28 Şubat 2011 Pazartesi

"güzeliz sandım hep inandım rezil etme"


Alışveriş konusunda ayarlarım pek düzgün olmadığı için ve muhabbetin sanalını sevip alışverişin sanalından pek hazzetmediğimden,  internet üzerinden alışverişe pek sıcak bakamıyorum. Yine aynı sebeplerden, trendyol, şehir fırsatları, grupanya gibi indirim sitelerinden de köşe bucak kaçıyorum. Bu sitelere hiç kokup bulaşmadığım için de sitelerin sıkı takipçilerine “ hiç almayı düşünmediğiniz şeyleri indirim nedeniyle alıyorsunuz, sağlıklı bir şey değil bu”diye uyuz uyuz bilmişlik taslıyorum. Çünkü ben ihtiyaç boyutu tartışılsa da (ve bu ihtiyaçların sonu hiç gelmese de), gereksinimlerim çerçevesinde alışverişe çıkıyorum. Facebook gibi bu sitelerin de birebir kullanıcı olmasam da, bazı kampanyaları o kadar ses getiriyor ki, bir şekilde haberdar oluyorum. İnatçı kişiliğimi ilkeli bünye türünde lanse ettiğim için de, “vay anasını çok şahane” dediğim fırsatlarla bile daha fazla yüzgöz olmuyor, hatta gerekirse çamur atıyorum. Tahmin edeceğiniz üzere şu satırları da tam da bu sebeple çamur atmak için yazıyorum..


Şu an bu satırları okuyan kaç tane okur grupanya’nın geçen haftaki dükkan burger promosyonunu kullandı tahmin edemeyeceğimden olaya bodoslama gireceğim; kapasitesi belli olmayan indirim benim gözümde indirim değildir.


Mesela bazı markalar, indirim dönemleri için mevcut ürünlerinin 2. kalitesini üretir ve satarlar, özellikle daimi outleti olan markaların sık uyguladığı bir tarzdır bu. Bu nedenle böyle markaların indiirmli ürünlerini almaktansa hiç kapılarını çalmamayı tercih edenlerdenim ben.


Dükkan Burger de, bir gourmet burger olmasa da, susamlı ekmeği ve patates kızartmasının hakkını vermelerinden ötürü “canım hamburger ister, batsın o kaloriler” krizlerimizdeki duraklarımızdandır. Geçen haftada bu vesileyle kendisinin Levent’teki şubesine gittik ki, gittiğimiz vakit Levent için hayli geç bir saat olduğundan epey boş olmasını bekliyorduk. Ama ne mümkün, ortam gayet kalabalık, yine de kendimize bir yer bulabildik. Ama aynı şansı ne yazık ki yemek konusunda sergileyemedik. Patates kızartması önce gelmeseydi açlıktan gayet asabileşeceğim bir sürede çok şükür hamburgerimiz gelebildi. Biz niye böyle kalabalık diye düşünürken, hesap istendiğinde sorulan “sizin grupanya mıydı acaba?” sorusundan hadiseyi çözdük.


Söz konusu promosyon hem evlere servis hem de restoranlarda geçerli olduğu ve rezervasyon şartı da olmadığından haliyle mekan bu yoğunluğu kaldıramamış. Hamburgerlerini indirimle midesine indirenlere lafım  yok  hatta koca restoranda sadece biz normal bir hesap  ödediğimiz için enayiliğime ve inadıma da tessüflerimi sunarım ama grupanya ile dükkan’a da bir promosyon yapmadan şekil şartlarını detaylıca incelemedikleri için çok bilmiş işletmeci ukalalığı yapabilirim.


Sonuçta 1 haftalık pik yapacak bir talebi uzun vadeye yaymak için servis kalitesinden ve müşteri sadakatinden ödün vermemek gerektiğini bilmek için bu işin okulunu da bitirmeye gerek yok.
Kaldı ki gourmet burger bence kesinlikle dükkan burger’den daha iyi...   

ps. başlık şarkısı bu ne biçim aşk- ogün şanlısoy


"çok zamandır kırgın bize dünya"

Ali Atay sempatim blog okurunun malumu. Kendisi benim için bir yerlerde görüldüğünde bünyede keyiflenme sebebi olan zat-ı muhteremlerdendir, bu nedenle kendisini kıyıdan köşeden takip etmeye çalışırım. İşte tam da bu sebeple, trt izlemez bir bünye olarak kendisinin Çarşamba günleri yayınlanmaya başlayan dizisi Leyla ile Mecnun için, kanal tercihimi yaptım.
Daha önce Onur Ünlü’nün filmlerini izlemesem de, bu absürd komediye Ali Atay’ın da varlığı ile bayıldım. Ve sonra anlaşılması kolay olmayacak bu diziye trt gibi bir kanal nasıl şans verdi buna da şaşırdım. Ardından dün Radikal İki’de ve sözlükte okuduğum yorumlarla yalnız olmadığımı anlayıp azıcık da sevindim.
Diziyi izlemedikçe yazdıklarım manasız gelse de, sizinle iki repliği de paylaşmak istiyorum ki, etrafımda “ sen izledin mi peki Leyla ile Mecnun’u diye soruşumun sebebi belli olsun.

mecnun: tıp okuyodum yarıda bıraktım
leyla: neden?
mecnun: akşama kadar bi dünya hasta geliyo, hastalık falan bulaşır ne gerek var. anadolu üniversitesi'nde işletme okuyorum şimdi
leyla: açıköğretim?
mecnun: evet ama sordum diplomada açıköğretim yazmıyomuş.”
...
sevgili leyla...

- sevgili leyla... ne yapıyosun sen? kırmızı kalem mi o ?

+ evet abi, başlıklar kırmızı kalemle yazılır...

- ver abicim şunu ver ver ver... rezil! kırmızı kalemle yazılırmış... ben kendi işimi kendim hallederim. almış kırmızı kalemi eline... rezil!
.....



TRT rating korkusu ile hareket etmeyen nadir kanallardan biri olduğu için, dizinin uzun ömürlü ve kahkahasının bol olmasını diliyorum; absürd komediye hevesli bünyeleri de Çarşamba akşamı trt ekranlarına davet ediyorum.
Absürd komedi demişken, Murat Menteş de yeni kitap çıkarsın bence diye edebiyatsal dilek listeme bir çizik daha atıyorumJ
Ve ayrıca ismine ve kapağına aldandığım, ilk kısımlarının heyecanla okuyup sonra başka kitaplara daldığım, başlanmış kitap yarım bırakılmaz diye bitirme mücadelesi verdiğim Bilinmeyen adlı kitabın kapağına  “Son 10 Yılın en iyi romanı” yazan The Economist’e de, ekonomi dergisinin edebiyat görüşüne kanan kendime de çok ağır küfürler ediyorum. En son böyle bir manasız bir hissiyatı Jess Walter’ın Sıfır’ında okumuştum ki, kitap kapaklarına bakınca da ikisinin de benzer olduğunu şu an idrak ediyor, üçüncü kez aynı hataya düşmemek için de “kitap kapağındaki gizeme aldanma” notunu düşüyorum.

ps. başlık şarkısı Ogün Sanlısoy ve Yukarıya Bak



27 Şubat 2011 Pazar

"umutları kuruttuk savaşta vurulduk"



Türk sinema sektörü, oscarlık filmleri Şubat dönemine sıkıştıralım ki vizyonu bol olsun mantığında olduğundan black swan’ı hatrı sayılır bir gecikmeyle Cuma akşamı izleyebildim ve şahsen herkes günler aylar öncesinde evinde bu filmi izlerken, sinemada izlemek için bu kadar zaman beklediğime de şükrettim.

Filme dair hiçbir şey bilmediğim için de hem çok şaşırdım hem de çok gerildim. Henüz izlememişler için bu notu düşmeden edemeyeceğim; black swan bir psikolojik gerilim filmi; baleydi kuğuydu, kuğu gibi  Natalie Portman’dı diye romantik hissiyatlar besleyerek gidersiniz hayli şaşırırsınız benden söylemesi.
Filme dair fikriyatlarımı ise herkes izledikten sonra derin derin konuşabilelim diye saklıyor, spoilerden kaçıyorum. Şahsen en iyi film oscarına adayım halen İnception olsa da; gerçek dünyada Black Swan ve The King’s Speech’in çok daha güçlü adaylar olduğunu göz ardı edilemez. Bu noktada gönlümün Black Swan’e daha yakın olduğunu da itiraf etmeliyim.

The King’s speech güzel bir film olmakla birlikte Biutiful ( en iyi erkek oyuncu konusunda) veya Black Swan’le kıyaslanmamalı gibi geliyor bana. Bu yüzden kendisine en iyi yardımcı erkek oyuncu oscarını (Geoffrey Rush) verelim ama en iyi erkek oyuncuyu Javier Bardem alsın diye son teklifimi sunuyorum. Colin Firth de en iyi erkek oscarını alırsa, hak etmişti aslında kereta diyerek çirkefleşmeyeceğimin de garantisini şimdiden veriyorum.

En iyi kadın oyuncu adaylığında ise bir saniye bile düşünmeden Natalie Portman’a oscarı veriyorum ki, oyunculuğunun etkileyiciliği bir yana o rol için harcadığı emeğin de kesinlikle ayrı bir kategoride değerlendirilmesi gerektiği fikriyatlarındayım.

Bu yazıyı şimdi değil de töreni izlerken yazmayı istesem de çalışma ve bünye şekil şartları nedeniyle tören vakti uykularda olacağım için varsayımlar üzerinden beyin fırtınası yapıyor ve bu pek muhterem akademi Oscar ödül törenini neden Cumartesi akşamı yapıp bizim gibi uzak diyarlar insanlarının izlemesine de vesile olmaz anlayamıyorum.

Tabi bütün gece Oscar törenlerini izleyip, sabah nasıl işe gidebiliyor insanlar bunu da bir türlü idrak edemiyorum.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • City’sin ilk ölü ruh hallerinden bugüne gelişini gördükten sonra, gün gelir Astoria da adam olur mu gerçekten merak ediyorum.
  • Yine aynı gerekçelerle City’sin sinema katındaki o sakinliğin, İzzet Çapa’nın yeni mekanı Limonata ile yok olup gidişini de hayranlıklar içinde izliyorum.
  • Para verilerek yenilecek bir yemek için sıra beklemeye prensip olarak sıcak bakmadığım için Limonata için yerinde inceleme fırsatı bulamasam da, şundan gayet eminim; İzzet Çapa çöplük açsa, ona akın edecek büyük bir çoğunluk var.
  • Cinebonus sinemalarının reklamlarından baymış olanlar için City’s sineması (en azından şimdilik) biçilmiş kaftan. Filmin başlama saati konusunda o kadar dakikler ki, seyircilerin yarısı film başladıktan sonra salondaki yerini alıyor.
Spoiler içeren ps. Bir de arkadaşım Winona Ryder nasıl değişmiş öyle yahu?

ps.2. Başlık şarkısı Ogün Sanlısoy- Büyüdük Aniden 

23 Şubat 2011 Çarşamba

"ben arda kaldım"



Kadın kadının kurdudur fikriyatını ilk kim ortaya attı, ne zaman bu tespit yapıldı bilmesem de kadınların iç savaşının dünyanın kuruluşuna denk geldiğini düşünmekteyim. Aynı zamanda bu ülke sınırları içinde egemen olan erkek egemen anlayışın altında kadınların olduğu gerçeğini de  göz ardı edemem. Çünkü babalarından kocalarından gördüğü tavır ne olursa olsun, kendi erkek çocuklarını prens gibi yetiştirmek konusunda rakip tanımayan anneler cumhuriyeti burası. Kısacası bugün  şaşırıp kaldığımız erkek zihniyetinde ne yazık ki kadın gölgesi var. Mesela benim gözümde namus kavramı babadan oğla değil anneden oğla aktarılan bir kavram; bu yüzden de oğlu için “helal süt emmiş bir kız” aramak her daim annelerin nihai amacı oluyor.

İşte tam da bu yüzden Orhan Çeker adlı gerizekalının kadınların kıyafetleri ile  tecavüze teşvik etmesi minvalindeki fikriyatlarının sorumlusu sadece erkek egemen zihniyet değil. O zihniyetin temelini atan kadınlar da kesinlikle bu mantığın sorumluları. Bugün birçok kadın halen namus cinayetine kurban gidiyorsa, namussuzların kim olduğunu tekrar oturup bir konuşmak gerek diye düşünüyorum.

Bugün mecliste kaç tane kadın milletvekili var bilmiyorum ama Orhan Çeker’in beyanatından sonra, “ne diyorsun sen be adam” tepkisini hep bir ağızdan verememesi bile olayın vehametini ne yazık ki açığa seriyor. Herkese hak bildirme ustası politikacılar niyeyse bu noktada sessiz kalıyor. Ve erkekler meclisinde varlığını koruma mücadelesi veren kadınlar kendilerinden, kadınlıklarından ödün verdiklerinden, eski hemcinsleri için bir şey yapmayı pek de gerekli görmüyor.

Bu ülkede erkekler, bebeklikten yeni çıkmış çocuklarına, öz evlatlarına akrabalarına tecavüz ediyor ve biz hala bunun sorumlusunun kadın olacağını tartışıyoruz. Çünkü erkekliğin gizli anayasasının birinci kuralı, “dişi köpek kuyruk sallamazsa erkek köpek havlamaz” zihinlerden bir türlü silinmiyor ve kadınları her zamanki gibi kendilerini savunmak zorunda kalıyor. Erkekler iradelerine sahip olamayacağı için kadınlar kara çarşaflara kapıların arkasına hapsolmak zorunda kalıyor.

Biz de kendi kendimize çırpınıyor, hemcinslerimizle mücadelemizi sonlandıramadığımız, kendi önyargılarımızı terkedemediğimiz için bu zihniyetin karşısında dimdik durmayı asla ama asla beceremiyoruz. 

Ve ben bundan sonra da bu konuda pek başarılı olacağımızı ne yazık ki sanmıyorum

ps. başlık şarkısı Yola Devam- Timuçin Esen

"kazanan yok aslında, kaybeden var sen ve ben"

2009 Mayıs'ına ait bir Umut Sarıkaya yazısıydı Can Erik. Hala öyle mi bilmiyorum ama sanal ortamda kopyala yapıştır ihtimali de olmadığı için, el emeği göz nuru bir kısmını kopyalamıştım. Bugün bir nedenle tekrar yazıyı okuyunca, değişen hiçbir şeyin olmadığına sanırım üzüldüm.

Birçoğunuz gibi ben iş hayatının yorgunuyum sayın okur.
Yiğit Karaahmet'in de dediği gibi, kendi seçimimiz olmayan insanlarla bu kadar vakit geçirmeye çalışmak manasız bir çaba gibi geliyor bana. Canım sıkılıyor diye gidip para harcıyorum, para harcadıkça çalışma zorunluluğumu arttırıyorum, bu döngü de beni ayakta tutuyor.

Ama yine de isyan etmek güzeldir...

Dozunda kalabildiğin noktada. Çünkü bir yerden sonra isyanın aksiyona dönüşmesi gerekir, aksi takdirde güzel konuşuyorsun ama boş konuşuyorsun derler adama. Dedirtmemek; mutluluğun umuduna yelken açabilmek lazım. Yine de söylemeden edemeyeceğim, "emekliliğimi bekliyorum, gözlerim kapalı"....

CAN ERİK- UMUT SARIKAYA
Yeniden kapının önüne oturup bekledim. Çalışma hayatında benim canımı en çok sıkan şey "izinli" olma haliydi. Günün en güzel saattlerini işte çalışmadan sonra akşam evimize gitmemize izin verilmesi, bir yıl çalışmadan sonra 15 gün denize, yüzmeye gitmemize izin verilmesi, Cuma günü kotla işe gelmemize izin verilmesi bana çok saçma geliyordu. Kot da, g.t de, deniz de her zaman, oldukları yerde hazır olarak bulunuyordu ama sürekli veya istenilen zamanda bir araya gelmelerine izin verilmiyordu, geleceği zamana ve süreye izin veriliyordu. İşte bu çok anlamsız geliyordu. Şimdi buraya "özgürlüğüme çok düşkünümdür" diye oturduğum yerden g.tü sağlama alarak konuşuyormuş gibi gözükebilirim ama bunları o gün sokakta elinde Cv'si ve takım elbisesiyle kalmış bir işsiz olarak düşünüyordum. Ayrıca beni bıraksanız ne denize giderim ne de gezerim tozarım, hiç birşey yapmadan evde otururum ama hiçbir şey yapmasam bile buna ben karar vereyim istiyordum. Bu içimden gelen isteği sağlam bir temele oturtup insanlığı çalışmamamız konusunda ikna etmek çin bi hareket başlatayım çok isterdim ama gıcık gıcık çocuk topuyla çok yakınımdaydı. Yüzüme ha top geldi ha gelecek diye ikide bir sinip, suratımı korumaktan sağlam temellere dayanan haklı sebepler üretemedim bir türlü. Konuya olan bütün konsantrem her şutta dağıldı. Yanda meşin topa şut çeklirken hangi felsefe, ideoloji üretilir söylesenize.

....
Tepemde dikilmiş müdüre ürkek bir serçe gibi bakıyordum; " nasıl alıştın mı biraz" dedi. Bir serçe olarak gülümseyerek "vicirik, bicirik" diye sesler çıkardım. Yetkisiz biri, yetkiliyi görünce kucak dolusu gülümser. Anasına, babasına, seviştiği kadına o kadar gülümsemez yetkisiz. Ama bu yadırganacak birşey değildir. Engellenemeyen, içten gelen durdurulamaz bir çoşkudur bu... Yetkisiz, en nefret ettiği, arkasından konuştuğu patronundan, müdüründen bile esirgemez o kocaman gülümsemesini. Ben de öyle yaparak gülümsedim cevapladm sorularını. 22 yaşındaydım, üniversite mezunuydum, Türkiye'nin aydınlık yüzlerinden biriydim, demokrasiye ve çağdaşlaşmaya sonuna kadar inanıyordum ama " nasıl koydu size Vestel Manisa" diyen yetkiliye, koyulmuş biri olarak hiçbir kıza gülümsemediğim kadar gülümsüyordum.
.....
Akşam işten çıktım, kravatımı cebime koyup, otobüsle Fındıklı Parkı'na gittim. Küçük bir kesekağıdında satılan Can Eriklerden aldım. Bankta oturup erikleri yerken kupa heyecanıyla geçececek 20 yılımı düşündüm. Sabahın altısında serviste o saatte bile çok enerjik (benim gibi mesela) birinin muhabbetiyle, akşamki dizinin muhabetiyle, Yeşilaycı çalışanlarının tembihleriyle, tatil ve haftasonu planlarıyla, küçük işyeri şakalaryla, forward maillerle ( en nefret ettiğim), benden daha yetkililere gülümsemeyle geçecek 20 yıl vardı önümde. Biz iş yerinde mutlu bir aileydik ama deniz burada, çim burda, erik burada sabit duruyordu.

ÇALIŞMAK İSTEMİYORDUM.

....

ps. başlık şarkısı bir önceki yazıda sevmediğimi belirttiğim Funda Arar'dan Sen ve Ben

21 Şubat 2011 Pazartesi

"artık üzgün değilim"


  • Benim nazarımda oyuncu oyunculuğunu yapsın, yazar sadece kitap yazsın diye bir kaide yok. Yetenekli olan birinin sadece o alanda kalması gerek diye bir kaidem yok; ama bu kaidem söz konusu kişiyi sevmek gibi bir istisna da içeriyor. Yani mesela ben Ayça Şen’i sevdiğim için kendisinin dj’Lik yapmasını, sonra röportaj yapmasını, gazetede yazmasını, ardından roman yazıp üstüne bir de albüm yapmasını hiç yadırgamıyorum; ama söz konusu İclal Aydın olunca burun kıvırmam ihtimal olabiliyor. Bu nedenle bizim oyuncu olarak tanıştığımız Timuçin Esen’in yeni albüm çıkarmasına  burun kıvırmak yerine gayet heyecanla yaklaştım. Yola devam klibini bolca izledim ve ilk izlediğimden beri aynı fikirde oldum, biutiful’un o meşhur ve en etkileyici kar sahnesi. Hem bu etkilenme, hem de Timuçin Esen’in bir acayip gözleri seyirlik bir hal aldı benim için, albümün devamı da umarım aynı şekilde olur.
  • Vodafone’un Şafak Sezer’li reklamlarına rağmen bugün benim için en kötü gsm şirketi reklamı kesinlikle Turkcell. Yılların Turkcell kullanıcısı olmasam, bu reklamlara bakıp da gsm hattı seçecek olsam kesinlikle son tercihim olurdu bunu da itiraf etmeliyim. İnsan hangi akla hizmet Gülben Ergen’i ve herkesin bildiği şekilde Fatmagül’ün Suçu Ne’de Fatmagül’ün yengesini oynayan Esra Dermancıoğlu’nu biraraya getir, o reklamlardan nasıl bir marka imajı şekillendirmeyi düşünür bilemiyorum. Ve Gülben Ergen Marziye ile Dadı arasındaki oyunculuk gelgitlerinden öteye bir adım atabilir mi bunu da pek bilemiyorum.
  • Turkcell reklamlarının bir diğer bölüm oyuncuları Engin Günaydın, Sarp Apak ve Gülse Birsel’i de, rating garantili Avrupa Yakası formatından öteye gidemedikleri için bir başarı olarak göremiyorum.
  • Twitter’da fake accounttan gayet iyi anladığımı daha öncede yazmıştım. Bu yüzden de twitter’daki fake accountları insanlar nasıl ciddiye alıyor, kandırılmaya nasıl bu kadar müsaitler anlayamıyorum. İşin daha da vahim yanı, normal bir insan niye böyle bir şeye kalkışır, neden başkası olmak ister, bunu da çözemiyorum.
  • Nil Karaibrahimgil’in bugün Radikal’de yer alan röportajı ile kendisine dair fikriyatlarım daha kesin bir hal kazandı. Özgürlüklerine çok düşkün olan Karaibrahimgil’in şu anda kendisini tehdit altında hissetmemesi, laylaylom şarkılar yapmak için dünyadanbihaber olmanın bir gereklilik olduğunun kanıtlar gibi. Kendisinin arkadaş çevresini düşününce çok da farklı olmasını beklemek Karaibrahimgil’den de fazla bir iyimserlik sahibi olmayı gerektiriyor.
  • Gıcık tarafımdan gidiyorum ama 2010’larda Funda Arar neyse 90’larda da Aşkın Nur Yengi benim için odur. Yani müzikal açıdan bakınca, laf edilemez; ama iş sempati duymaya sevmeye gelince o ortamdan koşarak uzaklaşmak şart oluyor. Ki hakkını yemeyim, Aşkın Nur Yengi’ye onca güzel şarkısına karşın nefretim daha yüksektir. Dünya karizmatiği Zuhal Olcay’ın evliliğinin bitmesine vesile olan Yengi’yi sevilen şarkıcı kategorisinde görmem zorken, Funda Arar gün gelir kazuletliğinden kurtulursa sevilme barajını da geçer diye teoriler üretiyorum.
  • Magazinin bu kadar dibine batmışken, Ayşe Arman misali okur merak ediyor minvalinde şu açıklamayı yapma gereksinimi duyuyorum. Sayın Mirgün Cabas hayranı okur; kendisi evlendi mi diye google’a sormaktan vazgeç lütfen. Kendisi manen evli ve dünyalar güzeli de bir kızı var.  Nazar değmez inşallah diyerek, bilmeyenler için Mirgün Cabas’ın sevgilisi Evrim Sümer ‘in doğaüstü kızı Leyla ile olan maceralarını anlattığı Radikal yazılarının da linkini veriyorum.
  • Bu haftalık magazin borcumu  ödediğim satırlarıma son veriyor, merak ettiğiniz magazin soruları için google yerine bana danışmanızı öneriyorum. 
ps. başlık şarkısı Timuçin Esen- Yola Devam

20 Şubat 2011 Pazar

"biliyorum mazeret sayılmaz ama berbat bir yıl geçirdim"

  • Vizyona yakın zamanda girecek  filmlerin korsanını izlemeyi pek tercih etmediğimden  oscar’I bol olacak The King’s speech’i Cuma akşamı vizyona girer girmez izledim. Uzun süredir uzak kaldığım City’s’in sinemasının da yeni halini bu sayede gördüm ve şunu bir kez daha anladım; İzzet Çapa mekanlarının her türlü gideri var. City’sin sinema katında yer alan Limonata klişe tabirle Cuma akşamı yıkılıyordu. Ben hem gelenekselci (Tatbak ruhun gıdasıdır) hem de çapa karşıtı olduğumdan kendisini yerinde inceleme fırsatı bulamamış olsam da, şekilci bir insan olarak mekanın  haliyet-i ruhunu pek hoş bulduğumu itiraf etmeliyim.
  • Yemeği bırakıp, filme gelirsek; kafadan puanımı 8 olarak veririm ama şu uyarıyı da yaparım; filmin çok büyük bir atraksiyonu yok. Yani tamamen basit bir konu çerçevelenmiş oyunculuk ve bol ingiliz aksanı ile geçen gayet keyifli bir film. Ama bana göre asla bir biutiful değil, bu nedenle de erkek oyuncu dalında oscar adayım halen Javier Bardem’dir.
  • 2 güncük hafta sonumun bir gününde vuku bulan, düğün, nişan , eğitim vb. gibi aktiviteler şu dünyadaki en muzdarip olduğum hallerin başında gelir. Yani eğer rutin sürecimin dışında çıkacaksam bu günler mümkünse hafta içinde bana tahsis edilen vakitlerden çalınsın ve hafta sonum el değmemiş olarak benim kalsın.
  • Hafta sonu dediğim vaktin hakkını verme konusu da, çok bilinmeyenli bir denklem. Yani hem iş hayatınızdan soyutlanmalı, farklı aktivitelerde bulunmalı ama koşturmaca arasında da dinlenmeye fırsat bulmalı ki, Pazartesi attan düşmüş eşeğe dönmesin.
  • Bir alışveriş delisi olsam da,  şahsen bendeniz marka bağımlısı değilim.  Tek derdim çeşitliliktir  bu nedenle pahalıysa kalitelidir gibi bir mantığım da yoktur. Ama fakat ve lakin, indirim dönemlerinde yeni sezonu da mağazalarda yer alan markalarda gözüm her daim yeni sezona kayıyor. Bu yüzden gidip de yeni sezondan bir şey almıyorum ama indirimde olanları bir türlü beğenemiyorum. İşte tam da bu sebepten, tüm mağazada indirim geçerli olanlardan alışveriş yapma yüzdem kesinlikle daha yüksek. Ama bu yoldan çıktığım dönemde kendime gelmezsem bundan sonra %90 indirim bile olsam, bir şey alabilecek bir maddi gücüm maalesef olamayacak.
  • İş hayatındaki arayışı genelde dilinde olan bir insan olsam da, sağolsun ara sıra bazı fırsatlar ayağıma kadar geliyor. Bu noktalarda da bendeniz, bu ihtimali hiç düşünmediğim için bir anda kafam allak ve de bullak oluyor. Bu nedenle hemen benim iş hayatı konseyim biraraya geliyor ve ortak bir beyin fırtınası yapıyoruz. Bu beyin fırtınasında da genelde ben hep aksi fikri savunan, bir şeyleri kabul ettirmek zorunda kalsam da seviyorum bu süreci. Yani ileride Capital’e ellerini kavuşturmuş, 32 diş bir röportaj verirsem; orada kesinlikle bu sorgu suallerden bahsedeceğim. Bir şey olamazsam da, onlara “sizin yüzünüzden ne fırsatlar teptim” dırdırı yapacağım.
Çünkü daha öncede belirttiğimiz üzere, insanın karşısındaki en büyük engeli mazeretleri…

Bu yazıdan çıkartılmayacak VedatMilorumsu sonuçlar;
  • Geçtiğimiz hafta içinde gurmelik faaliyetlerim nedeniyle gittiğim Beyti ve X- Restaurant sundukları şahane lezzetler  konusunda birbirinden çok farklı olsa da, söz konusu hizmet kalitesi olunca  kesinlikle birbiriyle eş değer ve çok üst sıralarda olduklarını  belirtmeliyim. İki mekanda da hesabı ödeyen olmasam da (gurmelik için gittiğimi söylerken, atıyor muyum sanmıştınız?), sıklıkla gidilecek mekanlar olmadığını da boynumun borcu olarak belirtmek isterim. 
ps. başlık şarkısı Melis Danişmend- Anahtar Sözcük

17 Şubat 2011 Perşembe

"gerçeklerde olmasan da seni bulmaya değer"

Sona geldik birlikte başladığımızın;

İnanmazsınız ama röportajımızın bir finali vardı ve biz bu finale geldik. Bu noktada soru cevaptan ziyade hissiyatlarımı iliştirmek istedim ki, araştırmacı gazeteciliğime gözlemciliğimi de eklemiş olabileyim.

Kendisine de bu röportaj sayesinde dile getirdiğim üzere, bu kadar ortak noktaya rağmen Tuğba benden çok daha pozitif bir insan. Bendeki “nemrut insan” sorularına karşın, hep bir iyi niyetle bakış açısı görünce resmen kendimden utandım. Şaka bir yana cidden kaliteli DNA gibi absürd bir tanım olmazsa şunu söylemeliyim güzel enerjili bir insan Tuğba. Bu yüzden de işte aynada karşılığını buluyor ( gözünü sevdiğim karma felsefesi), bundan sonra da hep bulur umarım.

Bu yüzden de bence (naçizane tavsiye), kitap “haddim değil” olaylarına girmeden, “ne kitaplar yazılıyor ki, cümle bile yok içinde” gerçeğini gözardı etmeden kitap olayına eğilmeli ve şahane yemekler yemeye devam etmeli. Çünkü bu blog sahibesinin en büyük zevklerinden biri, sınırlı damak zevkiyle şahane yemekler yemektir ki bu nedenle bence bu iş kesinlikle bir zevk olmalı, mutluluk ve keyif statüsünde değerlendirilmeli. (Bir cümlede "zevk" kelimesi en fazla kaç kere kullanılabilir?)

Sormadım ama eğer friğ pilavını da seviyorsa, Tuğba ile ruh kardeşliğimi ilan edebilirim.

İki arada bir derede...

Fotoğraf çekmek mi yazı yazmak mı ?

Çektiğin fotoğraflara dair yazılar yazmak.

Twitter mı blog mu?

Blog

Ebru Şallı mı Demet Şener Kutluay mı?

Al birini bur ötekine.


İkisinden aynı parayı kazanacaksan avukatlık mı blog ve/veya kitap yazarlığı mı?

 Ben Hukuk için yaratılmamışım.

Son dakika merak sorusu; ismini sever misin? Ben mesela küçükken binbir formatta dalga geçildiğinden ve çocukluğum ahu tuğba’nın en ünlü dönemine denk geldiğinden yeni yeni ısınıyorum kendisine. Ve daha da fenası; kökleri de hava olan ağaç anlamında olduğu için tüm ters fikriyat ve hallerimi ismimin manasına yüklüyorum.

Geçenlerde Toyz Shop’ta bir anne kızına sesleniyordu Tuğbaaaa gel kızım diye. Bir baktım hap kadar bir ufaklık. Ne kadar hoşuma gitti anlatamam. Hiçbir küçük çocukta Tuğba ismini duymamıştım. Hep bir Ahu Tuğba trajedisi nedeniyle herhalde. Sana da ismini karıştıranlar Banu der mi? Bu karıştırmanın hep Banu Alkan ve Ahu Tuğba’nın aynı dönem kadın ikonları olması sebebiyle olduğuna inandım ben senelerce…

ps. başlık şarkısı TNK ile Sensiz Olmuyor

"her sabah doğan güneş"



Röportajımızın ikinci kısmında birinci bölüme dair bir düzeltme yapmam lazım. Ben biliyorsunuz kendi uydurup kendi inanan bir insan olduğum için niyeyse Tuğba’nın  çocukluk vakitlerinde Kutluay hayranı olduğunu uydurmuşum, meğersem hayranlıktaki ortak noktamız Burak Kut’muş. Ama sağolsun Demet Şener onunla da çıktığından, hayran olunan insanla çıkan Demet fobisinde buluşmuşuz yine. Arada böyle bilinç kaymalarım oluyor maalesef, lütfen şuursuzluğuma veriniz ve Tuğba Tuğba’ya karşı röportajımızın ikinci kısmının keyfini çıkartınız.


Çocuk sahibi olmadığım için cahilliğime ver köşesi;

M: Yine blogtan takip ettiğim kadarıyla çok üretkensin. Ve bu noktada en özendiğim nokta, nasıl zaman bulabiliyorsun? Hem çocuk, hem kariyer sonra başka bir kariyer mümkün olabiliyor mu gerçekten?

T: İstersen her bir naneye zaman bulursun. İstemezsen bulaşık makinesinin düğmesine basmak bile zor gelir. Benim üretken olduğuma inanılan alan aslında tamamen yapmaktan keyif aldığım şeyler. Verdiğim örnek çok gerçek. Special K’mın gömlek düğmesi 2 aydır dikilmeyi bekliyor. Hiç zamanım yok, hiiiiç :)

M: Oldu mu bilmiyorum ama hiç tanımadığın birinin gelip Defne’ye sarılması, öpmesi sende; “ne oluyoruz yahu?” hissiyatı oluşturur mu?

T: Yok öyle olmuyor, şaşırıyoruz sadece. Tek utancım benim hayatımdaki ayrıntıları bilen insanların hayatını benim o kadar iyi bilememem. O durumda kendi blog adlarını ya da çocuklarının ismini söylediklerinde hatırlayamamanın ya da daha önce hiç okumamış olmanın büyük üzüntüsünü duyuyorum, ne yalan söyleyeyim.



M: Bir çekirdek ailede 2 aslan’la yaşadığın için sormadan (kendimle uzaktan yakından uzaktan alakası yok) edemeyeceğim aslan burçları çok şahane insanlar değil mi?

T: Ne dediğim dedik insanlarsınız yahu. Biliyor musun ben kaç kere “başlarım sizin liderliğinize” ile biten cümle kurdum bugüne kadar :)

M: Sadece kendin için son dönemde yaptığın ve bundan zevk aldığın şeyler neler?

T: Son dönemde fotoğraf. Special K beni o kadar iyi (ziyadesiyle) tanıyor ki, o işten de kovamı doldurmaya başladığımın farkında ve dile getirdiğinde şaşırdım. Şu sıralar başka da bir şey yok sanırım. Bir de en zevk aldığım şey lezzetli şeyler yemek. Ama bu bir zevk sayılmaz sanki, değil mi?

M: Kitap planların ne alemde? Kafanda şekillenmiş bir çerçeve var mı?

T: Of, hiç sorma. Ortada kalan bir proje o. “Haddini bil Tuğba” diye kendi kendimi susturduğum şeylerden biri olarak tozlanmak üzere…



M: Blogunu okuyan birçok insan, senin gayet şahane bir anne olduğunu düşünürken, sen ara sıra bazı bazı kendini sorguluyorsun her fani gibi. Peki gerçekten mükemmel bir anne diye bir şeyin olduğunu düşünüyor musun? Bence mükemmel anne diye bir şey yok, en güzel anıları ve bol sevgiyi sunan anne var mesela ki, benim bu alanda oscar adayım olabilirsin?

T: Ah çok tatlısın… Biliyor musun pedagog bu haftasonu bize ne dedi? Siz fazla iyi bir anne-babasınız! Bu işi iyi beceren manasında değildi söylediği. Fazla evetçi, fazla kendi sınırlarını zorlayan, fazla özgürlük alanı tanıyan. Ortaya çıkardığımız tablo iyi bir çocuk yetiştirmiş olmak olmuyor maalesef her zaman bu uygulamada. O nedenle ben iyi bir anne değilim. İyi bir çocuk yetiştirme çabasındayım sadece…

M: Peki şu an için biraz erken belki ama Defne’yi yurt dışına yatılı bir üniversteden önce okula gönderir miydin?

T: Gönderirim. (Bizi de yanına alsa olmaz mı peki?)

M: Defne biraz daha büyüdüğünde onunla çok yakın arkadaş olmak ister misin, yoksa biraz otorite her bünyeye gerek diye mi düşünüyorsun?

T: Konu bilemediğim ve yaşamadan da büyük cümleler kurmamam gereken konulardan biri. İkilemdeyim. Kardeşimle de çok yakınız ama koruma güdüsünden midir nedir ona dair ayrıntılarına girmek istemediğim bir sürü konu başlığı bulabilirim. Kızım için de öyle olacaktır. Belki de daha fazlası bile olabilir. Benden hayatının hiçbir döneminde bir şey gizlememesi gerektiğini bilsin, o bile yeter sanırım…


M: Çocuk sahibi olmak sürekli bir vicdan azabı çekmek gibi geliyor bana. Kendi hayatına zaman ayırıp, aynı zamanda fedakar bir anne olmak mümkün olabiliyor mu?

T: Vicdan azabı bitmiyor. Ama oksijen önce kendine. Sen mutluysan çocuk mutlu. Bu zamanlarda bir kez bu cümleyi tekrar ediyorum, vicdan azabım azalıyor.

M: Bir kız çocuğu yetiştirmek, ülkenin mevcut durumu göz önünde bulundurulduğunda insanı karamsar ve/veya umutsuz kılıyor mu?

T: Bugünkü profesörün güzide söyleminden sonra mı soruyorsun bunu bana? Yurtdışına göndermek için lise çok mu erken olur acaba?

M: Anne olduktan sonra anneni daha iyi mi anlıyorsun?

T: Annemin benim üzerimde yarattığı etkileri daha iyi anlıyorum. Hatta ilk kez kelimelere dökebildiğimi anne olunca fark ettim.

M: Evlilik aşkı öldürüyor mu yoksa sadece aşkın boyutunu mu değiştiriyor?

T: Alıştırıyor… Alışmak ve aşk aynı satırda uyumlu durmuyor. O yüzden herkesin diline “öldürmek” olarak yapışmış olsa gerek.


M: Bekar blog okurlarına evliliği ve çocuk sahibi olmayı önerir misin?

T: Sevdiğin adamla aynı evi paylaşmak bence dünyanın en büyük keyfi. Biz evlenmeden önce en çok ama en çok neyin hayalini kurardık biliyor musun? Buzdolabımızın. İçinde çeşit çeşit aromalı biraların, deep freeze’inde bir sürü yaramaz mamanın olacağı, tak tak diye kapısını ayağımızla itebileceğimiz sadece bize ait olan buzdolabımızın. Sırf bunun için bile evlenilebilir bize sorarsan…

Çocuk ise, çok erken olmaması gereken bir şey. Çok gezmeli, çok çok çok gezmeli. Yavrulayınca da geziliyor ama hiçbir şey çift sayı ile gezmek kadar spontane olamıyor. Ama ne olursa olsun diş fırçalıkta 2 büyük, bir minnak fırça görmek güzel…
......

Bitti mi sanıyorsunuz? Hayır tabi ki, bitmedi, ama çok az kaldı. Hepsi kendine özgü olduğundan da o da yazısını bekliyor. Ve pek yakında blog sayfalarındaki yerini alıyor:)

ps. başlık şarkısı yine ve yeniden Dursun Zaman ile Manga, ama yani ne karamsarmış bu şarkı güzelim röportaja gölge düşürmesin diye kılı kırk yardım:)

16 Şubat 2011 Çarşamba

"oyun değil ki yaşamak"



Blog dünyasında “bu işi layıkıyla” yapmak diye bir kavram var. Bu kavramın da gizli alt bileşenleri var ki, bunun başında düzenli yazmak geliyor. Bence kısa yazmak da bu kriterlerin arasında, yani öyle yazının başını unuttuğunuz uzun yazılarla sık yazmak zaten pek örtüşemiyor. Ardından da blogu sadece yazıdan ibaret bir formattan kurtarıp, bir bütün haline sokup, ruh katmak geliyor ki, bu noktada “defneyleyasamak” benim için açık ara öndedir. Kendisi bugün sayısız olsa da, benim için anne-çocuk bloglarının ilkidir, çünkü Tuğba Defneyle Yasamak kod adı altında hayatından da parçaları, şahane fotoları ile birlikte sunuyor bize. Sırf onun fotoğrafları yüzünden, bu işe merak saran insanlar olduğuna adım kadar eminim, sırf onun fotoğrafları ve kendi beceriksizlikleri yüzünden, “hiç girmiyim bu işe diyen birkaç kişi olduğuna da kendim!! kadar eminim.

Aslında defneyleyasamak artık o bir blog da değil, bildiğin afilli internet sitesi, yazıyorsun www.defneyleyasamak.com, sonrasında çıkamıyorsun Defne ve Tuğba ikilisinin hayatından. ( Special K arkadaki gizli kahraman)

İlk olarak  bir trenchkot ve ardından da aynı marka elbise ile anladım ,adımız gibi giyim zevkimiz de örtüşmekteydi.  Ardından İbrahim Kutluay hayranlığının tetiklediği Demet Şener ( ki o artık bir kutluay) gıcıklığında ortak paydaya dönüştük. Twitter sayesinde de baktık ki, adımızı yazan fikriyatlarımızı da ortaklaştırmış.
İkimiz de leopar modelli her şeyden nefret ediyor, ikimiz de halka küpeyi fazlasıyla “modası geçmiş” buluyoruz. Gün geçtikçe de bu listeyi uzatıyoruz.
Ben de dedim, ortaklık uzar gider ama nihai çıkış yolu blogsa buraya da bir çizik atmak gerekir; kendisine röportaj teklifimi bir hevesle sundum.


Cevaplarını da sizden saklamadımJ

Blogların hayat izdüşümleri üzerine;

M; Belki benim yanlış çevrede olmamdan bilemiyorum ama, blog dünyasına çok uzak twitter kullanmayan birçok insan var. Bu noktada ben blog alemine çok uzak birine, “yazma tutkusunu” pek anlatamıyorum ne yazık ki. Bu yüzden sana sorup, cevabından kopya çekmek istiyorum, tarihe not düşmek ve defne’ye şahane bir hatıra bırakmak dışında, neden blog yazıyorsun, daha da ötesi blog yazmanın bir tutku haline geldiğini düşünüyor musun?
T; Hastayım sanırım ben. Bu sosyal mecra bir rahatsızlık türü bana sorarsan. Kola bağımlılığı gibi. Hayatındaki alışkanlık listesinde sayamayacağın ama her gün elinin gittiği bir şey. Facebook, twitter, blog bence 3 beyaz listesine eklenmeli. Tuz, şeker, un ne ise bunlar da o biçim. Tadına vardın mı bittin sen. O yüzden anlatmıyorum ben neden yazdığımı başkalarına. Tutku işte. Tutkunun açıklaması var mı? Ben beceremedim izahını. Ve varsa şayet bunca zamandır beni hergün bir şeyler çiziktirmeye iten, bunu tutkudan başka bir şeyle adlandıramayacağımı anladım. Bunun gerekçesine dair duyduğum en tuhaf yorum ifşa merakıydı. Kendimi bir anda facebookta dudağımı büzüp, boynunu sola kırarak benzer versiyonlarda onlarca fotoğraf veren kızlardan biri miyim acaba ben derken buluverdim. Yoo, değilim. Tutkumun sebebi en çok kendimi bir süre sonra okumayı sevmemde gizli sanırım. İnsan hissettiklerini unutur mu? Unutur. Hatırlar mı ileride? Okursa evet…



M: Yine kendimden yola çıkarak sorucam; hiç tanımadığın insanların senin yazdığın kadar olsa bile hayatına dahil olması bazen canını sıkıyor mu? Bir yazıyı yazıp hemen yayınlar mısın, yoksa bir daha okuyup değiştirir misin?
T: Bazen… En çok da konu Defne’ye vermeye çalıştığım terbiye/ahlak/eğitimle alakalı olduğunda. Fikir paylaşımı değil bu sıkıldığım. Anne olmayan birinin bence böyle yapmalısın demesi mesela. Anne misin? Hayır. Benim çocuğumun annesi misin? Hayır. Hep diyorum, her anne sadece kendi çocuğuna anne.
Sakın yanlış anlaşılmasın, fikir istediğim, tecrübelerden faydalandığım çok yorum, mail oluyor ama müdahil olurken de etrafımdakilere çocuğumun ahlak ve terbiyesini eleştirme hakkını verdiğimi düşündürmüş olmam bazı bazı üzmüyor değil beni…
Eskiden hiç okumaz direk yayınlardım, şimdi en azından bir kez bir başkasının gözüyle okuyorum yayınlamadan önce.

M: Sorunun diğer boyutu, belli bir samimiyete sahip olduğun insanların, blogun vasıtası ile nispeten daha fazla bilgiye ulaşması daha küçük bir grupla iletişseydim keşke dedirtiyor mu sana?
T: Kimi zaman. Büyümek korkutuyor beni. Okuyucu sayımın artması heyecanlandırmanın ötesinde ödümü de kopartıyor. Anlattığım kendi hayatım olmakla birlikte, her daim korumakla mükellef olduğum biri olunca gel-git’ler yaşamıyor değilim.

M: Peki  nazara inanmıyor musun? Yani defne zaten maşallah denilecek bir kız bununla birlikte hayatına dair şahane fotoğraflarla, kötü enerjinin çekim alanına girme korkun var mı?
T: Koyduğum fotoğrafa bakarak ya da anlattığım bir hikayeyi okuyarak nazar değeceğine inanmıyorum. İnansam her bir fotoğrafın yanına mavi boncuk iliştirirdim sanırım J Bir yanım tuhaf bir şekilde kötü enerjiye inanıyor ama bunun bana değen gözle olduğunu düşünürüm daha çok ki bu da göz temasını gerektiriyor inancıma göre. Ben gözlerini görmediğim için kötü bakanların bir şey olmuyor olabilir mi? J

M: Günde kaç tane blog okuyabiliyorsun? Aslında şöyle sormalıydım düzenli okumaya zaman bulabiliyor musun?
T: Yaklaşık 10 taneye göz atıyorumdur sanırım. Güncellenmişlerse sabah hemen ilk iş bir göz gezdiriyorum. Sanki okumazsan anlarlarmış gibi geliyor. Ne kadar vakit alır ki? 2 kahve molası kadar. Zaman bulmakla ilgili hiçbir şeye inanmıyorum ben. Bir tek kocamın kopan düğmelerini dikmeye zamanım yok benim J




M: Genelde çok okunan bir blogda farklı ve ters görüşte yorumlarda çok oluyor, sende buna hiç denk gelmedim ben, bunun nedeni sence ne?
T: İki kez oldu. Bir tanesi Defne’nin bir sosis şatosu inşa ederken biz anne babası olarak yaratıcılığını kullanmasına izin verdiğimizi sanarken, ne kadar savurgan bir ebeveyn olduğumuzun yüzümüze alaycı bir dille ifade edilişiydi. Bir diğeri de iyi kalplilikle ifade edilen ve fakat üst üste tekrar edilen çözümsüz değilsiniz, lütfen kızınızı pedagoga götürün önerisinin beni yaraladığına dair cevabıma istinaden kendi blogunda isim vermeden benim ne kadar şımarık, çok okunduğu için kendini Kaf dağında sanan blog yazarı olarak tanımlandığım bir yazıya denk gelmem şeklinde oldu, ki gerçekten yürekten üzülmüştüm. Bunlardan başka oldu mu tam hatırlayamıyorum ama sanırım olmuşsa da yer etmemiş bende. Nedenini bilmiyorum. Maskesiz ve kendimi de eleştirir şekilde dile getirme çabamla alakalı olabilir.
                                    
M: Peki mesela blog dünyasından tanıyıp, aslında sinir olmana rağmen blogunu okumak dürtüsüyle tutuştuğun insanlar var mı?
T: Hiç yok. Ama sinir ola ola Demet Şener izlerim mesela. Ya da yarışma programlarında Bülent Ersoy seyrederim, sırf kahkahasına denk gelip sinir olma dürtümü daha da ayakta tutmak için J Nurseli İdiz seyrederiz, o tek kaş havada ifadeyi hiptonize olmuş gibi seyretmek için. Benzer oldu mu sorduğunla?


M: Bir kere sanırım blogun güvenlik ayarlarında bir sorun olmuştu ve sadece izinli okuyucular bloga giribilir gibilerinden bir uyarı almıştı her okur; sonrasında peksimetteki yazına yorumlar akmıştı. Şahsen ben uyuz bir insan olduğumdan olabilir bu yorumların bazılarını çok abartılı bulmuştum. Acaba sende, zaman zaman özellikle de keyifsizken yazma  baskısı hissediyor musun?
T: Çok değil. Yazmadığım zaman mailler geliyor. Bence biliyorlar ki, yazmıyorsam gerçekten vakit darlığım var ya da keyif azlığım. Yorumlar dışarıdan okuyunca abartılı gelebilir tabi ama ben çok samimi olduklarına inanıyorum. Yoksa insan deli mi, neden kursun tanımadığı bir insan için hayranlık cümleleri. Okuyunca inan çok utanıyorum bazen. Sonra sorguluyorum kendimi, ya gerçekten ben kendimi anlatmıyorsam, ya gerçekten beni, blogu, yazdıklarımı sevmeleri için hiçbir neden yoksa? Ya ben içimde sevimsiz bir cadı barındırırken sadece sevimlilik muskası gibi bir görüntü çizdiğim için sevilmişsem?
Ama ifade ettiği o tür cümleleri okuduğumdaki ilk tepkim yanak kızarması oluyor hep.




M: Tam tersi zamanlarda da blogdaki güzel yorumlar sayesinde hiç olmaz derken, keyiflenip neşeleniyor musun?
T: O kadar çok moral bulduğum yorum oldu ki. “Oh ya, yalnız değilmişim böyle hissetmekte”dediğim. Bazen yorum olmuyor bu, doğrudan arkadaşlarım arayıveriyor.  Güldürüyor beni. İyi ki var blog dediğim zamanlar en çok bu zamanlar…

M: Defne’ye ilk ne zaman okutmayı düşünüyorsun blogunu? Ve var mı bir tasavvurun şöyle der, böyle yapar, buna kızar belki diye?
T: Bunu ilk kez düşündüm şimdi sen sorunca, ne tuhaf. Hep anafikir günlüğün Defne için olması üzerine kuruluydu ama hiç düşünmemişim bunu. Aklı ne zaman erer ki acaba? Aksi bir kuzucuk olduğu için muhtemelen yine kollarını kavuşturup çatar kaşlarını, homur homor söylenir bence. Şimdilik bebeklik fotoğraflarını görmekten, görüntülerini izlemekten hoşlanmıyor. Kendisine dair hikayeleri duymaktan hoşlanacağı bir evre olur belki.
Aslında bunu söylemem çok sevimsiz belki ama ya ben ölürsem o daha büyümeden ve ona dair hikayeleri anlatamazsam ona diye de bir düşünce var hep kafamda. Sanki bu vesileyle anlatan bir ben kalabilirmiş geride gibi… O nedenle mi hiç gözümde canlandırmadım acaba? Bilemedim…
....

Bu röportaj sorularını hazırlarken içime bir Ayşe Arman kaçtığından sorularım bunlarla sınırlı kalmadı.  Tuğba da sağolsun, "bu kadar soru mu olur" demedi, hepsini cevapladı. Anlayacağınız sayın okur bu yazı, röportajımızın birinci bölümü, pek yakında bambaşka soru başlıkları ile yine ve yeniden karşınızda olacağız. Ama ben şimdiden Tuğba'ya bana zaman ayırdığı ve bu kadar açıksözlü olduğu için çok ama çok teşekkür ediyim:)


ps. Başlık şarkısı Tuğba'nın favorisi olarak Dursun Zaman ile Manga
ps. 2. Fotoğrafların kaynağı, röportaj sahibesinin bizatihi kendisi olur.

15 Şubat 2011 Salı

"bu renkli oyun sonsuz kalır ya şimdi nerde o güvenli alan"



Ne yazık ki hayata karşı ürkek ve karamsar olmak için her gün bir başka mazeret sahibi oluyorum.

Birlikte yepyeni bir hayata adım attığını düşünen iki insan, daha balayındayken yolları ölümle ayrılıyorsa, her işte  bir hayır aramak gerçekten mümkün olabilir mi? Birlikte kurulan hayaller bu kadar acı bir şekilde yıkılır mı? Daha düne kadar hepimiz gibi insani planları olan, bizim gibi olan birinin, bugün arkasında bıraktıklarını, keşkelerini konuşmak, olan biteni anlamaya çalışmak, kaderi sorgulamak karamsarlıktan öteye götürmüyor ne yazık ki beni. Yakın uzak farketmez, her ölüm haberi ile kafamdaki sorgular katlanırken, umutlar yitip gidiyor. Kader birilerini mutlu bir süprizle sevindirirken, birilerini de acı süprizlerle sınayarak dünyanın meşhur dengesini korumaya çalışıyor gibi geliyor bana, bu nedenle mümkünse ve mevcutsa benim payıma düşen mutlu süprizlerden feragat etmek istiyorum.     (bknz. Bünyedeki Pussing daisies etkisi)


Bir vakitlerden kendilerinden habersizken, Travis konserinde teğet geçtiğim; daha sonra tanışıp çok sevdiğim ama bir performanslarından öte konserlerini izleme şansı bulamadığım Sakin, ben 2. Albümleri çıksın çıksın diye mahalle baskısı yaparken ayrılıveriyor ve ben daha 1 hafta önce Bronx’daki konserlerine yine çoluk çocuk gelir diye, gitmekten vazgeçtiğim için kafamı duvarlara vurmak istiyorum. Ne erteleyeceksin ne de plan yapacaksın diye kendime not düşüp, insan daha ilk albüm sonrasında ayrılacaksa grup kurmamalı diye de gizli hayat kurallarıma bir yenisini daha 
ekliyorum.
Ölen eşinin arkasından acısını yaşama imkanı bulamadan, her hareketi sorgulanan, yargılanan birine, üstüne üstlük bir zevzek “eşinizle sevgililer günü için planınız var mıydı” diye soruyor ya, ben işte o zaman insanlığımdan gerçekten utanıyorum. Nasıl oluyor da insanlar empati yapmaktan bu kadar uzaklaşıyor,hayat bizi neden bu kadar duyarsızlaştırıyor, anlamıyor anlayacak noktaya da gelmek istemiyorum.


Biz büyüdük diye mi kirlendi dünya yoksa, dünya kirlensin diye mi biz büyümek zorunda kaldık diye de sormadan edemiyor, kendime acilen “hayat güzel olmalıydı” iyimserliği talep ediyorum.

ps. başlık şarkısı bir eski grup olarak Sakin'den boşverenzi

ps.2. bu yazıların formatları ne yaparsam yapayım abuk subuk oluyor ya, ben de işte buna deli oluyorum.

14 Şubat 2011 Pazartesi

"Rakip seçmişiz birbirimizi, nöbetleşe galibiz"



Kendime dair ne zaman iyi bir şey yazsam veya düşünsem, o düzen bozulsa da, şunu söylemeden edemeyeceğim; çok şükür ben kışın sürekli hasta olan bir bünyeye sahip değilim. Yani genelde bir veya iki kere hasta olur, onu da bir şekilde geçiştiririm. Ama bu sene pek öyle olamadı nedense. İki hafta önce burun akması ve benim standartlarımı bile zorlayan hapşırma sürecini grip ilaçları ile atlatmaya çalıştım; ama sonra ne oldu burnum genzim tıkandı, ben tıkandım, daha da olsa kullanmam grip ilacı dedim, vitamin takviyelerime devam ettim.

Ardından 4-5 gün geçmedi ki, bir önceki seferde kapımı çalmayan ateş ve kırgınlık geldi oturdu böğrüme. Kaldı ki bu ikili, asılı vurucu darbeyi vuran ekip olduğundan daha da sarstı beni. Uyumak istedim, uyurken terledim, terlemek işe yarıyor diye, terlemeye tahammül etmeye çalıştım, kabus gördüm, uyandım, ilaçlara sığındım, grip ilacına bu sefer pek yüz vermediğimden, elime geçen ateş düşürücü, vitamin, bağışıklık güçlendirici ne varsa aldım; vicksimi de pek tabi ihmal etmedim.

Ama bir türlü kendime de gelemedim. Gündüzleri halsizlikten arınsam da, akşam vakti çıkıveren ateş ve uykuda nükseden öksürük, domuzu kuşu geçtim keçi gribine demir attım kuşkularımı güçlendindi. Bununla birlikte Cumartesi bütün gün beni eve kitleyen bir baş ağrısı ve göz kuruluğu ile boğuşunca, bu bünye artık error veriyor dedim.

Sonra dedim ki, bir fırsatım olsaydı da, kış vakti güney yarımküreye gidip, deniz kum güneş ve miskinlikle kendime gelseydim. Bunun gerçekleşme ihtimali hayli zor olduğundan, bari yaz gelsin dedim. Yaz hayalleri kurdum ki, aslında benim hafızamda deniz ve tatile dair birkaç güzel kare var, şu fani hayatta kendimi oralarda düşünüp tuzlu su da tenime değmiş gibi kendime kandırıyorum.

Ama bu Pazartesi uyandığımda anladım ki, artık hissetmek yetmez bu bünyeye bir tatil lazım.

Bu nedenle diyorum ki, şöyle Nisan gibi iş değiştirebilsem. O arada da gönlümce bir tatil yapsam, çifte motivasyonla yepyeni bir yola başlasam.

Olur mu bilmem ama şu aralar olabileceğine inanmaya fazlasıyla ihtiyacım var.

ps. başlık şarkısı Cingi- Canın İsterse

11 Şubat 2011 Cuma

"sen niye kendin değildin?"


Sorumluluk duygusu insana sonradan aşılanan bir şey mi yoksa doğuştan bünyeye kazınan bir hal mi emin değilim. Ben ve abim de sorumluluk duygusu yüksek insanlarız ama bunun için anne veya babamın ek bir şey yaptığını hiç düşünmüyorum nedense, yaptıysalar da gözümüze sokmamışlar bu nedenle de tebrik ediyorum keretaları. Ama mesela benim babam tembel bir insan olsa da yapacağı bir işi varsa mutlaka onu bitiren biridir ki, aynı zamanda bütün iş hayatı boyunca çalar saatsiz sabahın köründe de kalkan bir insandır. Bu noktada sorumluluk denilen hadise genetik bir miras mıdır dersiniz, neden olmasın derim sayın okur. Sonrasında da daha bilimsel bir üslupla; aslında birçok faktörden etkileniyor; çevre unsuru, aile davranışları, genetik ve yetiştiriliş biçimi bla bla diyip, konuyu sonsuzluğa bağlarım.

İşte ben de bu yüzden içime bu sorumluluk halini yerleştiren, kendimi enayi gibi hissetmeme vesile olan tüm unsurlara bu nedenle tessesüflerimi sunuyorum.

Daha öncede söyledim, bir yönetici olsam, nefret edilecek bir insan hale gelebilirim. Çünkü ben ancak sınırlar içinde esneklikçi bir tavır takınabilirim. Bazı kuralların personel arasındaki eşitlik için gerektiğini düşünenlerdenim. Yani eğer siz, performansınızla veya iş yoğunluğunuzla farkınızı ortaya koyuyorsanız, diğer kurallar da elbet sizin için özelleşir. Almanların gözünü sevdiğim gleichzeit uygulaması da bu sürecin en başarılı örneğidir. Herkes işinin niteliğine göre, belli bir saatte gelir ve belli saatte çıkar. Önemli olan çalışma süresidir.

Bu işin en ideali, işini bitirdiğinde çıkması da olabilir belki, ama fakat ve lakin, ne yazık ki çoğu çalışan bir otokontrol mekanizmasına sahip değildir ve fırsat bulduğnda istismar etmeden duramaz. Bu satırlarımdan işverenin kölesi olalım fikri anlaşılırsa küserim. Benim derdim; iş arkadaşlarınıza ve yaptığınız işe saygı duymanız. Yani birileri her şekil ve şartta elinden geleni ortaya koymaya çalışırken, sizin hakemin görmediği vakit faul yapan futbolcu gibi yatışa geçmeniz, ilahi adalet çerçevesinde pek hoş karşılanmayabilir. Aslında bu yatış uzmanları, doktoralarını “çalışıyor gibi gözükmek” konusunda yaptığı için, sizin bildiğiniz gerçek gerekli kişilerin pek de farkına varmayacağı bir haliyet olur, hatta bazı üstün başarılı kişiler bu boşluklarını “ çok çalışıyor” olarak da yansıtmayı pekala becereceklerinden, bildiklerinizi dile döktüğünüzde şizofren olmanız da mümkündür.

Kaldı ki, koca koca insanların bildiklerini dile döküp, ilkokuldaki “öğretmenim Ayşe saçımı çekti” modelinde şikayet eden haline bürünmesi de gereksizdir. Herkes kendinden sorumludur ama herkes aynı zamanda yapacağının en iyisini yapmaktan da sorumludur. Yapmıyor, özellikle de kaytarmaktan ötürü başkalarının iş yükünü arttırıyor veya işine engelliyorsanız, orada büyük bir motivasyonsuzluk oluşur ki; buna bizim literatürde enayilik de denilebilir.

Bu enayiliğin hayatın her noktasında bir türü vardır;

Mesela 21.00’de olan randevuya sizin dışınızda herkes 22.00’de geliyorsa;

Sizin vergidir, ne olursa olsun ödenmelidir dediğiniz şeyi birileri ödemiyor sonra da affediliyorsa;

Belirli bir tarihte teslim edilmesi gereken iş için, siz çırpınır ve işi yetiştirirken, deadline’ları pek önemsemeyen ağustos böcekleri sebepli teslim tarihi uzatılırsa;

Yaşadığınız yere ait ortak giderleri ilk siz öderken, apartmanın geri kalanının ay sonuna kadar beklediğini idrak edince

Kaçınılmaz son olarak kendinizi bir enayi gibi hissedersiniz ve işin daha kötüsü onlar gibi olmayı da beceremezsiniz.

Ve işin daha trajik hali, bu senaryoda herkes haklıdır.

Herkesin kendince kabul edilebilir mazeretleri vardır, çünkü insan en çok da kendini kandırır.

Hatta başkalarını kandırdığını düşünenler, şu dünyada görüp görülebilecek en zavallı insanlardır kanımca.

İmza; huysuz ve dırdırcı blog sahibesi.

ps. başlık şarkısı Tnk-Sıra Bizde

10 Şubat 2011 Perşembe

"alnıma yazılanlar silinmez, kaç kurtul kaderimden"


  • Nilüfer’in son albümüne şekil şemal ve leopar çerçevesinde yaklaştıktan ve albümü iyice dinledikten sonra içeriği hakkında da yorum yapabilecek kıvama geldiğimi düşünüyorum ve soruyorum bu albümün rockçılarla yapılmasının nedeni neydi acaba? Yani rockçılarla yapılan albüm olunca insan haliyle şunu düşünüyor; Nilüfer rock mı söylemiş, hayır söylememiş; aksine rockçı bildiklerimiz popüler bir tarzda söyleyerek Nilüfer’e uymaya çalışmışlar. Bu noktada söz konusu albüm bir rockçı için değişiklik olunca Nilüfer için pek değişik bir şey olmuyor. Bununla birlikte Malt ve Rashit düetleri; grupların özünü korudukları şarkılar olduklarından albümde en beğendiklerim oluyor. Bir de cingi diye bir rock grubu varmış, bunu da bu albüm sayesinde öğrendim.

  • Ayşe Kulin’in 40 yıllık hayatını anlattığı kitap meğersem iki bölümmüş; biri hayat dürbünümde diğeri de hüzün dürbünümdeymiş ve bu sebeple benim daha önce takıldığım tarih farkı varmış. Ben hayat dürbünündeki ilk kısmı bitirdim ve ikincisini okumak için de açıkçası sabırsızlanıyorum. Ama bu arada Marc levy de kitap çıkarmış, ona da her marc levy kitabında olduğu gibi ısındım. Zaten bu aralar tüm kitapları başlayıp, başkasına devam ediyorum bu nedenle nasıl ilerleyeceğim şüpheli. Ayşe Kulin’in hayatının ilk dönemine bakarak söyleyebilirim ki, kendisi benim gözümde bir beyaz türk, bir eski istanbullu, bir aristokrat aile ferdidir. Orhan Pamuk’un hayatında olduğu gibi Ayşe Kulin’in hayatı da acayip ütopik geliyor bana, en çok da yazın Anadolu yakasına sayfiye mekanı olarak gidilmesini bünyem almıyor ama öykünüyor muyum, öykünüyorum. Sahip olamadıklarımız hep daha afilli gözüküyor bu nankör bünyelere ne yazık ki.
  • Ben kitaba başladığım vakit, Ayşe Kulin’in kaç kere evlendiğini veyahut kaç çocuk sahibi olduğunu bilmiyordum. Kitabın arkasındaki fotoğraflara baktığımda da, sadece iki çocuğu olduğunu pekala düşünebilirdim. Ama çok şükür magazin yanım güçlü olduğu için, dedim Nurgül Yeşilçay ile çıkan çocuğunun ismi Ali veya Mete değildi, bu durumda başka bir eş ve çocuk da olmalı. Bu noktada genel çerçeveyi çizdim ki, kendisi iki eşten toplam 4 erkek çocuk sahibi olmuş. Bir kadın için de 4 erkek çocuk ne acı bir şey desem, kesin birileri “ ne alakası var” der ama; bana göre kız evlat her daim daha bir vefalı sayın okur ( bknz; erkek evlat evlenene, kız evlat ölene kadar evlat). Vefayı da geçtim, 4 erkeğin bir kadının hissiyatlarını anlaması epey zor gelir bana, keza aynı şey ters senaryo için de geçerlidir, bu noktada Allah Ayşe Kulin’e yardımcı olsundur. Aslında demek istediğim kitabın arkasına tarihsel olsun diye sadece iki çocuğunu fotosunu koyması kamuoyunu yanlış yönlendiriyor, bu konuyu tekrar düşünmesini rica edeceğim.  
  • Ayşe Kulin’in Adı Aylin’den sonra başka bir kitabını okumadığını idrak ettiğim şu noktada, kendisinin biyografi türünde çok başarılı bulduğumu söylemem ne kadar kabul edilir bilmiyorum ama kısa yoldan vardığım netice nihayetinde budur.
  • Onur Baştürk de, hikaye kitabı çıkardığına göre artık Türk edebiyat dünyasına olmuş diyebiliriz sanırım. Bir de twitter’da kitabına dair tüm övgüleri retweet etmiyor mu, ayılıp bayılıyor kitaba dair sevgi doluyorum. Bu sevgiden ötürü de kitabı okumayı hiç ama hiç düşünmüyorum.
  • Buna karşın Yiğit Karaahmet’in kitabına dair retweetlerini kabul etme nedenime ışık olması için kendisinin dipnot'taki son yazısından bikuple kopyalayarak; yazıda bahsi geçen Esra Elönü’ye de “sensin asıl hasta” demek istiyorum.

“Çalıştığım herhangi bir iş yerinde de birine gıcık olmayayım değil mi?

         Bir tanesinde, tek bir tanesinde bile normal bir şekilde işimi yapayım, herkesle en azından belirli bir dozda anlaşabileyim?

        Ama maalesef şu genç yaşında şunu anlamış bulunmaktayım ki nasıl  ailemizi  seçemiyorsak aynı zamanda iş arkadaşlarımızı da seçemiyoruz. Sizinle aynı görüşte, aynı hayat çizgisinde, aynı bakış açısında asla olamayacağınız insanlarla bir arada oluyorsunuz.

                Çalışma paketi de böyle bir şey. Bir yandan hayatınızı süper kolaylaştırmak için uğraşan   harika mesai arkadaşlarınız var. Diğer yandan da mümkünse farklı kaldırımlardan yürüyelim ve birbirimize hep teğet geçelim diyeceğiniz insanlar.”

ps. başlık şarkısı Rashit düetini de sevdiğim Nilüfer şarkısı- Kaç Kurtul Kaderimden

9 Şubat 2011 Çarşamba

"gölgeni yedek bırak arkanda"


Aşk Tesadüfleri Sever için yoğun bir Pr çalışması yapılmasa da, filmi izleyen herkes “aman çok güzel filmmiş” demese de filmi vizyona girer girmez izlemem şarttı. Bunun en önemli nedenini space döneminen beni takip eden tek okur feri tahmin edebilir sanırım. Bendenizin hayatının Müslüm Gürses’le kesişme noktasıdır Mucize ve Buluşma albümü. İşin içinde Murathan Mungan parmağı olduğundan, MG’se ait tüm önyargılarımı bir yana bırakıp, albümü dinlemiş ve sonrasında da gayet sevmiştim kendisini. Hatta o dönemler msn’e şarkı sözlerinden ileti yazmak pek moda olduğundan (hala moda olabilir, ben msn camiasından koptum) “aşk tesadüfleri sever, kader ayrılıkları” satırını epeyce kullandığımı hatırlıyorum. Albüme dair, döndür yolumdan birinci favorimken, Nilüfer de gönlümdeki ikinci gözağrımdı.
Sonra işin içine Eylül Akşamı girdi. Bence yazılmış en romantik şarkı dediğim, çok ama çok sevdiğim Eylül Akşamı’nı Mehmet Günsur’un söylediğini duyunca epey bozuldum aslında. Bu dünya yakışıklısı insanın, böyle de popüler bir filmde güzelim şarkıyı söylemesi, şarkının durduk yere herkeslerin ağzına sakız olmasına vesile olacağından epeyce ürkmüştüm, bir de film fragmanlarından anladığım şarkının sözlerinin resmen senaryoya işlenmesi hali vardı ki, o da pek sempatik gelmemişti bana, bu nedenle gidip yerinde olayı incelemem şarttı.
Bir de tabi film vizyona girmeden aylar önce, bu filmi izlemek ister misiniz şeklinde bir teklifi değerlendiremediğimden de, neyi kaçırmışım bakalım sorusunun da cevabını bulmak istiyordum.
Ama sonra ne oldu, twitter’da herkes pek güzel dediğinden, eksi sözlüğe bakıyım orada daha çeşitli fikriyat olur dedim. Ben genelde film hakkındaki yorumlara sonradan bakarım sözlükten, ama işte filmden önce bakıp üstüne merakımın kurbanı olarak 1 cümlelik 1 spoileri okuyunca , filmin de sonu hakkında epeyce bilgi sahibi oldum. (zaten ben 6. hissi de  o malum gerçeği bilerek izlemiştim)
Filmin üstüne kendi ellerimle limon sıkmış da olsam, dün akşam yeni sinema mekanım Astoria’ya gittim. Elektronik olacağım tuttuğu için, aslında Salı günü Astoria’da kadınlar matinesi gibi indirimli gün olduğundan, benim böyle bir uygulama olduğunu bilmeme rağmen hangi gün olduğunu unutup, mybileti tercih etmemden ötürü standart parayı da enayi gibi ödedim. Ama salona girince, kadınlar matinesi nasıl oluyormuş gerçekten anladım. Salonun resmen %75’i kadındı ki, filmin mi indirimin mi etkisiydi bu emin olamadım.

Bundan sonra olanları maddeleştirmek gerekirse ( spoileri içerir, ben yaptım siz yapmayın);

  • Filme tesadüfü bu kadar bulaştırınca klişe kaçınılmaz oluyor. Kaldı ki klişesiz bir Türk filmi tasavvur etmek de epey zor oluyor.
  • Mehmet Günsür, acayip bir şey; yakışıklı tabiri çok eksik kalıyor kanımca; konuşmasındaki o vurgu hali ve bakışları sanırım o kadar kadının filmi neden izlediğine dair en büyük işaret;
  • Mehmet Turgut gibi uzaktan gördüğüm kadarıyla antipatik birini model alarak oluşturulan karakteri de Mehmet Günsur’un oynaması bildiğin ironi;
  • Ayşe Arman şimdi araları limoni de olsa Nihat odabaşı’na yatsın kalksın dua etsin, o çirkinliği epey seksi bir kadın olarak yansıtmak başarı olsa gerek,
  • Belçim Bilgin’i filmde güzel bulmamın nedenini sanat yönetmenine bağlıyorum desem ayıp olur ama nedense kendisini şımarık buluyorum, bir de hem benden küçük hem de bir çocuk doğurmasına karşın benden zayıf olmasına gıcık oluyorum. Şımarıklığı ise daha önceki birçok programdaki hal ve tavırlarına dair fikriyat olarak söylüyorum.
  • Filmde tüm müzikler, sahneye cuk diye otursun diye seçilmiş, bu insana çok da anlamlı gelmiyor bir noktadan sonra diye düşünüyorum.
  • Ankaraseverler için film daha hissiyatlı bir kıvama bürünürken, sevmeyenler veyahut Ankara’da yaşamayanlar için de, “noldu ki şimdi” hissiyatı vuku bulabilir.
  • Yiğit Özşener ve o ikinci adam rollerinin resmen hastasıyım.
ps. başlık şarkısını tahmin etmek zor olmasa gerek:)