30 Ocak 2011 Pazar

"uykusuz, rüyasız, bana gelince hayat neden masalsız"


Bir sabır testi olarak Redd konseri;

Yazının uzunluğundan korkanlar için kıssadan hisse; her şeyin bir zamanı bir de mekanı var…

Softcore konserinden elimizde olan ve olmayan nedenlerden ötürü caydıktan sonra bir sonraki redd konserine gitmek birincil görevim ve takıntım haline gelmişti. Hayatımdaki Cuma’ların %90’nında saat en geç 23.00 sularında sızan bendeniz bir Cuma akşamı konserine ciddi ciddi niyetlendiğimden, yol arkadaşım uykusuzluk ve üstüne tuz olarak gelen gribe karşın, kusburnunu da koluma takmış konser vaktinde Bronx’daki yerimi almıştım.

Zaten ilk hatayı da o zamanlama konusunda yapmıştım. Söz konusu alemlere fevkalade yabancı olduğum ve dakiklik konusunda histerik olduğumdan 22.00’deki konserin en geç 22.30’da başlayacağını uymuştum ama ne mümkün. Yanılmıyorsam 23.10’da başladı konser ki, o bekleme süresi zaten bende kalan tüm enerjiyi de tüketti. Konunun uzmanları bu gecikmenin böyle konserler için çok olağan bir şey olduğunu iletse de, ben halen neden o zaman 23.00 yazmıyor bilette sorusuna cevap bulamadım.  

İkinci hata ki burada suçlu bizde olabiliriz, konserin ağırlıklı yaş ortalaması. Konsere ilk girdiğimde de twitlediğim gibi, meşhur 24 yaş uygulaması olsa sanırım konseri bizimle beraber sadece 10 kişi izleyebilirdi. Bendeniz ruhen ve bedenen yeteri kadar yaşlanmış olmakla birlikte, artık genç nesile karşı da iyice anlayışsız bir haliyet-i ruhta olduğumu itiraf etmeliyim. Siz diyin jenerasyon farkı ben diyim insan sevmezliği. Nihayetinde çoluk çocukla konser izlemek istemediğimi dün bir kez daha anladım.
Hatta şöyleki Babylon’un 24+ yaş uygulamasından ötürü “ya orası konser mekanı, alkol içmesin diye konserden mahrum bırakmak niye” diye tepki gösteren ben dün akşamın sonunda bundan böyle öğrencinin gelemeyeceği pahalı mekanlara gideyim keyifle bir konser dinleyeyim diye düşünmeye başlamıştım.


İlk olarak konser başladığında kulağımızın dibinde höyküren ( şarkı söylemek değil, haykırmak değil, arada saçma sapan ve irite edici bir ses) ergen olmak üzere bir daha hepsi ve türevleriyle rüyalarda olmadı kabuslarda buluşmayı diliyorum.

Konser gecikme, ergenler bizim ayık kafamız derken açıkçası pek keyifli başlamadı ama ikinci yarısında kendimize daha sakin bir yer edinince daha güzel şekilde sonuçlandı.

Tabi konseri bis yapmak üzere, çok manasız bir şekilde bitirince ve o ana kadar da “artık melek değilim”i söylemeyince ben, “bunca sıkıntıyı çek, üstüne bir de en sevdiğin şarkıyı söylemesinler, hayat mı adalet mi ulen bu diye isyan edecektim ki, çok şükür biste söylediler şapşahane şarkılarını. Söylemeseydiler “daha da konsere gitmem”fikriyatımı çok kesin bir halde dile dökerdim. Şimdiyse, orta yaşın gidebileceği konserleri tercih ediyim ben diyorum. Aslında yalanım yok, açıkhava, kuruçeşme gibi milletin oturarak konser izlediği yaşlı konserlerini kendime daha yakın buluyorum. Bu nedenle haftaya olan Sakin konserine de gitmesem daha iyi olur diyorum.


Ama belki Ghetto’da izleyici kitlesi daha farklıdır diye, bir kuple alkol dahilinde oradaki bir konsere şans vermek istiyorum. Şimdiden konser saatinden en erken 1 saat sonra mekanda yer almalısın diye de kendime not düşüyorum. 

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Konser yoldaşı kusburnu da benim gibi huysuz ve yaşlı kadın ruhunda olduğu için, gençlere bakıp bakıp ortak bir asabiyet geliştirdik.
  • Tabi şu da var, dün kusburnu yerine fuhrerschein olsaydı kesin konserin ortasında veyahut başında çıkardım. Demek ki huysuzluğumu en çok fuhrerschein’a göstermeyi tercih ediyorum.
  • Fiziksel olarak Güneş ile Doğan’ı birbirine benzetmesem de eskiden ortak olduklarını düşündüğüm burun konusunda (bir estetik müdaheleyle belki) artık ayrıldıkları gibi bir fikriyat oluştu bende.
  • Peki hala aşk var mı?Konserin fiziksel etkileri ve benim psikolojik manyaklıklarıma  rağmen dünden önceki Redd sevgim bugün de aynı şekilde devam etmekte.
  • Kaldı ki  bu yazı da ironik bir şekilde Redd’in Skyturk’de yer alan konserini izlerken yazılmaktadır ve özellike hasta bünyeler için evden konser izlemek daha keyiflidir.
ps. başlık şarkısı Prensesin Uykusuyum

28 Ocak 2011 Cuma

"bin sayfada sıradan oldum, hep sonunda kırılan oldum"

Bambaşka haliyle malumafatruş hanımın saçları;

Ben fotoğraf koymuyorum ama kusburnu görür, fikriyatını yazar dedik ama fakat ve lakin, kusburnu ile ayrı düşünce, yeni saçlarımla 6 günü geçirmiş biri olarak ne oldu ne bitti şeklinde bir yazı yazmam şart oldu.

En sonda söyleyeceğimi başta ileteyim, ben halen kendime alışamadım. Bu noktada beğenip beğenmemek gibi bir durum kendi içimde pek olamıyor.

Saç rengine karar verirken, günün yarısının florasan ışığı altında geri kalanını da ev ışığı altında geçirdiğini düşünmek gerekiyormuş. Bildiğin kızıl havası oluşuyor saçımda bazı bazı ki, bu benim tercihim olmadığından “ aslında kahve ışıktan böyle” cümlesini kaç kere kurdum bilemiyorum.

Herkesten aldığım tepki, “ifaden yumuşamış” ki, bu tepki benden ziyade annemi mutlu eden bir gelişme. Bu vesileyle siyah saçlı halimin insanlar üzerinde sert bir etkisi olduğunu da idrak etmiş oldum. Bizim patron da bu değişime annem kadar sevindiğinden, “kedi kesen kız imajından kurtuldun nihayet” dedi.

Bu arada bahsettiğimiz renk de mavi siyah değil, sözde koyu kahve ama bende artık katmerlenerek siyahlaştığı için, boyalı saçımın kendine gelmesi de bir süreç sonunda olacak sanırım. Misal şu an saçım en azından 3 tonu barındırmakta içinde. Bu nedenle herkese “ haftaya tekrar boyatınca tam rengini bulacak” açıklamasını yapıyorum. Gerçi bunu derken saçımı kime boyacağımı da bilmiyorum. Yolum Bandırma’ya tekrar düşmeyeceğinden ve artık sürekli saç boyatmam gerektiğinden burada bir kuaförle yola devam etmem şart oldu. Saç nasıl olsa artık kimliksiz bir renkte olduğundan “ne kadar saçmalayabilir ki” rahatlığına sığındığım için biraz serinkanlıyım şimdilik ama boyattıktan sonraki sonuçta o serinkanlılığımı koruyabilir miyim emin değilim.

Erkek okur ve daha saçına boya değmemiş hemcins okur, bu saç boyatma, renk açtırma işlemlerinin yazmak kadar kolay olmadığını bilmeyebilir ama ne yazık ki bu hadiseler saçınızın kökünü kurutan faaliyetler. Bu nedenle sonrasında saçınıza gözünüz gibi bakmanız lazım ki, benim gözlerime ne kadar iyi baktığımı ( kuru göz hadisesi) bilirsiniz. İlgi alaka kapsamında kafama binbir yağı sürerken, benimki saçsa bir dönem saçlarını her ay boyatan Hande Yener’inkiler ne diye sormadan da edemiyorum. Bir gün kuaförde karşılaşsak “ay aslında ne fena ne cansızmış saçları” desem bu dertten de kurtulurum diye düşünmekteyim.

Sonda yazacağımı başla söylemiştim ama bir şeyler de ekleştirmek isterim; saçımın koyu rengini kesinlikle daha karakteristik bulsam da, depresyon sebepli değişiklik iyidir minvalinde bir süre bu yolda takılırım herhalde diye kendime telkinlerde bulunmaktayım.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;

  • Tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki, bir kadının en çirkin hali de en güzel halide kuaför’de görülür. Öyle sabah kalkmış hal falan yalan, saçları saçma bir halde boyanmış ve yeni yıkanıp ayna karşısına geçmiş birinin güzelliği!!! bir kadının gireceği en manasız şekillerden biridir kuaförün birincil hali. Ama aynı zamanda sizin ve kuaförünüzün kapasitesi oranında çirkin ördek yavrusundan bir kuğu olarak da çıktığınız yer olabilir ki, bu nedenle kuaför halleri üzerine de bu kadar yazı yazar olduk.
ps. başlık şarkısı Roman Kahramanı ile bu akşam inşallah artık konserine gideceğim Redd

coming soon; yeni saçlarla uyumlu kıyafet bulma sorunsalı...

26 Ocak 2011 Çarşamba

"durdu diyorlar zamana çünkü sen yoksun "

                      

  • Sanırım bu ülkede sempati duyduğum bir kurum yok. IDO’ya karşı hissiyatlarım malumunuz, gelin görün ki bu hissiyatları beslediğim tek kurum IDO değil. Maşallah biletix, misal garanti bankası bu noktada IDO seviyesine ulaşmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Mesela Biletix; internetten bilet sattığı vakit sadece hizmet bedeli almakla kalmıyor üstüne bir de 8 TL’lik kurye ücreti alıyor. Ve benim tanık olduğum çoğu organizasyonda da internet satışlarında sadece kurye ile gönderim seçeneği sunduğu için benden hatrı sayılır bir küfürü işitiyor.
  • Sonra bu Garanti Bankası denilen sömürü bankası, hatrı sayılır bir parayı yatırdığım atm’si hata verdiği için, parayı hesabıma yatırmıyor, bana da geri vermiyor, bildiğiniz yutuyor. Ve benim o paraya ulaşmam, her atm’nin kendi standartında olan ziyaret gerçekleşip sayım yapıldığında mümkün olabiliyor. Yani umarım mümkün olabilecek. Henüz paraya ulaşmış değilim. Söz konusu para, benim bir borcum için olsaydı, parayı yatırmadığım için benden faiz tahsil edecek bankanın, bu durumda koruduğu serinkanlılığa da şapka çıkartıyorum. Bir umut bekliyor, o arada diş biliyorum ve umarım bu şirketten ayrılırım da seninle çalışmak zorunda kalmam Garanti diye kendi kendime telkinlerde bulunuyorum.
  • The Guardian’ı tekrar yayınlayarak gönlümü fetheden karizmatik kanal TNT de nihayetinde düzene teslim oldu, hem de ne teslimiyet. Kademeli bir geçişten ziyade, radikal bir değişimle bir üst model fox tv olma yolunda adımını attı. Gündüz kuşağını izleyip de karalar bağlamış değilim ama Hande Ataizi’nin evlilik programı sunacak olmasına iki çift lafım var. Bence Hande Ataizi, hayatının bizim sosyetik diye tabir edeceğimiz kriterlerde yaşamak için kazandığı paranın nerede geleceğini pek sorgulamıyan biri. Kaçımız böyle değil ki diyebilirsiniz, haklısınız. Ama böyle snob olmayaca çalışmıyor mu ben işte bu tutumla o tavır arasındaki tutarsızlığa gıcık olduğumdan söylenmek istedim. Bir de artık yaşlandığını kabul edemeyen gıcık insan Cihan Ünal’la oynadığı oyunun ( biletimin olmasına rağmen gitmediğim) reklamı için gazetelerde yer alan fotoğrafları da tiyatronun acınası hali olarak değerlendirmekteyim. Bazı oyuncular dizilerde oynar ama burun kıvırırlar, neyse sinema ve tiyatroda var derler ya; ben de en azından dizinin bir ticari ürün olduğu net bir şekilde sunuluyor ama tiyatro sanat adı altında ticaret değil mi derim.
  • Nur Çintay’ı Radikal’de yazdığı iyi ayar veren yazılarından ötürü sempati ile takip etmişliğim vardır. Sonrasında onun ayarları bozuldu benim de kendisine dair sempatim uçtu gitti. Buna rağmen kendisinin Sabah gazetesi ekinde yaptığı profil yazılarını yine de okuyorum. Uzun süredir, Ayşe Özyılmazel’e dair kelam etmediğimden de artık hafta içi Sabah gazetesini okumaya hiç tahammül edemediğimi de tahmin edersiniz. Özellikle de Nur Çintay’In yalaka ötesi kocasının varlığı resmen midemi bulandırıyor. Twitter vesilesi ile bazı yazılarını okuduğumda da gazeteyi elime almamanın ne kadar mantıklı bir karar olduğunu daha iyi anlıyorum.
  • Bir devrim aracı olarak twitter, gün geçtikçe daha tehlikeli bir hal alıyor. Bu nedenle yakın zamanda kendisine veda edebiliriz gibi bir korku var içimde. Yasakçı zihiniyetin 140 karakterdeki özgürlüğe daha fazla tahammül edeceklerini sanmıyorum. Ama fakat ve lakin, saygı çerçevesinin epeyce aşılması konusu da nasıl çözülecek bunu da merak ediyorum.
  • Bir de bu yorgunluk, bitkinlik hali nasıl sona erecek bende onu merak ediyor.
Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Bu vesileyle de şöyle bir bilgi sahibi oldum ki, derbi biletleri Kanyon ve Akmerkez’de satılmıyormuş. AVM’ler buna izin vermiyormuş. Ben eğer Kanyon’a o soğukta gidip bu gerçeği öğrenseydim, isyanım daha farklı olurdu ama bunu bilmeyen son kişi ben değilsem, bilet alırken aklınızda bulunsun istedim.
ps. başlık şarkısı Sakin- Artık Gel

24 Ocak 2011 Pazartesi

"gün dün oldu gel yarına"



İlgililere duyurulur;

  • Tez vakitte Hamdi Koç’tan bir Çiçeklerin Tanrısı minvalinde bir kitap yazmasını,
  • Murathan Mungan’ın artık bu 50 Parça eserinin nihai romanını yazmasını, araya ıvır zıvır serpiştirmemesini;
  • Ayça Şen’in önce Saatçi Bayırı’nı aşacak bir kitap çıkartıp sonra haftada bir gün gazete yazısı yazmasını;
  • Başka boyutlardan bildiren Işık Menderes’in artık ses vermesini,
  • Sakin’in illaki yeni albümünü çıkartmasını,
  • Hayatıma, mali tablolarıma bedenime en uygun spor salonuyla bir an evvel buluşmayı ve sportif düzenime geri dönmeyi,
  • Uyumadan evde fim seyredebilmeyi;
  • Bu kadar yasağın olduğu bir ülkede Facebook’a face denmesinin yasaklanmasını,
  • Peradox ve Carnivalle gibi gönlümdeki yeri başka ex- Asmalımescit mekanlarıyla bir gün başka bir yerde tekrar buluşmayı,
  • Tahsin Yücel'in Yalan'ı veya herhangi bir Yiğit OKur romanını bir hafta sonu tekrar okumayı,
  • Deniz mevsiminin bir an evvel gelmesini,
  • Yaşlandığımı belli etmeyecek yeni ve çok güzel fotoğraf sahibi olmayı,
  • Gönlümün yeni kahvaltıcısı ile tez vakitte karşılaşmayı,
  • Kafeinin artık hap halinde alınabilir kıvama gelmesini,
  • Blog yazı formatında istikrarı yakalayabilmeyi,
  • Bodyshop’un moonflower serisini efsane geri döndü diyerek tekrar piyasaya sürmesini,
  • Şehir merkezinde bir iş hayatının değerini bilmediğim için cezalandırıldığım sürenin artık sona ermesini,
  • Bir kere de bir cümleyi tek seferde düzgünce yazabilmeyi tüm istek dilek kontenjanımda diliyorum…
ps. başlık şarkısı Sakin- Artık Gel
ps.2. Resmin adresi ise bence gayet net ama yine de çalıp çırpma olmasın. 

23 Ocak 2011 Pazar

"birden susturdum tüm dünyayı sen konuş diye"


  • Hayatta üşendiğim iki hadise var, nedenini niçinini bilmiyor ama söz konusu para çekmek veya elektronik cihazları şarj etmek olduğunda sonuna kadar ertelemeyi tercih ediyorum. Kendime yapma böyle desem de, bir gün bunlardan ötürü başıma bir şey gelsem de, telefonum kapanmadan yanımda 5 kuruş olmadan harekete geçemiyorum. Ayrıca bu elektronik aletlerin hepsinin aynı zamanda şarjının bitme huyuna da ultra gıcık oluyorum.
  • Bundan kısa bir süre öncesine kadar Sezen Aksu, gündeme dair olaylara dair görüşlerini bir şekilde kamuoyu ile paylaşırdı. Bazen bir şarkı yazar, bazen bir gazetede mektubu yayınlanır bazen de kendi internet sitesinde fikriyatları olurdu. Ama nedense özellikle yetmez ama evetten sonra gündemde cereyan hadiselere karşın sessiz kalmayı tercih ediyor. Bu noktada bendeniz müsadenizle nerede kaldı o meşhur duyarlılık diyorum.
  • Yeni kitabım olan Ayşe Kulin’in hayatı niyeyse bir yandan bana Türkan dizisini hatırlatıyor. Sanırım bu fkriyatımda iki figürün de baba hayranlığı büyük rol oynuyor. Bu arada kitabı en çok okunanlar listesinde görmek beni kitaba dair soğutsa da, yine de kuaför macerasında geçirdiğim zaman sonrasında epey ilerleme kaydettim sayılır. Kitaptan henüz netbir çıkarım elde etmesem de kitabın sonunda yer alan fotoğraflar sayesinde şu anda bence gayet güzel olanın Ayşe Kulin’in bebekliği yanısıra gençliğinde bir afeti devran olduğunu anlamış bulundum.
  • Kendimden yola çıkarak yine bir teorim uydurdum ki, bence marifetli ailenin  cocuğu beceriksiz oluyor sayın okur. Daha net açıklamak gerekirse; mesela iyi kariyer sahibi ailelerin her şeye sahip olan çocukları belki “survive etme” ( yine katlettik Türkçe’yi, Hakkı Devrimgiller kusura bakmasın) duyusu pek gelişmediği için, ailelerin yırtıcılıklarına sahip olamıyor. Benim gibi annesi ultra marifetli ve çalışkan olan bir zat-ı muhterem de ne yazık ki ne becerikli ne de yetenekli olduğundan böyle güzel mazeretler üretiyor.
  • Güzel ve karizmatik bir ses tonuna sahiplere pozitif ayrımcılık uyguluyoruz sanırım. Çünkü o güzel sesliler dünyanın en manasız boş konuşmasını yaptıklarında bile, sanki önemli bir şey söylüyor gibi hissettirirken ben ve benim gibi bet seslilerin ciddi konuşmaları bile güme gidiyor.
  • Sakin konuşup vurgularla boğuşmak da takdir edersiniz ki bu bünyeyle hiç uyuşamıyor.
Kimsenin bir itirazı yoksa;

  • Bay J’yi radyoda dinlemiyor ama Tv’deki haliyle kendisini seviyor,
  • Tiyatrodan pek hazzetmiyor,
  • Annemden gizleyeceğim, kendisinden sıkılmayacağım, başkasında görmeyeceğim bir dövmem olsun istiyorum.
ps. başlık şarkısı Sakin- Küçük Prens
ps.2. Karizmatik kızımızın adresi ise değişmedi. 

22 Ocak 2011 Cumartesi

"belki unuturuz onu tüm kasımdan kalma çiçekler gibi"



Kendimi yaşlı sayma sebeplerim;

Katiyen hiçbir şeyi beğenmeyip, sürekli her şeye kusur bulmak,

Bir şeye taktığım vakit ısrarla konuyu tekrar etmek,

Gençlik faaliyeti olan mesajlaşmaktan üşenmek, sürekli mesajlaşan bünyeleri anlamamak,

Yapmayacağım dediğim her şeyi yapmaya başlamak,

Kendimden ziyade ülkenin geleceği için endişelenmek,

Televizyon izlememeyi başarmak,

Kendimden küçüklere (bildiğin bir alt jenerasyona) sürekli ukalalık taslamak,

Takım yenilince hayata devam etmek,

Sabır yolunda ufak da olsa ilerleme kaydetmek,

İyice huysuzlaşmak, tahammül sınırlarını daraltmak,

Yemek yapma konusuna merak sarmak,

Sineye çekmeyi iyice anlamsız bulmaya başlamak,

Ne kaybederim ki sorusuna "galiba hiçbir şey" cevabını vermek….

ps. başlık şarkısı Aşk Tesadüfleri Sever soundrack'i Yine Yazı Bekleriz ile TNk
ps.2 blog resmi tıkı

"Havada süzülüyorum yoktu konacak bir kader"



Malumafatrus bir başka haliyet-i ruhtan bildiriyor;

Kahverengi rengini sevmem. Aslında üniversiteyi bitirene kadar yeşil rengi ile de hiç aram yoktu. Kırmızı da enerji hırsızım olunca kendisiyle münasebeti kesince, gökkuşağının sunduğu renklerden pek faydalanmam mümkün olamıyordu. ( kahverenginin bir gökkuşağı rengi olmadığını biliyorum) Son tahlilde, nar çiçeği modern renklere merak sarsam da, en sevdiğim renk saçlarımın da rengi olan siyahtır.  Galiba en çok da saçlarımın renginden ötürü kahverengiyi kendime yakıştıramaz, bir türlü bütünleşemezdim.

Bu girişgahtan anladığınız üzere artık bir bütünleşme ihtiyacı içindeyim yazının gelişini girişinden anlayan okur. Ama önce araya az biraz heyecan yaratmak için dünkü maceramdan bahsetmeliyim. IDO’nun Cuma akşamı 18.30 seferine dair hissiyatlarım malumunuz. Benim iş yerimin şehrin epey uzağında olmasına dair fikriyatlarım da malumunuz. Bu noktada benim 18.30 seferine yetişebilmek için farklı yöntemler izlemem gerekiyor. Aslında uygulanabilecek tek yöntem varken, ben hayatıma heyecan olsun diye farklı yollara sapıyorum. Dün de öyle bir gündü, yüzsüz bir şekilde yöneticime erken çıkma ihtimaliniz olur mu, bu vesileyle de beni bırakırsınız teklifiyle gittim. Bu teklifi yaparken, ya son dakikada bir şeyler çıkar da yine bir sefer kaçırma mağduriyeti yaşamam diye hiç düşünmemiştim. Bundan sonra düşünür kimseye de öyle bir teklif sunmam.

Şans bu ya, dün bir iş patladı bize. Onu yetiştirirken başka şeyler oldu falan ve ben işten sadece 20 dk. Erken çıkabildim, saat 5’de köprüye ek şerit koyan zihniyete küfrettim, metronun Şişhane’ye kadar gitmesiyle mutlu olup, ben yetiştiğim vakit geç kalan IDO’ya da ağzıma ne gelirse söyledim. Anlayacağınız her zamanki gibi, kısık ateşli bir gerilimle geldim Bandırma’ya. Ve yine her zamanki gibi gittim tek güvendiğim kuaförün yanına.

Depresyon, trafikle birlikte kötülüklerin anası ve ben bu kötülüğün pençesine o pırasayı yediğim gün girdim sanırım sayın depresyondan ve halden anlayan okur. Bugün de o depresyonun bir uzantısı olarak yapılabilecek en kadınca davranışı sergileyip saçımın rengini değiştirdim. Benim saçımı bilmeyenler için tarif edelim, kopkoyu bir renk. O kadar koyu ki herkes siyah sanıyor ama aslında değil. Ve saçım o kadar siyah gibi ki, başka ne renkle boyarsam boyayım, sonuç dibindeki bir renk karmaşasından öteye gidemiyor. Bu nedenle saçıma da bir güzel kıyıp önce açtırıp sonra da gayet açık kahverengi bir renk yaptırdım.

Aslında saçımın rengini severim. Ama bunca zaman herkes çok sert imajından o kadar dem vurdu ki, bir deniyelim bakalım diyerek yola çıktım. Daha öncede milyon kez vurguladığım şekilde, kuaförüm bay t’ye bu kadar güvenmesem, an itibariyle epey mutsuz olurdum. Ama şimdi sadece biraz şaşkın, azıcık da ürkek hallerdeyim. 2 hafta içinde tekrar bir boyayla özüne kavuşacağı için, mevcut halimi pek sorgulamıyor sadece aynadaki yeni bana alışmaya çalışıyorum. An itibariyle en sevmediğim kapkarayken sarışınlaşmaya çalışan modelleri arındıran bir hal var üstümde gibi gelse de, yok yok düzelir o diye kendimi kandırıyorum.

Sizler için de takdir edersiniz ki fotoğraf koymuyor, kusburnu hanım’ın pazartesi günkü yorumunu blog üzerinden yapması durumunda fikri sahibi olabileceğinizi düşündüğümden, kendisinin fikriyatlarını kamuoyuna açmaya davet ediyorum.
Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, koyu renk saçı  kesinlikle daha karizmatik buluyorum.

imza: yumuşak mizaçlı malumafatruş


Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Saç renkliği değişikliği bana yeni bir alışveriş kulvarı da açar diyeceğim ki, buna etrafımdaki kimse de şaşırmaz sanırım.
  • IDO’nun özelleştirmesinden benim kadar heyecanlanan biri var mıdır şüpheliyim. Taraftarı olduğum ilk özelleştirme sanırım IDO olabilir, bu yüzden en azından orada gelen gideni aratmaz herhalde diye düşünüyorum.
ps. başlık şarkısı REdd- Küçük Bir Çocukken

ps.2. Blog resmimiz bu sefer eski adresten.

20 Ocak 2011 Perşembe

"yaşamak yetiyor insana, düşünmek zor geliyor"

  • Filmin ve kitabın iyisi kendini zamanla belli ediyor sayın okur. Yani öyle sinemadan çıktığınız veya kitabı bitirdiğiniz zaman size hissettirdiklerinden ziyade üstünden zaman geçince onların size hatırlattıkları söz konusu eserin güzelliği hakkında daha objektif bir fikriyata varmanıza neden oluyor.
  • Ben misal bu noktada Serseri Mayınlar’ın değerini yeteri kadar bilemediğimi düşünüyorum bu aralar. Sanırım bundaki en büyük etken, yeni yıla bir Ferzan Özpetek filmini andıran bir mekanda girmiş olmam ya da serseri mayınların film müziklerini hala dinlemekten büyük keyif almam. Velhasıl fizy yasak youtube şimdilik açık olduğu için orada filmden de görüntüleri görüp, filmin sonundaki belirsizliğe halen kederlenmekteyim. Zaten eğer sinema benim gibi eğlence amaçlı izleniyorsa, karanlık filmlerden ziyade rengarenk cıvıl cıvıl görüntülerle bezenip beni uyuşturanları daha çok seviyorum.
  • Buna rağmen Behzat Ç’yi seviyorum. Sanırım en çok da Harun karakteri yüzünden diziye sempatim gün geçtikçe artmakta. Ki kendisi bence Recep İvedik’in Ankara şubesi gibi olsa da, mevcut kalaslığının içindeki romantizme şapka çıkartıyorum. Öyle ki, Hrant Dink cinayetini konu aldıkları bölümde bile “Ben senin için sabahtan akşama past continuos tense çalışıyorum biliyor musun” isyanı ile telsizden yaptğı seviyorum ilanı ile insanı neşelendirebiliyor kendisi.
  • Belki duymuşsunuzdur, gözümün nuru burçların ekseni kaymış, aslında kimse bildiği burç değilmiş falan filan. Tahmin edersiniz ki bu tartışmaları tamamen yok sayma taraftarıyım, çünkü bunca yıl o kadar Aslan burcu dedim ki, olmasam bile artık Aslanımdır. Hem burç dediğiniz şey insanın kendine yakıştırdığını sahiplenmesi değil midir?
  • Pazar günkü hamaratlığımın depresyonla buluştuğu nokta olan kereviz çorbası ve pırasa ile yaşadığımız seviyeli birliktelik sonunda (ki yemekler bitince kendimizi mantıcıya attık o ayrı) ruhen eksildiğimi itiraf etmeliyim. Yani diyetisyenlerin sofradan aç kalkmak derken neyi kastettiklerini artık daha iyi biliyorum. Bu nedenle sağlıklı yemek abur cubura daha fazla meyleder insanı diye de bir çıkarıma vardım.
  • Son magazin haberlerine göre 2 numaralı ex-platonik aşkım Burat Kut evlenmiş ve yakın zamanda baba olacakmış. Kendisi bir şey olamadığından halen gönlümün sempati köşesinde kendisini sakladığımı ve baba olması ile birlikte gerçekten başarılı olmasını dilek ağacı misyonumda umuyorum.
  • Tv’den arınma planlarım nedeniyle bu hafta içi birçok tv dizisini izlemek yerine müzik dinlemeyi tercih ettim. Bu noktada da hiç sıkıntı yaşamadım. Ama diğer gün herkes diziyi konuşunca bu arınma işleminin tek başına olamayacağını anladım.
  • Buradan pek sevdiğim body shop yetkililerine sesleniyorum, parfümlerini üretimden kaldırmanızı bile kabullendim ama Nişantaşı’nda halen bir yer açılmamasını anlayamıyorum. Kriz döneminde kapatılmasına itirazım yok ama fakat ve lakin, Nişantaşı dediğiniz memlekette her markanın iki mağazası varken, Bodry shop’ta şu noktada batmaz gibi geliyor bana.
  • İnsan açıldığından beri gittiği ve muhabbeti de olduğu bir mekanda hala tedirgin olup, hatta bazen kızıyorsa buraya bir daha gitmez değil mi? Ama bizde nasıl bir etkisi varsa ne yaparsa yapsın, Kardeşim Mantı’ya gidip sahibi Hasan’ın tüm kaprislerine karşı egomuzu da kapının önünde bırakıyoruz ki ben bunu Hitler Çorbacı(seinfeld) sendromu olarak değerlendiriyorum biraz da.
  • Bilinçli olmak bir insanı mutlu yapmaz, ama bilinçli olmak bir insanı tercih edilebilir kılar, en azından benim gözümde bu böyle ilerliyor. Yani hayatı Hürriyet ve Milliyet’in internet sitesinden okuyup, diziler aracılığı ile takip edenlerle uzun vadeli bir paylaşım yaşamayacağınızı ve onlardan uzak durmanın kendiniz için gerekli olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Yani taştan da olsa bir bilincin olsun be adam kategorisindeyim ben. Ama herkesin fikrine saygılı olabilir miyim bilmiyorum. Buna gerçekten çaba göstersem de bazen “nasıl bir zihniyettir bu” tepkisini en azından içimden vermekten kendimi alıkoyamadığımı itiraf etmem lazım.
ps. başlık şarkısı Redd- Aşık

19 Ocak 2011 Çarşamba

"meydan okur hayat pabuç bırakmaz ölüme"

sorsalar forward mail okumam, kimseye de forward mail atmam. Ama sonra utanmadan aynı yazarın iki yazısını çok sık aralıklarla bloga kopyalarım. Yazarın Can Dündar değil de Ece Temelkuran olması yaptığımı hoş karşılamama neden olmaz. Yazarın Ayça Şen değil de Ece Temelkuran olması beni buruklaştırır, nerelerdeyse çıksa da hayatımız güzelleşse derim. ( bir kitap hazırlığı içinde olduğuna dair umutlar var niyeyse)

Ben kitap okurken satırların altını çizme, belli sayfaları işaretlemeyi sevenlerdenim. Hatta bazen dinlediğim müzğie de ayılıp bayıldıysam şarkıyı bile not alacak kadar kişiselleştiririm kitaplarımı. Eskiden dijitalleşmemişken, bazı yazıları da bir hevesle kesip saklardım. Hala bir yerlede sakladığım bazı yazılarda var zaten. Ama dijital çağ, bu saklama işini sizin yerinize yaptığı için arşivciliğiniz kısa vadede boyut değiştiriyor.

Misal ben, gün gelip tekrar okumak istersem onun yazılarında bulmak için boğulmayım diye, sevdiğim yazarların tüm satırlarını çizmek istediğim yazılarını bloguma kopyalıyorum ki, gün gelince ilk aradığım yer yine blogum olsun. Böyle de her şeyi kılıfına uydurmak gibi bir huy edindim ki, Allah sonumu hayretsin.

Bir de mümkünse bize çocukluk umutlarımızı geri versin...

.....

“Yetişkin bir insan, ölü bir çocuk değil, yaşamayı başarmış bir çocuktur.”



Ursula Le Guin (Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar)


TANRI hanım süslenirken pek sakardı bu sabah: Hayal pudrası ile kaplandı İstanbul. Boğaz’ın üzerinde makyaj çekmecesi kokan bir sis. Böylece her şey daha berrak olarak ortada: Hepimiz azalarak büyüyoruz bir bakıma. Çocukluk organlarımız sürükleniyor hepimizin paçalarından.

Bu yüzden anlatırsın yeni sevgiline gülerek çocukken neleri ne zannettiğini:

“Göbek deliğinin bir tek bende ve bizim ailede olduğunu zannederdim, biliyor musun?”

Son bir hamle, ha? Ne zaman geri dönsen yakalayamadığın, hiçbir zaman yeterince hızlı geri dönüp göremediğin “kayıp şeylerinle” son bir bağlantı kurma girişimi. Ne dersin? İki insanın birbirine denk gelmesini en çok istedikleri şeyler kaybettikleridir aslında. Ne diyorsun? Düşün bakalım biraz. Kayıplarımızın yasını beraber tutabilmek için uyuruz bir insanla.

ŞEFKAT İNADI
İki insan gövdesinin bitiştiği yerdeki nemli buğu; uyurken burundan içeri sızan o küçük, ılık buluttur şefkat. O küçücük bulut için bu kadar inat. Bir kere daha, bir kere daha… Umut değil. Ah keşke! Nerdeee? O küçükkenki bir şey. Sonrası sırf inat. Çünkü iyinin kötüyü yenemeyeceğini anlamaktan daha berbat bir şey varsa o da ne iyinin ne de kötünün olduğunu öğrenmek. Onu öğrendikten sonraki bulanıklık içinde bir inat. Biri ile bitişme inadı hayat. Bir son daha olmasın diye tutunmak, daha sıkı tutunmak. Artık korkuyor olmaktan utanmamak. Sanıldığından daha kifayetsiz, kudretsiz, kıblesiz bir şey esasında yaşlanmak.
ROMANTİK KOMEDİ CESARETİ  
Yeterince sevilmediğini düşünüyorsun ha, ne dersin? Kusura bakma dostum, pek bayat! Zira hepimizde aynı illet. Sen yeterince sevebiliyor musun? Hey güldürme beni! Senin için de bir sona hazırlanmakla, o gün için silahlanmakla geçiyor hayat. Teslim oldun mu? Kalbinin dizleri boşaldı mı bir başka gövdenin eşiğinde? Kalbinin saçlarını yola yola taramadan dönüp durdun mu bir başkasının hayatının kucağında? Ha, ne dersin ahbap? En kötüsünden bir romantik komedi filmindeki kadar cesaret yok sende! Fakat en sıkı Japon filmindeki kadar korku mukabilinde.

 HAYAT İÇİN TEHLİKE  
Kimse yeterince güvenli değil, değil mi? Birinin hayatında, başka bir hayat seçeneğine tutunmadan, eller havada yani, durabilecek kadar… Emniyetli değil, değil mi? Ama her şeyin başı tehlike. Düşünsene bir çocuk yapabilmek için ne çok serüven yaşar iki gövde. Hayatın doğduğu yer orada, o güvensizlikte, emniyetsizlikte. Bırakmayacaksan ellerini, bir hayat veremeden kuruyacak kolların. Tuhaf bir denge!

AYAKLARINA YETİŞEMEYENLER

Çocuklar, çok küçük olan modelleri bilhassa, nasıl koşar dikkatle bak. Başları ve karınları önde ve asla geriye bakmayarak. Ağırlık merkezlerine meydan okur gövdeleri, hızları inatlaşır ayaklarıyla. Şimdi sen nasıl yürüdüğüne bak. Ayaklarına bile yetişemiyor kalbin. Doğru mu, değil mi? Doğru mu değil mi, bir daha soruyorum. Hadi yeter bu kadar söz kalabalığı. Anladın ne dediğimi. Bak kendine, nasıl bir çocuksun sen. Yeterince hızlı dönebilirsen geri, bir anda, hop diye zıplayarak, görebilirsin paçalarından sarkan çocukluk organlarını. Düşün bakalım doğru olur mu, hiç olur mu onlar olmadan yaşamak?

Ya da yoksa… Dur bakayım sen! Yoksa birbirimizin kuyruğundan sürüklenen çocukluk şeylerimizi, canlı yerlerimizi görsün diye mi buluyoruz sevmek için birini. Biz hiç yeterince hızlı dönüp bakamayız arkamıza belki de. Kayıp şeylerimizi bir başkası mı görebilir ancak? Ve sonra bakıp yüzümüze, gözlerini açarak şöyle der belki:

“Hayır, hayır! Hâlâ orada duruyor. Merak etme. Tutuyorum ben senin çocuğunu, korkma düşmüyor!”



ps. başlık şarkısı yazılması istenmeyen bir başka şarkı olan Güvercin ile Sezen Aksu
ps.2 Blog fotoğrafı yine Güneş Duru'dan.

18 Ocak 2011 Salı

"aynı insanla dilinden kalan mısraları hatırla"

                                                               
  • Eskiden bir kitaba başladı mı illa bitirenlerdendim. Artık hayat gibi ben de kitapları yarı yolda bırakır oldum. Sanırım 2 ay önce Bilinmeyen ( Joshua Ferris) diye bir kitaba başladım. Kitabın kapağında Economist’in “son on yılın en iyi romanı” notu yazmasından öte, kapak ilüstrasyonu ilgimi çekmişti. (zaten economist ne anlar iyi kitaptan, kendilerinin dini imanı para değil mi?) Başladım, konudan sıkılmadım ama kitapla da bir türlü uyuşamadım. Araya önce Hamdi Koç’ları sıkıştırdım sonra geri döndüm, bak bundan sonrası daha heyecanlı olacak dedimse de bir türlü o heyecanda sürüklenemediğimden iki ileri bir geriden öteye gidemedim. Şimdi de Ayşe Kulin’in Hayat Dürbünümde Kırk Sene kitabına başladım ama ilerleyeceğimden pek emin değilim. Çünkü kitabın kapağında hem 1941-1964 yazıyor hem de bir yandan kırk sene diyor. Kitabın arkasında 1981’e kadar olan dönemi okuyunca eyvallah kırk yıl bu diyorsunuz ama işte o zaman ön sayfada yazan tarihte neyin nesi oluyor. İşte ben bu noktalarda dakika bir gol bir takıldığım için ilerlemem nasıl olacak emin değilim.
  • Bence otobiyografi yazmak gerçekten çok zor bir şey diyeceğim, sizde sen blog yazarken ne yaptığını sanıyorsunuz diyerek bana ağzımın payını vereceksiniz. Yine de insan kendine karşı ne kadar objektif olur, bunu oturup tartmalı sonra bu işlere girmeli diyeceğim. Bense hep kendimden yana torpil ( pozitif ayrımcılık) yapmayı tercih ettiğimden yazdıklarıma inanmayın diye blogumun tepesine genel uyarı serpiştireceğim.
  • Ödül almak dediğiniz şey nerede ve ne şekilde olursa olsun kolay bir şey değil ve söz konusu olan Kral TV müzik ödülleri değilse kesinlikle de önemsenecek bir şey. Ama fakat ödül almak benim için tek başına bir kriter olamıyor sayın okur. Benim gözümde özellikle düzgün törenlerin düzenlendiği gurbet ellerde, ödül almak kadar karizmatik bir ödül konuşması da yapmak gerçekten önemli. Mesela ben adaylığı belli olan insanların ödül alınca çok ama çok şaşırmalarına bir türlü inanmıyorum. Kulis, duyum ne olursa olsun orada sabit bir olasılık var, onu yok sayıpta şapşalı oynamak neden anlayamıyorum. Ben şahsen öyle bir yerde aday olsam, her türlü senaryomu geliştirir, törenden önce bir güzel de pratik yaparım. Bir de kendini kocaman ekranda sayısız insanla beraber izleyen insan, iki heykelcikten ötürü nasıl heyecanlanır onu idrak etmeye çalışırım.
  • Bence bir insan sadece evinin kapısını anahtarla açmaktan nefret ediyor diye (Hıncal Uluç gibi yani) evlenebilir. Tabi bunun için bir hizmetçi tutmak performans/maliyet karşılaştırmasında daha mantıklı olacaktır ama yani neden evleniyorsun sorusuna yine de bu cevap verilebilir bence.
  • En son geçen Cuma Taksim’de gördüğüm Mansur Forutan’ın kültleşme yolunda hızla ilerlediğini meraklılarına iletebilirim. Gerçi kendisini merak edenler gündüz vakti Nişantaşı House Cafe’ye gitseler, dünya gözüyle kendisini görebilirler muhtemelen ama ben nedense Nişantaşı hallerinden daha bir farklı gördüm kendisini. O ultra cool tavırlı ben ultra ezik olmasam, “iyice boşladın yazı işlerini” diyecektim ama içimden fikir teatrisinde bulunmayı tercih ettim tabi.
  • Sonra bir zamanlar hiçbir twiti olmamasına rağmen sağlam takipçisi olan twitter accountana göz attım. Bu vesileyle bizibozmaz yazılarının teaserları gibi olan twitleri dışında pek de dişe dokunur bir şey söylemediğini görmekle kalmayıp, üstüne bir de Ayşe Özyılmazel’i takip ettiğini gördüm. Ben, ünlü bir accountun fake olup olmadığını anlayabileceğini kolaylıkla idrak edebileceğimi düşünenlerdenim. Ama bu noktada epey bir tereddüte düştüm. Yani Ayşe Özyılmazel, Mansur Forutan’ın bir gazeteciden ziyade magazin figürü olmasına vesile olan kişi. Bu olayların bir başka kahramanı Ahmet Hakan ile Ayşe Özyılmazel artık arkadaş olsalar da, Mansur da arkadaş, üstüne bir de Ayşe mi takip ediyor sorgularının içinde kaldım, dışarı çıkamadım.
  • Herkesi etiketleştirme ve yaftalamadan da vazgeçmediğimi gördüğüm için de kendime kızdım, hevesle yazayım dediğim konuları ceza olarak bir başka yazıya attım. 
ps. Blog fotoğrafı yine Güneş Duru'dan
ps.2.Başlık şarkısı Mor ve ÖTesi- Boşver

"doğrudan vurulmuş bir adamım oysa yanlışlarım var"


"Keşke yapmasaydık dediğimiz tek bir şarkımız var “Özgürlük Sırtından Vurulmuş”. Keşke Hrant ve onlarcası alçakça öldürülmeseydi, biz de bu şarkıyı hiç yazmasaydık.  Ama net olan bir şey var; bu apolitik uykudan uyanıp artık olup bitenlere daha fazla tepki göstermeliyiz. Yoksa sürek avı hiçbir zaman bitmez..."



17 Ocak 2011 Pazartesi

"küfretme hayata güzelliğini kirleteceksin"

Sanat sanat için mi yoksa insanlar için mi yapılıyor sorusuna henüz cevap bulamamışken, bir de şu soruyu sormadan edemeyeceğim politika ne için yapılıyor sayın okur? Yani bütün politikacılar, vatana hizmet için yanıp tutuşuyor mu? Ben misal doğuştan kakılmış olarak, gerekli gereksiz herkese yardıma meylederken neden politikaya atılmayı düşünmüyorum? Politika için vatana hizmetten öte kale gibi ego ve yalan söyleyince yüzü kızarmayacak bir haliyeti ruhun şart olması, politikacıların ne kadar elit olduğunun bir kanıtı olabilir mi? Ve halka hizmet etmek demek bir noktadan sonra kendine hizmet etmek haline dönüşür mü?

Ne yazık ki bugünlerde böyle karmaşık durumlara tanık oluyoruz. Mesela ülkenin başındaki kişi, bir Aziz Yıldırım edasında (ki hakkını yemeyelim bence ondan çok daha büyük bir hırsla) ben oraya stad yaptım, onlar bana nankörlük yaptı diyor. Aslında birçok danışmanı olduğu için nankörlük lafını kendisini etmiyor, danışmanların danışmanları dillendiriyor.

Sanırsınız orta çağda yaşıyoruz ve kralın hazineleri olmasa biz bir hiçiz. Oysaki eşekler gibi çalışıyor, ülkenin yarısı vergi kaçırdığı , biz kolumuzu kaptırdığımız (bordrolu çalışmanın şahaneliği) ve devlet fırçasından korktuğumuz için tüm vergilerimizi ödüyoruz. Biz her şeyi kuruşu kuruşuna ve zamanında ödediğimiz için de devlet yöneticileri seçim yatırımı olarak ödemeyenlerin vergi borçlarını da affedebiliyorlar ki enayiliğimizi daha güzel hissedelim.

Bu da yetmiyor bir de kendi paramızla rezil oluyoruz bir güzel. Başbakan bir yerin açılışına gidince, parasını da o vermiş oluyor birden. Muhtemelen bu parayı şu stada yatıracağıma “bizimkilerin” işine yaraması için kullanırdım diye düşündüğünden stat için yapılan parayı  bir lütuf olarak görüyor.
Daha da vahimi nasıl bir aynadan bakıyorsa kendisine, eleştirinin her türlüsünü terbiyesizlik olarak görüyor. Daha doğrusu, her şeye laf etme hakkını sadece kendinde görüyor.

Sonra bir gün koca bir stada yolu düşüyor.

İşte o zaman, o kendi parasıyla yaptığı sandığı stad ona ayna oluyor.

Ve gerçekler pek hoşuna gitmediği için de sadece topu olduğu için maça alınan çocuk mızıkçılığında topu alır giderim bak diye tehditleri savunuyor.

Birçokları topunu da al git demek istese de, başka çok’lar aynı fikriyatta olmadığından bize düşen mevcut karamsar tablonun gün gelip aydınlanacağını ummak oluyor…

ps. başlık şarkısı Bir Şövalye Var İçinde- Redd

16 Ocak 2011 Pazar

"burdan bakınca su şonsuz dünyaya, olsun demek de zor artık"


Rutin  hayatımızın bize en büyük getirisi önce miskinlik ardından ise can sıkıntısı oluyor. Cuma gecesi, hayatımda en çok zaman geçirdiğim iki kişiyle “hafta sonu klişemizden” kurtulmak için ne yapabileceğimizi düşündük. Kendimizce birkaç farklı senaryo üretsek de aksiyon alma kısmında çok da acele etmedik, onun yerine yemek yapmayı tercih ettik.

Bir önceki yazımda da dile getirdiğim, “özellikle kışın yemek yapmak ne kadar zor” sorunsalına inat, pazardan şunu, bunu ve onu deneyelim diyerek yeni bir ufka yelken açtık. 


Ve dünya manasızı şu Pazar gününde kendimizi mutfağa hapsettik. Ve hayatımda bugüne kadar 1 tabak dahi yemediğim pırasa ile bir kere yediğim kerevizin çorbasını yaptık. Bu noktada pek deneyimli olmadığım için ikisi de “şahane” oldu diyemeyeceğim ama ikisinin de yenilebilir olduğunu iddia edebilirim. Ama olağan nankörlük ve şımarıklığımla da, sağlıklı yemek amacı olmasa ikisinin de yüzüne bakmayacağımı itiraf eder, sevenleri ile kendilerine sonsuz mutluluk dilerim. Bense bünyem bu kadar sağlıklı besini kaldıramayacağı için abur cuburlarla bünyemi bir şey olmadığına inandırmakla uğraşıyorum.


Anlayacağınız kişisel tarihimin depresyon belirtileri pırasa yemeği yapmakla kalmayıp onu yeme noktasına kadar vardı. Bundan sonrası için epey endişeliyim hele Bandırma’ya gitsem saçıma neler yaparım düşünemiyorum. Aslında az biraz yetenekli olsam, dikiş hadiselerine girip kendim için ( çünkü bencilim ben) bir şeyler yapmak isterdim ama fakat ne mümkün ben henüz bir kağıdı düZgün şekilde kesme başarısına bile ulaşamadım. E bu elin ayarı da belli bir yaştan sonra da değişemediği için elimizde olan imkanlar dahilinde farklılaşmaya gitmemiz şart.

Bu yazıdan çıkartılmayacak sonuçlar;
  • Bu hafta sonu bir de Jane Eyre adlı ergenlik romanının filmini izledik ki,  filmin büyük çoğunluğunda uyusam da    ( 220 dk) içim kıyıldı. Bence bir yönetmen anlatacak çok şeyi olsa da bir filmin süresini 2 saatle sınırlamalı, 3 saat film çekim mutsuz sonla filmi bitiren yönetmen ıslak sopa ile dövülmeli.
  • Bir zamanlar BBG evi sunucusu olan Türkçe’yi çok kötü konuşan Tan Sağtürk, sizce de çok büyük gelişme göstermedi mi? Yani hem hal tavır hem de kendini ifade etmede, daha bizden biri gibi geliyor bana kendisi artık.
ps. başlık şarkısı Pilli Bebek- Olsun
ps.2. blog resmi ise güneş duru'dan.



14 Ocak 2011 Cuma

"unutmak, öğrenmekten daha çok zaman alıyor"


Ara sıra, bazı bazı...

Hani aklınızdan bir şey geçer ve kısa bir zaman sonra bu olay gerçek olur ya, işte ben o vakitler kendimden epey ürküyorum sayın okur. Bir de düşünce gücü falan ne varsa hepsine inancımı perçinliyorum.

Bir de bir şey için çok uğraşıp mücadele veriyor ama sonuç alamıyor sonrasında birden en beklenmediğiniz zamanda istedikleriniz gerçekleşiyor ve ağzınıda tuhaf buruk bir tat kalıyor ya, o zamanda fevkalade sinir oluyorum.

Anarşist yanım iyice baskınlaştığı için, etrafında, dünyada olan bitenlere kuzu gibi “ne olacak ki?” şeklinde yaklaşanlara da tahmin edersiniz ki, pek sempati beslemiyorum.

Sporsuz günlerimde evde yemek yapayım da hayatımda bir farklılık olsun desem de, 4 gündür elimden çıkmayan soğan kokusundan ötürü bu kararımdan vazgeçmem kuvvetle muhtemel. Aslında yemek hadisesinden hevesimi almam, yediğim yemek çeşidinin pek sınırlı olmasından kaynaklanıyor. Bunca zaman annemin bana sorduğu, ne yemek yapayım sana sorusunu artık kendime sorup da cevapsız kalmak hiç hoşuma gitmiyor. Bir de füzyona meyilli bir bünyem yok ki, sebzeleri şöyle ykarıştırıyim değişik bir lezzet elde edeyim. Zaten kış sebzesi dediğiniz benim için bezelye ( ki kendisi aslında yaz sebzesi, biliyorum yani) ve ıspanak olduğu için, mecburen etçil yemeklere sığınıyorum.

Ama bir başka yemek hevesimde artık, yemek kitaplarını açıp rastgele bir sayfadan yemek seçimine gitmem kuvvetle muhtemeldir ki, böyle böyle önyargıları yıkıp, sempatik sebzelere geç bir merhaba diyeceğim. Bir de eve girip yarım saatte pratik yemekler hazırlayabilen insanlara hayran olmaya devam edeceğim.

Hayata dair bir amacı olmayan insan bence uzun vadede mutlu olamaz yeğen kıvamındaki okur. Yani öyle ya da böyle, bir tutunma gayesi lazım hepimize. Bir B planı da olmalı hatta, başka türlü bu sıkıntıları neden çekiyorum ki ben sorusunun cevabı, hayat işte olur gider.

Gizem yaratıyor gibi olacağım ama twitter’da bir iş arkadaşım benim ben olduğumu bilmeden (belki biliyor da ben farkında değilim) beni takip ediyor. Kendisi işte beni pek sevmiyordur kanımca diye de bir hissiyatım olduğundan acaba o kişinin ben olduğumu bilse ne düşünürdü diye merak ediyorum.

Bir de ben ısrar sevmem sayın okur. Bazı bünyeler nazlı olduğu için evvela hayır derler ısrarla evete dönerler misal, ama ben hiç hazzetmem bu işten. Ya evet ya da hayırdır. Israr etmem, edilmesinden de hoşlanmam ki toplum içinde bu nedenle huysuz şirin olmayı da gayet kabullenirim.

Huysuz şirin demişken, insan negatif bünyelerden de uzak durmalı. Bu nedenle benim yazılarımı da bazı dönemler daha seyrek okumalısınız bence diyor, umuda yelken açıyorum.

ps. Başlık şarkısı Candan Erçetin- Her Aşk Bitermiş
ps.2. fotoğraflar ise güneş duru'dan.

13 Ocak 2011 Perşembe

"gördüğün rüya değil, sevdiğin dünya doğru değil"



Ani gelişen Redd sevgim malumunuz. Aslında ani değil de büyük boyuttaki redd sevgim diyebilirim herhalde. Tabi konser biletlerine sahip olup konserden 1 saat önce biletlerimle beraber taksim’de olup konsere gitmemek bu sevgi imajını biraz gölgölese de, şarkılarını ısrarla dinlemeyi de, onları twitter’da takip etmeyi seviyorum.

Hatta dün twitter’da da belirttiğim üzere müzisyen olarak 1 seviyorsam muhalif olarak 10 seviyorum onları.

Bu şarkıyı her dinlediğimde, bloga yazmalıyım bu şarkıyı diye düşündüm. Ama sanırım her seferinde şarkının girdabına kapılıp, unuttum. Ya da yazdım ama yazdığımı unuttum (arşiv araması yaptım aslında da, teknolojiden ziyade hafızama güvenirim)

Neticede artık aşkımı ilan etmemin vakti ve zamanıdır; ben bu şarkıyı günde 10 posta en yüksek seste dinleyebilirim sayın okur. Keza redd’in çoğu şarkısını da dinlerim ama bu şarkı daha da bir başka sanki yaa. En azından bir süredir her dinlediğimde öyle düşünüyorum.
Hem Doğan Duru’nun ne kadar şahane bir söz yazarı olduğunu (sesinin güzelliğini dinlerken anlaşılır, sözden anlaşılmaz) hem de depresifsiyonunun ne kadar cool anlatıldığını hissediyorum ben bu şarkıda…ve o konsere gitmediğim için de kendimi ultra eşek hissediyor, insani saatlerde misal 9 gibi konser vermelerini, olmadı bizim eve sohbete muhabbete gelmelerini hayal ediyorum…


bir korkuluk gibi içime dikildin

beni daha ba$lamadan bitirdin


bir hayat gibi avcuma çizildin


beni kemirdin, neye çevirdin sen


kanatlarım yoktu benim


ama bir zamanlar melektim


kirlendim


gördüğün rüyayı bozmaya geldim ben


sevdiğin dünyayı durdurmaya geldim


bütün zehirleri koymaya geldim ben


kırılmamış son kalbi kırmaya geldim


çok deği$tim ben, artık melek değilim


bir korkuluk gibi kalbime dikildin


beni daha ba$lamadan bitirdin


bir hayat gibi avcuma çizildin


beni kemirdin, neye çevirdin sen


kanatlarım yoktu benim


ama bir zamanlar melektim


kirlendim, sana geldim..


gördüğün rüya değil


sevdiğin dünya doğru değil.

ps. bundan sonraki blog fotoğraflarımda da, doğan'ın ikizi güneş duru'nun fotoğraflarını kullanacağımın da duyurusunu yaparım.

12 Ocak 2011 Çarşamba

"Tadı kaçmış aşk gibiyim"




Ben bu aralar;

  • Arasına iki kitap sıkıştırsam da bir kitabı bitirmek için yanımda taşımaya devam ediyor;
  • Sabahları deli gibi uykum olsa da, serviste sadece gözlerimi kapatıp bir türlü uyuyamıyor ve buna acayip gıcık oluyor,
  • Boş vakit sarhoşluğundan ne yapacağımı bilemiyor,
  • Spor yapmayı galiba özlüyor,
  • İşimi değiştirmek hayalleri kuruyor,
  • Politik gündem nedeniyle fazlasıyla karamsarlaşıyor,
  • Kendimdeki anarşist ruhu yeni yeni keşfediyor,
  • Ama bazı haksızlıklara hala sessiz kalmayı tercih ediyor,
  • Saçıma bir şeyler yapmalı, kendimi azıcık değiştirmeliyim diye heves ediyor,
  • Kendime dair bazı kararlar almayı öteliyor,
  • Vizyonsuz insanlarla geçen giden zamana üzülüyor,
  • Annemin kekini özlüyor,
  • Değmeyeceğine karar verdiğim insanlara, insaniyet göstermekten vazgeçiyor,
  • Yeni yerler, mekanlar keşfetmek istiyor,
  • Özgüveni yerle yeksan olmuş insanlara “bu nasıl bir eziklik” deme hevesini içine atıyor,
  • Bir keyifsizlik halinde yoluma devam ediyor
  • Nihayetinde bir hayat hevessizi olarak ortamlarda tutunmaya çalışıyorum. 

ps. başlık şarkısı Redd; 50-50