28 Nisan 2011 Perşembe

"biz bu rüyadan erken uyandık"


İş dünyasından sıtkımın fevkalade sıyrıldığı vakitlerdeyim. Artık şehre dönmek, nispeten daha normal bir vakitte uyanmak, işten önce keyifle bir kahvaltı yapmak, bürokratik işlerimi halletmek için maymun olmamak istiyorum. Bu nedenle de piyasada gönlüme göre bir iş çıksın da artık bu dırdırdan başka dırdırlara geçebileyim diye umut ediyorum.

Dakiklik konusundaki takıntım kendimi sinir etmekten öteye gidemiyor ne yazık ki. Ama ben hala bir işin belirtilen saatlerde başlaması ve bitmesi gibi bir hayale sahibim. Bu yüzden de özellikle eğitimlerde, workshop veya toplantılarda buna uyulmadı mı deli oluyorum. Bir şeyler öğretmeye çalışan insanların öncelikle zaman yönetimi konusunda kendilerini geliştirmeleri en büyük temennim.

Ben boş yere bir çok şeyle uğraşsam da, bazen boşlukla uğraşsam da zamanı çok değerli görüyorum ve nerede olursa olsun, bunun boşa harcanmasını kabullenemiyorum. Hele ki sadece konuşmak için yapılan tekrar konuşmaları da trajik olarak değerlendiriyorum.

Bu yüzden de “ayy ben çok çalışıyorum, onlarsa hep yatıyor” mantığını çok manalı bulmuyorum. Herkesin iş kavramı farklı olduğu gibi, iş önceliği de ayrı. Düşünürseniz tur rehberleri sürekli seyahat eden insanlar olarak bizim gözümüzde “ne güzel işleri var” kategorisine sokulabilir. Kendilerine sorsanız o kadar insanla başedeceğime evimde otururum daha iyi diyebilir.

Okuyalı çok oldu ama alışveriş sitelerini anlatan bir yazıda aşağıdaki satırları görünce “klasik ben çalışıyorum herkes yatıyor” reklamı demiştim, ki etrafınıza dikkatlice bakarsınız bu beyanatların farklı türlerine siz de rastlarsınız.

“bu siteleri kullanan kadınların çalıştığı şirketlerin yaşadığı iş kaybını düşünmüştüm. Üstelik benim iş tempom öyle rahat rahat gelip de sallana sallana site gezmeye hiç müsait değil. Tuvalete falan gitmem gereken zamanlarda veya gecenin köründe evden yapıyorum bu alışverişleri.”

Israrla söylüyorum ben daha önce gerçekten çok çalışan insanlarla çalıştığım için “çok çalışıyorum”u ağzından düşürmeyenlere pek inanamıyorum. Dağına göre kar verme hadisesi hayatın her noktasında geçerli. Sizin 5 dakikada yapacağınız işi 30 dakikada yapan ya da 1 dakikada bitiren birileri olabilir. Veya sizin çok önemli gördüğünüz işi “iş mi bu be” diye nitelendirenler de oalbilir. Bu yüzden siz kendi yolunuza bakın, beraber iş yaptığınız veya size bağlı çalışanların zaman yönetimine pek tabi yol gösterebilirsiniz ama onun dışında kalanları çok çalışanlar veya az çalışanlar olarak bence değerlendirmekle boş yere uğraşıp, asabınızı bozmayın.

Çalışmadığını bildiğiniz birinin de çok çalışıyorum beyanatlarına, “işleyen demir ışıldar” diye gaz verin ki kendini bir şey sansın. Çalışmadığı halde zamanı olmadığını söyleyip sizin için yapması gereken bir şeyi yapmayanı da gayet imalı bir şekilde “ zaman yönetimi konusunda ders almak” ister misin diye sorun.

Yani artık herkesin işi kendine, herkesin sorumluluğu ve bilinci de kendine noktasındayım.

Hayatımda kariyer anlamında bir değişiklik yapmazsam ilerleyen zamanlarda daha hangi noktalara varırım onu tahmin dahi edemiyorum.

ps. başlık şarkısı Kül ile Uykumuza

26 Nisan 2011 Salı

"içimden söylesem kim duyar? "


15 yıl sürecinde yazılan bir romanın 200 sayfa olmasını beklemek saçmalık biliyorum ama Murathan Mungan'ın kitabını ne zaman elimi alsam o kalınlık omzuma yük olarak çöküyor sanki.
Bir de çantaya sığmıyor, elde kolay taşınamıyor haliyle kitabın kapağı buruşuyor ve beni çok sinir ediyor. 
En fenası da bünyemde oluşan okumam lazım hissiyatı. Bu hissiyat bastırdıkça kitapta pek ilerleme kaydedemiyorum o da ayrı.
Bir de ilerleyemeyeşime neden olarak standart dışı isimleri göstermek istiyorum ki, ben bu tür karışık isimleri sindirmek yerine genelde atlayarak okumayı tercih ettiğimden, kitabın konusunu hatırlayıp kahramaların pek hatırlayamam. 
Gerçi nihayetinde Murathan Mungan'ın 100 sayfa sabır gösterin sonrasında kitap kendini götürür dediği noktayı aştığım için, bundan sonrasında sürecin benim için daha keyifli olacağını düşünüyor; kitaptan bikupleyi de sizlerle paylaşıyorum. 

"İnsanlar eskiden kaybolmaktan bu kadar korkmazdı" dedi içinden. "Kaybolmanın insanı zenginleştiren serüvenlerine olanak tanırlardı; yazık, bazı şeyleri kaybolmadan öğrenemez ki insan!" diye hayıflandı. 

"Bilmek, hayatta kalmaktır" diyor. " Unutmayın, ne kadar çok şey bilirseniz yaşama şansınız artar."
Yanlış konuda inat etmekte ısrarcı olan insanların, yalnızca zaman değil, anlam harcadığını da bilirdi moottah, var olmanın ve yaşamanın başka fırsatlara açılan anlamlarını..."

"Hayatın sıradan raslantıları bazen kaderin yerine karar verir" diyecekti o gece Liuv."

" Hırslarımıza hakim olmak konusunda bizi iki şey eğitir" demişti Liuv. "Yaş ve yenilgi... ama bunların gene de herkese değil, öğrenmeye açık insanlara yararı vardır, yoksa kimilerine ne yaşadığı yılların, ne de uğradığı yenilgilerin bir şey öğretemediğini sen benden daha iyi bilirsin..."

"Bazen devamlılığımızı sağlayan şey kusurdur. Yahut kusuru göze almak"

"Kendilerine dair hayali olmayanlar, sizinkileri de göremeyebilirler. Her şeyi kendinizden bilmeyin" demişti. 

"Kendi seçimlerinizin sonucunda olup bitenler rastgele başımıza gelen seçimlerimizin sonucunda olup bitenlerden daha çok sızlatır içimizi. İnsanın kendi karşısındaki çaresizliği başka çaresizliklere benzemez."

ps. Kül- Mum Çocuk başlık şarkısı olmaya devam ediyor.

25 Nisan 2011 Pazartesi

"herşeyden uzak, gerçekten çok yakın "


malumafatrus beceriksizliklerinden kamuoyu adına ders çıkartıyor;

Sıklıkla vurguluyorum, vakti zamanında kırdığım aynaların etkisi gecikmeli olarak hayatıma etki ediyor diye ciddi bir kanım var. 

Malumunuz ben hayatını çok standart bir çerçevede yaşıyorum ve buna rağmen o küçük çerçevede bile plan yapmaya bayılıyorum. Sanırım belki de bu yüzden bu çizgiin dışına çıktığımda benim bütün ayarlarım bozuluyor ve başıma illa bir aksilik geliyor.

Eski pasaportumu dolu dolu!!! kullandığımdan aman eksik kalmayayım çipli pasaport da alayım diye geçen Cuma günü için emniyetle randevulaştım. Aslında güne başlar başlamaz, "bu iş olmaz malumafatrus" mesajını aldım ama işte yine kaskafalılığıma denk geldiğimden msjı yoksaymayı tercih ettim.

Eski pasaportumla bütünleşemediğim için pasaportu evde unutarak dağ başındaki işime gidince, rutin olacak bir sürece azıcık heyecan kattım ve uzaktan erişimle pasaportuma kavuşabildim. 
Ama beni bu kadar heyecan pek tabi kesmezdi. Bu yüzden pasaportum da olduğuna göre her şeyim tam kasılması ile oturduğum koltukta, nüfusta adres kaydınız yok geri bildirimi ile yıkıldım. Bildiğimiz ikametgah hadisesini zora sokmak isteyen güzide devletimiz artık bu işleri nüfus müdürlüğü aracılığı ile yapmaya karar verdiğinden ve bizim taşındığımız evde oturmaya başlayanlar, nüfusa gidip ben artık burada oturuyorum dediği vakit, "peki eski oturanlar nerede?" sorusunu sormadan kayıt güncellendiğinden biz resmen yok sayılıyorduk. 

Devlet işlerinden itinayla kaçtığımızdan ve üşengeç de olduğumuzdan yeni eve de kayıt yaptırmadığımızdan açta ve açıkta kalmıştık. 

Söz konusu olaylar yaşadığım şehrin merkezinde gerçekleşseydi, olaylar pekala kolayca çözülebilirdi. Ama ben Gebze'deydim ve nüfus işlemlerimi Beşiktaş'ta güncelletebilirdim. Gerçekten yardımsever pasaport görevlileri sayesinde belki e-devlet şifresi aracılığı ile bu güncellemeyi yapabileceğimi öğrendiğimden, hiç bilmediğim bir şehirde postaneyi bularak o önemli şifreyi kaptım.
Ardından F klavyede binbir zahmetle adres bilgilerimi güncellemeyi denedim. Ama ne oldu? Bizim şu an oturduğumuz evdekiler adres güncellemesini yapmadıkları için ev sistemde dolu gözüktü,  nüfus müdürlüğü ziyareti benim için mecburi oldu.
Sonuç boş yere geçip giden zaman, bozulan sinirler ve tükenen bir bünye olarak ben. 
Tabi bu işin her noktasında arkadan arkaya kendini hissetiren" var bu işte bir kısmetsizlik" duygusu. 

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Nüfus müdürlüğüne sadece isminize yazılı fatura götürüp beyan etmek, sizi o evde oturuyor gösterebilirken ben "bu nasıl bir perhiz" demeden geçemiyorum.
  • Kendi şuursuzluğumun farkında varsam da eleştirmekten geri kalmıyor; Daha önce birilerinin oturduğu evde yaşadığını iddia edenlere,"ee peki senden önce oturan nerede" diye sorulması gerektiğini önermekteyim. Daha doğru bir şekilde ifade etmek gerekirse, taşınmalarda karşılıklı olarak adres güncellemesi yapmanın gerektiğini bir mağdur olarak düşünmekteyim. 
ps. başlık şarkısı Kül- Mum Çocuk

"şu an son kez bakıyorum kendi gözlerimden yakında değiştirecekler beni, istemeden"

Daha önce, Redd'i müziğinden de öte yaşadıklarımıza dair iki çift laf ettikleri, tepkisiz kalmadıkları için sevdiğimi birkaç kez dile getirmiştim sanırım. Bugünde hissiyatım farklı değil. Hayata dair tepkilerini bir şekilde beyan etmeleri günümüz koşullarında pek de bulunur bir özellik değil ne yazık ki.

Yine bu tepkisel hallerinden ötürü Masal'ın klibini basılmamış kitabın yokedilme çabasına dair faaliyetleri konu ettiler.

Buraya kadar aslında tuhaf olan bir şey yok.

Tuhaf olan klibin benim de içinde bulunduğum bir kısım için pek de beğenilmemesiyle cereyan etti.

Klibin ana fikrinin twitter'dan duyurmakla başlayan süreç klibin gece yarısı yayınlanacağı teaserları ile son bulunca, daha önceki yazıda bahsettiğim beklentinin büyütülmesi sonucu neticeyi beğenmeme hali vuku buldu.

Şu yaşa kadar olan tecrübelerim sonrasında şunu söyleyebilirim ki, herkes tarafından beğenilen bir sanat eserinin olması mümkün değil. Zevkler, renkler, beklentiler, niyetler çerçevesinde herkesin beğendiği bir şeyi beğenmemek bazen anlaşılmaz gelse de olası bir hal.

Yani bu yüzden, müziğini duruşunu çok sevdiğim Redd'in politik mesajlı klibi Masal'ı beğenmemem gayet olağan.

Aynı insani haliyet-i ruh emek verdiği bir şeyin kolayca eleştirilmesine de tepki gösterir. Genel çoğunluk, "beni anlamıyorsun" "sen de nereden bileceksin" "zaten senin anlamanı beklemek boşa" türünden doğal refleks beyanatlarını bir çırpıda dile döker. Çünkü biz faniler, eleştiri karşısında "neden böyle dedi acaba" sorusunu sormak yerine küsmek veya "hayır öyle değil" demeyi tercih ederiz.

Redd'in Masal'a istinaden aldığı olumsuz tepkilere verdiği cevap da bildiğimiz insani refleksten farklı olmadı; kızdılar. Şimdi onlara sorsanız coll tavırlarından ötürü "hayır kızmadık" diyebilirler ama benim okuduğum twitlerinden anladığım gayet de kızdıkları yönünde.

Anlaşılamamak insanın canını sıkan hatta sinirini de bozan bir durum. Bu kısmı anlıyorum ama Redd gibi her şeye eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşan bir grubun iki gıdım eleştiriye gösterdikleri tepkiyi anlayamadım.

Ve buradan da genel bir çıkarıma varma ihtiyacı hissettim ve dedim ki, eleştirmek kolay, eleştiriye tahammül edebilmekse imkansız olan. Bu yüzdendir ki, eleştirmeden önce "bana söylense bu laflar ne hissederdim acaba?" diye düşünmekte fayda var.

Kişisel gelişim kitaplarına ara versem de twitter ve müzik sayesinde hayatın gelişimini yapıyorum.

Ve Ayça’nın da dediği gibi aslında her şeyi kendime söylüyorum da laf dinlemiyorum.

ps. başlık şarkısı tahmin edileceği üzere Redd ile Masal

21 Nisan 2011 Perşembe

"ve gözlerim yüzümde bir leke dokunsalar, kaybolur"

  • Bir insanın kendini sevmeye başlaması önce kendi görüntüsünü ve sesini sevmesiyle başlamalı bence. Kayda alınan sesini dinlediğinde veya kameraya alınan görüntüsünü izlediğinde "kendine yabancılaşmayan" kişiye ben kıssadan hissi özgüveni yüksek, kendisine olan sevgisi tavan yapmış zat-ı muhterem derim.
  • Ben bu girişgahın sahibesi olarak takdir edersiniz ki, bu noktada kendisine tahammülü olmayanlardanım. Ve aynı zamanda bir insanın kendine bu kadar yabancı olmasının ne kadar tuhaf olduğunun farkındayım. Ne yazık ki bu bilinç vesikalık çektirirmekten nefret etmeme engel olamıyor. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, beni normal bir insan gibi gösterecek bir makinanın bulanabileceğine inancım gerçekten uçup gitti.
  • Özellikle son zamanlarda karşılaştığım görüntüler sonrasında kafamın bildiğin yamuk , burnumunsa gördüğümden de yamuk olduğunu da idrak ettikten sonra. Kendimden çıkarım yaparsam, "her şey kendini sevmekle başlar" diyenlerin bir bildiği olduğu fikriyatında kesinlikle hem fikirim.
  • Girandola sezonun süprizini yaparken hiç beklemediğim bir vakitte beni karadutla tekrar karşılaştırdığı için "ne kadar mutlu " olduğumu tekrar tekrar vurgulamakta bir sakınca görmüyorum.  
  • Demet Evgar’ı severim bununla birlikte güzel bir kadın olmadığını düşünürüm. Bu noktada kendisinin fotomodel havasındaki billboardları bana pek yapay geliyor. Genelde hep aynı fikriyattayım bir şeyle bu kadar uğraşacaksan başından sürece dahil etmeyeceksin. Bu bir kıyafet için de öyledir mesela, alıyım şurasını böyle yaptırır, burasını da uzatırım diye düşünüyorsanız boşuna almayın. Hazır giyim denilen hadisenin sonu terzide bitiyorsa, hazır giyime uğramadan terziye gidincilerdenim ben. Aynı şekilde bütün film boyunca çirkin ve ürkütücü bir karakteri oynayacak Charlize Theron’un Cani için o hallere girmesini de anlamam.
  • Canımın içi Leyla ile Mecnun'un gün geçtikçe gece yarısına yaklaşan vakitlerde yayına girmesi, beni teknoloji bağımlısı yapmaktan öteye gitmiyor. Kanalında vakitlice izleyemediğimden, daha sonra mecburen internet yollarına giriyorum.
  • Bu da yetmezmiş gibi, Redd bir süredir merakla beklettiği Masal klibini gece yarısı yayına sokuyor ki, onu da izlemek için maymun olayım. Normal bir şirkette çalışsam ve redd'in sitesi yasaklı olmasa klibi gündüz gözüyle de izleyebilirdim tabi ama şirkette yasak münasebetiyle izleyemeyeceğimden, meraklı da bünyem de akşama kadar bekleyemeyeceğinden sabah alarmından sonra kendimi klibi izlemeye kurucağım.
  • Bu aralar popüler mecrada dilime en çok takılan şarkı ise Bu mudur ile Atiye'nin ki. Kendisinin klibini izlemiş, Tv programına da denk gelmiş biri olarak şunu söylemek istiyorum ki, Atiye'den yaratılmak istenen o Avrupai havanın kendisinin toyluğu nedeniyle henüz oluşmasının henüz mümkün olmadığını düşünmekteyim.
  • Masal klibi sonrasındaki notum; bu mudur 2 haftadır klip klip diye merakla bekletilen hadise? İşte yine büyük beklenti ve bu mudur hissiyatı. Klip dediğiniz şeyde derdinizi çok net anlatmanız zor ama bu klipte de sisteme düzene karşı koymak gibi bir şey göremedim ben. Polis dövmek metaforunun altında anlayabileceğimiz bazı şeyler vardır muhakkak ama o “masal geliyor”beklentisinden benim de beklentim çığ gibi büyüyüp klibi izleyince de balon gibi söndü
ps. başlık şarkısı Kül- Uykumuza

20 Nisan 2011 Çarşamba

"tüm renkler siyah üstüne beyaz ,gölgeler yok geceler beyaz"


Kişisel sorgu cetveliniz malumafatrus, yaşıyorsunuz ama neden yaşıyorsunuz sorusunu sizin için soruyor?

yaşınız kaç olursa olsun, eğer üniversiteye gittiyseniz sınavdan hemen önceki senede (gitmediyseniz işe hayatına başladığınız seneden hemen önce) o döneme dair hayat planlarınızı hatırladığında; planladığım yolda ilerliyorum mu diyorsunuz yoksa nereden nereye gelmişim mi?

Merak ediyorum, gayet benim çizgimde ilerliyor hayat çizgim diyen bir ermiş var mı hayatımızda?
Ben misal o zaman ya gerçekten adam akıllı hayal kurmuyordum ya da kurduğum hiçbir hayal gerçek olmadığından onları hayal diye hatırlatamıyorum. Yani geçmişe dönük planlarımın tek tuttuğu yer sanırım ev arkadaşım. Lisede kurduğumuz beraber yaşama hayallerini üniversitede yollarımız ayrılmasına rağmen gerçekleştirdik. Bir de üniversite döneminde, levent'te kuleler civarına denk düştüğüm bir vakit, burda çalışıyım ben dediğim de şans kader kısmet unsuruyla gerçekten orada olmuştu ilk işim.

Buradan yaptığım çıkarım, insanın savunma mekanizması gereği  gerçekleşen hayalleri hatırlayarak, gerçekleşmeyip yolundan sapanları yokmuş gibi yapması. Ya da bu sadece bana özgür bir hal ama genelleyip kendimi normalleştirmeye çalışmaktayım.

Yazmaktan vazgeçmeyeceğim bir şey var, hayatınızda bir dönem çok değer verdiğiniz insanları gün gelip hatırlamıyor, ya da zamanında nefret ettiklerinizle çok güzel bir dostluğa başlıyorsunuz. Bazen bu kadar major olmuyor bu değişimler ve sizin alakasız bir noktada hayatınıza giren kişiyle, yıllar sonra farklı bir formatta biraraya gelince "nereden nereye" diyor ve yaşlanıyoruz galiba şeklinde korkularınızı dillendiriyorsunuz.

Yani yine "hayatta hiçbir şey boşu boşuna olmuyor" diye düşünme vakitlerindeyim sayın okur. Karşılaştığımız her sahne/kişi bir şeylerin temelini atıyor biz farketmesek de. 
Bu felsefeyle yola çıkıp hayatınızdaki her şeyi "bu bir mesaj mı" diye yaşamaya kalkarsanız, muhtemelen paranoyak olur, hayatın bütününden olmayacak anlamlar çıkartırsınız ama yine de arka planda bu bilinci uyanık tutmakta bir sakınca görmüyorum.

Bununla birlikte önce İnci Aral sonrasında Hakan Günday da tesadüfün kesişen hayatlarının dozunun gözümüze gözümüze sokulmasından fevkalade sıkılmış durumdayım. Daha net bir şekilde ifade etmek gerekirse, tesadüfün olduğu yerde her şeyin kolayına kaçılıyor gibi geliyor bana. İşi matematikleştirmek bir noktada okurun hayal gücüne dur demek gibi geliyor ya da ben kitapları beğenmemek için mazeretler üretiyorum kendimce.

Galiba en çok bazı kitaplara çok büyük anlamlar yüklediğimden böyle çıkarımlara varıyor ve kendi hayal kırıklığı zeminimi hazırlıyorum.

Bu satırlarımı da "insanın kendininin farkında olması da güzel be blog" diye bitirmeyi de (kişisel gelişimin gözü kör olsun) boynumun borcu sayıyorum. 

ps. başlık şarkısı Kül- Uykumuza

13 Nisan 2011 Çarşamba

"gerçeği merak ettikçe aslında sadece kötülük yarattınız"


Bölünme hızında amipleri geçen güzide memleketimizin şu günlerde herkesin aynı fikirde olacağı tek konu bence 11833 reklamlarıdır. Söz konusu reklamı izlemeyenler şanslı bir azınlık olduğundan, onları bu yazıyla da kirletmek istemediğimden yol yakınken aşağıdaki satırları okumamasını öneririm. (biz yandık siz yanmayın)

Bu işin çıkış noktası aslında 118'in özelleşmesidir. Ne zaman ki farklı şirketler devreye girdi, o zaman birbirinden kötü reklamlar hayatımıza sızmaya başladı. Reklamların çeşitliliği ve sıklıkla karşımıza çıkması söz konusu pastanın tahmin ettiğimizden de büyük olduğuna işaret ediyordu. Bir kere bile 118'e başvurmasak da en azından 5 çeşit 118 reklamını ezbere bilir hale gelmiştik.

Bu noktada pazara yeni giren bir markanın "fark" yaratması gerektiğinden; hayatımıza tüm 118 reklamlarından da kötü bir reklam girdi. Reklamın kötülüğü sık tekrarlanmasıyla perçinleşti, sinirler de bir o kadar gerildi. Nİhayetinde reklamın çok kötü olduğu anlaşılacak ve ortadan kalkacak diye düşündükçe reklam çeşitliliğe de gitti. Reklamın oyuncusu antipatiden doğan ünlü olma yoluna girdi. Homofobiklik tv'nin milli marşı halini aldı. 

Ve bu noktada tahminimce marka ve reklam şirketi; önemli olan farkındalık ve akılda kalmaysa biz bu işi başardık diye kendilerini tebrik ettiler. Benim sanal dünyamda tüm nefret tepkilerini, amacımız sevilmek değil, 118 denildiğinde 33'ün arkasından gayri ihtiyari dile dökülmesidir diye de geçiştirmiş olabilirler. 
Sonuç olarak biz işkence çekiyoruz ama birileri bu işkenceden para kazanıyor, birileri mutlu oluyor hatta birileri "başarılı" bile bulunabiliyor ki işte tam da bu sebepten dünya iyice anlaşılmaz bir hal aldı ey ahali.


Bu yazı ilave olması gereken teknik danışmanlık;

Sayın Varol Döken, hem reklam camiasından içinden bildirmeniz, hem de reklam ajansı ile eski münasebetiniz nedeniyle konuya bir bilen olarak değinmeniz rica ederiz.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • En son "benim beynim google gibi be" türünden hadsiz bir beyanatım olsa da google devrinde 118'li hizmetler kim ne arıyor da buluyor bilemiyorum.
  • Google'ı paralı yaparlarsa, reklama gerek kalmadan üye olurum dersem fiyat politikasını kötü etkilerim biliyorum ama Allah'ın bildiğini de kuldan esirge durumlarına girmem. 
  • Google çıktı çıkalı gazeteler sayesinde evimize giren ansiklopediler de birer birer çöp oldu. Çöpün kenarına bırakılmış ansiklopediler bizim mahallede ara sıra denk geldiğim bir sahne oldu ki, bu nedenle tüm çöp kutularına "kitap çöpe atılmaz, kitaptan çöp olmaz" demek istiyorum.
ps. başlık şarkısı Kül ile Kafa Patlattın


12 Nisan 2011 Salı

"sonsuz bir düş içinde zaman akıp giderken"

  • herkesin kendini zeki sanıp, hep karşındakinin zekasından dert yanması malumunuz. Bu noktada sürüden ayrılmam, gün geldiğinden herkes salak ben akıllıyım diye düşünebilirim. Kendi farkındalığımı arttırıp bu şekilde başkalarını da anlamaya gayret göstersem de, aynı zeka seviyesinde olmadığımız insanları henüz anlama başarısı göstermiş değilim. Sadece şunu kabul ettim, karşınızdakine aptal deseniz bile gerçekten aptalsa bunu idrak edip kabul etmesi ne yazık ki mümkün değil. Bu yüzden kendinizi tüketmeyin sayın okur. Bu dünyaya bu kadar insan belli ki bir nedenden gönderilmiş, benden uzak olsun yeter demeye çalışın, diyemiyorsanız, bu da bir sınav geçecek, kopya olsa da şifre olsa da geçecek diyin geçin.
  • YGS'de şifre ihtimalinin ortaya çıkması ile ülkemizin üst düzey yöneticilerinin ne kadar tatminkar olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Niye olmasınlar ki? Onların çocuklarının okuma, para kazanmak gibi bir dertleri oldu mu bugüne kadar? Olmadı olmayacak; Türkiye İngiltere başbakanının ucuz tatili haberlerini hep "vay anasını" diye şaşırarak okuyacak. Ve bu ihtimali bize gerçek kılmaya çok yakınlaşan sezer ailesini de büyük çoğunluğu ile unutacak.
  • Din uzmanı olmasam da, kul hakkı kavramının önemini biliyorum ve bu nedenle de politik hırsların din dahil tüm erdemleri yokettiğini düşündüğümden, din ile siyaseti bir araya getireceğini iddia edenlerin sahiciliğine inanmıyorum.
  • Eğitilmenin yaşı ve günü olmadığına inanan şirketim sayesinde envai çeşit eğitimleri haftanın her günü alabiliyorum. Çok şükür bu aralar kendime yararı dokunacağına inandığım eğitimler aldığımdan halimden şikayetçi falan değil bilakis pek memnum. Bununla birlikte hafta sonu eğitime giderken; eskiden çok eskiden her hafta sonu bir kursla dolu olan çocukluğumu hatırlıyor ve "nereden nereye" diyorum. Her şeyin bir zamanı var diye boşuna söylememişler. Bugün Cumartesi Pazar dershaneye gitmek, bilumum kurslara koşturmak nasıl büyük bir külfet geliyor bana anlatamam. 
  • Bu sektörde olmayıp IDO 'nun ihalesini benim kadar heyecanlı takip eden var mıdır merak ediyorum. Satış sürecinin başından itibaren adayları ve iddialarını takip etmekle kalmayıp ihaleyi de bizatihi tv'den izledim.  Bu ihale süreciyle de bir Koç grubunun bir de Torunlar'In vizyonunu sorguladım. Koç grubu "sözde o kadar istediği" ihaledeki tavrıyla, Torunlar ise düne kadar ortalarda yokken birden bu kadar güçlenmeleriyle ( bknz. ali samiyen inşaatı) günün benim için dikkat çekenleriydi. Günün fatihi ise haliyle ihaleyi alandı. Şahsen sürecin başından beri tüm kararlarını tereddütle verdiklerinden, kesin Torunlar'ın olacak IDO ve kanal 24 izlemeye devam edicem  fikrine kendimi alıştırmışken son çıkışları ile beni benden aldılar. Twitterda da yazdım, tekfen grubunda olsam sanırım bu kadar sevinmezdim, tabi şu da var isterlerse onlarla ortak bir sevinme platformunda buluşabilirim. (meali IDO'yu huzurlu bir ulaşım aracı yapmak için  transfer tekliflerine açığım)
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Bünyemin her türlü aptalı çekmesini "zıt kutuplar birbirini çeker" yalanına dayandıramayacak kadar bezmiş durumdayım. 
  • Eskiden sadece blog vardı ve "ne yazıyorsun ki bloga sorusu" ile muhatap olurdum; şimdi bir de twitter var " ne yazıyorsun, şuraya gittim, burdayım" diye mi yazıyorsun sorunsalına cevaplar üretiyorum maalesef.
  • Tarihler 12 Nisan'ı gösterirken, blog yasağını halen kaldırmayan, kendi bloguma hırsız gibi türlü yollardan girdiren TTnet'i de Allah nasıl biliyorsa öyle yapsın. 
ps. başlık şarkısı Kül ile Derin
ps.2. resmin adresi 


11 Nisan 2011 Pazartesi

"uyku imkansız, umut vicdansız"



Havalar nasıl olursa olsun benim için edebiyat dünyasına bahar geldi sayılır. İlk olarak habersiz bir şekilde karşıma çıkan İnci Aral kitabı, sonra Murathan Mungan’ın çok uzun zamandır beklenen romanı ve henüz raflardaki yerini almasa da Hakan Günday’ın Az’ının müjdesi.

Kişisel gelişim kitapları ve uykuyla sekteye uğrayan okuma serüvenim, bu yoğun dönemle birlikte eski haline dönecek diye büyük bir heves içindeyim. Murathan Mungan’ın kitabının geleceğini de duyunca İnci Aral’ın kitabını bir çırpıda bitirdim ki, zaten İnci Aral’ı sevme nedenlerimin başında da bu kitaba kendini kaptırma hali yer alıyor.

Sadakat gibi bu kitapta, diğerleri kadar sarmadı beni. Özellikle Şarkını Söylediğin Zaman, fazla klişe geldi ama okumaktan pişman değilim, yine olsa bir İnci Aral kitabını da büyük hevesle alıp okurum.

Murathan Mungan’In Yüksek Topuklar’ının benim için anlamını sıklıkla vurgulamaktan çekinmiyorum. Bir kadını tanımak için okunabilecek en iyi romanlardan biri olarak tanımlarım Yüksek Topuklar’ı ve durup durup tekrar geri dönmek isterim o kitaba.

Bu yüzden Şairin Romanı da pek heyecanlandırdı beni. Tabi şunu da itiraf etmeliyim ki kitabın kalınığı (582 sayfa) ve o ince yazılar hafif ürpmeme sebep oldum. Sırada bekleyen Hakan Günday kitabı olmasa, çok da acele etmezdim aslında ama bir Hakan Günday kitabı şu vakitte bu bünyeye gerekiyor sayın okur. Bu nedenle baktım ansiklopedik mungan kitabı istediğim hızda gitmiyor araya Hakan Günday’ı şokuşturup bünyeye bir şok yaşatabilirim.

365 Günün 358 günü çuvala girmiş gibi bu 3 kitabın da aynı dönemde satışa çıkması, sonrasında ne yapıcam peki ben derdini de akabinde aklıma taktı. Ama bu süprizleri de beklemediğim için belki gelecek günler de başka heyecanlara gebedir diyerek, anı yaşamaya çalışıyorum.

Bir de bu kadar güzel kitabın yanında, şahane bir albüme de sahip olduğum için bir Pazartesi’ye hakkettiğinden daha çok heyecanla başladım, devamının daha da keyifle olmasını diliyor.

Kitap okumayanlara Model’in albümüne bir müsait vakitte kulak vermelerini öneriyorum.

Bir sonraki yazı için ps. Eğitile eğitile adam olma maceralarım

ps.2. başlık şarkısı Bir Melek Vardı- Model

8 Nisan 2011 Cuma

"yıllar geçer, eller büyür, boyanır yüzler, hayaller küçülür"


Süslü bir bünyeye sahip olsam da kozmetikle profesyonel bir ilişkim olduğunu pek söyleyemem. Dönem itibariyle maddi durumum, gönül bağı kurduğum marka/mağaza kriterlerine göre bir şeylerle oyalarım kendimi.

Bir süredir dillendirdiğim göz altlarındaki yorgunluk hallerinden ötürü bir heves bu işlere burnumu soktum. Hassas bünyem vesilesiyle de alerjik testlerden geçtiğini iddia eden ürünlere doğru yol aldım. Bu arada bir yüz yıkama jeli, bir nemlendirici krem ve bir tonikle de yeni bir yola girdim. Anlayacağınız yüzüme sürdüğüm her şeyi aynı anda değiştirdim ve üst üst uygulamaya başladım.

Beklediğim gibi bu değişiklik bünyemde sivilce olarak tepkisini koydu. 2 haftadır ergenlik sivilcilerimle beraber takıldığımdan, en iyi kozmetik ürünlerinin gül suyu, soda ve nivea nemlendirici krem olduğunu iddia edebilecek durumdayım. Bir de çok su içmek cilde yararlı yalanını atan uzmanlarla “hadi oradan” diyecek kıvamdayım. Hayatımda halen benden daha çok su içen birini tanımamışken, su’yun hiçbir faydasını görmemiş olmamı bize atılan yalanlardan biri olarak görüyorum.

Sizinle görüşmediğimiz vakitte saçımın rengine ısınma sürecimi tamamladığımı da sanırım söyleyebilirim. Artık yaza doğru bir de açık tonda gölgeler olayına girersem kıvama geldim, siyaha elveda dedim diyebiliriz.

Bir de bu indirimci sitelerin insan hayatına soktuğu bir kavram olan brezilya fönüne hevesleniyorum ki, teknik danışmanlık almadan deneyen bilen birileri varsa görüşlerini almak isterim. Çünkü hem sıklıkla saçlarım düz bir şekilde geziyor hem de saça da bakım yapıcam diye kafama milyon tane şey sürüyorum ki en son annemin önerisi ile denediğim bira mayasını hem kokusundan hem de bir işe yaramadığından kimseye önermem.

Hatunsal dertlerime bu kadar girmişken, yakın zamanda aldığım bir ayakkabıyı sadece 3 kere giydikten sonra açılması nedeniyle önce tadilata, başarılı olmaması nedeniyle de geri vermem vesilesi ile başka ayakkabı sahibi olma fikrine bayıldığımı belirtmeliyim. Yani şöyle ki, bazı ayakkabılar güzel olmakla beraber ömrünüzden ömür çalacak modeller olduğu için en fazla 10 kullanımlık ayakkabılar üretilmesini öneriyorum. Hem daha ucuz olması hem de insan sağlığına daha fazla zarar vermesine engel olmasını projemin faydaları olarak ilgilenenlere duyuruyorum.

Bahar alerjisi, topuklu ayakkabı yorgunluğu, doğru ayakkabıyı bir türlü bulamama becerisini ise bir başka yazı konusu olarak aklıma not düşüyor, havanın bozduğu cumartesimin işgal edildiği hafta sonunda benim yok ama sizin olsun diye keyifli bir tatil diliyorum.

ps. başlık şarkısı model ve çürüsün gelinliğim

"o kadar zaman eziyet çektirip sonra anlıyorsun her şey normal”

(yoğun ilgi üzerine )previously on malumafatrus;

Aslında aşağıdaki yazı doğru adresi olan space'de yer aldı. Gelin görün ki, yazıda bahsi geçen blogu başka bir adrese taşıma hevesleri uzun süre benim bloga ulaşamama vesile olduğundan, kamuoyu açıklaması olarak burada yer almalı diye düşündüm.

hem benim eski yol arkadaşımın artık yepyeni bir vizyonda wordpress'de hayatını sürdürdüğünü de tarihe not düşüp, adresi kaybedince buralardan ulaşmak gerekir ki daha önce yapmadığım şey de değil.

....

Gmail dışındaki maillerimi sürekli olarak kontrol etmem. Günümüz teknoloji çağında, insanlar gmail dışında başka mail accountlarını nasıl kullanıyor onu da anlayamam. Bir “aklıma esti” vaktinde diğer maillerime bakınca, space’imin kapatılacağını öğrendim. Aslında kapatmak dediğimiz ya toptan bir yokolma ya da wordpress’e transferdi. Gündemimde kapalı blog, hep açık kalacak daimi bir blog fikriyatları olduğundan, nostaljik dönemimimde de olmadığımdan kapansın kereta dedim önce.


Aslında bunu dememdeki en büyük etken ilgili işleri yapmam için Almanca’yı hatırlamam gerekmesiydi. Ne akla hizmetse bir accountum ana dili Almanca ve ben artık Almanca’nın sadece A kısmında olduğum için “acabalarla” hareket etmeye pek sıcak bakmıyorum. Sonra “vazgeçmek yok, yola devam” gazıyla ve birkaç tıkla birden eski dostumu bambaşka alemlere taşıdım.
Son dönemlerde tam bir şarkı sözü blogu haline gelse de eski hallerini, o zamanki beni hatırlamak bilmek duygulandırdı beni. Aynı zamanda o dönemlerde bir cümleyi bile doğru düzgün yazmadığımdan, şu anki algımla o yazılara bakmanın ne kadar ızdırap verici olduğundan da detaylı bir tarama yapmak istemedim. Öyle ya da böyle, an itibariyle kendimle yüzleşme şansıma sahip olduğumu bilmek keyif veriyor bana. Bir hissiyatlı halimde derin sulara daldığımda, “nerelerden geçip nerelere” gelmişim dostum sorgulamasını da yaparım herhalde.

Bu arada uzun zamandır sadece bir fikriyat olarak beynimin köşelerinde gezinen, “blogu normal bir domain üzerinden yürütmek” hissiyatımı, blog yasakalşaması döneminde icraate döktüm. Aslında ben sadece alalım dedim, teknolojik kısmı nı fuhrerschein halletti. Gerçi halen sitenin açılmamış olmaması; “ee olmamış ki bu” dırdırı yapmama vesile olsa da, yakın zamanda blogda da birhava değişikliği olacağını müjdelemek, ağzında bakla ıslanmayan bendenizin boynunun borcudur.

Tabi bu yasaklar son bulmazsa benden bir cacık olmaz, o da ayrı…

ps. başlık şarkısı her şey normal ile melis danişmend

7 Nisan 2011 Perşembe

"her şeye dışarıdan bakıp içerdeymişiz gibi kahkaha atmadık mı?"

previously on malumafatrus;

aşağıdaki yazı, blogda yazılmak üzere kağıtlara dökülüp yasak nedeniyle eski dost space'de yazılmıştı, gecikmeli de olsa yerini bulması için buraya da kopyalamak istedim.

Bu sitenin (space) nereden çıktığına dair bir yazı yazmıştım. Gelin görün ki, bilgisayarlar arasındaki geçişten yazıya an itibariyle sahip olamadığım için, bir önbilgi vermem gerekiyor. Bu site blogun ilk vakitlerinde bolca bahsettiğim ustat’ın yeni adresi. Bu değişiklik bir gereksinim ( myspace dükkanı kapattığından, bu kapıya yönlendirdi beni) nedeniyle oldu. Hayatıma space blog derken bir de wordpress girdi.

Bu arada blog yasağı kalktı diye bir rivayet çıktı. Gelin görün ki 1 hafta geçmesine rağmen, yasak benim sahip olduğum internet erişiminde pek ortadan kalkmadı. Bununla birlikte bir de dns ayarlarını değiştirdiğimde de bloguma ulaşamaz oldum. Tam asabiyet yapacaktım ki, yazdığım yazıyı space’e koyalım, gün gelip de bloguma ulaşırsam oraya taşırım dedim.

Buyrun size pembe renkli satırlarıyla imla hatalarıyla dolu eski dostum ve misafirliğe gelen yazım;
….
  • Hastane ve doktorlardan mümkün mertebede uzak durmaya çalışıyorum. Hatta mümkün mertebe sınırlarını zorlayıp, doktora gitmem gerektiğinde de kendilerinden uzak duruyorum. Bu pek mantıklı bir şey değil tabi ama bu ülkede sağlık sektörünün de pek mantıklı bir halde olduğunu söylemek ne yazık ki mümkün değil. Yine de bu doktor üşengeçliğime bir çare bulmam gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde kendi kendime ortaya karışık halde kullandığım vitamin vb. ilaçların yararını değil zararını görmem kuvvetle muhtemeldir.
  • Futbolla ilgilenmeyenler için derbi zamanları bulunmaz hint kumaşı kıvamında anlar. Derbi maçlar, sadece ilgili takım taraftarlarını değil bütün şehri etkilerken, maç anı ise taraftar ve diğerlerini ters yönde etkiliyor. Bu nedenle derbilerin değeri herkes tarafından bilinmeli. “Ay bugün de maç varmış, trafik fena olur” denmemeli. Maç varsa bir yerlerde 90 dakikalık huzur bulacağınız, bir yerlerde 90. dakikada mutluluğu tadacağınızı unutmamalı. Bir de Alex’in insan olduğunu unutmamak gerekiyor ki, özellikle bu sezon hepimiz bu konuda biraz zorlanmaktayız.
  • Bendenizi bir alışveriş manyağı olarak engellemeye çalışan çok. Engelleyebilene henüz rastlamasam da, ciddi baskıları (ihtiyacın var mı şimdi buna?) altında alışveriş yaptığımı itiraf etmeliyim. Gelin görün ki, bu baskı olmasa alışveriş yapmamın mümkün olmadığını da anladım. Çünkü ne zaman tek başıma alışveriş için uygun şartlara ve zamana sahip olsam hiçbir şey alamadan dönerim. Ve inanın bana istediğim bir şeyi alamamak değil ,”bir şey almak” niyetiyle yola çıktığımdan eli boş dönmek canımı sıkıyor.
  • An itibariyle “love and other drugs” adlı filmi izlemekteyim. Her zamankinin aksine filmi izlerken uyuya kalmadım ve bu yüzden de gecenin şu vakti çok üzüldüm sayın okur. Tabi eğer bu filme sinemada gitseydim, kesin “tırt” ibaresini vurur,daha önce çok izledik aynısından der, boşa geçen zamanlarım diye hayıflanırdım. Gelin görün ki, evde sıfır beklentiyle izleyince hiç böyle olmuyor. Kaldı ki, filmde başka bir şey diyebileceğim jake gyllenhaal var ki, onun için apayrı bir yazı da yazabilirim sanırım.
  • Daha önce çok fazla market torbası taşımaktan ötürü parmaklarımda geçici (1 haftalık) hissiyat kaybı yaşadığım için artık pazardan eli kolu şekilde dönmüyorum. Bu nedenle de pek hoşuma gitmese de, tek başıma olduğumda aldıklarımı pazarda taşımacılık yapan kişiler yardımıyla eve getiriyorum. Bugün de fevkalade tatlı bir amcanın yardımıyla yaptım pazarımı. Ve kendisiyle yol boyunca yaptığım muhabbet sonrasında kendimden utanırken amcaya ise hayran oldum. Önce amca sonrasında film hayata dair şikayetlerimizin ne kadar içi boş olduğunu tekrar gösterdi bana.
  • Bir de bloglar açıldı rivayeti benim kullandığım teknolojik mecralarda henüz vuku bulmadığından sinirlendim, dünyanın trajedilerine bir de savaş ekledikler buna da üzülüp, fevkalade kötü başlayan günüme aynı kıvamda nokta koydum.

"herkes bir savaşçıdır kendi savaşında, birisi için gardını indirmek ister"

bu bloga yazamadığım onca zamanda (14 Mart’tan itibaren) az gittim uz gittim dere tepe düz gittim demeyi inanın çok isterdim sayın okur ama ben sadece blog yasaklarından kurtulayaım diye com'Lu bir domain almaya çalışırken; bu google'un bazı ıp'lerinin (bizim memlekette) her türlü yasaklanması falan filanla boğuştum. Aslında ben sadece manevi kısmıyla boğuştum maddi boğuşmayı fuhrerschein'a outsource ettim (ortaya almanca ingilizce karışık)

gurbet ellerle mailleşme de sonuç vermeyince, blogspot yollarına bin zahmetle döndüm. Eğitilmenin yaşı yok döneminde olduğum için fırsat bulup iki kuplenin devamını getiremedim ama fakat ve lakin şunu anladım, insanoğlu paslanıyor be sayın okur. Yani belki de yaşadığım sıkıntı ve bıkkınlıktan ötürü bir elinin gitmemesi hali oldu bende.

Pasımızı atmak için, yokluğumda olup bitenler üzerine fikir teatrisinde bulunmaya başlıyorum.
  • Ne yazık ki doğru düzgün kitap okuyamadım. Kişisel gelişim kitabını okumak sürükleyici bir hal almadığından; kitap mı uyku mu sorusuna hep uyku cevabını verdim. Bu nedenle geçen hafta kitap raflarında İNci Aral'ın yeni kitabını görünce pek bahtiyar oldum. Bir müsait vakitte kendisinin yine mutsuz bir aşk romanı sayesinde aradaki açığı kapatacağımı ummaktayım.
  •  Blogumun gelmediği dönemde bahar da gelemedi ne yazık ki. Bu yüzden geldi bahar ayları gevşedi gönül yayları diyemedim. Ancak birkaç gün havanın geç kararmasın sevinebildim o kadar.
  • Geçen zamanda yine ve yeniden Leyla ile Mecnun'u binbir keyifle izledim. Pazar gecelerini Behzat Ç sayesini renkli hale getirdim.
  •  Sportif olmak için iyi niyetli bir mücadele gösterdim. Birkaç mekan araştırmasında hüsrana uğradığımdan evde master chef izlemeyi tercih ettim.
  •  Masterchef Batuhan’ın format gereği asabiyetine herkesin aksine gıcık olmadım ama Murat Bozok’u daha çok sevdim. Anadolu’u gezerek sevmediğim yemeklere bile sempati duymamı sağlayan Vedat Milor’un da final jürisine dahil olması gerektiğini düşündüm.
  • Cüneyt Özdemir’in evlendikten sonraki değişimini anlattığı ayşe arman röportajını okuyunca niyeyse sevindim. Ben cüneyt özdemir’İn o sivri dilinin bir kısmının mutsuzluktan kaynaklandığını düşündüğüm için bu sayede antipatikliğinden kurtulacağını düşündüm.
  • Ahmet Hakan’ın sazanları yakalamak için attığı twitlere saldıranları görünce, kızmak yerine ac’ye daha sempati duyar oldum. 
  • Santral’deki Tamirane’ye bir Cumartesi günü gidip, ultra kötü servis anlayışından ötürü onları da çizmek zorunda kaldım.
  • Birde cilt bakımında devrim yaptım ki, onu da bir başka yazıda detaylıca anlatmam gerekecek sanırım.
ps. başlık şarkısı Buzdan Şato ile Model

6 Nisan 2011 Çarşamba

"zaman çok zor geçiyor yokluğunda"



Bunca zaman yasaklar yetmezmiş gibi, blogu arafta kalmış biri olarak affınızla "so tell the girls that i'm back in town" klişesine sığınıyorum

ve çok yakında yeşil sahalara dönüyorum...

coming soon...

ps. Özlem Tekin- Yatağım Boş