14 Mart 2011 Pazartesi

"farkına vardın her şeyin artık kendini üzdürme "


  • Net olarak söyleyeyim, blog yazısı yayınlayacağım diye dns ayarlarını değiştirmek bana külfet gibi geliyor. Bu nedenle de yazılara kendi kendime ara verdim, ama başka çözümler peşinde ufaktan koşuyorum. Bahar yorgunluğuna kapılmazsam (ki ben sürekli yorgunum o ayrı) dns ayarlarından kurtulurum gibi gibi.
  • Güzel havalar vesilesi ile herkesin sokaklara dökülmesi mahiyetinde, kalabalıktan baymamak için kendimize farklı yürüyüş kulvarları belirledik ki, yaz başına kadar idare edersek, sonrasında nasıl olsa İstanbul terkedilmiş memlekete de döndüğü için pek kalabalıkla işimiz olmaz diye düşünüyorum.
  • Bu arada kalabalık falan dinlemeden gazeteciler için yapılan Pazar günkü yürüyüşe “tüm kalabalık fobime” rağmen katıldığımı da belirtmeliyim. Ve oradaki gözlemlerime dayanarak söylüyim, bu iş zor yonca. Yani ne yazık ki, birlik beraberlik fevkalade pamuk ipliklerine bağlı. Hepsinin öncelikli derdi, basın özgürlüğü olmalıyken alt metinlere takılıyor bazıları gibi geldi bana. Ya da ben daha güçlü, daha heyecanlı bir “birlik” beklemiştim, onu göremediğimden bu fikriyata kapıldım emin değilim.
  • Japonya depreminden, bu dünyada varolan tüm bireyler için bir hayat dersi sanırım. Bir yandan ne kadar önlem alırsan al, doğaya/kadere karşı koyamıyorsun işte diyorum; bir yandan da dünyanın en zengin ülkelerinden biri olsan da, doğa karşısında çaresiz kalıyorsun işte diye, güzide yurdumun fakirliğiyle gurur duyuyorum. Ardından görüntüler aracılığı ile bizden ne kadar farklı, ne kadar sakin bir millet olduklarını görüp, geride kalanlara da hayran oluyorum.  
  • Ardından İbrahim Tatlıses’in onca koruma çemberine rağmen, İstanbul’u Teksas yapan bir şekilde vurulduğunu duyuyorum. Severim sevmem; haketti haketmedi olaylarına girmenin şu an için pek de bir şey ifade edeceğini düşünmediğimden hissiyatlarımı kendime saklıyorum. Bununla birlikte bir metropolde böyle bir şiddete cesaret edilmesi kurcalıyor kafamı. Bir de kendisi hakkında yazılanları görünce bir insandan bu kadar nefret edilmesi. Çünkü bana göre başına gelenlere üzülmemek ile oh olsun demek arasında büyük bir fark var ve ben “oh olsun” boyutuna kimse için hiçbir şekilde gelmemeyi diliyorumm.
  • Bazı insanların yeni girdikleri ortamlarda “sevilmek” veya “dikkat çekmek” için girdiği çabalardan da fevkalade rahasızlık duyduğumu kamuoyuna duyurur, psikoloji kitaplarım ve yeni açılımlarla buluşmak 
  • üzere huzurlarınızdan ayrılırım.


ps. başlık şarkısı Ogün Sanlısoy- Çek 

8 Mart 2011 Salı

"keder beni terk eder ben uyurken"



Bugün kadınlar gününe dair iki çift kelam etmek istesem, yine karamsar satırlar karalayacağımdan, kadınlar gününün değil de gerçekten kadınların hak ettiklerine sahip olmayı kutlayacağımız günlerin geleceğini umarak dilek defterimi kapatıyor ve hayatın laylaylom kısmına kendimi ışınlamaya çalışıyorum.

Ama günün anlam ve önemini kaybetmemek için de magazin kadınları etrafında turlar atıyorum.
 
Aslında hadise gerçekleşeli çok oldu ama ben ancak yazmaya fırsat buldum; denk geldiniz mi bilmiyorum ; Ayşe Arman’a bir okuru şöyle bir mail atıyor;
 
“Bebek Parkı'nda kızınızı babaannesiyle gördüm. O kız ne kız öyle, koca kız, hiç buna terbiye, görgü bir şeyler vermiyor musunuz. Görmemiş çocuklar gibi, ağlamalar, dondurma istermiş, ayak diremeler. Varoşlardaki çocuklar bile sizinkinden daha görmüş davranıyorlar. Biraz çocuğunuzla ilgilenin.” (Mesut C)
 
Şahsen bir insanın bu maili atmasında iyi bir niyet olduğunu sanamıyorum. Nihai amacının da can acıtmak olduğunu her noktasından görüyorum ama yine de sormadan edemiyorum, niye? Ayşe Arman köşesinde mutlu bir aile imajı çizdiği için “aslında onun da hataları, kusurları var, o da mutsuz” diye kendimizi tatmin etmek mi amaç? Bu maili atan kişi bir baba mıdır, çocuğu var mıdır, onun çocuğu varsa başkaları kendisini acaba nasıl görmektedir?
Baştan aşağı hadsiz bir mail anlayacağınız. Varoşlardaki çocuklar bile cümlesini kuran insan muhtemelen Bebek Parkı’na ünlü görmeye giden ve görmekle kalmayıp, bir de onu izleyip, kendince gözlem yapıyor, sonra varoşluk bir çocuk sıfatı oluyor. Çocuklar varoş değil, şımarık olur. Ve şımarıklık yaşadığınız semtten ziyade, sahip olduğunu imkan ve yetiştirme şeklinizle ilgilidir. Ben bugüne kadar Ayşe Arman’ın “çocuğuma şöyle kurallar koyuyorum, böyle disipline ediyorum” yazısını okumadım, böyle bir iddiası yokken, vay efendim sen çocuk yetiştiremiyorsun diyen adama ben haddini bildirirm arkadaş. Ama Ayşe Arman’dan farklı olarak bu satırları gazeteye taşımam.


Maili okur, o anki kızgınlığımı frenleyebilirsem, daha sonra cevap yazıyım der, ilerleyen günlerde mantıklığım kızgınlığımdan üstün gelirse, cevap vermek amacına ulaşması olur, en güzeli sessiz kalmak der, geçerim. Yok bunu yapamıyorsam en azından sadece e-maille cevap yazar, bunu köşemde konu etmem. Edeceksem "dilini kopartım" muhabbetine girmem. Hatta aslında bence böyle ezik insanlar için, “aslında sizinle röportaj yapmak çok ilginç olacaktır” diye düşünürüm. Emin olun o ünlü olma hayaliyle, bir anda tüm doğrular yanlışlar yer değiştirir, aa da şahane ve orjinal bir anne olur çıkar.
Bir başka annesel konu da geçmişte çektirdiği fotoğraflardan rahatsızlık duyan Vildan Atasever’in bu fotoğraflar silinmeden anne olmayacağım beyanatı. İnsan gelişen bir varlık. Geçmişte yaptığımız her şeyi olgunlukla kabul etmek için çok küçük yaştan itibaren acayip bir özgüvene sahip olmak lazım. Ve şu an Vildan Atasever’in durumu için de konuşmak benim gibi biri için kolay. Haksızlık ettiğimin farkında olsam da itiraf etmeliyim, yine ve yeniden görüşüm Yiğit Karaahmet’kin ki ile aynı. Dediğim gibi her hatamızı olgunlukla kabul edebilmek veya gençlik ateşi ile yaptığımız bazı şeyleri, “çocukluk işte, artık değiştim ben “ diyebilmek kolay değil, ama bence olması gereken de bu.


Mesela ben, bu haberler olmadan önce Vildan Atasever’in böyle fotoğraflar çektirdiğini bile hatırlamıyordum, ne yazık ki merakıma yenik düştüm ve google’a ismini yazarak bir görsel arama yaptım. Detaylara girmedim, siz de girmeyin ben özetliyim, bu fotoğraflar bir kereye mahsus olmamış, birkaç tane çektirilmiş. Anlayacağınız bir sefere mahsus hatadan ziyade o dönemde aldığı karar veya hatadan dolayı çektirilmiş bu fotoğraflar. O fotoğraflar bu noktaya gelmesinde artı veya eksi etmen olmuş mudur bilemem ama yine karaahmet’in dediği gibi arşivlerin silinmesinin bizim aklımızdakileri silmeye çare olamayacağını da düşünmekteyim.


Belki yargılayıcı yanımı törpüledikçe fikrim değişir ama şimdilik ne yazık ki bu hissiyatlardayım. Ve gerçekten Vildan Atasever anne olmak için böyle bir şeye başvuruyorsa, lekesiz şahane anne modelliği konusunda Gülben Ergen’den danışmanlık almasını önerir; kadınlar gününde kadın düşmanı gibi yazı yazdığım için de kendimi tebrik ederim.
Kafası karışık okura da, kadın değil zihniyet düşmanı olduğumu vurgulamak isterim. 

ps. başlık şarkısı Avunmak Zor
ps. 2 blog resminin adresi

6 Mart 2011 Pazar

"geçmek gerek bazen dikenli menzilden"


Daha öncede söylediğim gibi politik bilinci pek yüksek bir insan değilim. Hatta ve hatta kendimi ara sıra bazı bazı apolitik olarak da görürüm.
Bununla birlikte etrafımda olup bitenleri anlamak için politik bilince değil sadece bir bilince sahip olunması gerektiğini düşünürüm.
Karamsarlık ve umut tamamen insanın özüyle alakalı şeyler. Yani sahip olduklarınızın değerini bilmek de, değerini bilmeyip halinizden sürekli şikayet etmek de insanlık hali. Ama söz konusu bir ülke olunca aynı mantığı yürütmek zor, en azından benim için öyle.
İşte tam da bu yüzden bu ülkede olan bitenlerden ötürü fazlasıyla endişeli bir o kadar da kızgınım ben.
Halimizi meşhur kurbağa teorisine benzetiyorum. Bizi kaynar bir suya atmak yerine, içinde bulunduğumuz suyu yavaş yavaş kaynatıyorlar ve biz olan biteni idrak edene kadar felç olmamız da kuvvetle muhtemel.
Anlayacağınız her şeye alıştırılıyor, her şeyi yavaş yavaş kanıksıyoruz.

Şu kapatılıyor tepki gösteriyoruz, bu kapatılıyor  isyan ediyoruz, birilerini gözaltına alıyorlar sesimizi yükseltiyor, diğer birilerinde sokaklara çıkıyor ama bir türlü birlik içinde olamıyor ve bir türlü istikrarımızı koruyamıyoruz.
Hele ki bazılarımız, “bana dokunamayan yılan bin yaşasın” hissiyatında olduğundan, düşünmek onlar için yorucu bir eylem olduğundan, daha büyük öncelikleri olduğundan “ ne olup bittiğiyle” pek ilgilenemiyorlar. Çünkü onların gerçek gündemini Hürriyet’in Kelebek eki belirliyor.
Velhasıl ülke karanlık bir yola doğru yol alıyor ama kimse kendi canı yanmadıkça “neler oluyor bize” sorusunu sormaya heveslenmiyor;  soru sormaya niyetlenenler ise  korku imparatorluğunun verdiği etkili gözdağı sayesinde bir şekilde ya vazgeçiyor ya da vazgeçiriliyor.

Biz de tv dizileri, futbol maçları, meteoroloji haberleri sayesinde uyuyor, uyuşturuluyoruz…

ps. başlık şarkısı Ogün Sanlısoy- Dikenli Menzil

4 Mart 2011 Cuma

"ağlasam acım dinmez, gülsem içim sevinmez"



Bu hafta sebepsiz bir şekilde keyifsiz hallerdeyim. Aslında şimdi bakınca çok da sebepsiz olmadığımı düşünüyorum ya neyse.
Yine bu hafta içinde iş hayatında aldığım en keyifli ve faydalı olabilecek eğitimi aldım. Eğitim ilişkilere dair olunca 2 günlüğüne de olsa kendime dönüp bakma şansı buldum ki, eğer o 2 günlük “dönüp bakmayı” daha uzun bir vadeye yayarsam asıl faydadan o zaman bahsedebiliriz sanırım.
Mesela ben şu an, olayın sıcaklığıyla da olsa gerek, çok farklı olacak bundan sonra diye iyi niyetlere sahibim.  Tabi bu farklı olma süreci epey uzun sürede gerçekleşecekmiş (değişim üfleyerek kuyu kazmaya benzer)bunun da en azından şimdilik farkındayım.  Olağan tezcanlılığımla kişisel gelişim ve psikoloji kitaplarımı (ki kişisel gelişim kitaplarına gıcığım ama psikoloji kitaplarına lafım olmaz)da hemen başımın ucuna aldım. Artık ben bir başka ben olursam, blog sahibisi kimliğim ne olur; satırlarıma “ama fakat ve lakin” ile başlayabilir miyim emin olamıyorum. Bir de beni tanımayan ve kusburnu ile alakamı da tam olarak çözemeyen okur için eğitimi de birlikte aldım diyeceğim ki; siz de haliyle kendisi benim şizofren kimliğimin bir yanı mı diye düşünebilirsiniz. Teoriyi ortaya atıp, savunmayı da yapmak absürd olacak ama en azından eğitim sonrasında birbirimizin tam zıttı olduğunu kanıtları ile tespit ettiğimizi belirtmeden geçemeyeceğimJ
Bir de galiba ben depresyona girdim sayın okur. Resmi bahara karşın havanın kış olması teorimi absürtleştirse de, bahar depresyonundan şüpheliyim. Okuyamıyor, yazamıyor, bir müsait vakitte uyuklamayı tercih ediyorum.
Aslında şu an ülkede olan bitenler canımı haylice sıksa da, hatunsal bir dürtüyle gözlerimin altındaki çöküntülerle rastlaştıkça da epey mutsuz oluyorum. Benim gibilerin yapacağı ilk iş kozmetik sektörüne saldırmayı ise bir türlü gerçekleştiremiyorum. Çünkü galiba ben kozmetiğe inanmıyorum. İnansam da o paraları hakettiğine inanamıyorum. Bu nedenle ruh yorgunluğunun en büyük yansıması, göz altlarını adam etmek için ne yapmak gerekir, aranızda bu konuda “bir bilen” olanlar varsa görüşlerini rica ediyorum.
Ruhsuz yemekle sorunu olan bir insan olarak uzun süredir yediklerimin tadı tuzu pek yok ( bunlar hep işte depresyon belirtisiL) ve bu nedenle de ruhsal olarak acayip bir açlık içindeyim. Gözüm doymuyor değil, ruhumun midesi doyamıyor. Tedavi olarak hafta sonu bezelye-pilav yemeyi düşünüyorum ki, orada da golü bulamazsak, yanmışım bitmişim ben diyerek, depresif satırlarıma geçici olarak son verip, daha kara tablolarda tez vakitte karşınıza çıkayımJ



2 Mart 2011 Çarşamba

"şirket mirket anlamam, anlasam da anlamam"

Aslında bunun bir gün olacağını herkes biliyor.
Gün gelecek tamamen açık kapa kalmadan yasaklanacak blog dünyası diye karamsar olmak için haklı endişeleri var çoğumuzun.
Belki bunun adı yasak olmayacak ama insanlar farklı yollardan  vazgeçerilmeye çalışılacak.
Bence o gün şimdilik gelmedi.
Digitürk'ün, google'un ve yargının basiretsizliğinin sonucu her zamanki gibi bizde patladı.
Bir yerlerde blogspot'u açık bulduk mu seviniyor, bir yerlerde açabilmek için takla atıyoruz.
Peki ama ne için?
Aklımızdan geçeni, ıvırı zıvırı kağıdı kendimizce not düşebilmek için.
Aman ne büyük suç.
Bir de daha büyük suç var ki düşünmek,
Yakında ona da yasak getirecekleri belli.
Ben o noktaya gelmeden, "koca şirket" olup bir yasak yayını çözemeyen Digitürk'e de, Türkiye'ye 3. sınıf ülke muamelesi yapıp, hiçbir muhatabını ortaya çıkarmayan google'a da, o maçları yayınlayan ve izleyenlere de koca bir yıldızlı pekiyi veriyorum.
Bir keyfimiz vardı, maşallah onu da kendi amaçlarınız uğruna heba ettiniz...

hayrını göremezsiniz inşallah....

ps. başlık şarkısı Mor ve Ötesi- Şirket