deyip geçin sayın okur.
  • Hayata servis uykusuyla tutunduğum için, boş kaldığım her dakikada kitap okumayı tercih ediyorum. Bu sebeple kuaförlerde geçirdiğim atıl zamanda genelde elimde hep bir kitap vardır. (Eskiden aynı anda birden fazla kitap nasıl okunur derdim ki, farklı kategoriler ve ruh halleriyle birden fazla kitabı da okumaya alışır oldum.) Bu nedenle de kuaförlerin nezdinde hep bir entel tiplemem oluyor.
  • Bol muhabbete alışık kuaförler, kafasını kitaba dayamış bir müşteriye de pek alışık olmadıkları için illa ki "hep böyle okur musunuz", "okumadığınız kitap kaldı mı" sualleri ile konuya dahil olmaya çalışır. 
  • Ben de o noktada kitabı kapatıp, azıcık muhabbet çevirmem gerektiğini idrak ediyor ve yapmacık gülümsememle yola devam ediyorum. Sürekli gitmediğim bir kuaförün yaptığı "saçınızı nerede kestirdiniz, nerede boyattınız?" sorularına ise itinayla Bandırma'da cevabı verip, konudan sıyrılmaya çalışıyorum. Cevabım ne olursa olsun, o yapılana burun bükme halini de takdir edersiniz ki  kuaförlerimizin genel hastalığıdır. 
  • Bu yüzden en şahane kuaför, bu sorgulara girmeyen benim kuaförümdür; bu çağrışıma vesile olan İsmail abi ise bir sonraki yazı konum olacaktır...
ps. Survivor Tefik sen ne cibiliyetsiz bir insansın ya? Çok sevdiğim Tevfik isminden de soğudum senin yüzünden. 

ps.2. başlık şarkısı Sezen Aksu- Unuttun mu beni ?


27 Mayıs 2011 Cuma

"kirazlar olmadan tez vakitte seninle baharı kutlamaya geliyorum"

  • Hafızası güçlü, gözleri keskin bir bünye olarak her şekil ve şartta eskiden tanıdığım insanları görüp tanıyabiliyorum. Ve olaylar genelde saniyelik hadiseler olduğu için de kimsenin yolunu kesmiyor, kaldığım yerde hayatıma devam ediyorum. Bu noktada şu ikileme düşüyorum, acaba seslenip, iki konuşsa mıydım; ardından da “yahu sonuçta bunca zamandır konuşmuyorsak, tek sorumlusu ben değilim” savunması ile gönlümü rahatlatıp, görüşmemek ikili tercihtir diyerek konudan uzaklaşıyorum.
  • Aslında ben “ne yapıyorsun?” sorusundan ultra nefret ediyorum sayın okur. Ne mi yapıyorum? Bana sorarsanız hiçbir şey, bir insanın yapabileceklerinden bikuple seçtim, takılıyorum. Şurada çalışıyorum, burada oturuyorum, falan filan genelde çok da gerekli gözükmüyor bana. Az biraz yabani olabilir, ya da her yaptığımı buna dayandırıyor olabilirim farkındayım.
  • Benim gözümde yazı güzel kılan şey meyveleri..Artık mevsiminde hiçbir şeyi yiyemesek de, yine de eriğin, kirazın, karpuzun ve en önemlisi incirin habercisi olan mevsime heyecanla beklemek kadar güzel bir şey olamaz.
  • Meyvelerin mevsimsellik etkisinden ötürü canımın içi iğrenç bir tatla Nisan ve Mayıs aylarında satılmasının da yasaklanmasını rica ediyorum.
  • Ve bendeniz olağan arz- talep dengesinden, ortadan kalkan meyvenin kıymete bindiğini iddia ediyorum. Mesela bir anket yapsak çoğu insanın en sevdiği meyve isminde sanırım elma yazmaz. Aslında hepimiz elma olunca yeriz ama aklımıza “bir elma olsaydı da yesekdik” diye bir fikir düşmez.
  • Gözden uzak olan gönülden uzak olur mantığına inanmayın iktisatçılar biliyor bu işi ve dedikleri gibi kısılan arz talebi arttırır.
  • Yaz gelmesi nedeniyle her faninin girmesi gereken “hafiflemem lazım” psikolojisini hiçbir şekilde eyleme sokmadığım ve üstüne üstlük hala yemek düşündüğüm için bu yaz benim için biraz sancılı geçecek ondan da adım gibi eminim.
  • Kararsız bünyelere ettiğim laflar sonunda iyiden iyiye kararsız bir bünye olma yolunda emin adımlarla ilerliyorum. Spor salonu için ciddi ciddi görüşmeler yapıyor ama bir türlü aksiyon alamıyorum. Üstüne bununla da yetinmeyip, yemek ivmemi hızlandırıyorum. 
  • Bir de spor salonu satışçıları sayesinde ciddi bir “hayır diyebilme” eğitimi alıyorum ki, yakında tüm satışçılar korksun benden. Her spor salonu satışçası size evet dedirtene kadar sapığınız olacaktır. Bu yüzden bir spor salonuna çok emin olmadan kesinlikle numaranızı falan vermeyin.
  • Özellikle bir görüşme anım var ki, videosunu çekip sizinle paylaşmayı gerçekten çok isterim. Bu kadar antipatik halde yapılan satıştan nasıl bir beklentiniz olur inanın anlayamıyorum. İstanbul’da her şeyim varmış gibi, keşke bir yazlığım olsaydı, hafta sonları da trafik derdim olsaydı da, bu spor salonları ile muhatap olmasaydım diyor, kaldığım yerden ikilemlerinde gidip geliyorum.
ps. Uzun zamandır aklımı kurcaladığı için twitter'da yaptığım sorguyu buraya da taşıyorum;
  • Limon sizce meyve midir? Meyve değilse nedir?
  • Ağaçta yetişen bir şey sebze olabilir mi?
  • Zeytin bu noktada hangi klasmandadır?
ps.2. Başlık şarkısı Kutlama- Sezen Aksu

25 Mayıs 2011 Çarşamba

"memleketime çoktan bahar gelmiştir; yer, gök ve yürek çiçek açmıştır"



Malumafatrus minicik tatilinden destan yazmaya devam ediyor;
  • Sıklıkla vurguluyorum az insan çok mutluluk türünden bir felsefem var. Yine de arada sınırlarımı aşmayı denediğimden tur macerasına atıldım ve boyumun ölçüsünü de aldım. Büyük konuşmayayım ama daha da olsa büyük bir tur’la seyahat etmem sanırım.
  • Bu noktada turumuzdaki çiftlerden birinin Hırvatistan’dan Türkiye’de çok bulunan bir çiçek (görseniz siz de tanırsınız ama çiçeğin adını hatırlıyamıyorum) almasını, bir diğerinin ise otelde bulunan asma yaprakları için, aslında bir kısmını toplayıp götürsek nasıl olur sorusunu sorduğumu belirteyim ki, bu yazıda bahsi geçen tek sorunlunun ben olmadığımı net şekilde anlaşılsın.
  • Ben tabi bu işin acemesiyim ama bizim turda gördüğüm kitleden şunu söyleyebilirim bu kadar farklı insanda gezip görme hissiyatı oluşturduğuna göre Dubrovnik gerçekten büyük şehir.
                               
  • Ve Türk milleti gittiği ülkeyi kalkındırır bunu da söyleyebilirim. Özellikle Dubrovnik dutyfree’sinde hala satıcak malları kaldıysa bence Hırvatlar kendilerini şanslı görmeliler.
  • Turla bir yere gitmek uçak ve otel ayarlama kolaylığı sağladığından avantajı göz ardı edilemez, bu nedenle yormuyim kendimi turla gideyim diyenlere, turla git ama oradaki diğer turlara katılmana da gerek yok derim.
  • Biz şahsen yine yanlış bir tercihle Mostar’a yapılan tura katıldık ve araştırmacı gazeteciliğimizi kullanmadığımıza pişman olduk. Bir kere yollar genelde gidiş dönüş olduğu için cidden yavaş gidiyor, üstüne bir de sürekli kıvrımlardan dönüyor dönüyorsunuz.
  • Bir de tarihe de çok meraklı değilseniz, Mostar’da bir köprü görüp, köfte veyahut boşnak böreği yiyerek geri dönüyorsunuz. Türk etkisinin gayet hissedildiği şehir maalesef savaşın izlerini hala atamamış, bu anlamda o kadar kalabalık umarım kalkınmalarına yardımcı olur.
  • Hele ki bizim turun bir de çay içeceğiz diye bizi bir köyde durdurup, oradaki kadınların ellerindeki minicik külahlardaki meyveleri 1 euro’ya satmalarına da pazarlama başarısı diyebiliriz. Anlayacağınız oraları görecekseniz, arabayla görmeniz önerim olacaktır.  
  • Çok net söylüyorum bu tatil sayesinde Nihat Doğan’ın memleket hasretini azıcık anladım. Yani güzel bir çay içmek, güzel bir kahve içmek, bildiğimiz bir hamburger yemek bu kadar da zor olmamalı günümüz global dünyasında diye düşünürdüm, yaşadım ve boyumun ölçüsünü aldım. 
  • Yine Mostar seyahatimizde bir müddet yanyana seyahat ettiğimiz bir kadın nedeniyle, tüm sakız çiğneyenleri öldürecek boyuta geldim. O gün iktidar olsaydım mevcut yasaklara, bir de sakız çiğneme yasağını ekletebilirdim. Ben bu kadar iğrenç, bu kadar bayağı, bu kadar rahatsız edici sakız çiğneyen bir insan da görmedim. Olağan ezikliğimle “ pardon, insan gibi sakız çiğnemeyi deneyebilir misiniz” diyemedim ama içimden dediklerimle nefretimi kısmen kusmuş sayılırım.
  • Turdaki bir başka eğlencem de, yarışmaya anne kız olarak katılan bir ikiliydi. Modayı dudak kalemi ve meçli saçlar ( kızın saçlarında) boyutunda takip eden bir ailenin, seyahat anlamında modadan uzak durmaması da bir o kadar ironik geldi bana. Zevkler renkler özgürlük alanında olduğundan, hadi o dudak kalemini kullanıyorsunuz bari sürekli tazelemeyin diye de fikriyatımı kendilerine açık etmedim.
  • Turdaki favorim ise, uçağa girerken denk düştüğümüz sonrasında da sitcom gibi izlediğim bir yaşlı teyzeydi. Teyze o kadar her şeyi biliyor ve o kadar her şey hakkında yorum yapıyordu ki, onu kendi haline bırakan kocasına ise bayıldım.
  • Bir de zevzek bir amca vardı ki, kendisinin Bandırma’ya benziyor burası yorumundan, Allah’ım nolur Bandırmalı çıkmasın, bu kadar zevzek bir adamla aynı şehirden olmayalım dedim ama muhabbetten de itinayla kaçtığımız için gerçeği öğrenmeden ihtimalle yaşadım.  
  • Daha da notlar iliştirdim, onları da yazıp seyahat yazısıyla iç bayma sınırınızı test etmeyi planlıyor, gerçek ve yorgun dünyama dönüyorum.
ps. başlık şarkısı Sezen Aksu- Kutlama

23 Mayıs 2011 Pazartesi

"veda çeker kürekleri ağır ağır uzaklara"



denizleri aşıp gelen malumafatrus kürkçü dükkanından bildiriyor;

Allahın bildiğini şimdilik kuldan esirgemeye gerek görmüyorum 28 ile 29 arasında bir yaşlardayım. Çok gezen olamadığım için bugüne kadar çok bilen olmaya çalıştım ve bu hafta vesilesiyle Kapıkule'den de ötesine ilk defa geçme şerefine nail oldum. 
Son dakikada tatile çıkacağı belli olan bir bünye olarak da vizesiz olduğu için kapı komşusu haline gelen Hırvatistan'a bir tur vesilesiyle yola çıktım. İş bu yazıyı da bir amatörün seyahat notları olarak tarihe not düşüyorum.

  • Tez canlılığım ile fikriyatımı hemen iliştiriyim; Dubrovnik güzel bir sayfiye mekanı, tabi belirli şekil ve şartlar altında;
  • Mesela turla gitmezseniz, Türkiye'de herkese tatil olan bir dönemde gitmezseniz daha keyifli hale gelebilir. 
  • Her türlü ıvır zıvırı araştıran ben, zamansızlık ve kafanın bindünya olması gibi çok da matah olmayan mazeretlerden ötürü doğru düzgün bir araştırma yapmadan düştüm Dubrovnik yollarına. Bu sayede her şeyi bilmemenin de bazen keyifli olabileceğini gördüm.
                                                   
  • Denizine giremesem de Dubrovnik benim gözümde bir sayfiye mekanıdır ki, sanırım bunda deniz kenarındaki keyifli otelimizin etkisi büyük.
  • Bir Türk klişesi olarak gördüğüm her yeri Türkiye'deki bir yerle özdeştirdiğimden, Dubrovnik'i büyük Bozcaada veyahut bir Bodrum koyuna da benzetebilme becerileri gösterdim. Sanırım bu çağrışımda da sur, kale ve soğuk deniz etkileri mevcut. 
  • Nihayetinde deniz tatiline gitmeyecekseniz 3 gün, deniz tatiline gidiyorsanız 7 gün de geçirilebilecek bir yer bence Dubrovnik. Tabi bir de şu gerçeği inkar edemem, genel turist kitlesi doğrultusunda biraz "yaşlı" (kime göre neye göre) mekanı. 
  • Ve Balkanlar birbirine içiçe geçtiği için de bugün Dubrovnik, yarın Mostar, öbür gün Karadağ şeklinde gezme imkanınız da mevcut. 
  • Her turistik şehir gibi, şehrin turizmden arındırılmış kısmını keşfetmek benim gibi insan sevmeyenlere ilaç gibi geliyor. 
  • Bir de deniz mahsulü ve pizza sevenler Dubrovnik'te karnı tok uyurken, benim gibi sabit ve iki gıdımlık damak zevki olanlara aç kalmak düşüyor. Çünkü bütün turistik mekanlarda olduğu gibi, tüm mekanlarda standart menü ve hepsi birbirinin kopyası yemekler mevcut. Hele ki o aynı tip afilli gözüken ama tadını hiç sevmediğim dondurmalara ise diyecek lafım yok.
                                                    
  • Suyun tadının olmaması eksilerimdeyken, ice tea ve coca cola'nın tadının güzelliğine de şapka çıkartıyorum. Coca cola'nın tadı farklı mı olur sorgusuna takdir edersiniz ki hiç girmiyorum.
  • En sevdiğim restoran olarak surun içindeki Poklisar ( deniz kenarı sayılır o da)'ı gözü kapalı yazarım. 
  • Dubrovnik'e özgü bir şey var mı deseniz, ben orada olduğum sürece bulamadım diye politik cevabımı iliştirir; yerel parası kuno'nun euro'nun 7'de biri (7.3 doğru hesap olmalı) olduğunu da ansiklopedik bilgi niyetine eklerim.

Seyahatimize ilişkin bilumum fikriyat ve hissiyatları da sonraki yazılara saklarım. 

ps. başlık şarkısı unutulurmuş ile özge fışkın

18 Mayıs 2011 Çarşamba

"geçerken kalplerimizi deştik; herhangileştik."



Bu blogun favori cümlelerinden biri ne yazık ki "çok yorgunum". 

Bu nedenle şu an yazacağım "2 haftadır yorgunluktan ölüyorum" cümlesi duygularımı gerçekten ifade edebilir mi, bu ifade sizde nasıl karşılık bulur bilemiyorum.
Yine de kendimi şansımı deneyecek olursam, 4 günlük tatile gidiyorum ve bu yorgunluğun üzerine aklımı biraz da olsa boşaltacağım için gerçekten çok mutluyum sayın okur.
Bir de bu seyahatin dünya için küçük benim için büyük bir anlamı var ama korkularımdan ötürü önce yaşayıp sonra yazayım dediğimden şimdilik küçük ipucu verip, yazdıklarıma umut yerine yaşanmışlık katmayı planlıyorum. 
4 gün boyunca internetten de bilgisayardan da uzak kalacağım için bünyem şoka girmesin diye bir yandan bünyeme masterchef' yüklemesi yapıyor, diğer yandan da her zamanki heyecanımla Leyla ile Mecnun'un yeni bölümünü bekliyorum.
Anlayacağınız ben tatile gidiyor, kendim gibi tatilcilere iyi yolculuklar, İstanbul'la başbaşa kalmanın keyfini süreceklere de geçirecekleri zamanın değerini bilmelerini öneriyorum. 


ps. başlık şarkısı Özge Fışkın- Neşter

16 Mayıs 2011 Pazartesi

"hepimiz yolcuyuz, dünya hancı"

magazinci malumafatrus, bermuda dedikodu üçgeninden bildiriyor;
  • Survivor'un ikiye ayrılan  liderlerinden Nihat Doğan'ın İbrahim Tatlıses'le bir dönem "rakip" olarak gösterildiğini, Asena'nın ise Tatlıses'in hareminden olduğunu düşününce sağlığı yerinde olsaydı da  programı Acun Ilıcalı yerine İbrahim Tatlıses sunsaydı diyorum. 
  • Kaynakları etkin kullanma gayesiyle Nİhat Doğan'In Türkiye dönüşünde savaş stratejisti olarak çalışmasını önermekteyim. Kendine inanan enayileri bulduğunda ne kadar iyi kullabildiğini gördüğümüzden, "gaza getirme", bir hiç uğruna harcama konularında başarılı olacağından hiç şüphem yok. Bir de hem ezik hem de hırslı insanlardan gerçekten nefret ettiğim de belirtmem gerek. 
  • Sadık blog okuru, gülben ergen'e dair hissiyatlarımı bilir. Bu nedenle takdir edersiniz ki, boşanmasına da hiç şaşırmadım. Benim magazinden tanıdığımı sandığım gülben ergen, eğer ayrılmayacak olsaydı çoktan bir yerlere maaile gider, ayşe arman'a çok mutluyuz röportajı verirdi. Bunlar olmayınca, bazı şeylerin koptuğunu anlamak çok da zor değil. Nihayetinde 3 minik yavrucağa yazık ama bu kadar plan programın sonunda birilerinin de oyun bozan olması kuvvetle muhtemeldir. 
  • Benim gözümde işletmecilik, bir türlü tutmayan bir  mekanı dekorunu bile değiştirmeden adam etmekdir ki, Kanyon Gina sanırım buna çok iyi bir örnek. Harvey Nichols mekanı işletirken söz konusu olan o "olmamışlık" hali, dışarıdan gözlemlediğim kadarıyla Gina ile yokolup gitti. Özellikle Kanat Atkaya ve Ertuğrul Özkök ikilisine orada denk gelince, mekanın farkını ortaya koyduğunu düşünüyorum.
  • Yine bir mekanın açıldığı zamanlarda uygulanan "tanıdıklarla kalabalık gösterme" stratejisini mantıklı görmekle beraber, iki kişi gittiğim mekanda 10 kişilik tanıdık kontenjanı ve gürültüsü olunca sinir oluyorum.
  • Kral Tv müzik ödüllerinin absürtlüğü üzerine yarın yayınla beraber bir yazı yazabilmeyi umut etsem de, Ziynet Sali'nin bile aday olduğu en iyi kadın şarkıcı kategorisinde "sıla" birinci olmazsa, Kral'In o gerizekalı gezegen mehmet'ine Yeşim Salkım'In patroniçeliğini kim devraldı diye soracak kadar asabiyet yaparım.
  • AMa hava muhalefeti nedeniyle asabiyet bünyeye yakışmaz, uyuyup tatil için gün saymak daha makul bir alternatif olduğu için, satırlarıma yorgun ama iyimser bir tınıyı iliştirmek isterim.
  • "Başlayan her şey bitmese daha mı güzel olurdu hayat acaba" diye de gece gece beyin jimnastiğine davet ederim. 
ps. başlık şarkısı Ogün Sanlısoy- Küçük Mafya

15 Mayıs 2011 Pazar

"geceyi uyutan gündüz yüzlü kız"


Bir önceki de mevzu bahis olan Berkun Oya ile yollarımızın bir türlü kesişmemesinden mi, blogspot'un kapayı yemesinden midir bilinmez Perşembe günü yazdığım iki yazı bir şekilde  uçup gitti. Taslaklarda bile bulamadığım yazıyı reade sayesinde gören bilen feri'den rica edip, yazıya ulaşmıştım ki, blog'da da yazılar görünmeye karar verdi. Teknoloji dediğin şeye güvenmeyeceksin, her zaman yedekli çalışacaksınız dediğinizi duyar gibiyim ama yine de sormak isterim Berkun Oya'nın hiç mi suçu yok:)
Her şeye rağmen Cumartesi günü normal normal izleyebildik "güzel şeyler bizim tarafta'yı".  Bize Kusburnugiller ailesi de eşlik ettiği için oyundan önce bol bol Leyla ile Mecnun repliği üzerine geyik yapabildik.

Bugün tekrar üniversiteye gitsem bilgi üniversitesinin Santral kampüsü okumak istediğim 3 yerden biri olurdu herhalde. Bu yüzden orada kahvaltı, oyun vb nedenlerle bulunmayı gerçekten seviyorum. Hele ki gelmez denilen baharın geldiği Cumartesi akşamı, sakin sakin oyunu yemyeşil bir ortamda beklemek de oyundan sonra birden kalabalıklaşan ortamı görmek de gençliğe olan özlemimi daha da katmerledi. 
Güzel Şeyler Bizim Tarafta ise Berkun Oya'ya duyduğum o tuhaf hissiyatların (iyi manada) perçinlenmesine vesile oldu. Oyun 70 kişilik bir salonda oynanıyor ki, benim algımda o kadarlık bir yer değil. Havalandırma sistemi muhtemelen yok, konfor denilen şeyse ( o kötü sandalyeler) tamamen bir hayal. 

Peki bunlar oyunun başarısını gölgeler mi? Bana göre hayır.

Çünkü ne Berkun Oya normal bir insan, ne de Krek Tiyatro Topluluğu bildiğimiz tiyaro. Mesela oyun bir camın ardında, kulaklıklar aracılığı ile izliyorsunuz. Yani tv ile tiyatro karşımı bir 3 boyut tecrübesi yaşıyorsunuz diyebilirim. 

Yalanım yok, oyunda sıkıldığım bazı anlar oldu ama sonradan oyunun konusunu düşününce can sıkıntısını da normal karşılar oldum.  

Bartuğ Küçükçağlayan'ın normal halini göremediğim için, oyundaki performansında ne kadarı kendisi ne kadarı Orhan pek emin olamadım.

Ayşe (Öykü Karayel) ise hem güzelliğiyle, hem lafı gediğine koyan replikleriyle bence kesinlikle oyunun yıldızı.

Zaman geçip, detaylıca düşününce oyunun diyaloglarını daha bir idrak ediyor ve etkileniyorsunuz, en azından bana öyle oldu. 

Festen ile kıyaslamak mantıklı olmaz biliyorum ama yine de söylemem lazım, Güzel Şeyler Bizim tarafta Festen kadar etkilemedi beni. Festen'de oyunun produksiyon kısmından da çok etkileniyorsunuz, GŞBT'da da ise gözümüzün önündekilere değinen konu ve replikler oyunu farklı kılıyor. 
Yani bana sorarsanız, iki oyunu da tez vakitte izleyin, hele ki Festen seneye oynamayacağından 28 Mayıs'a kadar gidin görün derim. 

Berkun Oya'nın da o jöleli saçlardan sıyrılıp, sakalını da azaltmasının kendisine şekil ve şemaen yaradığını belirtirim. 

ps. peki o yırtık ayakkabılar ve gömleğin oyunla bir alakası varsa, bana onu söyler misin sevgili Bartu?

ps.2. başlık şarkısı gündüz yüzlü kız ile pilli bebek

12 Mayıs 2011 Perşembe

"geçmiş uzakta kalmış yarınsa yaklaşmaz"


berkun oya'yı cnn türk'teki defakto programından itibaren takip etmeye çalışıyorum. Vakti zamanında Ali Atay ve Ozan Güven'le beraber oynadığı Adamlar'ı pek beğenmiş hatta bu şevkle kendisinin ilk filmi "iyi seneler Londra"'yı izlemek için festival insanı olmama rağmen film festivalinde gece yarısı seansına almıştım.

Ama sonra ne oldu?

Filmin görüntü kalitesinde bir sorun olduğu için, Berkun Oya filmi yayınlamayı uygun görmediğini belirtip, özür diledi. Sonra da kısmet bu ya, filmi vizyonda izlememiş, ardından da berkun oya'dan tek tük haber (Şebnem Dönmez halleri) almıştım.

Ardından Krek haberleri gelmeye başladı. Bu sezon festen gibi "güzel şeyler bizim tarafta" izlemek istediğim nadir oyunlardan oldu. Önce bir heves toplaştık ama bilet bulmak pek tabi mümkün olmadı. 
Ardından başka bir fırsat çıktı, yerimizi almaya çalıştık, aldık da sayılır. Hatta ben bu akşam, yarın Krek'i izlemeye gidiyorum, çok heyecanlıyım diye yazacaktım ki, dedim malumafatrus önce bir git gör sonra yazarsın.

Mamafih, Berkun Oya ile aramızda bir uyuşmazlık olduğundan yarın ki oyunu da ertelendi. Vodafone red konserinden mütevellit ortam hayli gürültülü olacağından falan filan başka bir güne teşrif etmemizi önerdiler. 
Biz de pek kısmet olmuyor ama bir sonraki günde şansımızı deneyelim dedik.
Şimdilik durum budur ama işin ucunda Cumartesi akşamı oraya gidip eli boş dönmek de var.
Gelin görün ki, gider oyunu izler  bir de ALi ATay'a denk gelirsim ( tiyatronun kurucularından olur kendisi) kimse beni tutamaz, kader kısmete selam eder, gözlerinden öperim. 

ps. başlık şarkısı oyunun ertelenmesine vesile olan vodafone konserinin reklam şarkısı ( bu da bildiğiniz tırdan bozma zincirleme isim tamlaması)

"tesadüf olamaz bugüne kadar geçen gün"


Acun ılıcalı ne istiyorsa onu konuşur hale geldiğimize göre survivor hakkında yazı yazmak da boynumun borcudur.

Bence acun ılıcalı’nın en büyük başarısı, daimi izleyici kitlesine gerek görmeden programları hakkında konuşulur hale getirmesi. Yani siz Survivor’ı baştan sona izlemeseniz de programda olan bitenleri fragmanlar ve gazeteler aracılığıyla az çok idrak ediyorsunuz. Sonra etrafta bolca muhabbetini duyuyor ve “ne oluyor ki” diyorsunuz.

Basit ama kolay uygulanabilir bir strateji. İzleyen de izleten de memnun. Bu kadar çok sponsor aldığına göre, reklam veren şirketler de sanırım memnun.
  • Yarışmada bir Nihat Doğan olmasaydı da bence Survivor konuşulurdu. Taner diye bir kahramanın hayatımıza girmesi kendisinin “tuhaf”lığından ziyade, Acun’un bu tuhaflığı keşfetme becerisidir.
  • Ebru Destan, benim için vamp kadın modelinin 2011 temsilcisidir. O dudaklar, o duruş, o omuzdan düşen t-shirt’le ıssız adada bile kendinden ödün vermemek gerçekten başarıdır. Ve kameralara oynamak diye bir şey varsa, Ebru Destan bence tam da bunu yapıyor. Gerçekten doğal hali buysa bile hiç sahici durmuyor ne yazık ki. Fotoğraf çektirirken göbeğine elini koymalar falan da ayrıca gözümden kaçmıyor, belirteyim.
  • Yalnız o kadar boyalı saçlar, şampuansız kremsiz, özellikle röportajlarda nasıl doğal saç gibi duruyor ben bunu bir türlü idrak edemedim.
  • Nihat Doğan üzerine laf edemeyeceğim, benim için Taner’den daha gereksiz. Birileri de onu önemsiyor ya, asıl bu da çok acı bir tablo. Erkeklik edebiyatı yapan adam’ın seda sayan sayesinde hayatımıza girmesi de işin asıl ironisi. 
  • Yarışmadaki favorim Derya. Dans yarışması zamanında hakkında yapılan tüm olumsuz eleştirilere rağmen sporcu olmanın farkını ortaya koyuyor. Özellikle dedikodu hadiselerine girmemesi ( en azından şimdilik) bence en farklı olduğu nokta.
  • Taner, tam bir küçük çocuk, tam bir Burhan Altıntop. Hem herkes hakkında dedikodu yapma, hem asabiyet yapma potansiyeline sahip. Gızlar değişiyle ada sonrası biraz daha ekranlarda görünür ama sonra yokolur kanısındayım.
  • Kavga oldu ama Pascal nihat’ı dövdü mü dövmedi ben bilemiyorum. Dövmediyse bu kadar gürültüye yazık olmuş.
  • Ama kendisini o kadar kısa zamanda bu kadar hatuna hayran bıraktığı için de tebrik ediyorum. Ben Ebru Destan’ı en büyük flört adayı olarak görsem de adadan vedalaşma vakti Asena’nın halleri fikriyatım da sapmalara neden oldu.
  • Daha öncede söylemişimdir Rahşan Gülşan’ı sevmem. Herkes tarafından sevilme çabasındaki sempatik hallerini de inandırıcı bulmam. Aslında inandırıcı bulmaktan ziyade, bu hal ve tavırlarını başka psikolojik nedenlere barındırırım. Ve açıkçası adadaki hiçbir hemcinsimi aklı evvel bulmasam da, kavga sonrası yazdığı, bu kavganın sebebi hatunların Pascal’ı gaze getirmesi mealindeki yazıyı gayet kötü niyetli gördüm.
  • Cengiz Semercioğlu’na ise lafım yok. Hürriyet nasıl bir gazeteki bu adam sürekli markalar, şirketler tarafından bir yerlere götürülürken ses etmiyor anlamıyorum.
ps. başlık şarkısı anlıyorum- pilli bebek

11 Mayıs 2011 Çarşamba

"açılsın gözlerin gül, gün güneşle var, görsene..."


Mazeret değil biliyorum ama yazı yazma hevesimle yazabilecek zamanım arasında ters bir orantı var. Okuma isteğimse iş yoğunluğumla paralel bir şekilde artar. Misal şimdi masamda yine kusburnunun aracılığıyla aldığım Emrah Serbes’in Erken Kaybedenler’i var ve ben şu an manasız işlerim yerine, kitabı alıp bir çırpıda okumak istiyorum. Akşama D&R’a çıkartma yapıp, bir sürü kitap almak istiyorum. Ben yazamadıkça, kopyala yapıştır isteğim de kabardığından 3 yazı üst üste alıntıcılık yapıyorum.





Ben uzlaşmacı biri değilim. Fıtratım uzlaşmaya hiç elvermiyor. İtiraf etmeliyim ki, kavga, dövüş fırsatlarını dört gözle beklerim.

Savaşın, kapışmanın fiyakasını nasıl seviyorum.

Bana tokat atana yumruk atmak benim karakterimdir. Bana yan bakanı haşat etmekten çok zevk alırım. Bir adamı dize getirip, suratı kanlı tavuk bokuna dönene kadar tekmelemek, dişlerini boğazından içeri dökmek, onu yalvartmak, o ağladıkça vurmak, beynini hünkarbeğendi gibi asfalta saçmak beni az da olsa ferahlatır.

Bir kavgaya denk geldim mi ortaya dalıp iki tarafı da pataklamamak, kendimi tutmak, benim için dünyanın en zor işi.

Fakat…

Biliyorum ki barış, savaştan çok daha fazla enerji, sabır, dikkat, titizlik, zeka gerektiriyor.

Savaş sanatı diye bir şey var. Dövüş sanatları var. Ondan daha gelişkin bir barış sanatı da vardır.

Maalesef, barış için yürek gerektiğini, medeni cesaret, sanatsal motivasyon gerektiğini fark edemiyoruz. Ya da daha acayibi, göz ardı ediyoruz.

Her zaman söylüyorum: Aptallığın en karakteristik özelliği, yargılama ve cezalandırmadaki ataklıkta ortaya çıkar.

Kimseye aptal dediğim yok, yanlış anlaşılmasın.

Mamafih düşüncemizin tezahürleri refleksif tepkilerden ibaret olmamalı.

Zihnimizin işleyişi en çok kavga, tartışma, münazara, kapışma, itiraz… sırasında hızlanıyorsa, durup tekrar düşünmemiz icap eder. Kanaatimce.

Bernard Shaw bile “Bir insanın yetişme tarzına en iyi ışık tutan şey, kavga sırasındaki tavrıdır” diyor.

Haklı olabilir. Yine de, benim anladığım, bir kavganın en sağlam kısmı, nedeni olmalıdır.

Elbette herkesi sevemeyiz. Herkese çiçeklerle, balonlarla gidemeyiz. Buna karşılık, sevebileceğimiz, saygıdeğer insanlar aramak, onları bulmak icap eder.

Saygı da barış gibi aktif bir nitelik taşır. Tanımadığımız insana saygı duyamayız. Kayıtsızlık da saygı değildir.

Tanıştıkça aramızdaki psikolojik duvarları, hayali tel örgüleri, halüsinatif paravanları aşarız.

Aramızda mesafeler, barajlar varken birine saygı beyan etsek bile, gerçekte duymayız.

Emrah Serbes’in literatüre geçmiş bir cümlesi var: “İyiler ilk bakışta tanınmaz.”

Galiba, aşk hariç, ilk bakış hiçbir işte yeterli olamıyor.

Tartışmalarda, kaybeden kazanır. Çünkü, kazanan taraf, zaten sözünü baştan söylemiştir. Tartışmanın sonunda, bir adım öteye gitmemiştir. Kaybeden ise yepyeni bir bilgiye, düşünceye ulaşmış, bu işten kazançlı çıkmıştır.

Haklı çıkma çabası, ne pahasına olursa olsun tartışmayı kazanma azmi bizi yanıltır, geriletir, yozlaştırır.

Her türlü yanılgıyı rasyonalize edebiliriz. Lakin o zaman hiçbir şeyi anlayamayız.

Teşekkür ederim.

...............


"Özgürlük hala riskli bir ayrıcalık. Her şeyi devletten bekleme. Masum bir hayat, seni ancak haksızlığa uğrama tehdidiyle baş başa bırakır. Şiddete karşı çıkmak elbette her budalının en doğal hakkıdır. Çünkü tek hücreli canlıların B planı yoktur. Dinazorların da B planı yoktu."

Korkma Ben Varım- Murat Menteş

ps. başlık şarkısı Pilli Bebek- Açılsın Gözlerin

10 Mayıs 2011 Salı

"masalsı bir emanet vermeli sözlerin "



Kitabın yarısına geldiğime göre şunu rahatlıkla itiraf edebilirim ki, Murathan Mungan ve Şairin Romanı bir Yüksek Topuklar etkisi yaratmayacak bende. Zaten adam da malumafatruş'un yüksek topuklar hasretini dindireyim diye yazmadı bu kitabı ama işte ne yaparsınız ki insanoğlu da her yeniden eskiden bir parça arıyor. Ben de hep ikinci bir yüksek topuklar bekledim murathan mungan'dan. 
Şairin romanı bu arayışıma cevap vermez, belki ben çok sonra kitabı bitirebildiğim de kitabı severim de. Gelin görün ki, 3 haftadır yanımda hukuk öğrencisi gibi kitap taşırken, kitabın içine bir türlü girememiş olmak beni başka kitaplara itiyor. 

Misal içimdeki tatil hissiyatı, bünyemde Murat Menteş okuma hissiyatını dürtüklüyor. İki kitabını da yazın en keyifli vaktinde okuduğum için, onu okursam tatil de gelir diye düşünüyorum. Yapılacaklarımın gün geçtikçe arttığı bir dönemde uzun uzun kitap okuyabilme hissiyatıyla bile mutlu olabiliyorum. Bu sebeptendir ki,  hem eski kitaplar'a  hem de afili filintalara dönüyor, sizi de bu keyifli satırlardan mahrum etmiyorum.


" Türkiye’yi siyasi bir obje gibi algılayamam.
Bu ülkede tarihsel hatalar, siyasi anormallikler, ekonomik haksızlıklar, işkenceler, baskınlar, cinayetler gördük.
Çok yorulduk.
Hâlâ sabrımızı zorlayan, umutlarımızı kıran, haysiyetimizi zedeleyen olaylara şahit oluyor, maruz kalıyoruz.
Fakat bu kötü, bozuk, can sıkıcı şeyler aynı zamanda Türkiye’yi tahrip eden şeylerdir. Türkiye’yi teşkil eden şeyler değil.
Her çocuk, her evlat annesinin yemeklerini beğenir. Çünkü damak zevkimizi, annemizin yemekleri şekillendirir. Ben de annemin yaptığı yemeklere bayılıyorum. İştahlı bir çocuktum. Anneciğim pişirirdi, ben de çılgınlar gibi yerdim.
25 yaşına geldiğimde fark ettim ki, annem iyi bir aşçı değilmiş. Keke tuz değil, şeker katılırmış. Pilav tane tane olurmuş. Balık bambaşka bir şeymiş…
Fakat hâlâ annemin yemeklerini yiyince ruhum şenlenir. Nükleer artığa benzeyen pilavı iştahımı açar. O adı konmamış, aile içinde “patates” dediğimiz şeye bayılırım. Tuzlu kekin keyfini çıkarırım…
Anamın ekmeğine kuru, ayranına duru demem. Ellerine sağlık derim, ziyade olsun derim, çok leziz derim.
Benim nazarımda Türkiye başka bir şeydir.
Elbette İzlanda da güzeldir, onun da seveni vardır. Tabii ki Moğolistan’da, Nijerya’da, Meksika’da, Tayvan’da mutlu insanlar yaşar…
Oralara gider, o insanlarla da hasbıhal ederiz. Mamafih onların hayatındaki güzelliği anlamlandırabilmem, Türkiye’nin bana hissettirdikleri, düşündürdüklerinden ötürüdür.
Herkes annemi adıyla çağırır. Fakat ben ona anne derim."


ps. başlık şarkısı Pilli Bebek-Açılsın Gözlerin

8 Mayıs 2011 Pazar

"Mutluluk bir vazgeçiştir ve çok ender rastlanan bir ruh dinginliğidir"

Afilli filintalar demişken, pazar ve eve dönüş depresyonum nedeniyle birkaç kuple satırı  çalıp çırpmak istedim.  

"Bir isteğimiz karşılandığında mutlu olmayız. Geçici bir mutluluk yanılsaması yaşarız. Bir istek her zaman başka bir isteği doğurur. Sırada ne olduğunu asla bilemeden, kör isteklerin peşinde manasızca yürüyoruz. Hedef, amaç, vizyon, kariyer. Bu manasız yürüyüşte bizi teselli etmek için uydurulmuş kelimeler. Schopenhauer çok basit bir şey anlattı. Dünyaya hoş geldiniz orospu çocukları dedi. İnsan ziyan olmak için yaratılmıştır. (Belki de bu yüzden geç anlaşıldı. Kant harıl harıl okunurken onun başyapıtı İrade ve Tasarım Olarak Dünya, iki yüz adet sattı. Çünkü insan zihni basit şeylerden ziyade komplike şeyleri anlamaya müsait.) Her neyse. Şunu anlattı Schopenhauer: İnsan düşünenden ziyade isteyen bir varlıktır ve isteklerinin sonu asla gelmez. Aklıyla bir dünya kurmuştur ama onu yöneten bedenidir. Kant’ın dediği gibi aklı değil. Beden de kör bir iradeye tabidir. Bu iradenin de nereden gelip nereye gittiğini asla bilemezsin.

Joshua Ferris’in Bilinmeyen romanı da bunu anlatıyor. Bir avukat durup dururken yürümeye başlıyor. Her şeyi bırakıyor ve sadece yürüyor, yorulduğu yerde uyuyor. Bedeni aklını ele geçirmiş, kör bir iradenin peşine takılmış yürüyor. Nereden geliyor bu yürüme dürtüsü, bilinmiyor.

Bir istek başka bir isteği doğuracaksa ve biz sonunda hep mutsuz olacaksak neden istemeye devam ediyoruz. Bilinmiyor. Geçen gece sokakta bekledim. Kar altında, kapalı kapılar önünde, saatlerce. Köpekler geldi beni ısırdı. Neden? Bilinmiyor. Koltés bir oyununda, “Hayır diyen insan hâlâ biraz mutludur,” diyordu. Ne demek istediğini yeni anlıyorum. 

Mutluluk bir vazgeçiştir ve çok ender rastlanan bir ruh dinginliğidir."


Emrah Serbes


ps. Emrah Serbes sayesinde, okuyup bir şey anlamadığım Bilinmeyen'in de ana fikrini idrak etmiş oldum.

"hep aynı sesler, aynı yüzler, aynı rüya, artık uyan"

                                   

Sevdim mi tam severim genimden ötürü, bedelsiz reklam konusunda kendime rakip tanımıyorum. Bir şeyi sevmeye göreyim, her yerde ve noktada ısrarla mevzu bahis etmekten kendimi alıkoyamıyorum. Bu işi blogda yapınca hadise monolog tarzında olduğundan durumumun tuhaflığını pek idrak edemiyorum ama ne zaman konudan kopuk insanlarla biraraya gelip derdimi anlatmaya çalışsam, o zaman "ne kadar da ayrı dünyaların insanı olduğumuzu" fark ediyorum.
Bu yüzden artık gönlümün yıldızlarını dilime pelesenk etme faaliyetlerimi sadece blog üzerinden yürütmeye karar verdim. En fazla deli işte der, yazıyı okumazsınız ya da okur "bu kadar abartılacak ne var ki?" der geçersiniz değil mi sayın anlayışlı okur?
böyle bir girizgahtan sonra anlayışınıza sığınarak, yine ve yeniden Leyla ile Mecnun övgü saatimize başlıyorum. 

Leyla ile Mecnun'la Behzat Ç bu hafta birbirlerine konuk oldular. Biz şimdilik Leyla ile Mecnun'a Behzat ve Harun'un dahil olmasını izledik ama bu akşam bir de iadeyi ziyaret olacak. ( Ne yazık ki bendeniz yine yollarda olduğumdan, diziyi kuvvetle muhtemel yine youtube'dan izlemek zorunda kalacağım. )

Böyle sıradışı iki dizinin biraraya gelmesinin afili bir nedeni var. Onur Ünlü de Emrah Serbes de çok sevdiğim Murat Menteş gibi afilifilintalar blogunda keyiflerince takılıyorlar. Tabi sadece 3'ü değil ama algıda seçicilikten ötürü ben şu an en çok üçüyle ilgileniyorum. Ve bu adamların ayrı ayrı gayet başarılı işleri yetmezmiş gibi bir de  birbiriyle paslaşmalarından hem mutlu oluyor hem de tuhaf bir gurur duyuyorum   ( sanırsın babamın oğlu)

Ayrıca gerçek hayatta her faninin bir ismail abi'si olsa, dünyanın daha keyifli bir hal alacağını iddia ediyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Yine bu anlamsız sahiplenmelerimden ötürü Tuba Büyüküstün ile Onur Saylak'ın birlikteliğine  çok sevindim.  Gerçi Tuba hanım kızımız biraz kararsızlıklar yaşasa da, gayet mutlu ve uzun ömürlü bir ilişkileri olur diye umut ediyorum.
  • Erdem Yener ve Dolunay Soysert'e olan sevgimden "Başrolde Aşk" dizisinde Erdem Yener'in kankasını oynayan tipin acilen yok edilmesini, Mustafa Sandal'a da rolünü büyütmeden oynamayı öğretilmesini önermekteyim.
  • Yapımcı olsam ilk dizimde Pamir Pekin'i başrolde oynatırdım sanırım, bu derecede güzel bir insan evladı bence kendisi. Buradan Lale Devri adlı abudik gubudik diziyi takip ettiğim sonucu çıkacaktır ki, yalanım yok şu an annem kontenjanından diziyi izlemekteyim. 
  • Akşama da survivor'u izlersem tez vakitte bir survivor yazısıyla karşınıza çıkabilecek altyapı tamamlarım sanırım. 

ps. başlık şarkısı Derin ile Kül

7 Mayıs 2011 Cumartesi

"bunları kimseye söyleme sakın gözünü açma; uyanırsın"


yalnız ve pek güzide ülkemizde,

üniversite sınavı yapılıyor şaibeli,

internet yasası değişiyor sansürle, 

seçim propogandası yapılıyor, seviyesiz saçmasapan bir üslupla,

haber alma özgürlüğü devletin tekeline veriliyor, her şeyde olduğu gibi "oldu bitti tavrı" ile

sayısız gencin kaderiyle oynayan adam tüm arsızlığıyla sadece sırıtıyor, görevden alınamıyor,

tek derdi gerçeğin peşinde olmak olan gazetecilerse sorgusuz sualsiz dört duvar arasına hapsediliyor,

koca bir metropolün tüm sorunları çözülmüş gibi ne işe yarayacağı belli olmayan bir kanal yapımı çılgın proje oluyor,

herkes kendi derdine odaklanıyor, kimileri duymuyor, kimileri duysa da "bir şey değişmez" diyerek 
yoluna bakıyor,

bize de ne yazık ki kala kala sadece karamsarlık kalıyor.

ps. başlık şarkısı Kül-Uykumuza

5 Mayıs 2011 Perşembe

"küçük ışıklar çok uzaktan da görünür"

  • Bu havaların da hali ne biçim dostum muhabbetiyle yazıya başlamak türk tipi bir insan için ideal olurdu sanırım ama ben genelde sözel iletişimde bu konuya girişsem de, yazılı iletişimde havadan sudan kısmını içeriğini başka bir formata dönüştürüyorum. Gelin görün ki, Mayıs ayında Bandırma’ya gitmeme ( IDO sefer iptali) bir hava muhalefeti ben bu işi artık bozmak zorunda kalabilir, hava şartlarına ve ilgililerine (!!) derdimi yüksek sesle (ki inanın benim sesimin alçağı bile gayet yüksek) anlatmak zorunda kalabilirim.
  • Geçip gittiği için anlatırken gayet eğlendiğim bir manyak İbrahim Kutluay hayranlığı dönemim var. Bu süreçte yaptığım çeşitli abudik gubidikler olsa da, bire birde hiç beklemediğim bir yerde (Bursa’ya gidip de Özdilek’de Kutluay’ı görmeyi kim düşünür) kendisini görüp, sonra acilen marketten pempe kağıtlar alıp imza almışlığım vardır. Bunun dışında bir de gerçekten küçükken futbol milli takımını antremanı sonrası oyunculardan ve fatih terim’den imza almıştım itiraf ediyorum.
  • Bu sportif maceralarım dışında hafızam beni yanıltmıyorsa bir ünlü tacizim yok. (göz tacizi hariç) Anlayacağınız kimseye gidip “ay ben sizi severek izliyorum” falan diyemem. Hatta hayranlığım arttıkça, bakmaya bile utanırım. Bu noktada, şapşahane konuşayım diye eğitim aldığımız tiyatrocuyla (ama dizilerde de oynadığından kısmi meşhur) karşılaşınca , selam verme nedenim kendisinin ünlü değil de çok yakın zamanda eğitim aldığım hocam olmasıydı. Hani karşınızdaki kişiyi tanırsınız ama o sizi tanıdı mı tanımadı mı emin olamazsınız ya işte tam da bu noktada hocanın beni tanımadığını gayet idrak edip, ben şurada eğitim almıştım sizden demek zorunda kaldım. Sonra adamcağız da ne yapsın “ay işte pardon bir anda çıkartamadım, şimdi hatırladım” deyip, ardından da muhabbet üretmek zorunda kaldı. Ben de zaten pişmanlık için sebep arayan bir bünye olduğumdan, anında attığım adımdan pişman olup, “bi daha tövbe” kararımı aldım.
  • İşin daha da komik kısmı, hemen bu olayın devamında masterchef’te izlediğim favori adaylardan birini görünce de, “ay acaba elendi mi kendisi” diye sormayı da resmen düşünüp, anımdan fikrimden çark ettim. 
  • İyice yoksayılsa da bu hafta sonu İstanbul’da Formula 1 düzenlenecek ve bu seferle beraber formula rüyası da Türkiye için sona erecek. Böyle büyük ve stratejik bir olaydan bu kadar kısa vakitte böyle bir hüsranla ayrılmak gerçekten takdire şayan bir başarı. Ve şahsen ben formula’nın sevilmesinde ( ya da yayılmasında) ntv dönemindeki yayınların gerçekten büyük etken olduğunu, ntv sonrası cnn türk ve sonrasında trt ile bu havanın da yok edildiğini düşünüyorum.
  • Bu gelmeyen baharda vücudumdaki negatif elektriği atmak için bildiğimiz en klasik yönteme başvurdum ve bulduğum ilk çimene ayaklarımı değdirdim. Bunun mükafatı olarak da mide üşütmesi ve 4 gündür mide bulantısına maruz kaldığımdan, elektrikli bir bünyeyi midesi hassas bir bünyeye tercih edeceğime karar verdim.
  • Bu arada bazı yeni ve güzel mekanlar bulmaya devam ediyorum ama ne zaman bunları blogda duyursam, ardından bir şeyler bozulup mekana da küstüğümden artık mekanları birebir iletişimde paylaşıyorum. Bu yüzden yeni mekan önerilerini sorarsanız yazarım, haberiniz olsun sayın okur.
  • Ama Teşvikiye’de eski Taksim dolmuşlarının durduğu, şimdiyse trafiğe kapatılan ve resmen asmalımescit kıvamına bürünen sokakta Girandola’nın stand kurduğu müjdesini her türlü verir, afiyet olsun dileklerimle satırlarıma son veririm.
ps. başlık şarkısı Bülent Ortaçgil- Raslantı Yalanı

3 Mayıs 2011 Salı

"the best thing you ever had has gone away"

Olağan sıkılganlığım ve dikkat dağınıklığımdan mütevellit klasik tiyatro ile pek haşır neşir bir insan değilim..Bu yazıyı yazarken de farkediyorum ki, gittiğim tek tük oyunlara da bildiğimiz tiyatrodan farklı kokusunu aldığım için gitmiş, pek de bahtiyar olmuşum.
DOT tiyarosuyla bugüne kadar tanışmamam kendi üşengeçliğim ve ayıbımdır. Her şeyi geçtim malafa’yı izlemeyi gerçekten çok isteyip, istemekten icraate nedense bir türlü geçememiştim. Bu beceriksizliğime rağmen festen kutlamayı izlemeyi gerçekten çok istiyordum. Sanırım bundaki en büyük etken twitter’da oyunun bazı oyuncularını takip etmemdi.

Biletix’den nefret etmem ve oyun biletlerinin hemen tükenmesinden ötürü birkaç kez pas geçtiğim oyuna şans kader kısmetle bu Pazar günü için bilet bulabildim.

Prensip olarak Pazar geceleri evde oturmayı tercih ediyorum ki, ruhum Pazartesi’ye yavaş yavaş adapte olsun. Hem artık Pazar demek Behzat Ç demek ki, kendisine Pazar gecesi depresyonunun ilacı desek yeridir. Buna rağmen oyun sadece Cumartesi ve Pazar günleri oynarken, bir seferden bir şey olmaz diyerek düştük yollara.

DOD Koleksiyon , Sarıyer’de ve siz oyunu Koleksiyon mağazasının içinde beklerken, tiyatroya geldiğinizden ziyade bir galeriye geldiğinizi düşünüyorsunuz. DOT’un sitesinde ısrarla vurgulanan “oyunlar belirtildiği zamanda başlar” uyarısının benim gibi dakik bir bünyeyi nasıl mutlu ettiğini varın siz düşünün. Hatta öyle bir beklenti duydum ki saat 20.55’de neden oyun alanına geçmiyoruz diye de kapris yapmaya başladım. Kaprisimin ne kadar yersiz olduğunu 21.01’de başlayan oyunla anladım.

Oyunu bilmeyenler için spoiler içermeden kısaca şu notu düşmeliyim. Oyunun ilk 5 dakikası dışarıda oynanıyor. Ve kader bu ya, o 5 dakikada yağmur iyice artıyor. Özellikle bu sene milletçe yağmurla bütünleştiğimizden yağmurluklar dağıtılıyor ve sonrasında bir güzel akşam başlıyor. 5 dakika sonrasında ise oyunun devamı bir çadırda oynanıyor.

Ben ki dediğim gibi dikkati dağınık bir insanım, bir dakika bile kopmuyorum oyundan. Çünkü izlediğim şeyi oyun olarak görmedim ki bence festen’in en büyük başarısı da burada bence. Seyirciyle bu kadar yakın bir oyun sergilmekse kendi vizyonumca çok kolay bir şey değil ki, bu anlamda oyuncuları da ayrıca tebrik etmek gerekir.
DOT tiyatrosunu az çok bilenler oyunun toz pembe bir konuya değinmediğini, içinde bolca küfürler geçtiğini de az çok tahmin edecektir. Bundan sonrasını yazmaktansa olayı hayalgücünüze bırakmayı tercih ediyorum. Oyuna gitmeyi isteyen ama benim gibi sürekli öteleyenlere de Festen Kutlama’nın 29 Mayıs’a kadar son 8 oyununu oynayacak olduğunu ve seneye tekrar sahne almayacağını hatırlatmayı boynumun borcu sayarım.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Dışarıdan çadıra girilen anda fenerle birileri yol gösterse hiçbir karmaşa olmadan herkes yerini alabilir diye düşünüyorum.
  • Sanırım çadırın içi sert kış şartlarına göre ayarlandığı için çok sıcak ki, özellikle hep bir aksiyon içinde olan oyuncuların nasıl terlediğini de gayet iyi görebiliyorsunuz.
  • Bilet fiyatları, alışageldik tiyatro oyunlarına göre pahalı sayılabilir. Ama oyunun sadece 2 gün oynandığını ve maksimum 200 ( hadi 250) kişilik bir seyirci kitlesiyle oynandığını düşününce o sahne, dekor için aslında o paraya rağmen çok da karlı bir oyun olmadığını idrak ediyorsunuz.
  • Oyunun müzikleri, o şarkıların seslendiriliş şekilleri de bence harika. Gerçi bir ara o kadar hararetli ortamda gayet cool şekilde mandolin çalan çocuğu görmek gayet sinirimi bozdu, bunu da itiraf etmeliyim. 
ps. başlık şarkısı Radiohead, High&Dry, oyunu izleyenler başlık için neden bu şarkıyı seçtiğimi az çok tahmin edebilir.